10 Kasım 2008 Pazartesi

İllüzyon



Bıraktığımız yerden devam edelim.

Kadıköy'de alışılagelen senaryodan farklı bir öykü olması gerekiyordu, iki takımın futbol hakkındaki fikirlerini incelediğimizde. Bu kez, ilk golü atan Galatasaray'dı. Devam eden tüm görüntüde ise Kadıköy'deki klasikler yaşandı.

Galatasaray, Benfica maçına başlayan on bir oyuncuyla sahadaydı.

Kalede Morgan De Sanctis vardı. Savunma kanatlarında Sabri Sarıoğlu ve Hakan Balta, merkez ikilide ise Emre Aşık ile Servet Çetin. Orta sahada Ayhan Akman ve Fernando Meira oynayacaktı. İleri uçta Ümit Karan'ın arkasında Cassio Lincoln, solunda Arda Turan ve sağında Milan Baros. Galatasaray'ın sahadaki dizilişi bu şekildeydi.

Doğru muydu, bilinmez. Sakatlıktan henüz çıkan Harry Kewell, Mehmet Topal ve Aydın Yılmaz gibi oyuncuların form ve sağlık durumları hakkında Michael Skibbe'nin daha net bilgileri vardı mutlaka. Benfica maçında yukarıdaki diziliş, zaruretti ve Skibbe, oynadığı kumarın karşılığını almıştı. Fenerbahçe karşısında ise, sakatlıklardan bağımsız olarak, riskti. Sağlıklı bir Harry Kewell, oynadığı oyun ve göstereceği performanstan öte bir anlam ifade edebilirdi, Galatasaray adına.

Fenerbahçe tarafında büyük sürprizler yoktu.

Alex de Souza'nın eksikliğinde Fenerbahçe, orta sahada oyuncu karakterine yakışan bir tercih ile başlayabilirdi. Bu anlamda Volkan Demirel'in önündeki dörtlünün sağında Gökhan Gönül, solunda Roberto Carlos vardı. Merkezde ise Edu Dracena ile Diego Lugano. Orta sahanın kanatlarında Deivid de Souza ve Uğur Boral oynayacaktı. Selçuk Şahin ile Josico, merkezdeydi. İleri uçtaki Daniel Güiza'nın arkasında ise Semih Şentürk vardı.

Karşılaşma başlar başlamaz Galatasaray, topa sahip olarak, tıpkı Benfica maçındaki gibi, rakibe oynayacağı oyun hakkında bazı fikirler verecekti. Fenerbahçe'nin sahasında başlıyordu, maç. Üstelik, Kadıköy'de senaryonun değişeceği gol de geliyordu. Ümit Karan, Arda Turan ve Cassio Lincoln'ün dar alandaki alışverişlerinin ardından Lincoln, harika bir vuruşla Galatasaray'ı öne geçiren golü atmıştı. Galatasaray'ın attığı gol, buram buram futbol kokuyordu.

Galatasaray'ın yapması gereken, oyunu bir süre tutmak ve devam eden bölümde bu sezonki en büyük silahını kullanmak olmalıydı. Skor avantajını arkasına alan Galatasaray, karakter değiştiriyor ve rakipler adına tehlikeli bir takım haline geliyordu. Maçın sırrı bu olabilirdi.

Fenerbahçe özelinde Kadıköy'deki Galatasaray maçlarına hakim olan talih, bu dakikada devreye girmeliydi. Tek çıkış yolu buydu. Senaryo değişmedi. Sezon boyunca Fenerbahçe tribünleri tarafından defalarca yuhalanan bir oyuncu daha sahnedeydi. Tıpkı, 2001'de Yusuf Şimşek ve Ali Güneş, 2003'te de Kemal Aslan örneğinde olduğu gibi. Fenerbahçe, ilk pozisyonda Selçuk Şahin ile beraberliği yakaladı. Deivid de Souza, köşe vuruşunu gerçekten öyle mi kullanmak istedi, bilinmez. Selçuk'un dürttüğü topun Ümit Karan'ın ardından Sabri Sarıoğlu'nun üzerinden geçmesini de mantıkla açıklamak kolay değil.

Fenerbahçe'nin golü, Galatasaray üzerindeki Kadıköy sendromunu hatırlatması adına son stratejik bir hamleydi; ama Galatasaray, bu gole cevap vermesi halinde, sekiz sezonluk psikolojik baskının altından kalkmış olacaktı. Galatasaray, bir kez öne geçmiş; fakat ardından golü yemişti. Yediği gole göstereceği reaksiyonun ardından Galatasaray, tüm tabuları yıkacak ve vurup geçecekti.

Yaptı da. Cassio Lincoln, gecenin yıldızı olmaya çok yakındı. 10 dakikalık bölüm geçilmeden Galatasaray, Lincoln'ün ayağından harika bir serbest vuruş golü atmış ve ikinci kez öne geçmişti. Lincoln, gecenin yıldızı olacak ve belki de kariyerindeki en parlak maç performanslarından birini ortaya koyacaktı. Olmadı. Diego Lugano'nun hareketi, endirekt serbest vuruş ile değerlendirilmişti çünkü.

Cassio Lincoln'ün uzak köşeye gönderdiği top, bir figürdü aslına bakarsanız. Galatasaray, 9 dakika içerisinde öne geçip kalesinde bir gol görmesine karşın ayağa kalmıştı. Kadıköy'deki şanssızlık zinciri kırılmak üzereydi; fakat bu kez devreye talihsizlik değil, kişisel hesaplar girecekti.

Fenerbahçe, Galatasaray'a karşı nasıl oynayacağını biliyordu. Tıpkı Arsenal maçında olduğu gibi, rakibinin kendisinden iyi olduğunu kabul etmişti Fenerbahçe. Güçsüz olduğunun farkındaydı. Bu anlamda, Alex de Souza'nın olmamasını kendi adına şansa çevirecekti, Fenerbahçe. Orta sahada Selçuk Şahin ve Josico ikilisi ile ilk toplara baskı yapan ev sahibi, her iki oyuncuya da birer sarı kart kontenjanı sağlamış gibiydi; fakat ilk kart, Cassio Lincoln'e çıktı.

Lincoln, kendisine yapılan faullerin ardından kart işareti yaptığı için sarı kart ile cezalandırılmıştı. Yalnızca TFF'ye has olan bu uygulamanın ardından Fenerbahçe, orta sahadaki futbol görüşüne devam etti. Rakibin Avrupa Şampiyonu hocası Luis Aragones, artık takımını tanımaya başlamıştı.

Galatasaray'ın maç öncesindeki en büyük avantajı, psikolojiydi. Zor durumda olan Fenerbahçe'ydi. Maça golle başlayan Galatasaray. Cevap veren Fenerbahçe'ydi. Ardından ayağa kalkan ve öne geçen Galatasaray. Devam eden bölümde Galatasaray, yaşanan olumsuzluklarla birlikte rakibinin tuzağına düşmeye ve kontrolünü kaybetmeye başladı. Bu sürecin sonunda Galatasaray adına gerçekleşebilecek en kötü senaryo sergilendi.

Fenerbahçe'de Semih Şentürk'ün vuruşu, Emre Aşık'a çarparak ağlarla buluşuyordu. Emre'nin temasından sonra dönmeye başlayan ''meşin yuvarlak'', kale direğinin dibinden ağlara doğru gidecekti. Şükrü Saraçoğlu'nda Fenerbahçe mağlubiyeti yaşayan tüm futbolcular ve maçı izleyen Galatasaraylılar, muhtemelen ''Yine mi?'' çelişkisi içerisine girmişlerdi artık.

Zihinsel çöküş burada başlayacaktı belli ki Galatasaray adına. Toparlanmak kolay değildi, ama ilk yarı sonuna kadar Galatasaray, oynamak istediği futbolu sergilemeye devam etti. Bu bölümde Galatasaray'ın elindeki şans, Selçuk Şahin'in ceza sahası içerisinde Ümit Karan'a yapmış olduğu hareketinin ardından uçup gidiyordu.

Devre arasında Michael Skibbe, mutlaka bir değişiklik yapacaktı. Yapmalıydı. Harry Kewell'ın oyuna girmesi, beklenen hamleydi. Edu Dracena ve Diego Lugano'nun arasına katılan Josico ve Selçuk Şahin'in sertlikleri nedeniyle oyundan düşen, sinirlenmeye başlayan Ümit Karan'ın çıkması da doğal karşılanacaktı. Bu anlamda Galatasaray, Milan Baros'u daha ileride kullanarak bu sezonki oyun sistemini uygulama şansı bulabilirdi.

Skibbe, Benfica maçı öncesi olduğu gibi, bir radikal karar daha aldı. Ümit Karan ve Milan Baros'u oyundan çıkardı. Harry Kewell ile Shabani Nonda'yı sahaya sürdü. Herhangi bir ekstra gelişme var mıydı ya da soyunma odasına yaşananlar neydi, bilinmez. Tüm bunlardan bağımsız olarak, Skibbe'nin burada hatalı davrandığını söyleyebilirdik.

Milan Baros, 4-2-3-1'de Galatasaray adına hayati öneme sahip olan bir oyuncuydu, ait olduğu yere geçmesi halinde daha faydalı da olabilirdi. Fenerbahçe'nin bu sezonki mağlubiyetlerinde öne çıkan rakip oyuncuların Galatasaray'daki temsilcisiydi. Üstelik, Harry Kewell sahadaydı. Dahası Galatasaray, ikinci yarıdaki hamle sayısını bire düşürmüştü. Ümit Karan veya Milan Baros'un geri dönme ihtimali yoktu. Keza, sahadaki oyun basketbol değildi.

İkinci yarının hemen başındaki Fenerbahçe golü, maçı gayrıresmi olarak sona erdirecekti zaten.

Üçüncü golün ardından devam eden kırk dakika, Galatasaray adına son sekiz sezondur Kadıköy'deki maçlarda hakim olan görüntünün bir başka versiyonuydu artık. Sinir ve stres vardı artık oynanan futbolda. Sezon başından bu yana sahiplenilen futbol görüşünü ancak psikolojik etmenler bitirebilirdi. Öyle de oldu. Bu anlamda, Galatasaraylı futbolcular için büyük birer sınavdı. Başarılı olamadılar. Ayhan Akman, Sabri Sarıoğlu, Arda Turan ve Ümit Karan, hem rakip futbolcuların hem de taraftarların tuzağına düştüler. Kadıköy'deki senaryo da aynı şekilde uygulanmaya devam etti.

Galatasaray, Kadıköy'e favori olarak gitmişti. Dün akşam kaybetti; fakat bu akşam yine karşılaşsalar, yalnızca futbol üzerine konuşulacaksa eğer, favori olan taraf değişmeyecektir. Bununla bağlantılı olarak, Kadıköy'deki psikolojik ve sahadışı tüm etkenlerin iyi analiz edilmesi gerekiyor.

Galatasaray'ın da biraz olsun yerele bakması lazım geliyor, böyle zamanlarda.

Hiç yorum yok: