29 Mayıs 2008 Perşembe

Jose Mourinho Paketi: Lampard, Drogba & Carvalho



2007-08 Sezonu sonunda oluşan tablolar, teknik direktör değişiklikleri, yaşanan hayal kırıklıkları ve yeni sezon için tasarlanan tüm planlar sonunda ortaya çıkanlar, transfer konusunda yaz mevsiminin hareketli geçeceğini anlatmak için yeterli olabilir. Euro 2008, birkaç haftalığına transfer dedikodularının rafa kalkmasını sağlayabilir; ama yaz takviminde 7-29 Haziran tarihlerini bir kenara bırakırsak her gün büyük ölçekli transfer haberleri duyacağımızdan emin olabiliriz.

7 Haziran günü oynanacak Euro 2008 açılış maçı, İsviçre-Çek Cumhuriyeti karşılaşmasından 29 Haziran'daki Final maçına kadar belki bu günlerdeki gibi gürültü olmayacak; ama İtalya'daki spekülasyonlar da durulmayacak.

Teknik direktör değişiklikleri başlığı altına birçok önemli takımı alabiliriz, Chelsea, Barcelona ve Inter gibi. Chelsea'de Avram Grant'in görevine son verilmiş gibi gözükse de yaz mevsiminde Chelsea ile ilgili transfer haberlerinde Maviler'in temsilcisini Portekizli menajer Jose Mourinho olarak gösterebiliriz. Barcelona'da Frank Rijkaard gitti, Pep Guardiola göreve başladı. Inter'de görevden ayrılan Roberto Mancini'nin yerine Jose Mourinho'nun geleceği kesin gibi.

Avrupa'nın dev isimlerinin transferleri hakkında dedikodular da bu üç kulüp arasındaki alışveriş ihtimallerine dayanılarak yapılıyor. Enteresan bir şekilde Chelsea, Barcelona ve Inter'in çıkarları ortak noktalarda kesişiyor. Inter'den ayrılan Mancini'nin Chelsea'ye gidebileceği konuşulurken Mourinho'nun 48 saat içerisinde Inter'e imza atması bekleniyor. Barcelona'daki görevine son verilen Frank Rijkaard ise, Chelsea'nin yeni sezondaki menajerlik koltuğunun adaylarından biri olarak gösteriliyor, düşük bir ihtimal olsa da.

(Teknik direktörler, gittikleri takıma imzalarını atmak isterler; fakat başarılı olsun veya olmasın bir yerden sonra yeni kariyerler için takımlarından ayrılmak durumunda kalırlar. Birçok teknik direktör de yeni takımları adına çalışmaya başlamadan, daha önce çalıştıkları ve başarılı olacaklarına inandıkları oyuncuları yanlarına alma uğraşı içerisine girerler. Futbolun bu klişe hikayesi, hiç kuşkusuz, yaz mevsimi boyunca transfer dedikoduların ilham kaynağı olacak).

Jose Mourinho ve Chelsea ilişkisi üzerine daha fazla gidilecektir, önümüzdeki günlerde. Portekizli teknik direktörün Inter'e imza atmasının ardından Chelsea'den almak isteyeceği isimleri tahmin etmek çok zor olmasa gerek. İtalyan medyası, ''Teknik direktör & Eski Oyuncusu'' hikayesinin en büyük hayranlarından olan Jose Mourinho'nun işi zorlayacak olmasını söylemenin de büyük bir sır olmadığını düşünmüş olsa gerek ki, çalışmalarına şimdiden başlamış bile.

La Gazzetta dello Sport, Jose Mourinho'nun iki gün içerisinde Inter'in yeni teknik direktörü olarak açıklanacağını ve yanında Frank Lampard, Didier Drogba ve Ricardo Carvalho'yu da getireceğini yazıyor. 1978 doğumlu olan üç oyuncunun gelecek sezon 30 yaşında olacağını söyleyen gazete, Inter'in transferi FIFA'nın yeni kuralına göre bireceğini anlatıyor, okuyucularına.

Euro 2008, gündemi değiştirecektir; ama Lampard ve Drogba'nın turnuvada oynamayacağını düşünürsek, iki oyuncunun transfer görüşmelerini engelleyecek herhangi bir engelin olmadığını söyleyebiliriz. Üçlünün son parçası olan Ricardo Carvalho ise, Porto'dan Chelsea'ye beraber geldiği Jose Mourinho ile aynı menajeri kullanıyor ve Carvalho'yu ikna etmek diğerlerine göre daha kolay olabilir. Portekiz'den gelebilecek Deco ve Quaresma gibi isimlerin transfer yolunun da açık olacağı haberleri dolaşıyor, İtalyan medyasında.

Inter'in Sao Paulo'da kiralık oynayan forvet oyuncusu Adriano'nun Inter Başkanı Massimo Moratti tarafından Barcelona'ya teklif edildiği, Barcelona Başkanı Joan Laporta ile buluşan Moratti'nin Laporta'ya Mourinho'nun transfer listesinde bulunan Deco için 15 milyon euro, Samuel Eto'o için ise 50 milyon euro teklif ettiği haberi ise yine La Gazzetta dello Sport kaynaklı olarak İspanyol gazetesi El Mundo Deportivo'da yer alıyor.

Jose Mourinho, Inter'e imza attıktan sonra Eto'o, Deco, Lampard, Drogba ve Carvalho'yu da yanına alıp rüya gibi bir takım kurar mı, bilinmez; ama son durumda yaz mevsimi boyunca Barcelona, Inter ve Chelsea arasındaki ilişkiler, Avrupa basının en büyük haber kaynağı olacak gibi gözüküyor.

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Los Angeles Lakers: Staples'da İşi Bitirebilir



2008 NBA Batı Finalleri'nde dün gece oynanan serinin dördüncü maçında San Antonio Spurs'ün evi AT&T Center'ı ziyaret eden Los Angeles Lakers, sahadan 93-91 galip ayrılarak seride durumu 3-1'e getirdi ve NBA Finalleri'ne gitme yolunda dev bir adım attı. Lakers, Staples Center'da oynanacak serinin beşinci maçını kazanmayı başarırsa Spurs'ü 4-1 ile geçip NBA Finalleri'ne çıkmış olacak.

Serinin ilk iki maçı Los Angeles Lakers'ın evinde oynanmıştı. İlk eşleşmede deplasman ekibi Spurs, maç içerisinde farkı bir ara 20 sayıya kadar çıkarmasına rağmen Kobe Bryant'ın son çeyrekteki üstün performansına karşı koyamamış ve rakibine 89-85 mağlup olmaktan kurtulamamıştı. Cumartesi sabahı oynanan ikinci maçta ise Lakers, rakibine söz hakkı vermeyerek sahadan 101-71 galip ayrılan taraf olmuştu.

Batı'nın normal sezondaki bir numarası, bir önceki turda Utah Jazz'e karşı da aynı tarifeyi uygulamıştı. Lakers'ın planındaki ilk aşama gayet başarılı gözüküyordu. Ev sahibi avantajı, ilk iki maç sonunda korunmuştu. Üçüncü maç ise, San Antonio Spurs için hayati bir önem taşıyordu. Tıpkı, Batı Yarı Finalleri'nde Utah Jazz'in çıktığı üçüncü maç gibi. Spurs'ün kazanması, hem de farklı kazanması sürpriz değildi; çünkü doğal sonuç olarak tam da böyle olması gerekiyordu.

Lakers, serinin üçüncü maçını birkaç vites düşük oynamıştı. Spurs ise, fazla efor sarf edip belki de yorulmuştu. Dördüncü maç, diğerlerinden farklı olmalıydı. Lakers, Utah Jazz ile oynadığı serinin altıncı maçındaki iştahla başlıyordu, Spurs serisinin dördüncü maçına.

Pau Gasol ve Vladimir Radmanovic ile ilk dakika dolmadan 4-0 öne geçen Lakers'a cevap, Bruce Bowen ve Tony Parker ile geldiğinde skor, 4'te eşitlenmişti. İlk iki hücumda belirtileri görülen kasırga da, bu skorun ardından etkisini hissettirmeye başlayacaktı. Kobe Bryant, Derek Fisher, Vladimir Radmanovic ve Pau Gasol ile atmaya devam eden Lakers karşısında Spurs koçu Gregg Popovich, maçın ilk altı dakikalık bölümünde iki kez mola almak durumunda kalmıştı. Çeyreğin bitimine 5:05 kala Pau Gasol'ün basketinin ardından skor, Lakers lehine 22-8'e kadar gelmişti.

