15 Ağustos 2008 Cuma

14 Gün: Yalnız Adamlar ve Yeni Yaşamlar



''Kale son!'', ''...sondan bir, iki, üç, dört, beş...'', ta ki ''sondan X'' diyen kişi, aslında birinci kaleci olduğunu anlayana kadar devam eden bir sokak futbolu efsanesiydi, bu döngü. İstemezdi kimse kaleci olmayı. Ya takımın yaş olarak en ufak olanı geçerdi kaleye ya da en zayıf halkası. Neden olabilirdi ki?

Vardı mutlaka sebebi. Oysaki küçük birer çocukken farkında bile olmadığımız bu içgüdünün anlamını öğrenebilmek için bir futbol klişesinin hayatımıza girmesini beklemeliydik: ''Kaleciler, futbolun yalnız adamlarıdır.''

Avrupa'daki yaz transfer sezonunda, Futbol Tarihi boyunca yalnızlık çeken file bekçilerine daha fazla değer verilmeye başlanmıştı belki de. İngiltere Premier Lig takımlarından Aston Villa'nın Blackburn Rovers'tan transfer ettiği 37 yaşındaki Brad Friedel'ın durumu örnek olabilirdi mesela. Villa, Amerikalı kalecinin bonservisini alabilmek adına kasasından 2.5 milyon pound çıkarırken oyuncuyla da 3 yıllık anlaşma imzalamıştı. Bir devir mi kapanıyordu yoksa? Bu kadar mı erkendi?

Galatasaray da tüm bir transfer sezonunda kaleci aramıştı. Geçtiğimiz sezon Türkiye Ligi Şampiyonu olan kadroya, bu mevkii özelinde bir takviye yapılacaktı. Aykut Erçetin ve Orkun Usak ise, gelişmeleri dışarıdan izliyordu. ''Sonunda'', İspanya Ligi'nden İtalyan bir kaleci alındı: Morgan De Sanctis.

Galatasaray'ın tek transferi, kaleye olmamıştı. Kulübedeki yüzler de değişecekti. Bir sezon öncesinde yaşanan kaos ortamına karşın şampiyon olan bir ekip vardı. Yeni kadro hakkında da bazı endişeler. Yine de ekibin başındaki Michael Skibbe, futbol görüşüne sahip bir antrenördü. Neydi, Skibbe'yi ayrı kılan.

Modern futbolun formülünü uygulamaya çalışıyordu, bir kere. 4-2-3-1. İyi tasarlandığı takdirde, başarının yolunu yarılayan anlayış. Sistem üzerinden atılan adımlar da gayet mantıklıydı. Her iki kanatta oynayabilen oyuncular lazımdı, 4-2-3-1 oynayan Galatasaray'a. Mevcut kadrodaki Arda Turan, Aydın Yılmaz, Hasan Şaş, Barış Özbek ve Ayhan Akman gibi isimlere, Harry Kewell ekleniyordu. Ne lazımdı, Galatasaray'a? Defans ile orta saha arasındaki iletişimi sağlayacak ''orta saha'' oyuncuları. Tobias Linderoth ve Mehmet Topal yeterliydi. Üstelik, savunmadan oyunu kurabilen ve orta saha rotasyonu içerisine girebilecek Fernando Meira da kazandırılmıştı bu bölgeye. Yine de eksikler vardı muhakkak.

Michael Skibbe'nin kafası karışıktı. Yurtdışı kamplarında yapılan denemelerde orta bir yol bulunamamıştı. Oysaki geçtiğimiz sezon son altı haftada Galatasaray'ı şampiyon yapan, her oyuncunun kendi mevkiisinde oynamasıydı. Aksi takdirde, herhangi bir maçta veya dakikada, tersine dönebilirdi tüm işler Galatasaray adına. Skibbe, bu yüzden şüpheliydi.

Sezonun ilk resmi maçına çıkacak olan Galatasaray'ın muhtemel 11 oyuncusu hakkında kimsenin bir fikri yoktu, belki de. Beklemek lazımdı, yoktu başka çare.

