30 Kasım 2007 Cuma

NBA | N´olacak Bu Knicks'in Hali ?!



New York Knicks : KABUS !

Nate Robinson, sezonun en önemli üçlüklerinden birini atıyor, buna rağmen son saniyede gelen bu üçlük farkı ancak 45 sayıya indirebiliyordu. Sanırım gecenin özeti de bu gerçek oluyordu.

Sezonun en formda takımı Boston Celtics, 7 maçını da kazandığı TD Banknorth Arena'da New York Knicks'i ağırlıyor, hemen herkes de Boston'dan rahat bir galibiyet bekliyordu. Evet, Celtics sezon çok sıcak girmiş ve Chicago Bulls'un 72 galibiyetlik rekorunu kırabilecek duruma geldiği konuşulmaya başlanmıştı; fakat maçın sonunda tabelaya yansıyan rakamlar gerçek dışı olmalıydı. Boston, Eddy Curry ve Kendrick Perkins'in çıktığı hava atışında topu kapan Rajon Rondo ile rakibine saldırmaya başladı. İlk çeyrekte rakibine maçın sonunda neler yaşayacaklarına dair fikir edinme fırsatı veren Boston, acımasız darbelerini Ray Allen ve Rajon Rondo'yla indirip ilk çeyreği son bölümde bocalamasına rağmen 27-16 önde geçti. Maçın altıncı dakikasında 7. ribaundunu alan Kevin Garnett, savunma tarafında paniğe gerek bırakmazken, Paul Pierce hücumda sırasını bekliyordu.

Boston Celtics'e hayran olmamak elde değildi. Herkes yerini görevini biliyordu. Celticsliler, özellikle kendi sikletlerinden düşük bir takımı TD Banknorth Arena'da yakaladıklarında hem izleyenlere zevk veriyor, hem de kendi oynadığından zevk alıyordu. New York Knicks maçı da çok kısa sürede bu tip bir oyuna dönüşmüştü. O yüzden sahne alma sırası ikinci çeyrekte Paul Pierce'a geliyordu. İkinci çeyreğe de 16-2 ile başlayan Celtics, hiç hız kesmiyor ve Knicks'i ezmeye devam ediyordu. Knicks için geri kalan dakikalar eziyet anlamına gelirken, Celtics işin zevkini çıkarmaya bakıyordu. Devre sonunda ortaya çıkan 54-31'lik skor Kevin Garnett, Paul Pierce ve Ray Allen'i dinlendirmek adına iyi bir fırsattı. 30+ yaş sınırının üzerinde olan bu üç büyük yıldız, gözlerinden ateşler fışkırsa da, oynama istekleri hiç bitmese de dinlenmeliydiler ve üçüncü çeyreğin hemen başında yakalanan 11-0'lık seri o dinlenme fırsatını yaratmıştı. Garnett, sadece 22 dakika sahada kalırken maçı 8 sayı 11 ribaund ve 4 asistle tamamlıyordu. Pierce ve Allen'ın da 29'ar dakika oyunda kaldığı maçın üçüncü çeyrek skoru ise 77-37 oluyordu. Bu bölümde rakibine sadece 10 sayı atma fırsatı veren Celtics'te Garnett, Pierce ve Allen son çeyrekte forma giymezken Eddie House'ın üç sayılık basketiyle fark bir anda 93-43 ile 50 sayıya kadar çıkıyordu. Son derece inanılmaz farka ulaşan Celtics, bu başarıyı üç büyük oyuncusundan hiçbirinin 30 dakika sahada kalmamasına karşı yakalıyordu.

Kevin Garnett, ''Bir maçta bu kadar dinlendiğimi hatırlamıyorum bile, ama bu iyi bir şey; çünkü arka arkaya oynayacağımız maçlar var ve bu dönemde dinlenmek önemli'' diye konuşurken skandal New York Knicks'in skandal oyuncularından Stephon Marbury, mağlubiyetten duyduğu utancı anlatıyordu.

Başa dönelim. Robinson, sezonun ve hatta Knicks Tarihi'nin en önemli üçlüklerinden birini kornayla birlikte Celtics potasına yollarken fark ancak 45 sayıya iniyordu. Üstelik, bir önceki hücumda maçın bitimine 26 saniye kala Rajon Rondo, hücum etmiyor ve 24 saniyeyi kullanarak topu Knicks'e veriyordu. Sevimsiz antrenörün sevimsiz oyuncularından Robinson ise uzaklardan bir üçlük deniyor, isabeti bulunca da Knicks'in skorda çift hanelere ulaşan tek oyuncusu oluyordu. İlk beşte başlayan oyuncuların skor dağılımı ise içler acısıydı:

PG Stephon Marbury > 4 sayı
SG Jamal Crawford > 8 sayı
SF Quentin Richardson > 7 sayı
PF Zach Randolph > 4 sayı
C Eddy Curry > 4 sayı


Sanıyorum ortaokulda oynadığım basketbol takımının ilk beş oyuncuları bile daha fazla sayı atıyordu, oynadığı maçlarda rakiplerine karşı. İlk beş oyuncularından toplam 27 sayılık bir katkı (ne dedim ben!?) alan Knicks, Robinson'ın üçlüğü ile tarihin en düşük skorlu maçından ve en farklı ikinci maçından kurtuluyordu. New York Knicks'in en düşük skorlu maçları ve en farklı mağlubiyetleri ise şu şekilde:

Aralık 15, 2000 Jazz : 58 sayı
Kasım 29, 2007 @ Celtics : 59 sayı
Ocak 29, 2005 @ Pistons : 61 sayı
Nisan 12, 1991 @ Pistons : 61 sayı

ve

Aralık 25, 1960 Nationals : 162-100 > 62 sayı fark
Mart 18, 1972 @ Blazers : 133-86 > 47 sayı fark
Kasım 29, 2007 @ Celtics : 104-59 > 45 sayı fark
Şubat 20, 1980 @ Pacers : 131-86 > 45 sayı fark

Bad Boy Isiah için dibin göründüğü bir gece oldu, ama bunu önemseyecek karakterde olup olmadığı konusunda ciddi kuşkularım var, efsanevi oyunculuk yıllarına saygım olduğu gibi. Yine de Isiah Thomas'a hiç ısınamadığımı söyleyebilirim. Bir dönem Türk kanallarında da gösterilen ve çocukluğumun eğlenceli çizgi filmlerinden olan Laf-A-Lympics Olimpiyatları'nda yarışan Gerçek Kötüler'in (The Really Rottens) bir üyesi gibi boy gösteren Isiah'ın New York Knicks'i daha ne hallere getireceğini de merakla bekliyorum.

Sevgiler,
Eray.

Liverpool FC | Oyun´un En Kızıl Efsanesi - 1. Bölüm ...



LIVERPOOL FC YOU WILL NEVER WALK ALONE !

İngiltere'nin liman şehirlerinden Liverpool ve kentin içerisinden çıkan rock grubu The Beatles ile birlikte en büyük iki efsaneyi birbirinden ayıran: Mersey Nehri. Kentin iki yakasından yükselen ''You Will Never Walk Alone'' ve ''Nil Satis Nisi Optimum'' sesleri. Merseyside Derbisi'ni Futbol Dünyası'na kazandıran Mavi ve Kızıl Yaka. Komşu mahallelerin rekabetiyle başlayan, Liverpoollu holiganların neden olduğu Heysel Faciası ile Mavi tarafta oluşan öfkenin (Heysel'den sonra UEFA, İngiliz takımlarını Avrupa Kupaları'ndan men edince Everton, favori olduğu 1985-1986 ve 1987-1988 Sezonu'nda Şampiyon Kulüpler Kupası'na, 1986-1987 Sezonu'nda ve 1888-1889 Sezonu'nda UEFA Kupası'na katılamamıştı) 1989'da yaşanan ve 96 Liverpool taraftarının ölümü ile sonuçlanan Hillsborough Faciası'yla dayanışmaya dönüşmesi neticesinde bugünlere kadar uzanan ve yeryüzündeki tüm rekabetlerden farklı olarak kendi içerisinde barındırdığı güzellikler ile en çekici derbilerden biri olma özelliğini taşıyan Merseyside Derbisi.

Teşekkür etmemiz gereken bir isim daha varsa bu isim muhakkak John Houlding olacaktır. Anfield Road'da Everton'ın maçlarını oynadığı sahanın sahibi olan Houlding, sahanın kirasını arttırmak istemiş; fakat bu karara onay gelmeyince Everton, terk-i diyar eylemişti Anfield'dan. Aynı zamanda Everton FC Başkanı olan Houlding, bu duruma içerlemiş olacak ki yeni bir takım kurmak istiyor, FC Everton ve Everton Athletic isimleri onay görmeyince yeni takımının adını Liverpool FC olarak belirliyordu. Bir nevi Liverpool Efsanesi, İngiliz Futbol Sistemi'nin kurucu kulüplerinden olan Everton Futbol Kulübü'nün içerisinden çıkıyordu. Uzun süre (ve belki halihazırda da geçerli olarak) Liverpool kentinin daha fazla desteklenen takımı olan Everton'ın kurucularından sayılabilecek bir isim tarafından futbol fünyasına kazandırılan Liverpool için efsane sözcüğü bile yeterli olmayabilir. Biz yine de, Liverpool'un neden efsane olduğunu ve hangi yollardan geçerek nesilden nesile anlatılan bir kulüp olabildiğini incelemeye başlayalım.



1892-1894 Sezonu Liverpool´un Doğuşu !..

Everton'ın Anfield Road'dan ayrılıp Goodison Park'a taşınmasının ardından kollarını sıvayan ve Liverpool'u kuran John Houlding, 15 Mart 1892'de takımın başına İrlandalı John McKenna'yı getiriyordu.

Everton'ın Anfield'ı terk etmesinin ardından Houlding'e Liverpool'u kurma konusunda yardımcı olan W. E. Barclay, o dönemde Everton'ın teknik direktörü durumundaydı, fakat Merseyside'ın yeni takımı Liverpool'un kuruluşunda aktif rol oynayan Barclay, McKenna'yla birlikte Kırmızıların da ilk teknik direktörü olarak Liverpool şehri için kendisine önemli bir yer ediniyordu tarihin yapraklarında. Barclay ile çalışmak üzere göreve getirilen John McKenna, daha sonra İskoçya'ya gidecek ve iş ilişkilerini kullanarak 13 İskoç oyuncuyu Liverpool'da oynamak üzere Anfield Road'a getirecekti.

Malcolm McVean, Hugh McQueen, Duncan McLean, Joe McQue, James McBride, Matt McQueen, John McCartney ve Billy McOwen'ın takıma katılımıyla Liverpool, bir süre ''The team of Macs'' olarak anılıyordu artık. Bu dönemde McKenna, Houlding ve Barclay'nin Futbol Ligi'ne katılım talepleri FA tarafından reddediliyor ve Liverpool, tarihinin ilk hazırlık maçında Rotherham United'ı 7-1 mağlup ettikten sonra Lancashire Ligi'ne dahil oluyordu. 3 Eylül 1892 günü ise Liverpool Tarihi'nin ilk resmi maçındaki rakip Higher Walton'ı yukarıdaki fotoğrafta bulunan oyuncular 8-0 mağlup ediyor ve Liverpool'un ilk resmi galibiyetine Anfield'da hazır bulunan 200 kişi tanıklık ediyordu. İlk maç olması nedeniyle, birçok ilkin de içerisinde bulunduğu bu karşılaşmada Malcolm McVean ilk golü atarken, diğer goller Cameron (2), McQue (2), John Smith (2) ve James McBride'dan geliyordu. Ligdeki ilk dört maçını Anfield'da oynayan ve tulum çıkaran Liverpool'un o sezon içerisinde dikkat çeken maçlarından biri de Ibrox Stadı'nda Glagow Rangers'a karşı oynanan müsabaka oluyordu. Kadrosunda 13 İskoç bulunan Liverpool, İskoçya'dan 6-1'lik mağlubiyetle dönecekti.

Sezon sonunda 17 galibiyet 2 beraberlik ve 3 mağlubiyet aldığı ligi 36 puanla zirvede tamamlayan Liverpool, Liverpool Senior Cup Finali'nde tarihin ilk Merseyside Derbisi'nde Everton'ı karşı 1-0 mağlup ediyor ve Woolwich Arsenal ile birlikte Futbol Ligi'ne katılmaya hak kazanıyordu.

25 Kasım 2007 Pazar

NBA | Celtics, Arkasına Bakmıyor !..



''If you don't know about the Lakers-Celtics history then you really don't know basketball.''

Boston Celtics'in en önemli parçalarından biri olan Kevin Garnett, ''Eğer, Lakers-Celtics rekabeti ile ilgili bir şey bilmiyorsanız, basketbol hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz'' diyordu, maç öncesinde. KG, haklıydı. Celtics taraftarları da heyecanla bu maçı bekliyordu, yıllar sonra Lakers'ın karşısına ayakları yere basarak çıkan Celticliler, boş koltuğun bulunmadığı tribünlerde efsanevi ''Beat LA'' tezahüratını tekrar dillendiriyordu. Yeni Celtics hakkında Lakers'ın yıldızı Kobe ise ''Lige geldiğimden beri Celtics hep berbat bir takımdı; fakat şimdi kıçımızı tekmeliyorlar. Onlarla benzer özelliklerimizin olduğu bir nokta bulmaya çalışacağımızı ümit ediyorum. Aramızda benzer bir nokta bulursak, bu şampiyonluk seviyesine çıkabileceğimiz anlamına gelir. Umuyorum ki, bulacağız'' şeklinde bir yorumda bulunuyordu. Maç sonrasında olgun yorumlar yapan Kobe, maç içerisinde o kadar olgun olamadı. Karşılaşma boyunca dağ, fare doğurdu ve ilk çeyrekten itibaren Celtics, hiç zorlanmadan maçı kazanmayı başardı. Celtics'in 23-10 ile maça başladığı dönemde, Kobe'nin takımı oynatmak yerine Celtics'î tek başına yenme yolunu tercih edince Lakers adına kötü senaryo gerçekleşti ve takım, önemli bir lideri kullanamadı. 23-10'a kadar geçen 10 dakikalık sürede Kobe Bryant, saha içinden altı atış kullanırken sadece birinde başarı sağlayabildi. Lakers, buradan sonra geri dönmeyi de başaramadı.


Los Angeles Lakers'ın Boston Celtics'i hiç zorlayamamış olması, basketbol adına sadece bir takımı işleyebilecek olmamıza neden oldu. Boston Celtics için sezon başında beri ''Big Twelve'' ve ''Asist/Basket'' başlıkları üzerinde durmaya çalışıyorum. Dün geceki maçta Kevin Garnett, Paul Pierce ve Ray Allen'ın dışında Celtics'te önemli birkaç oyuncu olduğunu bir kez daha gördük. Sanırım sezon başında ''Most Improved Player'' ödülüne şahsi adayım olarak gösterdiğim Rajon Rondo, sezon ilerledikçe daha güçlü bir aday olmaya başlayacak. Lakers'a karşı skor yönünden çok dominant bir oyun oynamasa da (6 sayı ile oynadı) beraber forma giydiği büyük yıldızları organize ediyor olması, 21 yaşındaki oyuncu için hayli iyi bir gelişme. İlk beşin diğer oyuncusu Kendrick Perkins'in de kendi kariyerinin en iyi maçını dün gece oynadığını düşünürsek (21 sayı atarak kariyer rekorunu kırmayı başardı) Danny Ainge'in sezon başında bahsettiği ve benim de her yazıda üzerinde durduğum ''Big Twelve''in şimdilik yolunda gittiğini söyleyebiliriz.

Kevin Garnett, Ray Allen ve Paul Pierce... Sezon başında bu üç oyuncunun topu paylaşamayacağını söylemek aslına bakılırsa çok da acımasız bir yorum sayılmazdı; fakat Allen ve Garnett'in kazanma aşkı, Pierce'ı da etkilemişe benziyor. Yıllarca tek başına taşıdığı takımla, geçtiğimiz sezon isyan noktasına gelen Pierce (bir önceki sezon facia bir dönem geçirmişti), bu sezon ''Komple Oyuncu'' olduğunu hatırlamışa benizyor. Dün gece, unutulmaya yüz tutan değerini yıllar sonra tekrar gösterdi, basketbolseverlere: 20 sayı, 6 ribaund, 9 asist ve 3 top çalma... İstatistikleri etkileyici gerçekten belki; ama daha önemlisi Pierce, tam bir lider gibi oynadı ve kendisinin ''Komple Oyuncu'' olduğunu hatırlamasının yanında bize de Pierce'ın bir yıldız olduğunu hatırlattı. Top paylaşma konusunda da Pierce'ın 9, Rondo'nun 10 asist yapmasının yardımcı istatistikler olduğunu, Celtics'in yine 39 saha içi isabetini 31 asist üzerinden yaptığını söylemeliyiz. Boston Celtics, 30 yaş barajını geçmiş olan oyuncularının sahip olduğu olgunlukla çok iyi oynamaya devam ediyor. Yardımlaşma ve kazanma aşkı üst seviyede. Garnett'in gözlerinden fışkıran kazanma azmi, Pierce'ın geri dönüşü, Perkins'in rolüne adapte olması, Allen'ın şutörlüğü, Posey'nin tecrübesi, House'ın destek kuvveti, Rondo'nun dinamizmi ve takım savunması, Boston'un kazanması için her maç yeterli olabilecek noktalar.

Başlıkta belki Pierce ve Garnett'in resmi var; ama dün geceki Celtics-Lakers maçının yıldızı ne Bryant, ne de Büyük Üçlü'den biriydi. Kariyer sayı rekorunu 21 ile kıran ve 9 ribaund çeken Kendrick Perkins (ve bu oyuncunun özelinde Rondo, House, Scalabrine ve Posey) ekstra katkı sağlamaya devam ederse Celtics için kazanmak çok da zor olmayacak.

Sevgiler,
Eray.

24 Kasım 2007 Cumartesi

NBA | Lakers vs. Celtics : Özlem Dolu Rekabet !..



24 Kasım Cumartesi | 02.30 Los Angeles Lakers @ Boston Celtics

Basketbolun en efsane rekabetlerinden biridir hiç kuşkusuz, Lakers ve Celtics rekabeti. Bir tarafta tüm zamanların en çok maç kazanan takımı Los Angeles Lakers (2006 yılında 2806 galibiyet ve 61,5 galibiyet yüzdesiyle), diğer tarafta en çok şampiyon olan Boston Celtics (16); fakat efsaneyi yaratan NBA Tarihi'nin gelmiş geçmiş en başarılı iki takımının toplamda 10 kez NBA Finalleri'nde karşı karşıya gelmiş olmaları. Basketbolun bu kadar sevilmesinde, sağlam temeller üzerine kurulmuş olmasında ve NBA Basketbolu'nun bugünlere kadar gelmesinde en büyük paya sahip olan bu iki takımın rekabetinin şiddeti Larry Bird ve Magic Johnson'ın 1990'lı yılların başında basketbolu bırakmalarıyla tükenmeye yüz tutmaya başlamıştı. 1950'li ve 1960'lı yılların dominant takımı Celtics, NBA'in en unutulmaz hanedanlığının keyfini sürerken, 1970'li ve 1980'li yıllarda karşısına çıkan Los Angeles Lakers'a daha fazla dayanamıyor, tahtını Abdul-Jabbar ve Magic Johnson'ın kurduğu ortaklığa bırakıyordu. Az önce söylediğimiz gibi Bird ve Johnson'ın bırakmasında sonra heyecanının kaybolmasına yüz tutan rekabet, Celtics'in ''Loser'' olmaktan kurtulmak adına uğradığı büyük değişimin ardından tekrar alevlenebilir.

NBA'in 61 yıllık tarihine toplam 30 şampiyonlukla damga vuran iki takımın rekabetidir, bu rekabet.

Rekabet 1960'lı yıllarda başlıyor, bu dönemde sekiz sezonun altısında (1962, 1963, 1965, 1966, 1968 ve 1969) NBA Şampiyonu olmak için Final'de birbirlerine rakip olan iki takımdan Boston Celtics, Lakers'a söz hakkı vermiyordu. Lakers, her defasında Celtics'e toslasa da baş aktörlerin Jerry West (Lakers) ve Bill Russell (Celtics) olduğu bu dönemdeki 1962, 1966 ve 1969 Finalleri'nde yedinci maça giden tüm serileri Celtics'in kazanması Lakers'ın morali iyiden iyiye bozuyordu. 1980'ler ise Lakers'ın bir şansının olduğuna inanabileceği yılları temsil ediyordu. 1980'lerin kahramanları ise Magic Johnson (Lakers) ve Larry Bird (Celtics) oluyor, bu iki oyuncunun özelinde Lakers ve Celtics rekabeti en ateşli yıllarını yaşıyordu. Bu kez iki takım da iyiydi ve Lakers, Celtics'e kafa tutabiliyordu. Michael Jordan'ın yükselişi ve Chicago Bulls Hanedanlığı'nın öncesine gelen bu dönemde, göze hoş gelen basketbolu Lakers oynuyor ve 1980'lerin ortasında basketbolları ''Show Time Basketball'' adını alıyordu. 1980'lerde Celtics, üç kez şampiyon olabilirken Lakers, Johnson'ın önderliğinde beş kez mutlu sona ulaşıyordu.

Magic Johnson ve Larry Bird, bu dönemde NBA Basketbolu'nu izleme şansı bulabilen şanslı insanlara bu oyunu sevdiren en önemli objeler olurlarken, geriye NBA Tarihi'nin en güzel oyuncu rekabetini bırakıyorlardı.

Bu gece ise 90'lı yılların başından bu yana ilk kez bu kadar ortada olacak bir Los Angeles Lakers - Boston Celtics mücadelesi izleme şansı bulabiliriz. Sezona 9-1 ile başlayan ve evinde oynadığı 6 maçı da kazanan Celtics, son maçında Bucks deplasmanından mağlup dönen Kobe'li Lakers'ı ağırlayacak. Kesinlikle tarih dolu bir karşılaşma olacak ve evet, uzun süredir belki de ilk kez Celtics'in favori olduğunu söyleyebileceğiz.

Ölü sezonun önemli bölümünde Kevin Garnett'in yaşının kemale ermek üzere olduğu ve artık şampiyonluk yaşamak için Minnesota Timberwolves'tan ayrılacağı konuşulmuştu. Phoenix Suns ile birlikte en çok öne çıkan takım ise Kobe Bryant'ın Lakersı olmuş; Garnett, defalarca Kobe ile birlikte oynamanın heyecan verici olacağından bahsedip durmuştu; fakat Draft gecesi Ray Allen'ı alan Celtics, sonlara doğru yarışta söz sahibi olmuş ve unutulmaz bir takas sonucu neredeyse kadrosundaki oyuncuların yarısından vazgeçerek Kevin Garnett'i kadrosuna almayı başarmıştı. Ray Allen ve Kevin Garnett'in ardından James Posey, Eddie House gibi tamamlayıcıların da gelmesiyle Celtics, harika bir kadro kurmuş oluyordu. Celtics'in sezona 8-0 ile başlaması da açıkçası bir süre için, Spurs'ün hanedanlığını, Kobe'nin skorerliğini, LeBron'un atletizmini, Suns'ın koş-koş basketbolunu, kısacası NBA için hayli önemli olan birçok değeri unutturacaktı. Bu gece Celtics'in hatırlatması gereken ise Lakers rekabeti olacak.

Los Angeles Lakers da, beklenenden iyi bir başlangış yaptı sezona. Kobe Bryant'ın bu sezon daha olgun basketbol oynuyor olması, Andrew Bynum'ın kariyerinde sıçrama yapması gereken sezon olması ve benchten gelen oyuncuların maçların kaderleri hakkında söz sahibi oluyor olması şimdilik Lakers adına çok önemli gelişmeler. Indiana Pacers galibiyeti ile başladığı Doğu Seferi'ni Millwakuee Bucks'a kaybederek devam ettiren Lakers, son maçta kendini Boston Celtics'e saklamış olabilir diye düşünüyorum. Lakers adına maçın en önemli sorusu, Kobe Bryant olacak sanırım. Son sezonlarda üst düzey düellolarda söz sahibi olamayan Kobe'nin bu gece nasıl bir strateji ile Celtics'e saldıracağını açıkçası merak ediyorum. Arkadaşlarını oynatma yolunu mu tercih edecek, yoksa maçı tek başına mı almaya çalışacak, gecenin sorusu bu olacak.

Kobe Bryant, bu sezon oynadığı 11 maçta 29,6 sayı ortalaması tuttururken, deplasmanda bu sayı 24,6'ya düşüyor; fakat bu sezon oynadığı beş deplasman maçında çektiği ortalama 7,4 ribaund ise oldukça etkileyici. Kobe'nin bu sezon ribaundlara daha iyi konsantre olduğunu gösteren bu istatistiği 4,8'lik asist ortalaması da destekliyor. Evet, Kobe bu sezon oynatmak istiyor. Ligin rakiplerine en az sayı atma şansı veren takımı Celtics'e karşı, en iyi hücum takımlarından birinin en skorer oyuncusu olarak Kobe'nin bir planı olmalı. Geçtiğimiz sezon iki maçta 91 sayı attığı rakibi bulması zor; ama Ray Allen, Paul Pierce ve Kevin Garnett'in önderliğindeki Celtics karşısında maçı güzelleştirmesini bekliyorum Kobe'den.

PS: TSİ 02.30'da başlayacak ve Massachussets'teki TD Banknorth Arena'da oynanacak maç NTV'den naklen yayınlanacak.

22 Kasım 2007 Perşembe

EURO 2008 | İngiltere = Hayalkırıklığı

Croatia beat England at Wembley to prevent them from qualifying for Euro 2008.

İNGİLTERE DIŞARI, RUSYA İÇERİ!..

Ev sahipleri İsviçre ve Avusturya'nın ardından EURO 2008'e katılacak 14 takım belli oldu. Gruplar belli olmadan önce ilk iki torbada bulunan 14 takımın 13'ü Finallere gitmeye hak kazanırken, üçüncü torbadan gelen Rusya, İngiltere'yi geçerek tek sürprizin altına imza atmayı başardı. Rusya'nın İngiltere'yi geçmes hikayesi ise hayli ilginç.

İngiltere, bana kalırsa, Avrupa'daki Milli Takımlar arasında en iyi kadroya sahip olan takım. Avrupa'da en üst düzey futbolun oynandığı ligi İngiltere Premier Ligi olarak kabul ediyor ve bu ligdeki oyuncuların önemli bölümünün İngiliz olduğunu biliyorsak da benim bu fikrimi birçok kişi destekleyecektir. Peki, neydi sorun, elemeler boyunca kadroya çağrılan 42 oyuncudan 41'inin (Premier Lig'de forma giyememesine rağmen kadroya çağrılan tek isim David Beckham) Avrupa'nın en üst seviyesinde futbol oynuyor olmasına karşın, İngiltere nasıl oluyordu da Hırvatistan ve Rusya'nın arkasında kalıyordu ? Aslına bakılırsa, çok fazla detaya girmeye gerek var mı bilmiyorum; çünkü İngiltere'nin ne olursa olsun bu turnuvaya katılması gerekiyordu kendi adına. İngilizler için turnuvaya katılamamanın herhangi bir mazeretinin olmadığını düşünüyorum. Yine de form ve maç durumuna göre inceleyebiliriz.

EURO 2008 Elemeleri için oynanan grup müsabakaları dün sona erdi; fakat hatırlamamız gereken 2006 yılının Ağustos ayında başladığı gerçeği. E Grubu'nun kuraları çekildiğinde İngiltere büyük favori olarak dururken, Hırvatistan ve Rusya'nın İngiltere'nin arkasında ikincilik mücadelesi yapması bekleniyordu. Keza İngiltere, ilk maçında Andorra'yı 5-0 yeniyor, arkasından da Makedonya deplasmanından 1-0'lık galibiyet ile dönüyordu. Buraya kadar her şey normal gözükse de Old Trafford'da Makedonya'ya karşı alınan golsüz beraberlik kafalarda soru işaretleri oluşturuyor, Paul Robinson'ın ayağının altından kaçırdığı topun ağlarla buluştuğu ve İngiltere'nin Hırvatistan'a 2-0 yenildiği maçın ardından ise karamsar bir hava oluşuyordu. Bu dönemde belli ki İngiltere'nin bir araya ihtiyacı vardı.

Elemeler, uzun birer maraton. Öyle ki, şahsi fikrim, herhangi bir kulüp takımının sezon içerisinde yaşadığı değişikliklerin çok daha fazlasını bir ulusal takım elemeler sırasında yaşamaktadır. Tabii belli dayanakları var bu söylediklerimin, örneğin kullanılan oyuncu sayısı. Bir kulüp takımı sezon içerisinde ortalama olarak 24-25 oyuncu ile oynarken (Yunanistan ve Portekiz örneklerini uç olarak kabul edip, dışarıda tutarsak) ulusal takımlar, elemeler sırasında 35-40 oyuncu üzerinde durabiliyor. İki ayrı sezonun devam ettiğini düşünürsek bu sürede, belli dönemlerde bazı oyuncuların form durumunun üst düzeye çıktığını ve antrenörlerin bu oyuncuları kadroya almak durumunda kaldığını da söylemeliyiz. Kendi Milli Takımımıza baktığımızda Gökhan Gönül ile bu örnekte başarı sağlandığını söyleyebiliriz belki; ama bazı takımlarda ´Milli Takım Oyuncusu´ ve ´Formda Oyuncu´ ikilemleri, takımların ezberinin bozulmasına devamında da başarısız sonuçlar alınmasına neden olabiliyor. İngiltere'nin de sakatlıkların etkisiyle bu durumla karşı karşıya kaldığını düşünüyorum. Çok önemli bir şablona sahip olmalarına rağmen bir türlü ideal bir kadro yakalanamadı. İngiltere, 3-0'lık Andorra, Estonya, İsrail ve Rusya galibiyetleri ile belli bir seriye bağlasa da Final maçı konumundaki Rusya deplasmanında kaybederek çok önemli bir avantajı yitiriyordu.

Luzhniki Stadı'nda oynanan Rusya-İngiltere maçını saatinin de uygun olması dolayısıyla öncesinden başlayarak izleme şansı bulmuştum. Maç öncesinde Rus televizyonlarında zafer öncesi hazırlığı var gibi görünüyordu. Son derece önem verdikleri programlardan belli oluyordu. Açıkçası kendi ülkemi düşündüğümde alışık olsam da bu görüntülere, donuk Ruslar için (her ne kadar holiganlık hususunda az olmasalar da) sürpriz saymıştım ve yine kendimizle kıyaslayınca Rusların böylesine bir maç öncesi havasıyla maç içerisinde başarılı olamayabileceklerini düşünmüştüm. Akdeniz insanı gibi tez canlı değillerdi Ruslar (İsviçre maçı rövanşını düşünüyorum da). İngiltere, ilk yarıda peş peşe aldığı galibiyetlerin verdiği özgüvenle oynuyor ve Rooney ile 1-0 öne geçip, devre sonuna kadar bu skoru korumayı başarıyordu. İlk yarıyı geride kapatmalarına rağmen, ikinci yarıya Akdeniz insanı gibi başladılar. Golü bulana kadar açıkçası İngiltere'ye nefes aldırmadılar. 84700 kişinin izlediği maçın 69. dakikasında kazanılan penaltıyı Pavlyuchenko gole çeviriyordu; fakat Rusya'nın ihtiyacı olan galibiyetti ve Ruslar, beraberlik golünden sonra maçı son yıllarda gördüğüm en unutulmaz tempoya getirip 5 dakika içerisinde bir gol daha buldu. Maçı 2-1 kazanan Rusları çok beğenmiş, elemelere gitmeyi hak ettiklerini düşünmüştüm. Buna rağmen tarihinin en başarılı eleme grubu maçlarını oynayan İsrail, Rusya'yı 2-1 yenince son maçta gruptan çıkmayı garantilemiş olan Hırvatistan'ı konuk edecek olan İngiltere'ye kazanacağı bir puanla gruptan çıkma şansını veriyordu.



Futbol delisi olan birçok insan, 70'li ve 80'li yılların Liverpoolu'nun, 1994 Dünya Kupası'nın Brezilyası'nın, 2000 yılının Galatasarayı'nın kadrosunu ezbere sayabilir, tıpkı İngiltere Milli Takımı'nın kadrosunu ezbere sayması gerektiği gibi. İngiltere'nin kadrosunu saymaya başlasam, kaleye Paul Robinson'a verir; savunmanın sağına Gary Neville, soluna Ashley Cole'u yerleştirdikten sonra göbeği ise Rio Ferdinand ve John Terry ikilisine emanet ederim; fakat İngiltere belli nedenlerden dolayı Hırvatistan karşısına şu savunma beşlisiyle çıktı:

-----------------------------------Scott Carson-----------------------------------
-------------------------------------------------------------------------------------
----Richards--------------Lescott--------------Campbell------------Bridge-----
------------------------------------------------------------------------------------


Dünya üzerinde 4-4-2'yi elinde bulundurduğu Lampard ve Gerrard ile en iyi uygulayabilecek takım olan İngiltere, savunma bölgesinde istikrarı yakalayamadığı için belki de gelmiş geçmiş en muhteşem 4-4-2 takımı potansiyeli kullanamadı. Dün akşam Scott Carson'ın, İngiltere Premier Ligi'nde Portsmouth takımının formasını giyen Niko Kranjcar'ın topunu içeri almasıyla başlayan felaket, gece boyu devam etti. Gerrard'ın etkisiz futboluna, telaş da eklenince David Beckham'ın ikinci yarıda getirdiği hareket yeterli olmadı. Ada basınında menajer Steve McLaren'a büyük öfke var. İngiltere'yle çıktığı 18 maçın 9'unda puan kaybeden McLaren'ın birkaç saat içerisinde görevden alınması bekleniyor (Belki de alınmıştır bile). Sanırım İngiltere'nin iyi de bir menajere ihtiyacı var ve aklıma nedense an itibariyle Mourinho geldi. Evet, çok enteresan olabilir.

İngiltere, yaz mevsiminde ekranlarda olamayacak. 1984'ten bu yana futbol seyircisinin alışık olmadığı bir durum. Açıkçası bir tarafım İngiltere'nin finallere gidememesini memnuniyetle karşılarken, diğer tarafım da Lampard, Gerrard, Wright-Phillips, Beckham, Owen, Rooney, Crouch, Terry, Ferdinand ve Joe Cole gibi oyuncuları izlemeyecek olmaktan dolayı pek memnun değil sanırım.

Sevgiler,
Eray.

19 Kasım 2007 Pazartesi

NBA | Magic, Celtics`in Havasını Söndürdü !...



BOSTON CELTICS : 8-1 !

NBA'de pazar gecesinin en iyi maçı Boston Celtics ve Orlando Magic arasındaydı. Garnett, Allen ve Pierce ile birden Doğu'nun favorisi haline gelen Celtics, Amway Arena'da Dwight Howard'ın liderliğinde sezona müthiş bir başlangıç yapan Orlando Magic'e konuk oluyordu. Maç, Yeni Celtics için önemli bir sınav niteliğindeydi.

Boston Celtics'in 8-0'lık başlangıcı hiç kuşkusuz akıllara 1995-96 Sezonu'nun efsane Chicago Bulls takımını getirmişti. İlk sekiz maç sonunda attığı ve yediği sayılar arasında 15.2'lik pozitif farka sahip olan Boston Celtics, o sezonun Bullsu'ndan bile daha iyi bir başlangıç (+12.3)yapmıştı. 95-96 Sezonu'nu NBA Rekoru kırarak 72 galibiyet 10 mağlubiyet ile kapatan Chicago Bulls, 5-0'la başladığı sezonun 6. maçında Orlando Magic deplasmanına çıkmıştı. Penny Hardaway'in 36 sayı 5 ribaund 4 top çalma ve 2 blok ile domine ettiği maçta, Jordan 23 sayıda kalmış ve Bulls, 94-88'lik skorla sezonun ilk mağlubiyetini almıştı. Bu açıdan da enteresan bir tesadüf olacaktı Magic maçı, Celtics için. Magic ise son yıllarda hiç olmadığı kadar iyiydi.

Maçın başlangıcı da yukarıdaki paragrafın son cümlesindeki gibi başladı. Üç dakika geride kaldığında 11-4 ile öne fırlayan Magic, ilk çeyrekte arkasına hiç bakmadı ve bu bölümü 28-17 önde kapadı. Maçın dörtte biri geride kalırken, Howard ve Bogans 7'şer sayıyla takımlarının en skorer oyuncuları oluyorlardı. Celtics'te büyük üçlüden Garnett ve Pierce 4'er sayı buluyor, Allen ise potayı göremiyordu. İkinci çeyrekte de görüntü pek değişim göstermedi. Bu bölümde Allen'ın yanı sıra Garnett ve Pierce'dan da hücum anlamında destek göremeyen Celtics'te Rajon Rondo, 6/6 isabetle 14 sayı buluyordu. İkinci çeyrekte çalınan kolay faul düdükleri oyunun temposunu düşürse de devre bittiğinde Magic, 58-41 ile 17 sayılık farkı yakalıyordu.

Celtics, bir şekilde geri dönecekti; fakat üçüncü çeyreğin bitimine 5:11 kala gelen Orlando Magic molasına kadar fark hep 14-19 aralığında gidiyordu. 2:51 kala Kevin Garnett'in basketiyle fark uzun bir süre sonra tek hanelere iniyor ve skor 77-69 oluyordu. Orlando'nun 20 saniyelik molası ve Boston'un tam molası peş peşe geliyor, çeyrek de Eddie House'un son saniye basketiyle 83-76 Orlando Magic lehine bitiyordu. Dördüncü çeyreğin ilk 2,5 dakikalık bölümünde sadece Hidayet Türkoğlu ile basket bulabilen Orlando karşısında Boston, farkı 4'e indiriyor ve rakibine iyice yaklaşıyordu. Bu andan sonra alınan mola da Boston yavaşlatmaya yetmiyor, 43 saniye içerisinde bulduğu 7 sayıyla Boston Celtics, maçın bitimine 6:03 kala 88-87 ile ilk kez öne geçiyordu. İlk yarıda rakibinden 58 yiyen Celtics, 1.5 çeyrekte 47-29'luk bir seri yakalıyor ve 17 sayılık farkı eritip öne geçmeyi başarıyordu. Zaten bu yüzden Garnett, Allen ve Posey gibi oyuncular alınmıştı sezon başında. Orlando Magic, Boston Celtics'in geri döneceğini biliyor olmalıydı. Bu noktada Magic, olgun bir takım olup olmadığını kanıtlama fırsatı yakalıyordu. Üst üste üç serbest isabet atışından sonra 90-88 öne geçen Magic'te gecenin en kritik şutlarını kullanan Hidayet, art arda attığı iki üçlük ile bitime 3:13 kala takımının 98-92 ile öne geçmesini sağlıyordu.

Boston Celtics için önemli bir sınavdı, dediğimiz gibi. Tam bir Play-Off mücadelesinde geçen maç boyunca, dünyanın gözü Celticsli beş oyuncunun üzerindeydi. Sezona 8-0'la başlayan Celtics'in ne zaman yenileceği konuşulurken, bitime 15 saniye kala Celtics 103-99 ile geriye düşmüştü bile. Yenilmezliğin verdiği baskı Celtics'i zorluyordu hiç kuşkusuz. Lewis'in farkı dörde çıkaran serbest atışlarının ardından Doc Rivers, 20 saniyelik bir mola aldı. Paul Pierce'ın içeriye drive etmesi ve topun Magiclilerin müdahale etmesi sonucu dışarı çıkmasıyla biten hücumun ardından 10 saniye kala Doc Rivers, bir kez daha mola aldı ve belki de maçın en kritik hatasını yaptı. Boston'a bir şekilde üçlük gerekiyordu, bunu en iyi yapacak olan Ray Allen'dı. Bilmiyorum bunun için mola almaya gerek var mıydı; ama son molasını alan Rivers, bir sonraki hücumda topu yarı sahadan oyuna sokma şansını kaçırıyordu. Molanın ardından basit bir perdelemeden çıkan Ray Allen, üçlüğü gönderiyor ve farkı bire indiriyordu. Rivers'ın pişman olacağı gelişme de bundan sonra yaşanıyordu. Faul çizgisine giden Lewis, iki atışından birini kaçırıyor ve farkı ancak iki sayıya çıkarabiliyordu. 7.2 saniye kala pota altından oyuna sokulan topa Rajon Rondo'nun yarı sahaya kadar dokunmamasına rağmen masa saati başlatıyor, hakemlerin duruma müdahale etmesinin ardından Boston, topu kenardan oyuna sokma şansına sahip oluyordu. Garnett'in altı faulle dışarıda olduğu bu dönemde Pierce ve Allen gibi iki büyük yıldıza sahip olan Celtics, Pierce'ın acil atışıyla maçı kazanma veya uzatmaya götürme başarısını gösteremiyordu. Rivers'ın hatasına Pierce'ın acelesi de eklenince Celtics, ilk mağlubiyetini alıyordu.

Boston Celtics'in 17 sayı farktan geri gelip, öne geçmesi her ne kadar başarılı bir istatistik olarak karşımıza çıksa da maçın son bölümünde yaptığı hatalar Play-Off zamanına dair belli fikir edinmemize yardımcı oldu. Celtics, normal sezonu 60-70 galibiyet alarak bile tamamlasa Play-Off gerçekten farklı bir dünya. Sanırım en net örneğini geçen sezon Dallas Mavericks ile yaşamıştı basketbol dünyası.

Bu arada dünkü yazıda dikkat çektiğim en önemli noktanın işler kötü gidince nasıl değiştiğini de görmüş olduk. İlk sekiz maçta yardımlaşmalı basketbol oynayan Celtics, aşağıdaki istatistikleri yakalamıştı:

Washington Wizards (103-83) Asist 20-39 Basket
@ Toronto Raptors (98-95) Asist 21-34 Basket ,
Denver Nuggets (119-93) Asist 32-49 Basket,
Atlanta Hawks (106-83) Asist 30-41 Basket,
@ New Jersey Nets (112-101) Asist 27-36 Basket,
@ Indiana Pacers (101-86) Asist 27-36 Basket,
New Jersey Nets (91-69) Asist 21-33 Basket,
Miami Heat (92-91) Asist 29-35 Basket.

Boston Celtics, dün ise 40 basketin yalnızca 17'sini asist üzerine bulabildi.

Yine rakiplerini 87,6 sayıda ve %39.9 şut isabetinde tutan Celtics'in dün 104 sayı yediğini ve Orlando Magic'in %50.8 ile şut attığını da söylemek lazım. Peki, bu sadece Celtics'în başarısızlığı mıydı, tabii ki hayır. Orlando Magic, gayet iyi bir takım olmuş. Özellikle Dwight Howard için uzun süredir söylemek istediğim; fakat üzerinde düşündüğüm ''Shaq'in bir dönem yaptığı etkiyi yapabilir'' fikrine iyiden iyiye alışmaya başladım. Üç saniyeyi domine ediyor, belli bir uzaklıkta pozisyon bulduğunda kaçırmıyor, ancak dayak atılarak durduruluyor, e faul de kaçırıyor. Tıpkı Shaq gibi ve sadece 21 yaşında. Jameer Nelson, ''İnsanlar bizi hala önemsemiyor'' dese de kariyerinin en iyi sezonunu yaşayan Hidayet Türkoğlu'nun takımı Orlando Magic, Doğu'nun bu sezonki uyanışında başı çeken takımlardan olacak gibi görünüyor.

Sevgiler,
Eray.

18 Kasım 2007 Pazar

NBA | Boston Celtics, Yanıyor !..



BOSTON CELTICS : 82 - 0 ?

Boston Celtics'in, Ray Allen ve Kevin Garnett'ı kadrosuna katmasından bir süre bu üçlü hakkında kendisine sorulan sorulara, takımın sadece bu üç oyuncudan kurulu olmadığını, takıma ''Big Three'' yerine ''Big Twelve'' denilmesini tercih ettiğini söylüyordu, bir dönemin efsanevi Celtics takımının oyuncularından ve halihazırda Boston Celtics'n Basketbol Operasyonlarından Sorumlu Yöneticisi olan Danny Ainge...

Boston Celtics'in sezon içerisinde ilk kez Miami Heat karşısında izleme şansı bulabildim.

Danny Ainge, haklıymış. Kevin Garnett ve Ray Allen, şampiyonluk iştahıyla bir başka oynarlarken, Paul Pierce ise her an skorerliğini takımı adına kullanabilecek potansiyeli verebiliyordu. Böylesine büyük bir üçlü Celtics'e çok büyük katkı sağlayacaktır muhakkak; ama yardımcı oyunculara ihtiyaçları olacaktır. Miami Heat maçında bu görevi Rajon Rondo ve James Posey'nin fazlasıyla yerine getirdiğini düşünüyorum (Celtics, üç çeyrek önde götürdüğü maçı Dwayne Wade'in son şutuna bıraktı belki, fakat sanırım yenilseler bile bunları söyleyebilirdim). Paul Pierce'lı kadrosuna Ray Allen ve Kevin Garnett'ı da eklediğinde kadrosundan önemli sayıda oyuncu gönderen Boston Celtics hakkında ciddi kuşkularım bulunuyordu. 30 yaşını geçmiş olan üç oyuncu ile rotasyonu sağlamaları açısından zorlanacaklarını düşünüyordum ki önce Eddie House, sonra da James Posey takıma katıldı. Özellikle James Posey'nin bu sezon Celtics için son derece önemli bir oyuncu olabileceğini düşünüyordum. Az sonra istatistiki açıdan desteklemeyi planladığım savunma gayreti takıma bu yönde katkı sağladığı gibi Miami Heat karşısında hücumda da Celtics adına önemli işler yapan bir Posey vardı sahada.

Miami Heat maçının üçüncü çeyreğinin ilk bölümünde Boston Celtics, bir anda vites yükseltti ve farkı çift hanelere çıkarmayı başardı. Son çeyrekte 10 sayılık bir dezavantaja yakalanan Celtics, bundan böyle maç veya çeyrek seçer mi bilemiyorum; ama bahsettiğim dönemde oynadığı oyundan zevk alan bir Celtics takımı izlediğini düşünüyorum seyircilerin. Bu süreç içerisinde saha içinden kaydedilen sekiz basketin yedisinin asist üzerinden gelmesi de Celtics'in hücum tarafına dair en parlak istatistik olarak çıktı karşımıza. Maç sonunda çıkan tablo ise daha da göz alıcıydı : 29 asist ve 35 basket !..

Buradan yola çıkarak Boston Celtics'in kazandığı sekiz maçta asist ve basket (saha içi isabet/ikilik ve üçlük) istatistiklerini de verelim:

Washington Wizards (103-83) Asist 20-39 Basket
@ Toronto Raptors (98-95) Asist 21-34 Basket ,
Denver Nuggets (119-93) Asist 32-49 Basket,
Atlanta Hawks (106-83) Asist 30-41 Basket,
@ New Jersey Nets (112-101) Asist 27-36 Basket,
@ Indiana Pacers (101-86) Asist 27-36 Basket,
New Jersey Nets (91-69) Asist 21-33 Basket,
Miami Heat (92-91) Asist 29-35 Basket.


Bu tablodan başlıca iki sonuç çıkarılabileceğini düşünüyorum:

- Kevin Garnett, Paul Pierce ve Ray Allen gibi üç büyük yıldıza rağmen Boston Celtics, paylaşarak oynamayı biliyor,
- Bir maç dışında kazandığı tüm maçlarda rakiplerini 100 sayı barajının altında tutan Boston Celtics, iyi savunma yapıyor.

Birinci görüden başlayalım. Sürekli tartışılan bir konu olmaya başladı aslında. Kevin McHale, Robert Parish ve Larry Bird'den bu yana Massachusetts'in gördüğü en iddialı üçlüden bahsediyoruz. Son dönemde trio kavramını domine eden Tim Duncan, Manu Ginobili ve Tony Parker'dan farklı olarak üç oyuncu birbirleriyle buluşmadan önce All-Star seviyesine gelmiş oyunculardı. Ray Allen ve Kevin Garnett'in gelişinden sonra bu ortaklığa benzetilen bir diğer örnek ise Carmelo Anthony ve Allen Iverson olmuştu. Allen ve Garnett, bu iki oyuncudan farklı olarak çok daha fazla şampiyonluk adrenalini salgılıyor ve gerektiğinde takım oyuncusu olmayı biliyorlar. Bu yüzden James Posey, Kendrick Perkins ve Rajon Rondo ile birlikte gayet iddialı bir takım olduğunuı görebiliyoruz Boston Celtics'in. İkinci üçlüde bulunan Rajon Rondo'nun bu formunu devam ettirirse ''Most Improved Player'' ödülüne aday olabileceğini de düşünüyorum. Miami Heat karşısında 9 sayı 7 ribaund ve 10 asist ile oynayan Rondo'nun henüz 21 yaşında olduğunu da notlarımız arasına alırsak, bu büyük oyuncular arasında performansını üst seviyelere çıkarabileceğini söyleyebiliriz.

İkinci görüye gelelim. Bu noktada istatistiklerden yararlanacağım. James Posey'den bahsetmiştim yazının başlarında, Posey ve Garnett gerçekten inanılmaz işler yapıyor savunmada; fakat bu iki oyuncudan çıkıp büyük resme geldiğimizde ise etkileyici gerçeklerle karşılaşıyoruz. Boston Celtics'in rakiplerinin şu ana dek Celtics'e karşı maç başına yakaladıkları ortalama istatistikleri:

Saha içi isabet yüzdesi: %39.9 (Lig 1.'si)
Üç sayı isabet yüzdesi: %31.0 (Lig 2.'si)
Savunma ribaundu : 27 (Lig 1.'si)
Hücum ribaundu : 10.4 (Lig 7.'si)
Toplam ribaund : 37.4 (Lig 1.'si)
Asist: 16.9 (Lig 1.'si)
Top Çalma: 6.6 (Lig 6.'sı)
Top Kaybı: 17.9 (Lig 1.'si)
Toplam Faul: 24.1 (Lig 6.'sı)
Toplam Sayı: 87.6 (Lig 1.'si)


Evet, rakiplerini ortalama 87.6 sayıda tutan, saha içinden %39.9 ile şut atmaya ve 17.9 top kaybı yapmaya zorlayan Boston Celtics, ligin en iyi savunma takımı olarak çıkıyor karşımıza. Bu başarı da oyuncular ve Koç Doc Rivers'ın yanı sıra yeni Asistan Koç Tom Thibodeau'nun da hakkını vermek lazım. Ölü sezonda çok önemli iki oyuncu transferi yapan Boston Celtics, saha dışında da en önemli transferi yapan takım oldu. 20 yıllık NBA tecrübesini Boston Celtics'e sunmaya başlayan Thibodeau, Büyük Üçlü'yü kontrol etme dersini gayet iyi geçmişe benziyor. Savunması yöntemleri ile ünlü olan Thibodeau'nun, Celtics'in başarısına direkt olarak etki ettiğini söylenmeye başlandı bile.

Savunmadaki başarının etki ettiği bir diğer alan ise Boston Celtics'in attığı ve yediği sayılar arasında oluşan pozitif fark. Rakiplerine maç başına ortalama 87.6 sayı bulma şansı veren Celtics, 102.8 sayı atarak bu iki istatistik arasında 15.2 sayılık bir fark yakalamış durumda. NBA'de bu alanda New Orleans Hornets'in +9.1 ile ikinci sırada olduğunu eklersek Boston Celtics'in ne kadar büyük bir iş çıkardığını daha iyi anlatmış olabiliriz.

Başlıkta esprili bir şekilde konuşulan bir dedikodunun dile getirilmiş hali var. Tabii ki 82-0 ütopya; fakat Boston Celtics iyi yolda. Yine de tüm bunlara rağmen NBA Şampiyonluğu için konuşmanın erken olduğunu düşünüyorum; çünkü Playoff bambaşka bir dünya ve orada San Antonio Spurs, Phoenix Suns, Detroit Pistons hatta Utah Jazz gibi sistemler var. Bu yüzden 20+5+34=17 için erken olabileceğini düşünüyorum. Bunlarla birlikte Boston Celtics'in, sezona büyük bir renk getirdiğini söyleyebilirim.

Son olarak ise bu geceki Orlando Magic maçının son derece iyi bir karşılaşma olmasını bekliyorum.

Sevgiler,
Eray.

7 Kasım 2007 Çarşamba

Yine ve Yeniden : SEKİZ !



''Liverpool, 12 kere geldi 8 tanesi gol oldu !'' ... Beşiktaş Futbol Takımı'nın menajeri Sinan Engin, Liverpool maçının sonunda işte bu anlama gelen bir açıklamada bulundu. Türk Futbolu'nun klasik sorunlarından biridir. Özellikle Lig Tv'de Anadolu Kulüpleri'nin maçlarının ardından uzatılan mikrofonlara karşılaşmayı 4-1 kaybeden takımın hocası, ''Hakemlerle ilgili bu zamana kadar hiç konuşmadım, ama takdir haklarını hep rakipten yana kullandı'' ya da ''Adamlar, 5 kere geldi 4'ü gol oldu. Yapacak bir şey yok.'' şeklinde iki açıklamadan birini yapar. Rakip beş kere gelmiş, bunun cevabı aranmaz, 4 tanesinin gol olduğu söylenir ve aradan çıkılmaya çalışılır. Dün ise rakip 12 kere geldi ve 8 tanesi gol oldu. Sinan Engin de yenilgiden gerekli dersleri aldıklarını bu cümlesiyle tüm Türk halkına duyurmuş oldu.

8-0'lık mağlubiyetin taktik veya teknik ile açıklanacak herhangi bir yönünün olmadığını sanıyorum. Geçen sezon Beşiktaş, ikinci sırada ligi tamamladığından ve Şampiyonlar Ligi'ne katıldığından beri bir şekilde bu tip bir skor bekliyordu kendisini. Ligde olmadı, İnönü'deki Liverpool maçında olmadı, Anfield'da oldu. Bu skorun bir kötü tarafı da Beşiktaş'ın kalan Marsilya ve Porto maçlarının eziyete dönüşecek olmasıyla çıkıyor karşımıza. Liverpool karşısında alınacak bir ''şerefli mağlubiyet'' sonrasında Beşiktaş, Marsilya'yı yenip Porto'dan puan almayı bekleyebilirdi; fakat bu durumdan sonra Beşiktaş'ın eline geçse bile İkinci Tur'a çıkmak isteyeceğini sanmıyorum.

Haftasonu oynanacak Sivasspor maçı da Beşiktaş için krizin devam edeceği bir karşılaşma olacak. Fenerbahçe maçında İsmet Arzuman'ın faul gerekçesiyle kestiği pozisyon ironik bir şekilde Beşiktaşlı futbolcuların şansı oldu. Sivasspor maçına PAF takımla çıkacak olan Beşiktaş'ta, Liverpool utancını yaşatan futbolcular İnönü'ye gelmeyecek. Üstelik Yıldırım Demirören, Sivasspor maçı için taraftarların da stada gelmemesini istemişti; şimdi bu isteği katlanarak devam ediyordur diye düşünüyorum. Karardan dönülür bilmiyorum; ama Sivasspor karşısında alınacak bir yenilgiyle birlikte Beşiktaş 2003-2004 Sezonu'nda düştüğü durumdan daha kötü bir pozisyona kadar gidebilir.

2 Kasım 2007 Cuma

Arsenal & Wenger: Yenilmez Kombinasyon



Uzun süredir büyük bir hevesle hazırlamak istediğim bir yazıya başlamak üzereyim şu an. Arsenal'i yazmak istiyorum, çünkü futbolu seviyorum.

Sondan başlayarak Arsene Wenger, 11 yıldır başında olduğu Arsenal ile Cumartesi günü 623. maçını Manchester United'a karşı oynayacak. 622 maç, 354 galibiyet, 3 Premier Lig Şampiyonluğu, 4 FA Cup, 4 Community Shield, 1 Şampiyonlar Ligi Finali, 1 UEFA Kupası Finali... Arsene Wenger'in somut olarak bu dönemde Arsenal'e kazandırdıklarının listesi; fakat Arsene Wenger ve Arsenal işbirliğinde iki taraf da görünenden çok daha fazlasını kazandı, kazanmaya da devam ediyor. Yenilgisiz şampiyonluğun üzerine çıkmak ne kadar zor görünüyor olsa da Arsenal'in 2007-2008 Sezonu'nda yaptıkları izleyenleri, takip edenleri oldukça heyecanlandırıyor olsa gerek. 2007'ye gelmeden Arsenal'in uzak ve yakın tarihini incelemeye, genel bilgiler edinmeye çalışalım.

Arsenal, 13 Lig Şampiyonluğu ve müzesinde bulunan 10 Federasyon Kupası ile birlikte İngiltere'nin en başarılı kulüplerinden biridir. 1886'da kurulan kulüp, Tottenham Hotspur ile birlikte Kuzey Londra'nın en büyük temsilcisi olarak bilinse de ilk olarak Londra'nın Güneydoğusunda bulunan Woolwich'te konuşlanmıştır. Daha sonra 1913 yılında Kuzey Londra'ya taşınmış ve 1930'lara damgasını vuran kulüp olmuştur. Bu dönemde ligi beş kez şampiyon olarak tamamlayan Arsenal, iki kez de ikinci sırada kalmıştır. Kulübün ilk lig şampiyonluğu da aynı dönem içerisinde olmuştur.

1930-1931 Sezonu'nda Arsenal, Aston Villa ile girdiği şampiyonluk mücadelesinden galip ayrılırken bahsi geçen sezon da İngiltere Futbol Tarihi'nin unutulmazları arasına girmeyi başarıyordu. Sezon boyunca başarılı bir performans gösteren Arsenal, kulübün halihazırdaki gol rekorlarını da kırıyordu. İçerisinde 7-1'lik Blackpool, 7-2'lik Leicester City ve kulüp rekoru olan 9-1'lik Grimbsy Town galibiyetlerinin de bulunduğu sezonu 127 gol atarak şampiyon tamamlayan Arsenal, 128 gollü (İngiltere Üst Ligi'nin gol rekoru) Aston Villa'yı geçmeyi başarıyordu. Bu dönemde İngiliz Futbolu'nu kelimenin tam anlamıyla domine eden Arsenal, 1932-33, 1933-34 ve 1934-35 sezonlarında üç kez üst üste şampiyon olurken 1934 yılının Kasım ayında oynanan ve tarihin tozlu defterlerine ''Battle of Higbury'' olarak geçen İngiltere-İtalya maçına yedi milli oyuncu vererek ayrı bir rekora daha imza atıyordu (özellikle Arsenal'in bugünkü kadrosundaki yabancı sayısına bakınca bu rekor, son derece ironik duruyor).

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki döneme denk gelen bölümde ise Arsenal, gözünü dış dünyaya da açıyor ve 1966 yılında göreve getirilen Bertie Mee ile 1976 yılına kadar çalışan Arsenal, bugünkü sisteminin de bir ip ucunu ta o zamandan veriyordu. 1969-1970 Sezonu'nda kulübün Avrupa'daki ilk şampiyonluğu Fuar Şehirleri Kupası ile birlikte geliyordu. 1970-1971 Sezonu ise Arsenal'in hem Lig hem de Federasyon Kupası'nı ilk kez birlikte kazanması açısından tarihe geçiyordu. Bu dönemi takiben 1980 yılına kadar olan süreç içerisinde üç kez Federasyon Kupası'nda bir kez de Avrupa Kupa Galipleri Kupası Finali'nde kaybeden Arsenal, 1979'daki Federasyon Kupası Finali'nde Manchester United'ı unutulmaz bir maç sonunda 3-2 yenerek şampiyon oluyordu. 1980'lerin sonuna kadar ligi sürekli olarak 4 ila 8. sıra arasında bitiren Arsenal için 1986 yılında kulübün efsane oyuncularından biri olan George Graham'in takımın başına geçmesiyle yeni bir dönem daha başlıyordu.

George Graham ile ilk sezonda Arsenal, ligin dördüncü sırada bitiriyordu. Lig Kupası'nda ise Yarı Final'de Tottenham ile karşılaşan ''topçular'', ilk maçı Highbury'de 1-0 kaybediyor, White Hart Lane'de oynanan rövanş maçında da ilk yarıyı aynı skorla mağlup kapatıyordu. Arsenal, bu dezavantajı Viv Anderson ve Niall Quinn ile avantaja çeviriyor, turu geçmek için de tekrar maçına çıkılmasını sağlıyordu. Tekrar maçında da öne geçen Tottenham olsa da, Arsenal bu kez Ian Allison ve David Rocastle'ın golleriyle Final'e yükseliyordu. Final'deki rakip Liverpool, tıpkı Tottenham gibi dönemin ünlü oyuncusu Ian Rush ile öne geçiyor; fakat Arsenal, İskoç Charlie Nicholas'ın iki golüyle şampiyon oluyor ve Graham de Arsenal kariyerine iyi bir başlangıç yapıyordu.

George Graham, Arsenal ile ilk lig şampiyonluğunu ise 1988-1989 Sezonu'nda yaşıyordu. Christmas'tan Mayıs ayına kadar olan dönemi lider olarak geçiren Arsenal, sezonun bitimine haftalar kala önce Derby County deplasmanında puansız dönüp, sonrasında da Highbury'de Wimbledon ile berabere kalınca liderliği Liverpool'a kaptırıyordu. Şampiyonluk şansı moral bozukluğunun da etkisiyle iyice azalan Arsenal'in son maçtaki rakibi ise Liverpool oluyordu. Bir önceki hafta Federasyon Kupası'nı kazanan Liverpool, Hillsborough Faciası nedeniyle ligin sonuna atılan ve 26 Mayıs 1989 günü Anfield Road'da oynanmasına karar verilen karşılaşma öncesi de favori olarak gösteriliyordu. Arsenal'in ise her şeye rağmen bir şansı vardı. Liverpool deplasmanında alınacak iki farklı galibiyet üç puan ilerideki Liverpool'un averajla geçileceğini söylüyordu. Bu ihtimaller ışığında oynanan maçın ilk yarısı golsüz tamamlanıyor; fakat ikinci yarının başında Nigel Winterburn'ün kullandığı serbest vuruşta Alan Smith'in kafasından gelen gol herkesin kafasını karıştırıyordu. 1-0 öne geçen Arsenal'e bir gol daha lazım; fakat normal süre sona ermiş, artık uzatmalar oynanıyordu. Vee son hücumda Hasan Kabzevari bir performans sergileyen Michael Thomas, Arsenal'e ikinci golü kazandırıyor, Arsenal'e de 18 yıl sonra ilk lig şampiyonluğunu getiriyordu.

George Graham ile birlikte Arsenal, uzun süre sonra Avrupa Kupaları'nda da boy göstermeye başlıyordu. Ligde alınan başarısız sonuçlar ve Heysel Faciası dolayısıyla İngiliz takımlarına verilen ceza gibi etkenlerden dolayı 1971-1972 Sezonu'ndan 1991-1992 Sezonu'na kadar Avrupa Kupaları'na uzak olan Arsenal, henüz serüvenin başında Benfica'ya eleniyor, FA Cup'ta da alt lig takımlarından Wrexham tarafından kupa dışı bırakılıyordu. Takımı ile ligi dördüncü sırada bitiren George Graham, takatik değişikliğine gidiyor ve daha defansif bir yapıyı benimsiyordu. 1991-1992 Sezonu'nda ligi 81 gol atarak tamamlayan Graham'in takımı, bir sezon sonra 40 golde kalarak hem ligin en az gol atan ekibi oluyor, hem de ligi 10. sırada tamamlıyordu. Buna rağmen 1992-1993 Sezonu'nda Federasyon Kupası ve Lig Kupası'nı kazanan takım bir sezon sonra da John Jensen, Ian Wright ve Martin Keown'un eksikliklerine rağmen Kopenhag'da oynanan Kupa Galipleri Kupası Finali'nde Alan Smith'in golüyle Parma'yı 1-0 yenip, ikinci kez Avrupa Şampiyonu oluyordu. Arsenal ile yolları 21 Şubat 1995'te ayrılan George Graham, son dönemindeki tüm aksiliklere karşı bugünün yenilmez kombinasyonunu oluşturan Arsenal ve Arsene Wenger için önemli bir temel oluşturuyordu.

1966'dan 1995 yılına kadar Arsenal'i sadece beş teknik adam çalıştırıyordu. 21 Şubat 1995'te görevden ayrılan George Graham ile 1 Ekim 1996'da göreve başlayan Arsene Wenger arasında ise üç antrenör takımın başına geçiyordu. 1994-1995 Sezonu'nun geri kalan bölümünde asistan menajer Stewart Houston görevi devralıyor, Arsenal de ligi Premier Lig Tarihi'ndeki en kötü derecesi olan 12. sırada tamamlıyordu. Aynı sezonda Kupa Galipleri Kupası Finali'ni İspanyol Real Zaragoza'ya kaptıran Arsenal, Milenyum'da kaybedeceği Avrupa Kupaları'nın farkında olmadan hazırlıklarını yapıyordu. Yeni sezon ile birlikte takımın başına bir önceki sezon Bolton Wanderers'da görev yapan Bruce Rioch getiriliyordu. Arsenal ile sadece 47 maça çıkan Rioch, dönemin transfer rekorunu kırarak 7,5 milyon pound karşılığında İtalya'nın Inter takımının Hollandalı golcüsü Dennis Bergkamp'ı transfer ediyordu. Bergkamp, ileri uçta Ian Wright ile iyi bir ikili oluştururken 1995-1996 Sezonu'nun başlamasına kısa bir süre kala Arsenal yönetimi ile transfer bütçesi konusunda anlaşamayan Rioch'un görevine son veriliyordu. Ağustos ayından Ekim ayına kadar olan bölümde takımı altı maçlığına Stewart Houston, dört maçlığına da Genç Takım antrenörü Pat Rice yönetiyordu. 1996 Ekimi'nin başında ise takım artık Fransız teknik adam Arsene Wenger'e emanet ediliyordu.

Arsène Wenger (1996-...)

Nihayet, başlıkta bahsedilen diğer isme geçme sırası geliyor. Arsene Wenger'in Arsenal'e kazandırdıklarına, Arsenal ile kazandıklarına geçmeden diğer meslektaşlarından ayrılan yönlerini paylaşmanın doğru olabileceğini sanıyorum. 22 Ekim 1949 günü Fransa'nın Strasbourg kentinde dünyaya gelen teknik adam, doğduğu şehrin üniversitesinden Mühendis olarak mezun olurken, yine aynı üniversitede Ekonomi üzerine master yapıyordu. Fransız teknik adam bu apoletinin yanında İtalyanca, Fransızca, Almanca, İspanyolca, Japonca ve İngilizce de konuşabiliyor.

Arsenal Tarihi'nde Ada dışından gelen ilk teknik direktör olan Arsene Wenger ilk iş olarak Milan'da sadece iki maça çıkan Fransız orta saha oyuncusu Patrick Vieira ve Strasbourg'dan Remi Garde'yi transfer etti. Kendi takımını şekillendirme konusunda ciddi adımlar atmak isteyen Arsene Wenger, Premier Lig kariyerine Blackburn Rovers'ı 2-0 yenerek başlıyordu. Wenger, ilk sezonunun sonunda ligi üçüncü sırada tamamlıyor; ikinci sıradaki Newcastle United ile de gol averajı ile ayrılıyordu. Şampiyonlar Ligi'ni kılpayı kaçıran Arsenal'de transfer sezonuna İngiltere'de çokça tanınmayan Fransızların isimleri hakim oluyordu. 1997 yılı yazında Arsene Wenger; Paris Saint Germain'den Nicolas Anelka, Monaco'dan Emmanuel Petit ve Ajax'tan Marc Overmars'ı takıma kazandırıyordu. Fransız mühendis, ikinci sezonunda takımı hem Lig'de hem de Federasyon Kupası'nda şampiyon yapıyordu. Bu başarıyı tarihinde daha önce bir kez gerçekleştirebilen Arsenal'de Wenger, yeni transferler ile tecrübeli oyuncuları aynı potada eritmeyi başarıyordu. Wenger aynı zamanda, Premier Lig'de şampiyonluk yaşayan ilk yabancı menajer oluyordu.

İkinci sezondan sonra sıkıntılı bir dönem başlıyordu. Arsenal, sonuna kadar geliyor; ama kazanamıyordu. 1998'de İsveçli Ljungberg'in 1999'da da Fransız Thierry Henry'nin takıma katılması bu duruma çare olmuyor; Arsenal, 1998-99, 1999-00 ve 2000-01 Sezonu'nda ligi ikinci sırada tamamlıyordu. Wenger'in üçüncü sezonunda bir puan ile kaçan şampiyonluk, 2000'de Galatasaray'a kaptırılan UEFA Kupası ve 2001 yılında Liverpool'a finalde kaybedilen Federasyon Kupası hep bu döneme rastlıyordu. Karanlık sayılabilecek bu dönemin ardından Robert Pires, Thierry Henry, Sol Campbell, Fredrik Ljungberg, Slywain Wiltord, Patrick Vieira ve Ashley Cole gibi oyuncularla yeni bir jenerasyon oluşturan Wenger, 2001-2002 Sezonu'nda bir kez daha ''Double'' yaparak tarih yazıyordu. Ligi 87 puanla en yakın takipçisi Liverpool'un 7 puan önünde şampiyon tamamlayan Arsenal, sezon içerisinde tüm maçlarda gol atan tek takım olurken, deplasman maçlarında yenilmezlik ünvanını elde ediyor ve 13 maçlık galibiyet serisinin sahibi oluyordu. İngiltere, özellikle son yirmi seneden itibaren Arsenal'e alışık olmasına karşın bu başarıların ardından gerçek bir Arsenal efsanesiyle ile karşı karşıyaydı artık. 2001-2002 Sezonu'nu ''Double'' yaparak kapayan Arsenal, bir sezon sonra ligin ilk yarısını sekiz puan önünde geçtiği Manchester United'a şampiyonluğu kaptırıyor; fakat Federasyon Kupası Finali'nde Southampton'ı Robert Pires'in attığı gol ile 1-0 mağlup ediyor ve teselli buluyordu. Federasyon Kupası'nı üst üste iki kez müzesine götüren Arsenal, 23 yıl sonra bu başarıyı gösteren ilk takım oluyordu.

2003-2004 Sezonu, Arsenal'in yaptıkları dolayısıyla unutulmazlar arasına girecekti. Arsene Wenger, kısa sayılabilecek bir süre içerisinde son derece önemli işler yapmıştı, fakat bu sezon yaptıklarıyla ''Impossible is nothing'' kavramının en büyük destekçisi oluyor, Arsenal ile kelimenin tam anlamıyla imkansızı başarıyordu. Sezon başlamadan önce şampiyonluk için üç takımın yarışacağı konuşuluyordu. Manchester United ve Chelsea'nin de resmin içerisinde olduğu bu yarışta Chelsea birçoklarına göre öne çıkan takım oluyordu. Keza Chelsea, sezon öncesi Rus milyarder Roman Abromovich tarafından satın alınmış, kulübün 80 milyon poundluk borcunun önemli bölümü tarafından karşılanmıştı. Chelsea, bu döneme rast gelen transfer sezonunda Claude Makélélé, Geremi, Glen Johnson, Joe Cole ve Damien Duff gibi oyuncular için 100 milyon poundu gözden çıkarıyor, bir anda da şampiyonluğun en büyük adayı oluyordu. Yine de Manchester United'ın da gayet iyi durumda başladığı sezonu, Arsenal hiç arkasına bakmadan ve yenilgi yüzü görmeden tamamlayıp şampiyon oluyordu. Bu, 1888-89 Sezonu'nda 13 takımlı ligi yenilgisiz şampiyon bitiren Preston North End'den beri bir ilkti.

2004-2005 Sezonu başlarken Arsenal'in hedefi şampiyonluk ünvanını korumak olacaktı. Sezon başlamadan önce FA Community Shield'de Manchester United karşısında alınan 3-1'lik galibiyet de bu yolda kırmızı beyazlı ekibe önemli bir umut veriyordu; fakat Wenger'in takımı Abromovich ile çehre değiştiren Chelsea'nin maddi gücüne daha fazla dayanamıyor ve ligi mavililerin 12 puan arkasında ikinci bitiriyordu. Kaçan şampiyonluğa rağmen bu sezon, Arsenal Tarihi'nde önemli bir yer ediniyordu. Bir önceki sezonu yenilgisiz tamamlayan Arsenal ve Arsene Wenger gözünü tüm zamanların en uzun süreli yenilmezlik ünvanına dikiyordu. Daha önceki rekor efsane Nottingham Forest takımına aitti. Forest, 1977 Kasımı'ndan 1978 Eylülü'ne kadar oynadığı 42 lig maçında yenilgü yüzü görmeyerek tarihe geçmişti. Arsenal, rekorun yakalanmasına bir maç kala evinde ağırladığı Middlesbrough karşısında devreyi 3-1 geride kapatınca da Forest, rekorunu koruma yolunda avantajlı duruma geçiyordu; fakat ikinci yarıda Arsenal adına gelen dört gol skoru 5-3'e getiriyor ve Wenger'in takımı rekoru kırma şansını elinde tutmaya devam ediyordu. Sonrasında Blackburn'e karşı alınan 3-0'lık galibiyet ile de bir rekoru daha eline geçiriyordu. Serinin 50. maçında Old Trafford deplasmanına çıkan Arsenal, hakem tartışmalarının yoğun olacağı bir maç sonunda rakibine 2-0 yeniliyor ve 49 maç sonra ligde yenilgi ile tanışıyordu. Bu dönemden sonra ligde ve Avrupa'da sendelemeye başlayan Arsenal, zirveden uzaklaşıyor, Şampiyonlar Ligi'nde de Bayern Münih'e eleniyordu. Sezon sonunda Manchster United ile FA Cup Finali'nde karşılaşan Arsenal'in tesellisi kazanılan kupa oluyordu. Arsenal, Federasyon Kupası'nı son dört yılda üçüncü kez kazanıyordu.

Arsenal'i yazma hevesimin önemli bir bölümünü oluşturan gelişmelerin temeli 2005-2006 Sezonu başında atılıyordu. Arsene Wenger'in henüz takımın başına resmi olarak geçmeden Arsenal'e kazandırdığı Patrick Vieira, İtalya'ya dönüyordu. Wenger'in kader Arsenal'de bir nevi kader arkadaşlığını yapan Vieira, Juventus'a transfer oluyordu; fakat Arsene Wenger, Vieira'nın yerine Fabregas'ı hazırlamaya başlıyordu bile. Wenger çok inandığı genç İspanyol'u şu şekilde tanımlıyor: ''Top, Fabregas'ın ayağındayken oyunu durdurun ve topun nereye gitmesi gerektiğini söyleyin. Fabregas, topu o noktaya gönderecektir''. Arsene Wenger'in bugünkü planın en büyük adımlarından biriydi belki de Vieira'yı Fabregas'ı oynatmak adına takımdan göndermesi. Sezon başında, Arsenal'in Wenger'li döneminde kazandığı kupaların önemli pay sahiplerinden olan Robert Pires'in de yaş haddi dolayısıyla takımdan gönderilmesi söz konusu oluyor, fakat Fransız bir sezon daha takımda kalıyordu. Sezon içerisinde Arsenal, Wenger ile en başarılı Avrupa sezonunu yaşıyordu. Ajax, Thun ve Sparta Prag'ın bulunduğu grubu yenilgisiz tamamlayan Arsenal'de Thierry Henry, Ian Wright'ı geçerek Arsenal'de tüm zamanların en golcü oyuncusu oluyordu. Gruptan çıkmayı başaran Londra takımı, İkinci Tur'da Real Madrid'i deplasman yenerek eliyor ve Santiago Barnebau'da kazanan ilk İspanyol takımı olma başarısını gösteriyordu. Real Madrid'i devirdikten sonra, Juventus ve Villarreal'i de eleyen Arsenal, tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi Finali'ne çıkıyordu. Final'de bir diğer İspanyol devi Barcelona'ya 2-1 kaybeden Arsenal'de ''Final Talihsizliği'' devam ediyordu.

2006-2007 Sezonu ise Arsenal için yeni bir başlangıcın habercisi oluyordu. Lig Kupası'nda mücadele ettiği genç kadro, Final'e kadar geliyor; fakat nefesi güçlü Chelsea'ye yetmeyince kupayı 2-1'lik skor ile kaybediyordu. Yine de Kupa serüveni boyunca önemli ışıklar saçan bu kadro, bugün Arsenal'i ligin tepesinde tutuyor. İki sezon içerisinde takımdan ayrılan Ashley Cole, Sol Campbell, Lauren, Fredrik Ljungberg, Robert Pires ve Thierry Henry gibi oyuncuların ardından kadroda, 2003-2004 Sezonu'nda şampiyonluk yaşayan kadrodan sadece üç isim kalıyordu. Artık Arsenal'in yeni bir yüzü vardı.

...

Arsenal'in 2007-2008 Sezonu kadrosunu inceleyelim:

- Bir grupta karşımıza iki yıl önce isimleri anılsa duraksayacağımız Fransızlar çıkıyor. Abou Diaby, Bacary Sagna, Lassana Diarra, Mathieu Flamini ve Gaël Clichy bu grubun içerisinde yer alacak oyuncular olarak görülebilir. Yine Fransız Bastia'dan transfer edilen 20 yaşındaki Alexandre Song da bu sınıfta incelenebilir.

- Diğer grupta; Cesc Fàbregas ve Robin van Persie'nin başını çektiği oyuncular bulunuyor. Bu iki oyuncu, doğru tercihi yapan genç oyuncular sınıfına giriyor. Arsenal yerine farklı bir takımı seçmiş olsalardı belki de bu isimleri böylesine doyasıya izleyemeyecektik. Fabregas, Arsene Wenger'in elinde Avrupa'nın en komple orta saha oyuncusu oldu belki de. Gerrard ve Lampard stilinde bir Premier Lig oyuncusu daha kazanmış oldu Avrupa Futbolu. van Persie ise özellikle Henry'nin takımdan ayrılmasının ardından kazandığı özgüven ile Arsenal'in en stratejik oyuncularından biri oldu.

- Emmanuel Adebayor'un ise tek başına ayrı bir grupta incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Adebayor'un gösterdiği gelişim muazzam. Metz ile geçirdiği sezonun ardından da Arsenal'in transfer listesine giren Togolu, Monaco'ya geçmişti. Monaco'da çok da parlak bir kariyeri olmayan Adebayor'un Arsenal'e transferi yeteri kadar şaşırtıcı iken, Afrikalının komple bir Premier Lig forveti olma yolunda attığı sağlam adımlara alışmak da enteresan olacak. Henüz 23 yaşında, Wenger'in üst düzey scout ekibi ve yetenek sezgisi sayesinde seviye atlmaya devam edecek.

- Tomas Rosicky ve Aliaksandr Hleb'in yer aldığı grup ise Arsenal'in 20-24 yaş grubunun bir üstünde bulunan 80 jenerasyonun temsilcisi olarak değerlendirilebilir. Avrupa Futbolu'nda kalbürüstü oyuncuları arasında gösterilebilecek bu iki oyuncu da rollerine iyi adapte olunca Arsene Wenger tarafından son derece efektif şekilde kullanılıyor. Rosicky ve Hleb, takımın biraz tecrübeye ihtiyaç duyduğu anda yeteneğe önemli katkılarda bulunabilecek futbolcular.

- Yine 26 yaşında olmasına rağmen takımın deneyimli oyuncuları arasında ismi geçecek olan Kolo Toure, Emmanuel Eboué ile birlikte Arsenal'in ASEC Abidjan ve Beveren üçgeninin bir ürünü olarak dursa da Gilberto Silva, Jens Lehmann ve William Gallas'ın tamamladığı grupta takımın tecrübe tarafını temsil ediyor.

- Son grupta ise Eduardo da Silva, Denílson, Nicklas Bendtner ve Theo Walcott bulunuyor. Wenger'in büyük güven duyduğu bu oyuncular önemli sayılabilecek bonservis ücretleri ile genç yaşta takıma kazandırılan isimler. Takım içinde ikinci kuşağı oluşturabilecek olan oyuncuların başında geliyorlar ve yeteneklerini her an sergileyebilirler.

Görüldüğü üzere, ''Yeni Arsenal'' içerisinde farklılıklar bulunduran repertuvarı geniş bir takım. Rooney ve Ronaldo'lu Manchester United'a, milyarder Chelsea'ye, Benitez'in takımı Liverpool'a ve transfere milyonlarca pound harcayan Tottenham Hotspur gibi takımlara karşı ayakta duran, 10 maç sonunda namağlup zirvede yer alan Arsenal'in bu başarısı ayakta alkışlanmalı diye düşünüyorum. Oynadıkları ofansif futbol da ayrıca tebrik edilmeli. Sezon başında Henry'nin gidişi sonrası şüpheyle bakılan Arsenal'in bu şüpheleri ortadan kaldırması çok uzun sürmedi, bugün oynanacak Manchester United maçı da oldukça heyecanlı ve seyir zevki yüksek bir maç olacaktır.

Bir futbolsever olarak Arsenal'in Wenger ile yakaladığı bu çizgiyi kaybetmemesini, bize ''Güzel Oyun'' izletmeye devam etmesini diliyorum.