29 Ağustos 2008 Cuma

Steaua Bükreş 1-0 Galatasaray



Tekrar başa mı döneceğiz, hayır. Soru bu değil. Nasıl ileri gideceğiz, bunun üzerinde duracağız.

Galatasaray, Denizlispor karşısında çok önemli bir kayıp verdi: Sabri Sarıoğlu. İsim bazında olmasa bile, Galatasaray'ın tüm bölgelerini etkileyecek bir eksiklikti savunma sağında oynayan Sabri Sarıoğlu'nun yokluğu. Tıpkı geçtiğimiz sezon, Leverkusen deplasmanı öncesi Uğur Uçar'ın sağ dizini Konya'da bırakması gibi.

Neden önemliydi, Sabri'nin yokluğu? Şundan. Galatasaray teknik direktörü Michael Skibbe'nin kafasında bir futbol fikri var. Saygı duyarsınız veya duymazsınız. Nedir bu? Klişe haline gelen 4-2-3-1. Futbol sistemlerin önemli sacayakları vardır. 4-2-3-1'de de hücumdaki dört oyuncunun bir arada oynaması ve sürekli hareket halinde olması önemlidir; ama yine de en kıymetli birliktelik, savunma ile hücum arasındaki bağlantıyı sağlayan orta saha ikilisi arasındakidir. Galatasaray'da bu görevi şimdilik kim yapıyor? Mehmet Topal ve Ayhan Akman.

Peki Skibbe'nin kafasındaki orta saha ikilisi Mehmet Topal ve Ayhan Akman mı? Sanmıyorum. Böylesi bir yapıda Tobias Linderoth'un varlığı herhangi bir teknik direktörün işini oldukça kolaylaştırabilir. Tıpkı Skibbe'de olabileceği gibi.

İşte bu yüzden önemliydi, Sabri Sarıoğlu'nun yokluğu. Çünkü Skibbe, defansın kanatlarında savunma gücü yüksek oyuncuları tercih ediyordu. Sol kanat savunmasını da bu yüzden Volkan Yaman yerine Hakan Balta yapıyor. Sağ tarafta seçenekler kısıtlı. Sabri Sarıoğlu, Uğur Uçar sakatlıktan dönene kadar, Galatasaray'ın bu bölgedeki tek alternatifiydi. Denizlispor karşısında Sabri'den gelen kötü haberin ardından yapılacak tek şey ise, mevcut kadro içerisinde sağ bek rotasyonu yaratmak olmalıydı.

İki isim öne çıkıyordu, bu anlamda: Barış Özbek ve Tobias Linderoth. Geçtiğimiz sezon Bayer Leverkusen'e 5-1 mağlup olan Galatasaray'ın sağ kanadını savunan isim Barış Özbek'ti. Barış'ın orta sahadaki eksikliğini iyi değerlendiren Skibbe'nin takımı, henüz ilk yarıda durumu 3-0'a getirerek cezalandırmıştı Galatasaray'ı. Bu noktada Skibbe'nin Barış Özbek tercihini kullanmaması, mantıksız değildi. Üstelik Skibbe, savunma kanatlarında defansif yönü kuvvetli oyuncular ile oynamak istiyordu. Tobias Linderoth, tüm bu nedenlerden dolayı savunmanın sağında başlayacaktı Bükreş deplasmanındaki kritik maça.

Peki seçme şansı olsa Skibbe, Linderoth'u orta sahada Mehmet Topal ile birlikte oynatmak istemez miydi? Tabii ki isterdi. Üstelik bunu ilk günden bu yana düşündüğünü hissettiğimi bile söyleyebilirim. Tobias Linderoth'un orta sahadaki yokluğunda da maçın en stratejik oyuncusu Ayhan Akman olacaktı.

Ayhan Akman, Denizlispor karşılaşmasında 4-2-3-1'e uymakta zorluk çekmişti; fakat Denizlispor'un gücü ve eksik kalması nedeniyle Ayhan, durumun üstesinden gelmeyi de başarmıştı. Steaua deplasmanı, bu anlamda Ayhan Akman ve 4-2-3-1 açısından önemli bir sınav olabilirdi.

Birinci Yarı: Akıl Futbolu

Kalede Aykut Erçetin. Savunmanın sağında Tobias Linderoth. Solunda Hakan Balta. Merkez ikilide Fernando Meira ve Servet Çetin. Orta sahada Mehmet Topal ve Ayhan Akman. Tek forvet Shabani Nonda'nın arkasında Cassio Lincoln. Solunda Harry Kewell. Sağında Arda Turan. Galatasaray'ın sahaya yayılışı bu şekildeydi, santradan hemen önce.

Steaua Bükreş ise, ilk maçta kurgusunu değiştirmeyecek gibiydi. Savunmada Goain ve Radoi. Orta sahada Petre. Steaua takımının kurduğu düzlemin en stratejik isimleriydi. Hücum anlamında da Kolombiyalı Dayro Moreno ile Banel Nicolita. Bir tek farkla. İstanbul'da Galatasaray'ın, özellikle 2-0'dan sonra, daha ofansif oynaması nedeniyle savunma arkasına koşular yapan ikili, Bükreş'te nispeten temkinliydi. Böyle devam edecekti belli ki.

Galatasaray, gol bulması gereken taraftı; fakat amacına ulaşmak için kontrolsüzce saldırmayacaktı. Bunu henüz ilk dakikalarda deklare ediyordu bir bakıma, oynamak istediği futbolla. Arda Turan ve Harry Kewell, kanat değişimlerini erken başlamıştı diğer karşılaşmalara göre. Henüz beşinci dakikada Harry Kewell ile yakalanan mutlak fırsat, pek tabii ki akıl futbolunun bir ürünüydü.

Olması gerektiği gibiydi sahada, Galatasaray. Skoru değiştirebilecek oyuncusu sayısı daha fazlaydı. Buna göre oynuyordu, Skibbe'nin takımı.

4-2-3-1'i iyi anlamak gerekiyor. Bir takım Arda Turan, Harry Kewell, Cassio Lincoln ve Shabani Nonda gibi oyuncuları aynı anda kullanabiliyorsa, orta sahasındaki ikilinin konstrasyonu takım savunmasına yönelik olmalı. Bu anlamda Ayhan Akman, çoğu zaman çarkların dönüş hızını yavaşlatıyor.

4-2-3-1, ''cool'' oyuncularla oynanınca başarıyı getirebilir. Ayhan, kendi içindeki hücum güdüsünü Kewell, Lincoln ve Nonda gibi oyunculara karşın yenmek zorunda. Üçüncü bölgede görev yapan dört oyuncunun arkasını düşünmeden, rahat oynaması gerekiyor böylesi bir sistemde. Bu yüzden Galatasaray'ın Tobias Linderoth'a ihtiyacı var orta sahada. (Sağ bek rotasyonunu sağlayabilirse Galatasaray, 4-2-3-1'i oynabilecek seviyeye ancak gelebilir.)

Galatasaray, ilk yarıda akıl futboluna güvenmiş ve buna göre oynamıştı. İkinci yarı öncesi iki farklı açıdan yapılabilecek iki şey olabilirdi:

Sağ bek ve orta saha arasındaki rotasyon, birincisi. Buna göre orta alanda zayıf kalan Galatasaray, bu bölgeye Tobias Linderoth'u yerleştirip oyun üstünlüğünü eline alabilir ve sonuca bu gerçek üzerinden gitmek isteyebilirdi. Barış Özbek mi, yoksa Mehmet Topal mıydı, sağ bek oyuncusu? İkisi de değildi. Skibbe, buradaki tercihini yine savunma bilgisinden kullandı. Linderoth, ikinci yarıya da savunmanın sağında başlayacaktı.

Akıl futbolu ve kaos futbolu arasındaki seçim, ikincisi. Bu alternatifte orta ikilinin ve savunmanın sağındaki Tobias Linderoth'un yerini sağlama alıp öndeki üçlüde rotasyon yapılabilirdi. Kanat savunucularının ileri çıkmamasından dolayı ileri üçlünün kanat oyuncuları ile iletişimi yok denecek kadar azdı. Bu anlamda, forveti çiftleyip klasik 4-4-2'ye dönülebilirdi; fakat Skibbe, akıl futbolundan gitmek isteyecekti sonuca ikinci yarıda da.

İkinci yarı, tam da bu noktada çok büyük bir önem arz ediyordu: Kaos futbolu mu, aklı futbolu mu?

İkinci yarı: Kaos futbolu? Hayır, telaş futbolu.


Galatasaray, ikinci yarıya da aynı oyuncu kadrosu ve oyun anlayışıyla başlıyordu.

4-2-3-1 akıl futboluydu. Son saniyeye kadar aynı disiplin ile uygulanması gereken bir akıl futbolu. Yani biraz da sabır. Galatasaray, aslına bakılırsa maçın 60. dakikasına kadar 4-2-3-1'e sadık kalarak devam etti futboluna. Meyvelerini toplama noktasına da yaklaşmıştı. Oyun üstünlüğü, ikinci yarının ilk bölümünde Galatasaray'daydı.

Olan oldu. Steaua Bükreş, iki yan hakem birer hatalı kararı sonrasında, çok kötü bir zamanda kalesinde golü görecekti. Hata vardı mutlaka; ama dedik ya, olan da olmuştu. Bu noktada Skibbe, 4-2-3-1 ve akıl futbolu adına büyük bir sınav vardı. Devam edebilecek miydi Galatasaray, aynı konsantrasyonla?

Edemedi. Golün hemen ardından Ayhan Akman'ın yerine Ümit Karan'ı aldı oyuna Michael Skibbe. Yine kabul edilebilir bir hareketti; çünkü Skibbe'nin yardımcı fikri, 4-1-3-2 idi. Denizlispor maçında Mehmet Topal ile Yaser Yıldız'ı değiştirirken 4-1-3-2'nin kafasının herhangi bir yerinde olduğunu belli etmişti, Skibbe. Bu açıdan bakılınca, esnek bir hamleydi. Önemli olan, işlerin düzelmediği anda neler yapacağıydı Skibbe'nin.

İkinci hamle Cassio Lincoln'ün yerine Hasan Şaş'ın oyuna girmesi ile gerçekleşti. Arda Turan, sağ kanatta oldukça rahatsız olmuş ve maçın hemen başında sol tarafa geçmişti. Harry Kewell ise sağ tarafta etkisizdi. Şaş takviyesinin ardından, her şeye rağmen, 4-1-3-2 devam ediyordu. Kewell, Nonda'nın arkasında. Hasan Şaş sağda ve Arda Turan da soldaydı; ama tek farkla. Artık sahada akıl futbolu yoktu. Kaos devreye girecekti.

70. dakikadan sonra, turu geçmek için her türlü sistem denenmeliydi mutlaka. Fakat Skibbe'nin akıl futbolu, Steaua maçının ikinci yarısında kaos ve telaşa mağlup olmuştu. Önümüzdeki günler adına, oldukça önemli bir sonuçtu işte bu.

Akıl futbolu, ''cool'' oyunculardan oynanmalı demiştik. Tobias Linderoth gibi. Mehmet Topal gibi. Harry Kewell gibi. Shabani Nonda gibi. Arda Turan gibi. Hatta iyi bir Cassio Lincoln gibi. Galatasaray'ın Steaua deplasmanında maçı kaybettiği an, 76. dakikaydı bu anlamda. Taraftar olarak mutlaka sahada, koşan, mücadele eden ve her şeyini ortaya koyan oyuncular istiyoruz. Türk Futbolu buna alışık. Hasan Şaş'ın kendisi ile dalga geçmeye çalışan Bükreşli taraftara tepkisi, akıl ve sabır futbolu adına önemli bir sınavdı. Olmadı.

79. dakikadaki Tobias Linderoth-Aydın Yılmaz değişikliği ise, Skibbe ile ilgili kişisel hayalkırıklığım oldu. Mağlubiyet olacaktır. Olmalıdır da belki; ama Skibbe, son yarım saati kötü yönetti. Galatasaray yenildiği için değil. Saygı duyduğum futbol fikrine, kendi içerisinde, ihanet etti Skibbe. Önemli olan da buydu. Yüksek ihtimalle, Galatasaray kariyerindeki özgüven eksikliğinden kaynaklandı son yarım saatteki telaşı. Ve kaybetti.

(Bu noktada Galatasaray camiasının Lincoln'de düştüğü tuzağa düşmemesi ve oyuncu ya da teknik direktör ile arasına basını sokmaması gerekiyor.)

Yine de umutlu olunabilecek gelişmeler var. Devam edelim.

UEFA Kupası: Milan Baros ve 4-2-3+1.

Baros'un Galatasaray'a gelmesi önemli.

Skibbe, çok büyük bir projenin peşinde. Galatasaray Futbol Takımı için. Eğer bu düşüncesini gerçekleştirirse Galatasaray Tarihi'ne de geçecektir, futbol takımına yeni çığırlar açmış bir teknik direktör olarak.

Şu günlerde bunu söylemek ne kadar zor olsa da, görüntü böyle.

Harry Kewell transferi, Galatasaray'ın bu sezon 4-2-3-1'i tercih edeceğinin ilk işaretiydi. Milan Baros hamlesi ise, durumun tescillendiğini göstermesi açısından oldukça kıymetli. Neden? Olaya iki pencereden bakmak gerekiyor aslında.

Galatasaray özelinden, birincisi. Galatasaray, hücum anlamında en iyi kadrolara sahip olduğu dönemlerde bile, pozisyon-gol yüzdesi açısından çok başarılı bir takım olamadı hiçbir zaman. Bu anlamda Galatasaray'ın ihtiyacının girdiği pozisyonların önemli bölümünü gol yapan forvet olduğu söylenebilirdi. Milan Baros, bu oyun karakterine sahip bir oyuncu değil mutlaka. Bunu kabul ediyoruz.

4-2-3-1 özelinden, ikincisi. Bu açıdan bakıldığında ise Milan Baros, nokta bir transfer. Çünkü. 4-2-3-1'in forvetinin kesinlikle arkasındaki üçlüyü rahatlatan, onlarla iletişim halinde ve sürekli bir değişim içerisinde olan forvet tipinde olması gerekiyor. İşte bu anlamda Baros, oldukça kritik bir isim. Rakip savunmayı karıştıracak, arkasında oynayan Arda, Kewell ve Nonda/Lincoln gibi oyunculara seçme şansı verecektir, Baros.

Michael Skibbe, bu iki farklı düşüncenin bir bileşenini çıkarmak durumunda. Baros, ''yüksek yüzdeli golcü'' olmasa da ''yüksek yüzdeli takım'' görüntüsünün ortaya çıkmasına yardımcı olabilir.

Galatasaray, son derece kaliteli bir kadroya sahip. Şampiyonlar Ligi'ne mutlaka hava katacaktı, eğer içeriye girmeyi başarabilmiş olsaydı; ama yine de önünde bir fırsat var: UEFA Kupası. Kademe kademe. Sindire sindire. Zihinlere Final zorunluğununu yerleştiremeden.

Sonuç olarak Michael Skibbe, sancılı bir doğumu gerçekleştirmek istiyor. Biz de elimizde kamerayla doğum odasına dalıyoruz.

Yıllar geçecek ve biz de bu kasedi sürekli geri sararak izlemek isteyeceğiz. Ya da tam tersi.

Bekleyelim, derim. Ben izlemek isterim.

1 yorum:

PCLioN dedi ki...

Bellinzona elese Dnipro'yu dedik, adamlar bize çıktı, bu kadar olur :)