Birinci Yarı: Dört Stoperli 4-2-3-1 Modeli

İlk olarak, Aykut Erçetin'in ismi okundu stad hoparlörlerinden. Doğruydu. Maç öncesi, oy hakkım olsa Aykut'tan yana kullanırdım. De Sanctis, hazır değildi ve takımla birlikte sadece 45 dakika oynama şansı bulabilmişti. Eleştirilebilecek bir nokta yoktu ilk anda. Aykut'un ardından Emre Güngör ismi çınladı kulaklarda. Sonra Fernando Meira, Lincoln ile devam eden ve Servet Çetin ile biten bir 11 olacaktı sahada. Stoper özelliği olan tüm futbolcular okunmuştu sanki? Evet, öyleydi.

Skibbe, Fernando Meira'yı orta sahada Mehmet Topal ile birlikte değerlendirecekti. Sürpriz değildi aslına bakılırsa. Ayhan Akman veya Barış Özbek tercihi de olabilirdi, pek tabii; ama Meira'nın oyunu başlatma özelliğinden yararlanmak istemişti belli ki, Alman teknik direktör. Geri dörtlüde, Hakan Balta, sol tarafı kontrol edecekti. Göbekte, Emre Aşık ve Servet Çetin vardı. Sağ kanat savunması ise, Emre Güngör'e aitti.

Sakatlıktan henüz çıkmış olan Emre Güngör'ü alışık olmadığı bir bölgede oynatmak riskti. Skibbe, Sabri Sarıoğlu'na bu mevkii için güvenememişti. Emre'nin önünde Hasan Şaş olacaktı üstelik. Tek forvet Nonda'nın arkasında Lincoln, solunda da Arda. Buydu, Galatasaray'ın sahaya dizilişi.

Sezonu Galatasaray'dan üç hafta önce açan Steaua Bükreş, ilk dakika içerisinde ipucunu vermişti yapmak istediklerinin. 10 numaralı forma ile mücadele eden Dayro Moreno ve 16 numaralı Banel Nicolita her iki kanattan rakip savunmanın arkasına sarkacaktı. Bu anlamda, Galatasaray'ın savunmadaki anlayışı önemliydi.

Fernando Meira, dörtlü savunmanın hemen önünde oynuyordu. Zaman zaman Emre Aşık ve Servet Çetin'in arasına giriyordu, Portekizli oyuncu. Daha çok top rakibe geçtiğinde görecektik bu görüntüyü belli ki. Sağ bekteki Emre Güngör ise, önünde oynayan Hasan Şaş'tan destek almalıydı. Sol kanadı savunan Hakan Balta'nın hücum yönünün zayıf olduğunu düşününce, sağ bekin hücum anlamındaki katkısı önemliydi Galatasaray için. Ama tüm bunlar, sadece beş dakika geçerli olabilecekti.

Oyunun yalnız adamlarından birinin hatası geliyordu çünkü, maçın henüz beşinci dakikasında. Aykut Erçetin, topu uzaklaştırmak isterken Bükreş oyuncularının yaptığı yalancı baskıya dayanamamış ve golü kalesinde görmüştü. Her kaleci, böylesine kötü bir an yaşayabilirdi; ama Aykut'un hatası, topu oyuna sokamaması değildi. Çizgide kalmasıydı. Üzerinde durulması gereken nokta bu. Bitmek üzere olan pozisyon, Aykut'un açıyı daraltmaması sonucu gole dönüşmüştü. Suya düşen tüm planlar eşliğinde.

Galatasaray, 180 dakikalık bir eşleşmenin 5. dakikasında strateji değiştirmek durumundaydı. Tur, bu anda bitmiş, geri kalan 175 dakika formalite haline gelmiş olabilirdi. 13. dakikadaki gol, bu görüşü destekler nitelikteydi.

Galatasaray'ın sıkıntısı, devşirme oyunculardan 4-2-3-1 yaratmak istemesiydi. Emre Güngör, sağ bekte stoper gibi oynuyordu. Yine de mücadelesi ile ayakta kalan bir oyuncuydu, Emre. Galatasaray'ın en keskin silahlarından olan sağ kanat kombinasyonu ise Hasan Şaş'ın etkisizliğinden dolayı kullanılamıyordu. Skibbe, belli ki hücuma katılmasını istemişti Emre'den; ama Şaş'ın işin savunma tarafına kesinlikle konsantre olamaması, Emre'nin ileri çıkışlarında geriye dönememesine neden oluyordu.

Steaua Bükreş, Galatasaray'ın sağ kanattaki kaos ortamından beslenebilirdi. Öyle ki Moreno, 13 ila 19. dakikalar arasında bile birçok kez sol kanattan savunmanın arkasına sarkmıştı. Bu bölümde Steaua'yu durduran, Shabani Nonda'nın golü olacaktı. Steaua, durmuştu; ama Galatasaray, son yıllardaki en başarısız savunma dizilişlerinden biriyle devam ediyordu.

İlk yarının son 15 dakikasında Galatasaray, topa daha hakim olduğundan savunmadaki zaaflar gözlerden kaçacaktı. Hücum anlamında ortaya efektif sonuçlar çıkarmaya başlayan Galatasaray, Lincoln ve Nonda ile de net fırsatlar buluyordu bu bölümde. Özellikle Nonda'nın pozisyonu. Aykut'un yediği gol de, Nonda'nın kaçırdığı gol de, eşit puandı aslında; ama işte bu yüzden diyorduk, ''kale son'' diye.

İkinci Yarı: Lider Oyuncu Yaratma Gereksinimi

Steaua Bükreş, İstanbul seyahati öncesi hayal ettiği skora çok erken ulaşmış olabilirdi. Bunun sahaya yansıması olacaktı mutlaka.

Bükreş'in planları, Galatasaray'ın ilk 10 dakika içerisinde bulacağı bir gol ile bozulabilirdi. 47. dakikadaki gol, bu anlamda oldukça stratejikti. Galatasaray, Arda Turan ve ikinci yarıda Mehmet Topal'ın yerine giren Barış Özbek ile biraz toparlanmıştı. En azından sinerji anlamında. Golün ardından devam etmeliydi, görüntü. Olmadı. Oysaki bir 10 dakika daha devam etseydi, her şey çok daha farklı oalcaktı.

Geçtiğimiz sezon Bayer Leverkusen ile Galatasaray'ı 5-1 mağlup eden Skibbe, o karşılaşmayı tekrar izlemiş miydi, bilinmez. Konya'daki zorlu şartlar, uzun seyahat vs. O gün Galatasaray'ın taktik anlamında belini büken ögeler de vardı sahada.

Takımın alternatifsiz isimlerinden Uğur Uçar, sağ diz kapağından bir bölüm bırakmıştı Konya'da. Feldkamp'ın elindeki tek mantıklı çözüm ise Barış Özbek'ti, Leverkusen karşısında. Barış, sağ beke geçiyordu; ama bir şeyi geride bırakarak. Galatasaray, Barış'ın orta sahadaki dinamizminden ve rakibi bozan oyun yapısından yararlanamıyordu. Ve Leverkusen'in hemen tüm golleri, Galatasaray'ın yumuşak ortasını neredeyse yürüyüş hızında geçerek geliyordu.

Skibbe, bu anlamda iki önemli hata yaptı. Sağ beke oyuncu devşirdi. Barış Özbek'i de yanına aldı. Ayhan Akman da hatadır, bana kalırsa; ama Skibbe'nin 5-1 mağlup ettiği Galatasaray'da görmesi gereken bazı şeyler vardı. Maalesef süzemedi bunları, Skibbe.

Sahaya geri döndüğümüzde göreceğimiz bir gerçek daha vardı. Lincoln'den umudu kesmişti, takım arkadaşları. Liderlik yapacağını inanmıyorlardı Brezilyalının. Bu anda sorumluluk alan bir numaralı isim ise, takımın en genç oyuncusu Arda Turan olacaktı. Top ayağına geldiğinde Bükreş savunmasını telaşlandıran tek Galatasaraylı olan Arda, topsuz bölümde de takım arkadaşlarına duracakları yerleri gösteriyordu adeta.

Galatasaray, Arda'yı kullanmalıydı. Hakan Balta da ikinci yarının ilerleyen dakikalarında sol kanatta destek oluyordu Arda'ya. Kullanmaya başlamıştı Arda'yı, Galatasaray; ama talihsizliği genç oyuncusunun sakatlanmasıydı. Arda, kalan minimum 20 dakikayı sekerek oynadı. Sağlam bir Arda, 2-2'yi de çevirebilirdi Galatasaray adına. Olmadı.

Bükreş: Hiçbir ''İlk Gol'' Bu Kadar Kıymetli Olmamıştı

Birçok olumsuz eleştiri yapılacaktır Galatasaray hakkında. Yapılmıştır da. Yine de umutlu olmak için nedenler var. Mantık, Bükreş'in avantajlı olduğunu söylüyor. Diğer taraftan Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi Ön Elemesi'ni geçememesi, alışılagelmiş bir şey değil. Bu da işin taraftar açısından psikolojisi. Olur bazen. Aslında görüntü aleyhinizedir, inanamazsınız olacağına; ama isteğiniz gerçekleşir.

Totemdir veya değildir. İşin taraftarlık kısmından çıkarak, söylememiz gerekenlere gelelim. Galatasaray, son yılların en dengeli kadrosuna sahip şu anda bana kalırsa. Yapılması gereken en önemli iş, her oyuncunun kendi yerinde oynatılması: Sabri, geçer sağ beke. Meira, Emre Güngör ve Servet üçlüsünden ikisi göbeğe yerleşir. Balta, solu alır. Orta ikilide Ayhan, Barış ve Topal'dan ikisi olur. Nonda'yı Kewell, Arda ve Lincoln destekler. Ortaya son derece esnek bir takım çıkar.

Genel görüşün aksine, Galatasaray'ın Bükreş'ten daha iyi bir takım olduğunu düşünüyorum. Çok basit goller yedi, Galatasaray ilk maçta. Son yılların en uyumsuz dizilişi ile sahada olan Galatasaray'ın ikinci maça kadar bu anlamda çareler üretmesi ve en azından ilk golü atana dek kalesini gole kapaması gerekiyor.

Gelinen nokta şu: Bükreş'teki ilk gol, hiç olmadığı kadar önemli. Sami Yen'de 5. dakikada gelen gol, kalan 175 dakikayı formalite haline getirmek için yeterli olmadı; fakat aynı senaryo, Bükreş'te tekrarlanırsa geri dönüşü olmayan bir yola doğru gidebilir Galatasaray.

Takım, Pazar günü Türkiye Süper Kupası için Almanya'da olacak. Fikstür sıkışıklığında, ''nereden çıktı ?'' denilebilecek bir karşılaşma; ama kazanılacak Kupa, Galatasaray'ın özgüven kazanması açısından Bükreş maçı için önemli olabilir. De Sanctis ve Kewell gibi kilit transferlerin ilk resmi maçları da Bükreş'teki hayati karşılaşma olmaz böylelikle.

Tüm bunların yanında Galatasaray'ın umutlu olması için tek başına bir sebep var: Arda Turan.

2005-06 Sezonu'nda UEFA Kupası Yarı Finalleri'ne yükselirken sahasında maç kaybetmeyen, son iki Şampiyonlar Ligi denemesinde ise aynı sahada galibiyet bile alamayan Steaua Bükreş'in karşısında dün gece Ali Sami Yen'de izlediğimiz Galatasaray'dan farklı bir Galatasaray olacaktır.

Bir de farklı bir Michael Skibbe.

Hiç yorum yok: