11 Mayıs 2008 Pazar

Galatasaray: Bir Şampiyonluğun Peşinde



Sezonun son düdüğü çaldığında artık her yerde sarı kırmızı bir çığlık vardı. Türkiye ve kalbi Galatasaray için atan herkes, ertesi sabaha ''sarı kırmızı'' uyanacaktı. Uyanır uyanmaz düşüncelere girecekti, Galatasaray ve bu, 17. kez olacaktı. 10 Mayıs 2008 gecesi Galatasaray, şampiyon olduğunu haykıracaktı. Mutlaka, her şampiyonlukta olduğu gibi, bu şampiyonluk da kendi içerisinde birtakım hikayeler oluşturacak, efsaneler yaratacaktı.

Oldukça hareketli geçiyordu, sezon öncesi. Takım, gençleşiyor ve önceki yıllarda Galatasaray'ın başarı profilinde kilit rol oynayan birçok oyuncu ile yollar ayrılıyordu. İhtiyaç olan buydu belki de. Takım gençleşirken, kulübedeki yaş ortalaması ise dev bir hamle ile yukarı çıkıyordu. 74 yaşındaki Karl-Heinz Feldkamp, bu genç ekibin başına geçmişti ve mutlaka söyleyecek bazı sözleri vardı. Feldkamp, göreve gelir gelmez, ''Kalli'nin Galatasarayı'' başlığı altına girebilecek uygulamaları sokuyordu, devreye.

Sezon, resmi olarak başlamadan önce takımdan gönderilen oyuncusu da artmaya devam ediyordu. Feldkamp, bu konuda Yönetim ile birkaç isim konusunda ters düşse de genel olarak otoritesini kullanmayı biliyor ve istediği kadroyu oluşturma yolunda dev bir atıyordu. Artık, Feldkamp'ın mesajı netleşmişti. Bu takım, kendi istediği yönetilecekti.

2007-08 Sezonu'na harika bir başlangıç yapıyordu, Kalli'nin Galatasarayı. Feldkamp, 15 sezon önce olduğu gibi, dinamik bir takım yaratmak istiyordu. Orta sahasının yüksek mücadele ile oynadığı, kanat oyuncularının birbirini tamamladığı ve fazla sayıda pozisyona giren bir Galatasaray takımı vardı, sezonun ilk haftalarında sahada. Genç ve yeni bir ekipti, Galatasaray. Üstelik, beraber oynamayı oldukça çabuk öğrenmiş gibiydi, bu genç ekip. Peki, sezon sonu şampiyon olunduğunda bu denli rahat gelinmeli miydi, bu seviyeye? Mutlaka işin içerisinde, bir tutam da olsa, ''Galatasaray Mucizesi'' olmalıydı.

Sezon sona erdiğinde, Galatasaray'ın şampiyonluk öyküsünde aşılmış olan ilk zorluk, 29 Eylül 2007 günü oynanacak Beşiktaş maçı öncesi çıkıyordu, ortaya. Sezonun ilk beş iç saha maçı seyircisizdi; ama takım, seyircisiz oynamaya da alışmıştı. Tarihin seyircisiz oynanacak ilk derbisi öncesi, Karl-Heinz Feldkamp'ın disiplin gücü etkisini gösterecekti. Sezona harika bir başlangıç yapan ve taraftarın sevgilisi haline gelen Lincoln ile Hakan Şükür, kamp kurallarına uymadıkları gerekçesiyle maç kadrosuna alınmıyorlardı. Buna rağmen; Beşiktaş maçında alınan 2-1'lik galibiyet sonrası, kazanan taraf Feldkamp gibi duruyordu.

Beşiktaş maçından bir hafta önce, UEFA Kupası 1. Turu'nda Sion'a karşı alınan 3-2'lik mağlubiyet, Galatasaray adına ilerisi için bazı fikirler sunmuş olsa da Ali Sami Yen'de 5-1 ile geçilen tur sayesinde bu durum, fazla önemsenmiyordu.

Sion maçında gösterdiği performans sonrası kadro dışı kalmış olmanın kafasını karıştırmadığını anlatan Lincoln, bu maçın ardından bir daha asla sezon başındaki seviyesine çıkmayacaktı. Galatasaray'ın son yıllardaki ''en nokta'' transferi Tobias Linderoth ise, ilk yarı tamamlanmadan sezonu kapatacaktı. Linderoth'un talihsiz sakatlığı, Galatasaray forması altında yeni bir efsanenin doğmasına neden olacaktı, belki de. Mehmet Topal.

Tobias Linderoth'un sakatlığına Fenerbahçe ile oynanacak lig maçı öncesi Lincoln de ekleniyor, sorunlar çığ gibi büyüyordu. 17. Hafta'daki G. Birliği Oftaş maçı ise, teknik direktör olmaksızın oynanıyordu, Galatasaray adına. Karl-Heinz Feldkmap, grip olduğu gerekçesiyle ülkesine dönerken Galatasaray, ilk yarıyı üçüncü sırada tamamlıyordu. Avrupa'da ise Fransız Bordeaux takımının yardım eliyle üst tur vizesi alınmıştı.

İkinci yarının ilk maçında Rize deplasmanından 5-2'lik galibiyet ile dönen Galatasaray, Bursaspor'u da 1-0 mağlup ettikten sonra Ankara'nın yolunu tutacaktı. 27 Ocak günü oynanan bu karşılaşma, tek bir açıdan bile tarihe geçmesi için yeterliydi. Galatasaray, sahaya 11 Türk oyuncu ile çıkmış ve Ankaragücü maçını 4-0 kazanmayı başarmıştı.

Galatasaray'ı o gün, başarıya götüren belki de Mehmet Ata Bey'in Edebiyat dersindeki ruh oluyordu. Ve bu ruh, sezon boyunca Galatasaray'ın en büyük mücadele gücü olacaktı.

Ankaragücü maçını 6-3'lük Manisaspor galibiyeti takip ederken UEFA Kupası'nda Bayer Leverkusen karşısındaki oyun skora yansıtılamıyordu. İkinci Leverkusen maçı öncesi, Konya deplasmanında yaşananlar ise bu sezonki şampiyonlukta en büyük kilometre taşlarından biri oluyordu. Pazar akşamı oynanması gereken mücadele, bir gün sonrasına erteleniyor ve buzla kaplı zemin üzerinde Uğur Uçar'ın diz kapağı çatlıyordu. Artık, Galatasaray'ın tüm oyun planı bozulmuştu. Leverkusen maçına ise üç günden bile az bir zaman vardı. Konya'da üç puan alınmıştı; ama Galatasaray'ın Avrupa'da bu sezonki geleceği darbe alacaktı.

Avrupa'ya vedanın ardından Kasımpaşa ve Beşiktaş karşısında alınan yenilgiler, Galatasaray'ın sonunu hazırlayabilirdi; ama Galatasaray, bunun altından kalkmayı da bilmeliydi. Bu iki mağlubiyetin arasına unutulmaz bir Fenerbahçe galibiyeti sıkıştırılmıştı bile. Kadıköy'de mücadele eden 11 Türk, tüm maç boyu üstün götürdüğü karşılaşma sonunda turu 0-0'la Sami Yen'e taşımıştı.

Ali Sami Yen'de 2-1 kazanan Galatasaray, rakibine psikolojik bir üstünlük sağlamıştı ve daha önemlisi, o karşılaşmada goller Hakan Şükür ve Ümit Karan gibi iki tecrübeli isimden gelmiş olsa da, bu genç ekip, Fenerbahçe karşısında ayakta durabilmeyi ve onlara karşı koyabilmeyi öğrenmişti. Beşiktaş maçına Fenerbahçe'yi mağlup etmenin özgüveni ile çıkılacaktı; ama takım, Kupa'da bir hayli yıpranmıştı.

Liderlik, Beşiktaş'a kaptırılmıştı. Üstelik, kulüpte kongre rüzgarları esiyor ve teknik direktör Karl-Heinz Feldkamp ile yaşanan sorunlar iyice su yüzüne çıkıyordu. Kayserispor, Ankaraspor ve Denizlispor karşısında alınan galibiyetlerin ardından bir kez daha seyircisinden ayrı kalıyordu, Galatasaray. Golsüz berabere biten Gaziantepspor karşılaşması, aynı zamanda teknik direktör Karl-Heinz Feldkamp'ın da son resmi maçı oluyordu, Galatasaray'ın başında.

17. Galatasaray Şampiyonluğu'ndaki en kritik noktaya gelmiştik. Şampiyonluk ruhunda vardı, Galatasaray'ın. ''Öldü dediler, bitti dediler''; ama söyleyecek sözü vardı, Galatasaray'ın. 6 Nisan akşamı, çamur altında oynanan Gençlerbirliği maçındaki mücadele de mi, Mehmet Ata Bey'in dersindeki ruhtu acaba, bilemiyoruz tabii; ama 88. dakikada gelen galibiyet golü, futbolcular özelinde tüm camiayı birleştirmek için yeterliydi.

''Bu formaları, kimselere vermeyin. Şampiyonluk gününe kadar saklayın.'' diyen Haldun Üstünel miydi yoksa, Galatasaray ruhunun vücut bulması.

Futboldaki klişelerden biriydi, ''Tüm maçlarımızı kazanırsak, şampiyon oluruz''. Karl-Heinz Feldkamp'ın gidişinden sonra da bu konuda bir şansımız vardı ve efsanevi bir başlangıç yapılmıştı. Cevat Güler Hoca ve ekibi, her maça ayrı bir Final gibi hazırlanacaktı artık. Bu da klişelerden biriydi ve Galatasaray ile gerçeğe dönüşüyordu.

Finallerin takımıydı, Galatasaray. Trabzonspor ve Büyükşehir Belediye maçlarında da bu özelliği ile ayakta kalmayı başardı. Sırada, sezonun en büyük finali vardı. Tarihinin en başarılı sezonunu yaşadığını düşünen Fenerbahçe, Türkiye Kupası'nda Galatasaray tarafından elenirken Avrupa'da da tutunacak dal bulamamıştı. Muhtemel bir mağlubiyet, kendileri adına unutulmaz olan sezonu kupasız kapama anlamına gelebilirdi.

Galatasaray'ın yeni kadrosu, Fenerbahçe'ye karşı nasıl savaşacağını çok iyi biliyordu. Shabani Nonda ile gelen galibiyet golünün ardından yapılan çağdaş savunma da, bu durumun en büyük kanıtıydı. Galatasaray kazanmıştı ve koltuğunu yeniden ele geçirmişti. Bundan sonra verecek gibi de değildi. Bir hafta sonra oynanan Sivasspor karşılaşması da Galatasaray ruhunun vücut bulduğu sınavlardan biri oluyordu. Yıkılmıyordu, Galatasaray. Yıkılmayacaktı.

10 Mayıs günü Ali Sami Yen, yeni bir şampiyonluğa hazır gözüküyordu. Kendi işini kendi bitirebilecekti, Galatasaray. Öyle de oldu. Diğer skorlara hiç takılmadan hesabı kesti. 17. şampiyonluğunu kazandı. Sonuna kadar hak ettiği şampiyonluğu.

Her şampiyonluğun altında ayrı hikayeler vardır, muhakkak. Galatasaray'ın 2008 Şampiyonluğu'nda da vardı. Sezon içerisinde yaşanılan yönetim değişikliği, sezon öncesindeki en büyük transferlerin uzun süreli sakatlıkları veya teknik direktörünün ayrılması, engelleyemedi Galatasaray'ı. Şampiyonluk ruhunda vardı. Finalleri kaybetmiyordu ki, Galatasaray. Yine kaybetmedi.

En özel hikayeydi, Galatasaray'ın sezonun önemli bölümünde 11 Türk ile mücadele etmesi. Şampiyonluk maçında da 11 Türk vardı sahada. Aykut Erçetin'den Ümit Karan'a, Servet Çetin'den Arda Turan'a, Mehmet Topal'dan Emre Güngör'e tüm futbolcular, 1905-1906 Sezonu'nda üçüncüsü yapılan İstanbul Ligi'ne katılan ilk Türk takımında forma giyen oyuncular, kadar unutulmazlardı belki de.

Çok çalıştı, Galatasaray. Hak etti. Teşekkür edilmesi gereken birçok isim var. Üç dönem boyunca taşımış olduğu başkanlık apoletini sezon içerisinde çıkaran Sayın Özhan Canaydın, yine sezon içerisinde yollarımızı ayırmış olsak da sezon sonundaki inatçı ve mücadeleci takımın oluşmasında büyük payı bulunan teknik direktörümüz Sayın Karl-Heinz Feldkamp ve yeni yönetim ile birlikte özlediğimiz ''Yönetim-Futbolcu-Taraftar'' kucaklaşmasını yaşatan Sayın Adnan Polat nezdinde tüm futbolcularımıza, kendi adıma, teşekkürü bir borç bilirim.

En sonunda ise, dalgaların en azgın olduğu zamanda dümeni devralan Cevat Güler Hoca, Burak Dilmen ve Nezih Ali Boloğlu. Şampiyonluğun en önemli kahramanlarından oldular. En güzel teşekkürü hak ediyorlar. Minnettarrız kendilerine.

Şu sıralar, İstanbul'da hayat çok güzel. Her yer, sarı kırmızı. Galatasaray taraftarı, her güne sarı kırmızı uyanıyor. Ve artık, daha bilinçli. Yeni şampiyonluklar da gelecek ve biz, sarı ile kırmızıyı herkesin bilinçaltına kazımaya devam edeceğiz.

Şampiyonluğumuz kutlu olsun !..

Hiç yorum yok: