21 Kasım 2008 Cuma

Yabancı Futbol Ekolleri ve Türk Futbol Tarihi



Futbolda başarılı olmak için bazı formüller vardır.

Kendinize belli bir strateji belirler ve bunun üzerinden giderek birtakım sonuçlara ulaşmaya çalışırsınız. Mali gücünüz yüksekse eğer, ilk etapta sorun yoktur. Parayı verir ve dünyanın en iyi oyuncularını alırsınız. Peki, bu formülde başarıyı kesinleştirebilir misiniz? Futbolun yakın geçmişine bakarak klişeleşmeye başlayan örnekleri bulmak, mümkün olabilir bu soru özelinde. Herkesin aklına gelen cevaptır, Real Madrid'in Los Galacticos projesi sonrasındaki görece başarısızlığı.

Saha içindeki başarıyı, çoğu zaman futbolun bilinmeyen yüzündeki yapılanmalar getirir. Kulüplerin mali yapısı, taraftar profili, global bir köy haline gelen dünyadaki ''hayran'' sayıları ve yetenekli oyuncu yerine magazinel oyuncuları tercih etmeye başlamaları, yeni dönemde saha dışındaki futbolun temsilcileri olsa da, 1960'lı ve 1970'li yıllarda başlayan, tavan yaptığı 1990'lı yılların ardından 21. yüzyılda gözden düşen ekol kavramı, yıllar boyunca futbolun saha dışındaki liderliğini yapmıştı.

Sözünü ettiğimiz ekol kavramına iki yönlü bakmamız gerekiyor, bu noktada.

Marka olmuş modeller vardır, Futbol Tarihi'nde. Bir İtalyan takımı ile karşılacağınız zaman, onlara gol atmanın zor olabileceğini düşünürsünüz ister istemez. Benzer durum Alman bir rakip için de geçerlidir. Desteklediğiniz takım, bir Alman takımına karşı mücadele edecekse eğer, bilirsiniz ki karşınızdaki takım 90 dakika boyunca oyun disiplini içerisinde kalarak sonuca ulaşmak isteyecektir. İngiliz deplasmanına gidiyorsanız da yan toplara dikkat etmek durumundasınızdır.

Ekol kavramını futbol içerisine yerleştirmeye çalışmamız halinde, bu tip bir durumla karşılaşabiliriz. Farklı olarak, belli bir futbol modelini kendi takımımız özelinde de görebiliriz. Bu da yukarıda dikkati çektiğimiz yönlerden ikincisi olacaktır.

Türk Futbolu üzerinden gidelim.

1960'lı yıllarda başlayan ve 1980'lerde zirve yapan bir Yugoslav ekolü vardı, ülkemiz futbolunda. Öyle ki bu durum, Türk filmlerine bile malzeme oluyordu. Muhtemelen o dönemdeki anlayıştı, ''Yugoslav'sa iyidir.'' Yugoslavya dağılmadan önce, belki de en fazla ihracı Türkiye'ye yapmıştı. 1960'lı yıllara doğru uzandığımızda Galatasaray ve Fenerbahçe'nin kadrolarına girmeye başlayan Yugoslav oyuncuları görebiliyoruz. Galatasaray'dan Tatomir Radunovic ve Ahmet Celovic, Fenerbahçe'den de Asım Ferhatovic, Lazar Memic ve Vasille Radovic.

Yugoslav ekolünün Türk Futbolu'na giriş yaptığı 1960'lı yılların ikinci bölümünden sonra 1970'li yılların sonu ve 1980'li yılların tamamı boyunca, takımlarımızda tam anlamıyla bir ''Yugoslav patlaması'' yaşanıyor. Galatasaray ve Fenerbahçe, bu dönem içerisinde toplam 15'ten fazla Yugoslav futbolcu ile anlaşıyordu.

Galatasaray Tarihi'ndeki hüzünlü hikayelerden birinin kahramanı olan Bojko Kajganic, 1970'lerin son bölümünde Galatasaray'ın en iyi Yugoslav hamlelerinden biri olabilirdi. Ömrü yetmedi, ama Kajganic'in ardından da Türk Futbolu'ndaki Yugoslav akını devam etti. 1980'li yıllara gelindiğinde Tarık Hocic, Zoran Simovic ve Cevad Prekazi gibi büyük efsaneler, Galatasaray formasını giydi. Galatasaray, Yugoslav ekolünün dev katkısıyla Türkiye'nin gözünü Avrupa'ya çevirdi.

Fenerbahçe de 1980'lerde Yugoslav oyuncuların eline baktı, onların performanslarından beslenmeye çalıştı. Srebrenko Repcic ve Dusan Pesic'li kadrosuyla Türkiye Ligi Şampiyonluğu'na ulaşan Fenerbahçe, Ibrahim Begovic, Fahruttin Zeynelovic, Suat Karalic ve Zven Lukovcan gibi yan desteklerden de yararlandı. Beşiktaş ise Zlatan Arnavutovic ve Cevdet Şekerbegovic ile Yugoslav furyasına katılsa da en fazla verimi aldığı Mirsad Kovacevic'i Galatasaray'a kaptıracak Kovacevic de Prekazi ve Simovic'li Galatasaray kadrosuna katılacaktı.

1980'li yılların ardından futbol, küreselleşmeye başlayınca yetenekli futbolcuların yalnızca Yugoslavya sınırları içerisinde değil dünyanın her yerinde olabileceği gerçeği anlaşılıyordu, Türk Futbolu'nda. Yine de geçiş süreci içerisinde Balkanlar'dan çok da uzak durulmadı. Bulgarlar'ın 1994 yılında ABD'de düzenlenen FIFA Dünya Kupası'ndaki başarısının ardından yakaladığı jenerasyon, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de ilgiyle karşılandı. 1990'lı yılların ortalarında Türk Futbolu'nda kısa bir süreliğine Bulgar esintisi yaşandı.

Fenerbahçe, 1996-97 yılında Bayern Münih'ten Emil Kostadinov'u transfer etti. Dönemin en büyük oyuncu hamlelerinden biriydi; ama Kostadinov, Fenerbahçe'nin plansız transfer harcamalarından bir örnek olarak kalacaktı Türkiye'deki kariyeri sonrası. Beşiktaş ise, Bulgarlar konusunda daha cesurdu. Yordan Letchkov ve Zlatko Yankov gibi önemli isimler boy gösterdi 1990'lı yıllarda, Boğaz'ın kıyısında. İlerleyen yıllarda Anadolu kulüpleri, Bulgar oyuncuları kadrolarına katıp başarının yolunu aradılar. Yordanov ve Lazarov, bu anlamda dikkat çekeceklerdi.

Yugoslavlar, Türk Futbolu'na önemli katkılarda bulunmuşlardı. Evet. Hatta öyle ki Cevad Prekazi ve Zoran Simovic gibi oyuncularla (ve tabii ki kadronun diğer elemanları, kulübedekiler vs.) birlikte Türk futbol seyircisinin ufku genişlemiş, hedefleri büyümüştü. Yugoslav üstünlüğünün ardından kısa süreli ''trendler'' de yaşandı. Bulgarlar'dan bahsettik. Bulgarlar'dan önce Galatasaray, Torsten Gütcshow, Reinhard Stumpf ve Falco Götz gibi oyuncularla Alman, hatta kısa bir kararsızlıkla Mike Marsh, Berry Venison ve Dean Saunders ile Ada Futbolu'na ilgi duyarken Fenerbahçe de yüzünü Brian Nielsen, Frank Pingel ve Jes Hogh ile Danimarka'ya çevirmişti; fakat Türk Futbolu'na en stratejik katkı, Rumenler'den gelecekti.

Her şey, bir adamın Türkiye'ye adım atması ile başladı: Gheorghe Hagi.

Gheorghe Hagi, ilk sezonunda Galatasaray'ı şampiyonluğa taşırken doğru formül de bulunuyordu. Galatasaray'ın ana hedefi Rumen ekolünü oluşturmaktı artık. Hagi'nin Galatasaray'a katıldığı 1996-97 Sezonu'nun devre arasında Steaua Bükreş'ten Adrian Ilie dahil oldu Galatasaray kadrosuna. Ilie'nin harika performansından sonra 1997-98 Sezonu'nda yine Steaua Bükreş'ten Iulian Filipescu ve Barcelona'dan Gheorghe Popescu, saha içindeki başarının yolunu açtı. En başta bahsettiğimiz nokta, tam da burasıydı. Değişen futbol koşullarından önce, başarının formülünü Rumen ekolünde bulmuştu Galatasaray.

Galatasaray'daki Rumen yapılanmasından esinlenen Fenerbahçe, 1997 yılında Galatasaraylı Adrian Ilie'nin kardeşi Sabin Ilie ile anlaştı. Sabin, Fenerbahçe'deki kısa kariyerinin ardından Kocaelispor'da da forma giydikten sonraki 10 sezonluk dönem içerisinde 15 farklı takım için ter dökecekti. Yine de bu durum, Fenerbahçe'nin Rumen oyunculardan vazgeçeceği anlamına gelmiyordu. 1998 yılındaki Viorel Moldovan transferi ve oyuncunun devam eden süreçte sergilediği performans, Fenerbahçe'yi tatmin etmiş olmalıydı. Beşiktaş da 2000'li yıllarda Marius Maldarasanu ve Daniel Pancu ile şansını deneyecekti, Rumen katkısı başlığında.

Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş üçgeninden çıkarak biraz daha Anadolu'ya göz attığımızda ise özellikle 1990'lı yıllara damgasını vuran Gaziantepspor ve Gençlerbirliği'nin Afrika'dan bulduğu ucuz ve yetenekli oyuncular dikkati çekebilir. İlhan Cavcav'ın kariyerindeki en hızlı dönemlerine denk gelen yıllarda Andre Kona, John Leshiba Mosheou ve Donald Kushe ile başlayan tufan, Gençlerbirliği adına Alfred Phiri, Geremi Njitap, Marcel M'Bayo, Ayman Abdelaziz, Ahmed Hassan, Abdelzahr El-Saka, Souleymane Youla ve Isaac Promise ile devam ederken Gaziantepspor da Samuel Johnson ve Yaw Preko ile akıllarda kalacaktı.

Galatasaray, 2000'li yıllara başlangıç döneminde Brezilya ekolünde şansını denedi. Rumen ekolü, arada Ionel Lutu ile defo vermiş olsa da başarılı olmuş ve Türk Futbolu'nun çehresini değiştirmişti. Sıra, Brezilya'ya geliyordu. Claudio Taffarel gibi bir efsanenin ardından Galatasaray, Marcio Dos Santos, Bruno Quadros ve Carlos Oliviera Capone gibi isimleri denedi. Marcio ve Capone, Galatasaray'a önemli katkılarda bulundu. Tüm bunların ardından Galatasaray, transfer politikasına savrukluğun damgasını vurduğu yıllarda eski bir formüle başvurdu. Ovidiu Petre, Florin Bratu ve Gabriel Tamas, ülkelerindeki futbol ikonlarından izler taşımıyorlardı. Başarısızlıkla da sona ereceklerdi.

Galatasaray'ın ikinci Rumen denemesinde yaşadığı başarısızlıktan önceki dönemde Fenerbahçe, ''Yugoslav'' ekolü ile kısa sürede faydalı bir formül yakaladı. Milan Rapaic, Nikola Lazetic, Zoran Mirkovic ve Mirko Mirkovic (Mert Meric), Fenerbahçe'de şampiyonluk yaşadı; ama Fenerbahçe, 21. yüzyılda en fazla Güney Amerika formülünden beslendi.

Trabzonspor'da Özkan Sümer'in başkanlığı dönemindeki Brezilya seferinden Eduardo, Jarro, Aurelio ve Robson da Silva ile dönüp Trabzonspor'un 2001-02 Sezonu'ndaki ilk maçta Beşiktaş'ı deplasmanda mağlup etmesi, Fenerbahçe'yi bu uğurda etkilemiş midir, bilinmez; ama Alex de Souza, Fabio Luciano, Marco Aurelio ve Marcio Nobre gibi Brezilyalı oyuncularla başlayan seriye daha sonra Edu Dracena, Diego Lugano, Deivid de Souza, Roberto Carlos ve Luis da Silva Wederson katıldı. Arada Simao ve Fabiano gibi defolar çıksa da Fenerbahçe, Güney Amerikalı oyuncularlarıyla önemli başarılar yakalamayı başardı.

Galatasaray, şu sıralar ezeli rakibinden farklı olarak 7 değişik ülkeden 7 yabancı oyuncuyu kadrosunda bulunduyor. Beşiktaş da aynı şekilde. 7 farklı ülkeden 8 yabancı oyuncu ile mücadele ediyor. Trabzonspor'da da durum farklı değil. 6 yabancı ve 6 ülke. Başladığımız noktaya dönmüş olduk yine. Artık, yabancı bir ülkede takım arkadaşlığı yapan oyuncu sayısı veya bir futbol ülkesi, Brezilya ve Arjantin gibi uç örnekleri dışarıda bırakırsak, yok denecek kadar az. Tüm bunlara karşın birkaç örnek daha olabilir elimizde, ama o da başka bir zamana kalsın.

Sonuç olarak toparlamak gerekirse, Türk Futbolu, Yugoslav ve Rumen (Balkan) ekolünden tarih boyunca faydalandı. Daha fazlası için yeni bir ekole mi ihtiyacımız var, yoksa kendi ekolümüzü yaratmaya mı? Sorunun cevabını yanıtlayabilmek için geniş bir zamana ihtiyacımız olduğu kesin. Ne zaman bulacağız, bakalım.

3 yorum:

Mesut Ulukök dedi ki...

Harika bir yazı olmuş, devamı gelmezse kırılırım. :)

Maili mi aldınız mı bu arada? 1 hafta oldu, bir geri dönüş olmayınca, merak ettim.

Sevgi ve saygılar,

Mesut.

ASY dedi ki...

Mesut Bey,

Öncelikle çok özür dilerim.

Bir haftadır ilk defa oturabildim bilgisayar başına. Blogda da hızı yavaş yavaş ayarlamaya başlamış olmamdan anlaşılabilir aslında. Az önce cevap için geçtim mailin karşısına.

Teşekkür ederim, güzel sözleriniz için de. Mailden devam ederiz artık.

Sevgiler,
Eray.

Adsız dedi ki...

Bizdeki ekol tartismasi (sizin de yaptiginiz gibi) yabanci oyuncularin mensegi uzerinden yapilir ama esasta futbol lugatinde "ekol" uzun yillar ya da birkac jenerasyon bir takım ya da ülke futbolunda yeretmis oyun kaliplarini aciklamak icin kullanilir.

Bu anlamda bizde bir "rumen" ya da "latin amerika" ekolünün oluşmuş olduğunu söylemek bana pek gerçekçi gelmiyor.

Bir türk ekolü de aslında var.

Teknik kapasitesi takım oyunu ve fizik kondisyonlarına nazaran daha gelişmiş, maç içerisinde istikrarsız (inişli çıkışlı performans)defans disiplini edinememiş (italyanların tersine) daha ziyade yerden oynamaya yatkın adamlar..

Latinler kadar teknik değil, Almanlar kadar disiplinli değil, İngilizler kadar oyun hız ve sertliğini sürdüremiyor.

Ne doğulu ne batılı güzel ve yanlız ülkemin, fundamental eğitimleri kıt güzel insanlarının futbolu işte :)

sevgiler..