18 Eylül 2008 Perşembe

Dragao'nun Gelişi Budapeşte'den Bellidir



Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi'ne geçtiğimiz sezon bıraktığı yerden başladı. Porto, ilk 20 dakikasını istediği tempoda oynadığı maçın 13. dakikasında 2-0'lık üstünlüğü yakaladıktan sonra Fenerbahçe, Daniel Güiza'nın 29. dakikadaki golüyle maçın içinde kaldı; fakat son dakikada gelen Porto golü, karşılaşmanın ev sahibi ekip lehine 3-1 sona erdiğini tescilledi.

Fenerbahçe adına alışık olunmayan bir başlangıç değildi aslına bakarsanız, ilk 15 dakikadaki başarısız performans. Şampiyonlar Ligi 3. Öneleme Turu'nda Partizan ile deplasmanda oynanan ilk karşılaşmada da benzer bir durumla karşı karşıya kalan Fenerbahçe, rakibinin ilk yarı sonuna kadar yakaladığı pozisyonları cömertçe harcamasından dolayı geri dönebilecek gücü kendisinde bulabilmişti. Bir diğer benzer senaryo ise geçtiğimiz sezon Sevilla'da yazılmıştı; fakat Sevilla karşısında rakibini yakalayan ve daha sonra istediği sonuç ile sahadan ayrılan Fenerbahçe ile bu sezonki Fenerbahçe arasında belli farklar vardı.

Önemli eksikleri vardı, Fenerbahçe'nin. Geçtiğimiz sezonki yükselişin liderlerinden olan Deivid, orta sahaya mücadele gücü kazandıran Aurelio ve kariyerinin en olgun dönemini geçiren Semih Şentürk. Bu bağlamda Fenerbahçe savunmasının zayıf halkası Edu Dracena bile maç içerisinde eksikliği hissedilen isimlerden olacaktı; ama sorun çok daha derindi. Fenerbahçe, son yıllardaki en başarısız transfer dönemini geçirmişti açık ara. Daniel Güiza, La Liga Gol Kralı olarak geldi. Teknik direktör Luis Aragones'in 14 milyon €'luk özel isteğiydi, belli ki. Bu anlamda bir eleştiri yapmak doğru olamazdı; ama sistem tamamen gözardı edilerek gerçekleşmişti tüm transferler.

Fenerbahçe yönetimlerinin karakteristiklerinden biri de sadece ilk 11 düşünerek transfer yapmaktı. Bu açıdan bakıldığında bazı noktalar kaçırıldı sezon başında. Eksikler belliydi. Sol kanatta oynayabilecek yalnızca üç oyuncusu vardı Fenerbahçe'nin: Uğur Boral, Roberto Carlos ve Wederson. Roberto Carlos'un geçtiğimiz sezon yaşadığı sakatlık tamamen unutulmuştu. Sezon başında Wederson da sakatlanınca Fenerbahçe, bu bölgede tamamen alternatifsiz kaldı. Emre Belözoğlu ve Tümer Metin gibi yardımcı fikirlerden yararlanılması mı beklendi, bilinmez.

Savunmadaki alternatifsizlik de kafa karıştırıcıydı. Edu Dracena ve Diego Lugano'nun kağıt üzerinde iki adet yedeği vardı: Can Arat ve Yasin Çakmak. Fenerbahçe, rakiplerine göre bu bölgede de oldukça zayıf kalacaktı. Keza Lugano ve Edu ikilisinin bozulduğu ilk anda Fenerbahçe savunması iflas etti.

Daniel Güiza'nın kariyeri boyunca sürekli orta sıralara oynayan takımlarda forma giymiş olması ve İspanya Milli Takımı'na da yalnızca Luis Aragones döneminde yükselebilmiş olması, çok konuşuldu. Tekrar girmek gerekir mi, bilemiyorum. Fenerbahçe'nin zaman kaybı, orta sahada gerçekleşti. Stephen Appiah, başlı başına büyük bir eksikken Marco Aurelio da elden kaçırıldı. Üstüne üstlük transfer sezonu boyunca Xabi Alonso ve Marcos Senna gibi ütopik hedeflerin peşinde koşuldu. Aziz Yıldırım, Luis Aragones'e belli ki çok güvenmişti. İspanyollar olmadı. Bu arada Fenerbahçe Tarihi'nin en büyük fiyaskolarından biri olmaya aday Emre Belözoğlu, Euro 2008 öncesi imzalamıştı resmi sözleşmeyi.

Emre Belözoğlu'ndan devam edelim. Türkiye'de büyük umutlar beklenen fakat hayalkırıklığı yaratan 1979-80 jenerasyonun en önemli temsilcisiydi, Emre Belözoğlu. Galatasaray altyapısı, bu dönem içerisinde üstyapıya birçok oyuncu çıkarmış ama hiçbiri Emre Belözoğlu kadar patlayıcı olamamıştı. Sonuç olarak Belözoğlu, kısa süre içerisinde Galatasaray takımına girerek UEFA Kupası'nı kazanan ekibin orta sahasındaki kilit isimlerden biri olmayı başarmıştı, henüz 21 yaşındayken Inter'e transfer olmadan önce. Inter kariyerinin ardından başarısızlık ve skandallarla dolu Newcastle United ve Milli Takım performansları da sergiledi, Emre. Sonunda Fenerbahçe'ye geldi. Neden?

16 yaşından 21 yaşına kadar gelişen futbol kariyeri için 28 yaşında farklı bir takıma geçerken ''ülkesinin sezon başına gelmiş geçmiş en çok kazanan oyuncusu olan'' başka bir oyuncu var mıdır, bilemiyorum. Bir an için Emre Belözoğlu'nun Galatasaray kariyerini unutun ve sadece Inter ile Newcastle United'daki kulüp performansını düşünün. Sizce bir sezon için 3.5 milyon € kazanabilecek bir oyuncu profili çıkıyor mu, ortaya? Bonservisi için ödenen paraya değinmeyelim.

28 yaşındaki Emre adına dört sezon için hazırlanan 20 milyon €'luk proje, kendisi için para harcayanları ilgilendirir mutlaka. Burada üzerine gidilmesi gereken nokta farklı olmalıydı. Galatasaray'ı Fenerbahçe özelinden incelemek istemezdim; ama ister beğenin ister beğenmeyin Galatasaray'ın teknik direktörü Michael Skibbe, kurt olduğu iddia edilen Luis Aragones'inkinden mantıklı bir proje ile başladı, Türkiye'deki kariyerine. Kafasındaki futbol fikrinin üzerinden yaptı tüm transferleri. Harry Kewell, Fernando Meira ve Milan Baros. Üç oyuncu da Skibbe'nin futbol hakkındaki düşüncelerinin sahadaki temsilcileri olmaları için alındı. Galatasaray ile ilgili konuşunca tekrar paylaşırız bunları. Oysaki Fenerbahçe'de durum farklıydı. Emre Belözoğlu transferi, herhangi mantıklı bir fikrin temsilcisi değildi.

Fenerbahçe adına kafa karıştıran bir diğer gelişme de Semih Şentürk'ün Euro 2008'deki üstün performansıydı. ''Altın Yedek'', artık başrol isteyecekti muhtemelen ve buna kesinlikle hakkı vardı. Peki Emre Belözoğlu, Alex de Souza, Daniel Güiza ve Semih Şentürk'ü bir arada oynatmak için nasıl bir çözüm bulunmalıydı? Aragones, ilk etapta dört oyuncusundan da vazgeçmedi. Bu sefer durum ilginç bir hal almaya başladı. Alex, bir anda Aurelio'nun yerine gelen adam olurken Semih Şentürk, Daniel Güiza'nın arkasındaki potansiyel Alex'i oynuyordu. Emre Belözoğlu ise bu dönemde muhtemelen orta sahanın solunda olmalıydı.

Xabi Alonso ve Marcos Senna, takımlarında kaldı. Fenerbahçe de kapının önündeki Maldonado'ya. Kısmen de Selçuk Şahin'e. İki sezon önce Marco Aurelio ve Stephen Appiah'tan oluşan orta sahanın yerinde yeller eşliğinde Maldonado esiyordu. Son gün transferi Josico'nun ise sakatlığını atlatmış olması en büyük dilekti belki de. Bu sırada Semih Şentürk'ün sakatlığı, Luis Aragones'in tercih konusunda işini kolaylaştırdı.

Porto karşısındaki Fenerbahçe'nin dizilişinin içerisinden daha kolay çıkılmış olmalıydı; ama farklılıklar hemen göze çarpacaktı. Porto, kanat oyuncuları ile Fenerbahçe'nin üzerine çökebilirdi. Bu anlamda savunması sıfır olan Colin Kazım'ın yedek kulübesinde olması yadırganmayabilirdi. Yerine kim mi vardı? Biliyorsunuz işte. Emre Belözoğlu. 21 yaşında futbol kariyerini sona erdiren Emre Belözoğlu, devam eden süre içerisinde hiç orta sahanın sağında oynamış mıydı, bilinmez. Ters kanatta oynayan oyuncunun içe kat etmesini beklemek de mücadele gücü ile yaşayan Emre özelinde hayalcilikten başka bir şey olamazdı.

Porto ise Türkiye'de Avrupa Futbolu ile az çok ilgilenen birçok sporseverin tahmin edebileceği bir futbol fikri ile sahaya çıktı. 4-3-3, Porto'ya kulüp tarihinin en güzel anılarını yaşatmıştı. Jesualdo Ferreira da mirasa sahip çıkıyordu. Lucho Gonzalez, orta sahadaki üçlünün ve dolayısıyla takımın lideriydi. İleride de santrfor Lisandro Lopez'in her iki yanında Cristian Rodriguez ve Mariano Gonzalez olacaktı.

Porto, vakit geçirmeden Fenerbahçe'nin zaaflarından yararlanma yolunu tercih etti. Kaleci Volkan Demirel ile arasında bir hayli mesafe bulunan dörtlü savunma, birbirinden o kadar kopuk oynuyordu ki arkaya atılacak her top, Fenerbahçe'ye zor anlar yaşatacaktı. Porto, bu anlamda hareketli kanat oyuncularından yararlanabilirdi. 13 dakikada iki gol bulan Porto'da iki pozisyon için ortak bir nokta vardı. Lisandro Lopez de Lucho Gonzalez de tek vuruşlarla gole gitmişlerdi; çünkü Porto'nun takım olarak, o seviyede yalnızca tek bir vuruşa ihtiyacı kalıyordu. 25. dakikada yaşanan Lisandro Lopez ve Volkan Demirel karşılaşması, Fenerbahçe savunmasının iflasını belgeliyordu o an için.

Fenerbahçe, son iki yılda 2-0'lık mağlubiyetlerle başladığı tüm Avrupa maçlarında işleri bir şekilde yoluna koymayı başarmıştı; ama hem Partizan hem de Porto, 2-0'ın ardından önemli pozisyonları değerlendirememiş ve Fenerbahçe, farkı bire indirerek hayatta kalmıştı. Lisandro Lopez'in profesyonel olmayan vuruşu, bu anlamda Fenerbahçe için şanstı; ama Fenerbahçe, herhangi bir İngiliz deplasmanında olsaydı, bu kadar talihli olabilir miydi, bilemiyorum. Daniel Güiza'nın Fenerbahçe'nin ilk pozisyonunda bulduğu gol ise geri kalan 60 dakika boyunca takımını maçın içerisinde tuttu. Daha fazlası değildi.

Geçtiğimiz sezonki parlayış, saman alevi miydi? İlerleyen maçlarda göreceğiz; ama Ukrayna'daki görüntü de Fenerbahçe için hoş değil. ''Mümkün olan en kısa zamanda gruptan çıkmayı garantilemek istiyoruz'' diyordu Dinamo Kiev maçından önce Arsenal menajeri Arsene Wenger. Kiev'de bir puan, bitime iki dakika kala geldi. Kiev, CSKA Moskova gibi olmayacağını kanıtladı bir anlamda. Arsenal ise iki puan kaybetti. Üçüncü ve dördüncü maçların Fenerbahçe ile olması, fikstürün cilvesi olsa gerek.

Fenerbahçe camiası, muhtemelen iki veya üç sezon önce olduğu gibi, İstanbul'daki Dinamo Kiev maçına üç puanı yazmıştır bile; ama 30 Eylül gecesi Fenerbahçe karşısında kontra atak futboluna bayılan bir Dinamo Kiev olacak. Bu anlamda Türkiye'nin Şampiyonlar Ligi'ndeki tek temsilcisinin dikkatli olması gerekecek.

Hiç yorum yok: