22 Aralık 2010 Çarşamba

25 Aralık '10: NBA'den Noel Hediyesi - II



NBA’den bir Noel klasiği daha! Aralık ayının 25. gecesinde NBA’de beş özel maç var. Maraton, TSİ 19.00’da başlıyor. Ve sabahın olgun ışıklarına kadar (08.00) devam ediyor. Müjde: Noel, bu sene hafta sonuna geliyor. Pazar günü çalışmayacaklar için iyi haber.

25-26 Aralık 2010 Cumartesi-Pazar
19.00 New York Knicks – Chicago Bulls (Madison Square Garden, NBA TV, Canlı)
21.30 Orlando Magic – Boston Celtics (Amway Arena, NTV Spor, Canlı)
00.00 Los Angeles Lakers – Miami Heat (Staples Center, NTV, Canlı)
03.00 Oklahoma City Thunder – Denver Nuggets (Ford Center, NBA TV, Canlı)
05.30 Golden State Warriors – Portland Trail Blazers (ORACLE Arena)

Bir müjde daha: Gecenin dört maçı NBA TV, NTV Spor ve NTV’den naklen yayınlanacak. Son bir müjde isteyenlere de müjdemiz var. 25 Aralık gecesinden yeni yılın ilk gününe dek NBA League Pass, ücretsiz olacak. Maç seçimi size kalmış. Noel Baba buralarda mı?

21 Aralık 2010 Salı

Welcome Home Hedo Turkoglu



NBA’de takas sezonunun en büyük hamlesi geldi. Orlando Magic Genel Menajeri Otis Smith, elindeki kartlarını oynayarak üç takım ve altı oyuncunun dâhil olduğu takasın altına imzasını attı. Phoenix Suns’tan üç milyon dolar nakit para, birinci tur draft hakkı (2011), Vince Carter, Marcin Gortat ve Michael Pietrus karşılığında Jason Richardson, Hidayet Türkoğlu ve Earl Clark’ı alan Orlando Magic, Rashard Lewis’i de Washington Wizards’a göndererek Gilbert Arenas’ı kadrosuna kattı.

Orlando Magic adına işler yolunda gidiyordu. Sezonun ilk 19 maçında yalnızca dört yenilgi vardı. Takımın lideri Dwight Howard formda gözüküyordu. Dwyane Wade, LeBron James, Chris Bosh’lu komşu, sezona seri mağlubiyetlerle başlamıştı. Rakipler, maç başına 91,1 sayıyla sınırlanıyordu. Bu alanda ligin en iyisi olan Van Gundy’nin takımı, Boston Celtics ile birlikte Doğu Konferansı’nın zirvesindeydi. Ama ne olduysa, bundan sonra oldu. Devam eden yedi maçlık seride bir galibiyet alabildi Orlando Magic. Beş maçlık sekansta rakiplerin sayı ortalaması 97,6’ya kadar çıktı.

Otis Smith, değişimin kaçınılmaz olduğunu düşünüyordu. Ve Phoenix Suns ile Washington Wizards’ı da içine alan takas hamlesini gerçekleştirdi. Takas, Orlando Magic’in takası. Bu kesin. Ama işin içinde biraz da geçmişe yolculuk yok mu?

Orlando Magic, 2009 Yazı’nda bir karar vermek zorundaydı. Takım, NBA Finalleri’ne kadar yükselmişti. Ve yakın gelecekte sürekli bu seviyelerde olacağının sinyalini veriyordu. O yapının temel taşlarından olan Hidayet Türkoğlu’nun ise kontrat sezonu gelmişti. Milli oyuncu, 30 yaşında iyi bir maaş almak istiyordu. Teklifler vardı. Ancak Otis Smith, sürpriz bir karar vererek NJ Nets ile anlaşma masasına oturdu. Ve Vince Carter, beş oyuncunun dâhil olduğu takasın ardından Magic’e geçiş yaptı.

New Jersey Nets ile 2007 yılında dört sezon için 61,8 milyon dolar karşılığında anlaşmaya varan Carter’ın sözleşmesini alan Orlando Magic, lüks vergisi sınırına gelmişti. Smith, skor yükünü Dwight Howard’ın omuzlarından çekerek diğer oyunculara paylaştırmak istiyordu. Ancak Howard merkezli bir hamle daha yapmak durumundaydı. İki sezon boyunca Dwight Howard’ın arkasında bekleyen, yıldız oyuncunun yokluğunda çıktığı Philadelphia 76ers (Playoff 1. Tur, 6. Maç) karşılaşmasında 11 sayı, 15 ribaund, 4 top çalmayla oynayan ve Howard’ın faul problemine girdiği her maçta ortalamanın üzerinde bir katkı veren Polonyalı yedek pivot Marcin Gortat da sınırlı serbest oluyordu.



Gortat, seçim yapma şansına sahipti. Bir önceki sezon 700 bin dolara oynamıştı. Ve çok daha fazla kazanabileceğini de kanıtlamıştı. Houston Rockets ve Dallas Mavericks ise Marcin Gortat için sıraya çoktan sıraya girmişlerdi bile.

Polonyalı, niyetini henüz ilk günden belli etti. Orlando Magic, sınırlı serbest olduğundan, Gortat’a gelebilecek herhangi bir teklifi karşılayabilirdi. Yeni kurallar gereği MLE seviyesinde (ilk iki sezon için 5,8 milyon dolar civarında) kontrat alabilecek olan pivot, Orlando’nun bu teklifi karşılaması durumunda Florida sahillerinde kalacaktı. Otis Smith’in açıklaması ise net olmuştu. Beş milyon dolardan fazlasını karşılamayacaklardı.

Dallas Mavericks, Polonyalı oyuncu üzerindeki baskısını sürdürdü. Ve beş sezon için 34 milyon dolarlık bir teklifte bulundu. Jason Kidd’in Nenad Krstic’i neye dönüştürdüğünü düşündükten sonra, Marcin Gortat özelindeki beklentilerinizi yükseltebilirdiniz. Ayrıca Dirk Nowitzki de orada olacaktı. Alman süper yıldıza gelecek ikili sıkıştırmalar, Gortat’ın skor gücünü sağlamlaştırmasını sağlayabilirdi. Ve en önemlisi, Erick Dampier’in yedeği olacaktı kâğıt üzerinde. Dampier, Howard kadar dominant sayılmazdı. Üstelik sözleşmesinin son senesindeydi.

Yani? Marcin Gortat, Dallas Mavericks’te ilk beş oyuncusu olabilirdi.



Orlando Magic, 2009 Yazı’ndaki beklenmeyen hamleler serisine devam ederek Marcin Gortat’ın sözleşmesini eşledi. Ve Polonyalı, büyük bir hayalkırıklığının ardından, Florida’da kaldı. Tüm bunların sonucunda ise Hidayet Türkoğlu’nun kontratı için boşluk kalmadı.

Milli oyuncu, Orlando Magic’ten yıllık 10 milyon dolar civarında bir teklif bekliyordu. Ama umduğu ve bulduğu arasında ciddi bir fark vardı. Takım arayışı zaten başlamıştı. Önce Oregon’a gitti Hidayet Türkoğlu. Portland Trail Blazers GM’i Kevin Pritchard ile görüştü. Kulüp tesislerini, şehri gezdi. Beş yıl için yaklaşık 50 milyon dolarlık bir kontrat üzerinde anlaşıldığı konuşuldu. Ancak ardından ani bir kararla Kanada’ya giden Hidayet Türkoğlu, aynı zaman diliminde 53 milyon dolar kazanacağı Toronto Raptors ile sözleşme imzaladı. Portland Trail Blazers Antrenörü Nate McMillan, Türkoğlu için takımında rol belirlemişti. Brandon Roy önderliğindeki Genç Blazers’a tecrübesiyle liderlik yapacaktı, Hidayet. Ancak asla gerçek bir rol sahibi olamayacağı Toronto Raptors’a gitmişti.

Kanada’da işleri yoluna koymasının mümkün olamayacağını ise sezon sonunda birinci ağızdan açıklayacaktı. Dev bir fırsat çıktı daha sonra karşısına. 2010 Yazı’nda Phoenix Suns, takas etti kendisini. Yepyeni bir rol, bambaşka bir kariyer gelişimi olabilirdi. Steve Nash’in takımında dört numaralı pozisyonda oynayacaktı. Yapamadı. Sezonun ilk bölümünde eşleşme sıkıntısı yaşadığı oyunculara karşı sürekli faul problemine girdi. Yayın içine bir türlü giremedi. Koç Alvin Gentry, onu ikinci beşin liderliğine getirdi. Pahalı bir kontratı vardı, kendisinden vazgeçmek kolay değildi bu yüzden. Üç numaralı pozisyonun yedeği olarak kenardan geldi. Steve Nash’in olmadığı dakikalarda topu kullanan oyuncu da olabilirdi. Ama tüm bunlar için Phoenix Suns’ın yılda 10 milyon dolardan fazla harcamasına gerek var mıydı? Bu sorunun cevabı için fazla beklenilmedi.



Otis Smith, iki sezon önce bütçesinde 10 milyon dolar ayırmadığı Hidayet Türkoğlu’nu geri alıyor. Ve Türkoğlu’nun 2009 Yazı’ndaki kadar formda olmadığının da farkında. Peki, Orlando Magic adına toplamda ne denli bir etki yaratabilir bu takas hamlesi?

Stan Van Gundy’nin elinde iyi bir skorer guard, sistemini ve oyun setlerini ezbere bilen kısa forvet, üst düzey tecrübeye sahip yedek bir oyun kurucu var şu an. Müdafaadaki zaafiyeti gidermek için gerçekleşen takasın ardından Orlando’ya gelen Jason Richardson, Hidayet Türkoğlu ve Gilbert Arenas’ın iyi birer savunmacı olduklarını söylemek kolay değil. Ancak Orlando Magic’in yedi maçlık seride ortalama 89,1 sayı attığını unutmamak gerekir. Keza Jason Richardson ve Gilbert Arenas’ın iyi bir planlamayla 20’şer sayı üretebilecek potansiyellerinin hâlâ bir yerlerde saklı olduğu gerçeğini de…

Orlando Magic adına potansiyel dezavantaj, Dwight Howard’ın faul problemi yaşayacağı maçlardaki yedek pivot sıkıntısı olacak. Marcin Gortat, bu alanda NBA’in en iyilerindendi. Artık yok. Ve arkada yalnızca Ryan Anderson ve çaylak Daniel Orton var. Bu bölgeye bir ekleme yapılacağını söyleyebiliriz. Philadelphia 76ers’tan Tonny Battie ve New York Knicks’ten Ronny Turiaf isimleri ortalıkta dolaşıyor şimdilik. Magic, takasta Chris Duhon ile takas mevsiminin vazgeçilmezleri arasında yer alan Quentin Richardson’ı koz olarak tutabilir. Uzun vadede pek kazançlı sayılmaz Orlando. Ama gelecek sezon sonunda “opt-out” hakkı bulunan Howard’ı memnun kılmak, kulüp için en önemli amaç.



Hidayet Türkoğlu’nun el yakan kontratından kurtulan Phoenix Suns (ki şu son iki sezonda yaşadığı sıkıntılara karşın kontratı üçüncü defa satın alıyor), takas sonunda mutlu olabilir.

Vince Carter, artık 33 yaşında. Oyun içinde hiç olmadığı kadar sakin. Kariyeri boyunca serbest atış çizgisine en az ziyarette bulunduğu zamanlar… “Air-Canada” günleri çok uzakta kaldı. Ve herkes bunun farkına vardı. Ama! Phoenix Suns takası hâlâ heyecan verici. Birkaç nedenden dolayı tabii. Vince Carter, New Jersey Nets’te Jason Kidd ile beraber oynadığı beş sezonu da 20+ sayı ortalamasıyla tamamladı. Üst düzey bir PG ile neler yapması gerektiğini iyi biliyor.

Steve Nash de bu konuda hiç fena sayılmaz.

Grant Hill, 90’lı yılların ikinci yarısında oyunun en iyilerindendi. Onu izleyen birçok çocuğun favori içeceği Sprite olmuştu. Orlando Magic kariyerinin büyük bölümü ise sakatlıklarla geçecekti. Phoenix Suns’a geldiğinde üst seviyedeki günlerinin sayılı olduğu düşünülüyordu. Ancak Suns’ın sağlık ekibi, Grant Hill’i adeta hayata döndürdü. Tıpkı dizinden çok ciddi bir sakatlık geçiren Amar’e Stoudemire ve yıllardır sırt-bel ağrısıyla oynayan Steve Nash örneklerinde olduğu gibi. Vince Carter’ın asla revire dönmeyen Phoenix Suns’ta sağlığına dikkat edilir. Performans da buna bağlı olarak gelişecektir.

Marcin Gortat, NBA kariyerinin ilk bölümünü Dwight Howard’a karşı antrenman yaparak geçirdi. Howard ise tüm zamanların en iyilerinden Patrick Ewing ve Hakeem Olajuwon tarafından özel olarak çalıştırıldı. Polonyalının onlardan bir şeyler öğrendiğini düşünmek çılgınlık sayılmaz. Özgüveni de yerinde üstelik. Suns’taki ilk zamanlarında sakatlığı süren Robin Lopez’in yerini alacaktır. Bu, ribaund ortalamasında ligin en kötü iki takımından biri olan Phoenix Suns adına mutlaka iyi bir haber. Ama Lopez döndüğünde Gortat arka planda kalabilir. Ve Türkoğlu’nun kontratındaki sorunlara benzer bir durum yaşayabilir.



Phoenix Suns ile Mickael Pietrus arasındaki ilişki için heyecanlı olmak adına da nedenler var. Pietrus, Golden State Warriors kariyerinde ortalamanın üzerinde bir yedek olmuştu. Ligin en ateşli benchlerinden birine sahip olan Phoenix Suns’ta bu role devam edebilir.

Golden State ile benzer oyun yapısını tercih eden Alvin Gentry’nin takımında dış şutlara katkı verecektir. Bir artı da fena bir savunmacı olmaması. İşine yarayacaktır. Takasın üçüncü ayağında değişen oyuncular Gilbert Arenas ve Rashard Lewis. Wizards, Arenas’ın son yıllarda yaşadıklarından ve John Wall’a sahip olduktan sonra böyle bir tercihte bulunabilirdi. Orlando Magic, playoff aylarında büyük oyunlar yapabilen Rashard Lewis’ten mahrum kalacak. Arenas’ın ise artık sakatlanmaması, başka işlere girmemesi gerekiyor.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Gümüş Madalya: Türkiye 64-81 ABD



Beyaz Gölge zamanına kadar uzanır muhtemelen… Türkiye, FIBA Dünya Şampiyonası Finali’nde ABD’yi konuk ediyordu. Yıllar önce, bu bir rüya olmalıydı. Ama karşımızda tarih vardı. Ve biz de buna tanıklık edecektik. 12 Dev Adam, Sırbistan ile oynadığı YF maçının hemen ardından ABD’ye konsantre olmak zorundaydı. Psikolojik anlamda olağanüstü bir zorluktu. Sırbistan’ın bronz madalya için karşılaştığı Litvanya önünde düştüğü durumu görünce, evet, hiç kolay sayılmazdı. Belki, ABD’nin karşısına çıkmak için doğru zaman da değildi. Ancak boynumuza madalya takılmıştı. Sadece o madalyanın neyden yapıldığını bilmiyorduk. Merakımızı gidermek için de fazla beklemimize gerek yoktu.

“Turnuva boyunca her maçını kazanan ABD’yi yalnızca Türkiye yenebilirdi.”

Dünya üzerindeki tüm basketbol otoriteleri, Türkiye’nin ABD önündeki muhtemel galibiyetinin bulunduğu yol üzerine kafa yoruyordu. ABD medyası da olayın içindeydi tabii. SI.com yazarlarından Jack McCallum, Türkiye için gördüğü en mantıklı yorum olduğuna inandığı bir fikri alıntılamıştı maç öncesindeki yazısında: “Türkiye, dağın tepesinde duran bir kar topu gibi. Eğer onu aşağı doğru iterseniz, tüm karları toplayarak bir çığa dönüşebilir.” Türkiye’nin ne denli duygusal bir takım olduğunu anlatan bu yorum devamında ise, karın tepede kalarak sabah güneşi tarafından erimeyi beklemesi ihtimalinden bahsediliyordu. Haksız sayılır mıydı yorum sahibi, pek sayılmaz.

Türkiye’nin basketbol serüveninde her zaman büyük farklar yaratan küçük ayrıntılar vardır. 2001 Avrupa Şampiyonası’ndaki final serüvenini kim unutabilir? Grup aşamasındaki Slovenya maçından itibaren alalım. Korku tüneli gibi gelişen, sonunda madalyanın göründüğü müthiş bir macera… Çok uzağa gitmeyelim, en basidinden, Sırbistan maçı. Bitime beş dakika kala sekiz sayı geri düşen ve oyun içinde momentumu asla yakalayamamış olan Türkiye, :00.5 kala madalya kazanmayı başarmıştı. O küçük kıvılcıma her zaman ihtiyaç vardı yani. Ve tabii sürekli olarak oyunun içinde kalmak gerekirdi. Türkiye’nin Sırbistan önünde başardığı en önemli iş de esasen buydu.



ABD, oldukça dengeli bir beşle oynamıştı turnuva boyunca. Öyle devam edeceklerdi.

Chauncey Billups ve Lamar Odom, genç oyuncular arasında şampiyonluk yüzüğüne sahip isimler olarak bulunuyorlardı. Lamar, playoff sertliğini iyi bilirdi. Basketbol kariyeri boyunca her türlü atmosferde yer almıştı. Chauncey Billups’a da kimse boş yere, “Mr. Big Shot” demiyordu. Bu iki oyuncunun takım içi rolü belliydi. 1988 doğumlu oyunculardan Kevin Durant ve Derrick Rose, önümüzdeki 10 sene içerisinde üzerlerine bir takım (Thunder, Bulls) inşâ edilebilecek kalibrede iki isimdi. Bu turnuvaya çok ihtiyaçları vardı. Andre Iguodala ise denge unsuru olarak karşımızdaydı. Özellikle geçiş hücumlarında atletizm vadediyordu. Ve bir miktar savunma sertliği tabii.

Yine de… Kevin Durant, Türkiye’de yaptıklarıyla ayrı bir konuma gelmişti bile. Yarı finaldeki Litvanya maçında ürettiği 38 sayıyla ABD Milli Takımı adına bir maçta en fazla skor yapan oyuncu oluyordu. Carmelo Anthony’nin 35 sayılık rekorunu tarihe gömen Durant’i farklı kılan ise saha içi şut atış denemesi (25), isabeti (14) ve üç sayılık atış denemesi (12) alanında da öne çıkmasıydı. Kadrosunda 12 NBA oyuncusu bulunduran ABD, bir anlamda Kevin Durant’in eline bakıyordu. Dolayısıyla KD’nin, özellikle ilk çeyrekteki, performansına kesinlikle dikkat edilmeliydi. Grup aşamasında birinci çeyrekleri 6,5 sayı ortalamasıyla geçen Durant, eleme maçlarında kontrolden çıkmıştı.



Kevin Durant, 121-66 kazanılan Angola karşılaşmasının birinci periyodunda 12 sayı üreterek galibiyetin kapısını açtı. Çeyrek finaldeki Rusya maçına 13, yarı finaldeki Litvanya maçına ise 17 sayı ile başlıyordu. Üç ayrı ilk çeyreğin ortalaması: 14 sayı!

Türkiye, tüm planlarını Kevin Durant üzerine yapılmıştı muhtemelen. Takım ABD önünde boy avantajına olabilirdi. Ömer Aşık, Semih Erden, Oğuz Savaş, Kerem Gönlüm, Ersan İlyasova ve Hidayet Türkoğlu gibi hem uzun, hem de çeşitli pozisyonlarda görev yapabilen oyuncularımız vardı. Ancak 2.06’lık boyuyla boyalı alana girmeden bile 20+ sayı üretebilen Kevin Durant’e çare bulmak kolay olmayabilirdi. Durant, Litvanya karşısında 5/12 üç sayı isabetiyle oynamıştı; fakat şifre yine tam da buradaydı. Durant dışındaki ABD’lilerin üç sayı isabet oranı 3/13 olarak çıkıyordu karşımıza. Türkiye, bol uzunlu bir alan savunmasıyla rakibini karşılayabilirdi.

Kevin Durant, maçta henüz üç dakika dolmadan 3/3 ile 8 sayı üretti. Türkiye, 7:23 kala alan savunmasına döndüğünde ilk olarak Durant’in o üçlüklerinden birini çemberinde gördü. Ancak 9-14’lük skor avantajının ardından 8-0’lık seri, Türkiye’ye 17-14 ile üstünlüğü getirdi. ABD, alan savunmasına karşı 0/7 ile hücum ettikten sonra, yine Durant’in üçlüğü skoru 17’de eşitledi. Coach K, rakibinin savunmasını aşabilmek adına şutör oyuncuları Eric Gordon ve Michael Curry ile hamle yaptı. Ancak Türkiye’nin hızını kesen Hidayet Türkoğlu’nun sakatlığı oldu. 04:07 kala attığı üç sayılık basketle takımını öne geçiren Hidayet, dizinden yaşadığı sakatlığın ardından kenara geldi.



Türkiye, ABD’nin 22-17’lik üstünlükle kapadığı ilk çeyrekte her şeye rağmen oyunda kaldı. Kevin Durant, 3/4 üç sayı isabeti ile hücum ediyordu. ABD ise takım olarak 4/10 yapmıştı. Bir bakıma Litvanya maçının tekrarıydı. Ve Durant, 11 sayı bırakmıştı bile.

Türkiye, ikinci çeyrekte pota altında agresif davrandı. Devrenin bitimine 6:14 kala ABD’nin faul hakkı doldu. Ancak bu avantaj olarak kullanılamadı. ABD, atletik oyuncuları sayesinde rakip pota altında üstünlük sağlayarak ilk yarıyı 10 hücum ribaundu ile kapadı. Türkiye ise ABD’ye kaptırdığı bu toplardan toplam 12 sayılık dezavantaja düştü. Üstelik top paylaşılamıyordu. Tunçeri’den gelen iki asist dışında, pas üzerinden bir sayı kazanılamamıştı. Dahası ABD tam da ihtiyacı olduğu zaman vitesi yükseltiyordu. Durant, ilk yarıyı 7/12 saha içi isabeti ve 20 sayıyla tamamlayacaktı.

Türkiye, Durant’e çare bulamamıştı. Ama ikinci bir skorerin ortaya çıkmasını da engellemişti. Durant dışında birden fazla basket atabilen tek bir ABD’li vardı. 2/2 ile oynayan Rudy Gay. Durant’in 7/12’lik şut oranı haricinde ABD, 1/13 ile üç sayı ve 6/13 ile de iki sayılık atış kullanıyordu. Türkiye’nin yaptığı 10 top kaybı bir problemdi. Ancak ABD, korkulanın aksine, bunlardan yalnızca 4 sayı çıkarabilmişti. Soyunma odasına 42-32 geride giren Türkiye adına kötü senaryo ise Sırbistan maçındaki mental / fiziksel yorgunluğun ikinci yarıda baş göstermesi olurdu. Üçüncü çeyreğe iyi başlamak şarttı.



Olmadı… Kevin Durant, iki dakika dolmadan üst üste iki üçlük birden gönderdi. Ve belki Türkiye’nin geri dönüş umudunu minimuma indirdi. Ne ki, skor 48-32’ye gelmişti.

Türkiye, o umudun peşinden gitmeyi tercih etti. Ömer Onan ve Ender Arslan’ın enerjisi tünelin ucundaki ışığı görmemizi sağladı. İki oyuncunun etki ettiği 6-0’lık seri, bitime 04:09 kala 52-41’lik skorla farkı 11’e indirdi. Psikolojik eşiğin aşılması adına mola dönüşündeki ilk oyun önemliydi. Coach K, Türkiye’nin havaya girmemesi için oyuncularına dinlenme şansı vermişti. Ama topu oyuna sokarken yapılan hata sonucunda Kerem Gönlüm ile top Türkiye’ye geçti. Semih Erden’in çizgi üzerinde duran ayağı da Türkiye için son “kırılma anı” olarak kabul edilebilirdi.

ABD, son çeyreğe 61-48’lik üstünlükle girdi. Kevin Durant’in 28 sayısı vardı. Yine de kendi tarzından biraz daha uzaktı, ABD. Ne var ki; dördüncü periyodun ilk dakikalarını çember seviyesinde geçirmeye başladıklarında, resim de netleşti. Yani Durant’in bir sayı atmasına dahi gerek kalmadı. Ve geri sayım başladı. Türkiye’yi 81-64 mağlup eden ABD, 1994 yılından sonra ilk kez Dünya Şampiyonası’nda altın madalya almayı başardı. 2006’da LeBron James, Carmelo Anthony ve Dwyane Wade’li kadrosuyla final maçını uzaktan seyreden ABD, 2010’da Kevin Durant’in liderliğinde şampiyonluğa ulaştı.



Ve 12 Dev Adam… Bize büyük mutluluğu yaşattı, Türkiye. Sırbistan maçı, şimdiden tüm zamanlardaki epik spor hikâyelerinden biri oldu. Evimizde final oynadık. Kürsüde kendimize yer edindik. Boynumuza madalyayı taktık. İspanya, Arjantin, Yunanistan, Litvanya, Slovenya, Brezilya gibi takımların önünde kaldık. Çok eğlendik, keyif aldık. Emeği geçen herkese teşekkür etmek gerekir. 2012 Londra biletini de cebimize koyabilirdik. Ama olmadı. Bir yol daha var bunun için. O da 2011 Litvanya’da final oynamaktan geçiyor. Başarıların süreklilik kazanması adına olması gereken de bu.

* Turnuvanın en iyi beşi de açıklandı. Yazının devamı ve Kevin Durant güzellemesi o olsun... Daha sonra.

12 Eylül 2010 Pazar

(1/2) Finale Doğru: Sırbistan 82-83 Türkiye



* Yarı Final'de Sırbistan'ı 83-82 yenen Türkiye, 12 Eylül Pazar günü saat 21.30'daki Final'de ABD ile karşılaşacak.

2010 FIBA Dünya Şampiyonası’ndaki en karakterli takımlardan birinin karşısına çıkacaktı, Türkiye. 12 Duygusal Adam, arkasında taraftar desteği olunca bambaşka oynuyordu. Bilinen bir gerçekti bu. Ve tarih boyunca da böyle olmuştu. Türkiye, 2010 İstanbul’da Fransa ve Slovenya maçlarına olağanüstü başlangıçlar yaparak her iki mücadeleyi de henüz ilk yarılar tamamlanmadan gayrıresmî olarak nihayete erdirmişti. Ancak Sırbistan, bizim bildiğimiz takımlardan değildi. Taraftar baskısından etkilenmek öte yana, bunu rakibinin aleyhine kullanmaktan asla çekinmezdi. E, bizim de ilk gençlik yıllarımız o meşhur Yugoslav Ekolü’nü dinleyerek geçmişti.

Sırbistan, lideri Milos Teodosic önderliğinde her anlamda tehlikeli bir rakip olacaktı.

Altyapı kategorilerinde yalnızca madalyalar kazanmamıştı, Teodosic. Yer aldığı tüm jenerasyonlarda takımının lideri oldu. 2003 yılında U16, 2005 yılında U18 Avrupa Şampiyonluğu’na ulaştı. 2006 senesinde İzmir’deki finalde yoktu. Ancak Sırbistan, o gün Ersan İlyasova, Oğuz Savaş, Semih Erden, Cenk Akyol, Ömer Aşık’ın da yer aldığı Türkiye’yi mağlup ederek bir kez daha en büyük bugünlerin sinyalini verecekti. Kazanarak, böylesi atmosferleri 16-17 yaşında tecrübe ederek büyüdüler. 2009’da Avrupa Şampiyonası Finali’nde Dünya Şampiyonu’na karşı çıktılar. Olmadı. Ama gelişmeye, öğrenmeye devam ettiler. Ve 11 Eylül 2010’a kadar geldiler…

Tüm bunların toplamında, Milos Teodosic’in cool başlangıcı kimse için sürpriz sayılmazdı.

Öyle de oldu! Slovenya önünde topu dolaştırarak doğru şutları bulan Türkiye, bu defa o kadar formda değildi. Teodosic ise takım arkadaşlarını oyun içerisine sokmakla meşgul görünüyordu. Çeyreğin bitimine 04:18 kala Sırbistan 15-8 öne geçmişti. Ve saha içinden 5 isabet bulan Sırbistan’da Teodosic, 4 asist ile oynuyordu. Baskıyı tamamen üzerine aldı. Takım arkadaşları da o 4 asistten 11 sayı çıkardı. Neyse ki, ilk reaksiyon çabuk geldi. Top dolaşıyor, boş şutlar bulunuyordu. Ancak istenilen netice için bu yöntem yeterli değildi.

Türkiye, Sırbistan’ın skordaki şok baskısına Hidayet Türkoğlu ile yanıt verecekti. Takım, hiçbir şekilde organize değildi. Ama bu geçiş sürecini de atlatması gerekirdi. Hidayet, inisiyatif kullandı. Ve 1:40 içerisinde yakalanan 7-0’lık seriyle skor 15’te eşitlendi. Türkiye, ilk çeyrekte 1/5 üç sayı isabet oranıyla oynadı. Savunmasından beslenerek yalnızca 2 sayı bulabildi. Saha içinden 6/13 ile hücum eden Sırbistan’da 5 sayı ve 4 asist üreten Milos Teodosic’e çözüm getiremedi. Ne var ki, ikinci çeyreğe 20-17’lik skorla yalnızca tek bir basketlik farkla girmeyi becerdi. O yüzden umut vardı.


* Türkiye karşısında 11 asist yapan Milos Teodosic, asist / top kaybı oranında 11/1 ile olağanüstü bir görüntü çizdi.

Milos Teodosic, ikinci çeyreğin ilk bölümünü kenarda geçirecekti. Söz konusu durum Sırbistan için iyi bir test olarak kabul edilebilirdi. Flashback yapacağız daha sonra…

Türkiye, Teodosic’in olmadığı son pozisyonda çok değerli bir şans yakaladı. 24-19 geride olan takım, Kerem Gönlüm’ün üç sayılık oyunundan sonra farkı ikiye indirmişti. Ve maçın başından beri ilk defa kendi oyun stilini Sırbistan’a kabul ettirmek üzereydi. Markovic’in hatası, Ender Arslan tarafından değerlendirildi. Teodosic’siz Sırbistan, topu getirememişti. Ender, kaptığı topu Kerem Gönlüm’e verdi. O sırada en doğru adam Sinan Güler, rakip potaya doğru koşmaya başlamıştı bile. Ancak Gönlüm’den beklediğimiz pas gelmedi.

Birkaç açıdan önemliydi bu pozisyon... Koç Ivkovic, Teodosic’e muhtaç olduğunu anlamış olacaktı. Oyuncunun dinlenme süreleri kısalacaktı. Türkiye, tam ihtiyacı olan bir şekilde sayıya gidecekti. Sinan Güler’in kendine has ikinci çeyrek hamlelerinden biri gelecekti. Skor da 24’te eşitlenecekti. Olmadı, Teodosic oyuna girdi. Ve doğru pozisyonları bulmaya devam ederek takımının skorda üstün kalmasını sağladı. Sırbistan, devre sona erdiğinde, bir defa daha üç pozisyonluk fark yaratmıştı rakibi ile arasında. Türkiye, soyunma odasına 42-35 geride gidiyordu.


* Türkoğlu, hücumda zorlanan takımı için ilk çeyrekte 9 sayı üretti. Ve Türkiye'nin oyunda kalmasını sağladı.

Teodosic, ilk yarıda iki takımı birbirinden ayıran figürdü. Sırbistan, Teodosic’in sahada olduğu dakikalarda 12 basket bulmuştu. Yalnızca iki şut kullanan Teodosic, 5 sayı ve 6 asist ile oynuyordu. Ancak bu 6 asist, dört farklı oyuncuya yapılmıştı. Ve toplamda 16 sayılık bir üretim söz konusuydu. Arkadaşlarını tereddüt etmeden oyuna sokuyordu, Sırbistanlı yıldız.

3 sayı – Milenko Tepic
6 sayı – Novica Velickovic
2 sayı – Nemenja Bjelica
5 sayı – Dusko Savanovic

Türkiye, istediklerini sahaya yansıtamadığı bir 20 dakikayı 42-35 geride kapamıştı. İlk çeyrekte Hidayet Türkoğlu’nun 9 sayılık opsiyonu, ikinci çeyrekte Ender Arslan ve Ömer Onan’ın yaktığı küçük kıvılcımlar, takımı bir şekilde oyun içinde tutuyordu. Üçüncü çeyrek, bu şekilde başladı. Semih Erden’in basket-faul getiren oyunu ümit verdi. Savunma ve hücumda daha agresif bir takım vardı. Bunun getirisi 06:39 kala Sırbistan’ın takım faul hakkını doldurmasıyla kazanıldı. Ve 06:32 kala Türkiye, Ömer Onan’ın üç sayılık isabetiyle skoru 46’da eşitledi. Ancak hemen Teodosic girdi devreye. Önce bir üçlük, ardından Rasic’e iki sayılık oyun, peşinden Keselj’ye boş üçlük şansı…

Teodosic, 1:39 içerisinde Sırbistan’ın 8-0’lık seriyle 54-46 öne geçmesini sağladı. Ve bu, Sırbistan adına maçta yakalanan en yüksek fark oldu. Yıldız oyuncu, çeyreğin tamamlanmasına 03:16 kala, skor 56-50 iken, kenara geldi. Flashback… Türkoğlu’nun isabetli serbest atışının ardından Sırbistan, yarı sahayı geçemedi. Milenko Tepic’in top kaybı, Kerem Gönlüm tarafından “top çalma” olarak kayıtlara alındı. Ve altı saniye sonra Ender Arslan, farkı iki sayıya indiren (56-54) üçlüğü gönderdi. 24-22 iken yaşanan talihsizlikler tekrarlanmayınca, Teodosic de yalnızca 48 saniye dinlenebildi. Ivkovic, maçın kalan bölümünde Teodosic’i yanına almadı. Son çeyrek öncesi fark, tek baskete inmişti.


* Maçı 11 sayı pasıyla tamamlayan Milos Teodosic, bu paslar üzerinden 28 sayılık katkı yaptı. Ayrıca 13 sayı üretti.

Sırbistan, Teodosic’e mahkum kalmıştı. Sırbistanlı oyun kurucu, dördüncü çeyreğe 10 sayı ve 9 asistle girecekti. Asist yaptığı oyuncu sayısı, 7’ye (Tepic, Velickovic, Bjelica, Savanovic, Krstic, Rasic, Keselj) yükselmişti. Onun sayesinde, tüm takım oyunun içindeydi.

Türkiye, bir geri dönüş sinyali verdi. Net olarak bir veri de elde yoktu aslında. Ama sertlik devam etmeliydi. Öyle oldu. Sırbistan, 1:39 içerisinde (8:21 kala) faul hakkını doldurdu. Ne var ki, Teodosic asla vazgeçmeyecekti. Vurup, ilerlemeye kararlıydı. Hidayet’in farkı ikiye indiren üçlüğünün ardından sahneye çıktı. Önce Keselj’ye üç sayı imkânı yarattı, ardından bu işi bizzat kendisi yaptı. 5:36 kala Sırbistan 72-64 öne geçti. Ama 8 sayılık fark, onlar adına psikolojik eşikti. Ve asla aşılamayacaktı.

Sırplara kötü haberi veren Kerem Tunçeri oldu. Bitime 05:16 kala 2 sayısı olan Tunçeri, Sırbistan’ın kritik eşiğini aştı. Üç sayılık basketi, Türkiye’yi oyuna döndürdü. Onu Ömer Onan’ın isabetli serbest atışları izledi. Araya Savanovic’in üçlüğü girdi. Ama çok geçti. 75-71 geride olan Türkiye, Tunçeri’nin sorumluluğunda koşusuna başlamıştı bile. Kerem Tunçeri, önce bir ters turnike bıraktı. Ardından 03:25 kala Türkiye’yi 4-3’ten sonra ilk kez öne geçiren sihirli üçlüğü attı. Duygusal dakikalar başlamıştı. Faul hakkını dolduran Sırbistan’ın yapacağı her faul, Türkiye’yi çizgiye götürecekti.


* Bitime :04 kala Türkiye'yi öne geçiren Kerem Tunçeri, 12 sayısının 10'unu son çeyrekte üretti.

Ömer Onan, 03:13 kala serbest atış çizgisinde hata yapmadı. Türkiye, 78-75 öne geçti. Ardından iki pozisyonu savundu. Ancak farkı iki baskete çıkaracak hamle bir türlü gelmedi. Bu da Türkiye’nin psikolojik eşiğiydi. Fark asla 3 sayıdan öteye gidemedi.

Sonrası… Tam bir korku tüneli. Ömer Aşık’ın sakatlığının ardından Ender Arslan’ın isabetli serbest atışı, 01:18 kala Türkiye’yi 79-77 öne geçirdi. Son çeyreğin adamı Kerem Tunçeri, :16 kala çok büyük bir oyun oynayarak Semih Erden’i çembere gönderdi. Skor 81-80 lehimize oldu. Bir de faul vardı. Ama bu maçın sonu öyle sıradan bir finale sahne olamazdı. Semih kaçırdı. Dönüşte, :04 kala, Sırbistan 82-81 öne geçti. O 4 saniye, Türkiye Basketbol Tarihi’nin en şanlı kahramanlık hikâyelerinden birini temsil edecekti.

Koç Tanjevic, mola aldı. Ender Arslan, yarı sahadan topu oyuna sokacaktı. Gecikti. Tanjevic’in çizdiği oyun bozulmuştu belli ki. Hidayet ve Semih aynı anda hamle yaptı. Top Hidayet Türkoğlu’nda kaldı. Böylesi bir anda, son topu –skor gelmese dahi- değerlendirememek çok yazık olurdu. Top kaybı, en kötü senaryo olarak karşımızda duruyordu. Hidayet, topu kontrol edemedi. Ancak çizgide Kerem Tunçeri vardı. Sol eliyle topu önüne aldı. Ve adeta bir anda kaleciyle karşı karşıya kaldı. Kerem, yavaşlatılmış çekim hâlinde, efsanevi bir spor filminin final oyununu oynuyordu sanki. Yapacağı tek şey vardı. Çembere gitti. Türkiye, 83-82 öne geçti. Yaşananlar akıl kârı değildi...


* Semih Erden, bitime :00.5 kala Keselj'ye yaptığı blokla Türkiye'ye madalyayı getiren oyunculardan oldu.

Bayram sevinci yaşanıyordu. Ama daha üstesinden gelinmesi gereken :00.5 daha vardı. 2004 Batı Yarı Finalleri’nde Derek Fisher’ın :00.4 saniye kala attığı mucizevi basketin canlı şahitlerinden Hidayet Türkoğlu da aramızdaydı. Ve bunun ne olduğunu gayet iyi biliyordu.

Koç Ivkovic, :00.5 için tercih edilebilecek en ideal oyunu çizmişti belki de. Ancak pota altında Derek Fisher değil, Semih Erden vardı. Semih’in yaptığı blok, Türkiye’ye madalya getirdi. Ve o madalyanın neyden yapıldığı 24 saat içerisinde belli olacak. Türkiye, müthiş bir iş başardı. Oyundan hiç kopmadık bu gece. En çaresiz dakikalarda bile bir yolunu hep bulduk. Hidayet Türkoğlu, Ömer Onan, Semih Erden, Kerem Tunçeri ve diğerleri… Doğru zamanlarda ayakta tuttular takımı. Her maça ayrı bir kahraman çıkıyordu. Bu gece, maçın içinde bile farklı figürler ile karşılaştık.

Türkiye, basketbol tarihindeki en özel sayfaları dolduruyor şu an. 15+ sayılık Fransa ve Slovenya maçlarının arasına efsanevi bir Sırbistan maçı kesinlikle girmeliydi. Öyle oldu. Rakip ABD! Rüya gibi. Ve İstanbul’da ABD’yi yenebilecek yegâne takım da Türkiye! Dünya Şampiyonası Finali’nde ABD’yi mağlup etmenin yollarını aramak dahi keyifli bir tecrübe… Bekliyoruz bakalım.

9 Eylül 2010 Perşembe

(1/4) Finale Doğru: Türkiye 95-68 Slovenya



İkinci Tur aşamasındaki Fransa galibiyetinin ardından Slovenya önünde de belirli şifreler vardı. Fransa’nın sırlarını herkes biliyordu. Slovenya’nın son derece kuvvetli bir takım olduğu gerçeğini de kimse gözardı edemezdi. Valencia’daki kariyerini iki numarada gösterdiği performansla yükselten Nando De Colo’nun zorunluluktan point-guard oynadığı, açık saha basketbolunu seven, yarı sahada yaratıcılığı sıfıra yaklaşan bir Fransa’ya karşı alan savunması, Türkiye’nin etkili silahı olabilirdi. Peki, rakip Slovenya ise ne yapmak gerekirdi? Herkesin kafasını kurcalayan sorulardan biri buydu.

Jaka Lakovic, Goran Dragic, Sani Becirovic, Samo Udrih, Bostjan Nachbar…

Slovenya, dış şutlarda etkili olarak rüzgârı arkasına alabilecek bir takım görüntüsü çiziyordu. Gruptaki hedef maçlarında, Hırvatistan önünde 11/22 ile dış atış kullanan rakibimizde Jaka Lakovic, Brezilya karşısında 6/11 üç sayı isabetiyle oynamıştı. Alan savunmasında rakibi baskı altına alma ihtimali kuvvetli gözüken Slovenya, bu bölgedeki Lakovic ve Dragic gibi delici oyuncularla topu boyalı alandan dışarı çıkararak boş pozisyondaki Zupan / Nachbar gibi destekleri de oyun içerisine sokabilirdi. Üstelik oyun kurucumuz Kerem Tunçeri, Fransa maçında küçük bir sakatlık geçirmişti. Ve oynayacak durumda olmasına rağmen muhtemel performansına ilişkin endişeli bir bekleyiş de vardı.

Türkiye, buna rağmen hem ön alanda, hem de arka alanda üstün bir takımdı.

Oyuncu kalitesi, Türkiye lehine bir durumu işaret ediyordu. Bunu özellikle maçın ilk bölümünde rakibe hissettirmek gerekirdi. Türkiye, karşılaşmanın hemen başında inisiyatifi Hidayet Türkoğlu’na bıraktı. Hidayet, iki tercihinde de doğru hamleler yaparak geceye dair ilk sinyalleri verdi. Önce Bostjan Nachbar’a faul yaptırdı, ardından Jaka Lakovic’i ters eşleşmede yakalayarak cezayı kesti. Lakovic ve Zupan’ın üçer sayılık birer oyunu ise Türkiye adına ciddi uyarılardı. Nachbar ile Dragic’in penetrelerini tek başına karşılamak durumunda kalan Ömer Aşık da kısa süre içerisinde iki faule yükseliyordu.

Goran Dragic’in Ömer Aşık üzerinden kazandığı serbest atışlardan birini sayıya çevirmesinin ardından gelişen süreç ise Slovenya adına bir kâbus olacaktı. Çeyreğin bitimine 06:21 kala 12-11’lik skor üstünlüğü bulunan Türkiye, kalan bölümde 15-3’lük bir seri yakalıyordu. Burada üzerine konuşulması gereken birkaç nokta var tabii. Takım, Slovenya’yı müthiş bir baskı altına almıştı. Savunmada yapılan her hamle, rakip pota dibinde sayıya çevriliyordu. Dragic’in kaçırdığı şutun ardından topa sahip olan Hidayet’in hızlı hücumu müthiş okuyarak Ersan’ı turnikeye hazırlaması Slovenya’yı molaya zorlamıştı.



Çeyrek bitimine 2:14 kala skor 22-14’e geldiğinde, akılalmaz bir şut performansıyla karşılaşabilirdiniz: 3/4 (2sayı), 4/4 (3sayı) ve 4/4 (serbest atış). Türkiye, %88 ile hücum ediyordu. Ve sevindirici olan, hemen her sayının topun dolaştırılması sonucu gelmesiydi.

Türkiye, en doğru zamanda rakibini vurmayı başardı. İlk 10 dakikada yakalanan en yüksek skor farkı, 13’tü. Çeyrek sonucu ise 27-14! Türkoğlu, birinci çeyreği 9 sayı ve 3 asist ile noktalıyordu. Direkt olarak 16 sayıya etki etmişti. Ersan İlyasova 7 sayı, Ömer Onan 6 sayı, Kerem Tunçeri 5 sayı ve 3 asist, Ömer Aşık da 4 ribaund ile katkı veriyordu. Çeyreğin son bölümünde oyuna dâhil olan Sinan Güler ise topa yaptığı baskının ardından Türkiye’nin hızlı hücumdan sayı bulmasını sağlamıştı.

İlk çeyrekte yedeklerden skor desteği alamayan Türkiye, ikinci çeyreğin hemen başında Ender Arslan, Sinan Güler ve Semih Erden üçlüsü ile fark yaratacaktı. Ender, yalnızca 3,5 dakika içerisinde 3 sayı, 3 asist ile skora 11 sayılık direkt katkıda bulunmuştu. Sinan ve Semih’in savunma gayreti ise iki takım arasındaki ayrıcalığın ortaya çıkmasını sağlıyordu. Devre sona erdiğinde, yine incelenmesi keyifli istatiksel ayrıntılarla karşılaşmak mümkündü. Soyunma odasına 50-31 önde gidiyordu, Türkiye.



İkinci çeyrekteki ekstra çabanın karşılığı 6/6 saha içi isabeti (3/3, 2sayı – 3/3, 3sayı), 16 sayı, 3 ribaund, 7 asist ve 4 top çalma ile alınacaktı. Tüm bu rakamlar, kenardan gelen Ender Arslan, Sinan Güler, Kerem Gönlüm, Oğuz Savaş ve Semih Erden beşlisinin yaptıkları üretimi temsil ediyordu.

Türkiye’nin olağanüstü şut oranı (10/14, 2sayı – 8/11, 3sayı), kendisini boyalı alan sayılarında da göstermişti. Slovenya karşısında bir devreye 50 sayı sığdırabilen takımımız, 50 sayının yalnızca 18’ini boyalı alan ve serbest atış çizgisinden çıkarmıştı. Kalan 32 sayı, boyalı alan dışındaki şutlardan geliyordu. Evet, her gece böyle şut kullanamazdınız. Ama 18’in basketin 15’inin asist üzerinden gelmiş olmasını da kesinlikle gözardı edemezdiniz.

Üçüncü çeyrek öncesindeki en önemli konsantrasyon noktası, Slovenya’nın maça dönmek için yapacağı muhtemel hamleyi karşılamak olmalıydı. Ancak karşılaşmanın ardından Slovenya Antrenörü Memed Becirovic, “Birkaç defa oyunun içine girmeyi denedik. Ama bu gece onları yakalamak imkânsızdı” diyerek bu geçiş dönemini anlatmış olacaktı. Üçüncü çeyreğin bitimine 4:59 kala 59-41 olan skor, 01:31 kala 69-41’e gelmişti. Ve Türkiye, son çeyreğe de “biggest lead” ile giriyordu.

En doğru zamanda!

Fransa maçının son çeyreğinde rakibine nispeten rahat hücum etme opsiyonu tanıyan Bogdan Tanjevic’in takımı, bu defa son çeyreği de kazanmak için oynadı adeta.

Slovenya, dördüncü periyodu 25-24 kazandı. Ancak gerçek değişmedi. Türkiye, savunmasındaki müthiş gayretin bir sonucu olarak rakip potaya 95 sayı bıraktı. Savunmasıyla yaşadığını kanıtladı. Maçın ilk yarısında 32 pozisyondan 50 sayı çıkaran “12 Dev Adam”, geceyi iki sayılık atışlarda 22/31 ve üç sayılık atışlarda 10/17 gibi olağanüstü oranlarla tamamladı. Bench desteği, yine galibiyetin anahtarların oldu. Yedek oyuncularımız 37 sayı (11/16, 2sayı - 3/4, 3sayı), 13 ribaund, 10 asist ve 4 top çalmalık performanslarıyla bir anlamda “triple-double” yaptılar.



Özel bir zafer gecesi geride kaldı. 2010 FIBA Dünya Şampiyonası’nın son iki gününde yaşananlar, şimdiden klasikler arasındaki yerini aldı bile. Üzerine konuşmak gerekir.

Güney Amerika Derbisi, Luis Scola, Arjantinli taraftarlar, Brezilyalılar, İspanya, Milos Teodosic ve diğerleri… Yarı Final’de rakip Sırbistan. Her gün biraz daha büyüyen bir takım... Arjantin ve İspanya’yı yenerek geliyorlar. Ve hiç kuşku yok, 2009’dakinden daha büyükler. Cumartesi gecesi, tüm zamanlardaki en büyük spor olaylarımızdan biri yaşanacak İstanbul’da.
Heyecanlanmamak elde değil! Hakikaten. Kaç saat kaldı?