Gregg Popovich, çift hanelere çıkan farkı eritebilmek adına kenardan destek almak istiyor ve çok geçmeden, Robert Horry ve Brent Barry kozunu oynuyordu. Tony Parker'ın isabetli serbest atışlarının ardından Brent Barry'nin üç sayılık basketi gelince, AT&T Center da üzerindeki ölü toprağını atıyordu. Los Angeles Lakers, karşılaşmaya seride 2-1 geri durumda olan takım görüntüsüyle başlamıştı. Spurs ise, karşısında beklemediği bir Lakers bulmuştu. İlk rüzgarı atlatmaya çalışan Tim Duncan ve arkadaşları, serbest atış çizgisinden maça tutunuyorlardı.

Çeyrek sona erdiğinde San Antonio Spurs, maça fırtına gibi başlayan Los Angeles Lakers'ı yakalamak üzereydi. Geçtiğimiz sezon Tim Duncan ile yaşadığı sorun nedeniyle altı boyunca maç alamayan Joe Crawford, son hücumda oyuncunun üç adımlık turnikesine izin verdiğinde skor, 28-23'e kadar gelmişti. İlk çeyrek sonunda, bu sezon uygulamaya konulan Coach's Corner (1. ve 2. çeyrek arasında misafir takım koçu, 3. ve 4. çeyrek arasında da ev sahibi takım koçu, yayıncı kuruluşun spikeri tarafından sorulan soruları yanıtlıyor) adlı bölümde konuşan Phil Jackson, hakemlerin yanlış düdükleri ile Spurs'ün maça tekrar ortak olmayı başardığını söylüyordu ve haklı olduğu noktalar da vardı.

İkinci çeyreğin başında kenardan destek almaya başlayan taraf, Los Angeles Lakers oluyordu. Ronnie Turiaf'ın dört sayısıyla ayağa kalkan Lakers, Jordan Farmar ve Luke Walton'dan aldığı ekstra katkıyla beş dakika sonunda 41-31'lik üstünlüğü yakalıyor ve farkı tekrar çift hanelere çıkarıyordu. Bu dakikadan sonra San Antonio Spurs, ilk yarıdaki üç kozunu tekrar oynama yoluna gidecekti. Tony Parker, Brent Barry ve Tim Duncan ile gelen 12 sayı sonunda yakalanan 12-2'lik seri skoru, 43'te eşitliyordu; ama Spurs'ün seri içerisinde bulduğu 12 sayının 7'si serbest atış çizgisinden gelmişti. Phil Jackson için itiraz konusu olabilecek birkaç pozisyon daha çıkmış olabilirdi. Gerek kalmadı. Son üç dakika içerisinde Kobe Bryant, Luke Walton ve Pau Gasol ile yakalanan 10-4'lük seri sonrası Lakers, soyunma odasına altı sayılık farkla önde giden taraf oluyordu.

San Antonio Spurs, ilk yarıda bir şekilde ayakta kalmayı başarmıştı; ama eksik olan bir şeyler vardı sanki. Spurs adına eksik olan, Manu Ginobili'ydi. Spurs'ün 103-84 kazandığı serinin üçüncü maçının ilk yarısında 22 sayı üreterek Lakers'ın tüm direncini kıran Arjantinli oyuncu, dördüncü maçta ilk yarıyı 0 sayı ile tamamlıyordu. Spurs, yine de, Tony Parker-Tim Duncan-Brent Barry üçlüsü ile çıkar yolunu bulmuştu. Üç oyuncusunun performansıyla ayakta kalan ev sahibi takım, çeyreğin bitimine 4:42 kala 65-65'lik eşitliği yakalıyordu; fakat ikinci çeyreğin sonunda Spurs'ün serisine karşılık vererek tekrar ayağa kalkmayı başaran Lakers, Sasha Vujacic'in dört sayılık oyunuyla katkı yaptığı son bölümde 12-5'lik bir seri yakalayarak son çeyreğe 77-70 önde gidiyordu.

Los Angeles Lakers, son çeyreğin ilk iki dakikasında sayı üretememişti. Spurs adına gecenin en güzel sürprizi olan Brent Barry ve Tim Duncan ise farkı 77-75 ile iki sayıya kadar indirmeyi başarmıştı; ama son dakikalarda Lamar Odom'un sahne alarak Kobe Bryant'a yardım etmesi sonucu skor, bitime 3:29 kala 88-79'a kadar gelecekti. Lakers, galibiyet adına dev bir adım atmıştı. Son dakikanın ilk saniyelerinde Lamar Odom'un isabetli serbest atışları, Lakers'ın galibiyet için saniyeleri sayması gerektiği anlamına gelebilirdi; ama maç boyunca sadece bir saha içi isabeti ile oynayan Manu Ginobili'nin bitime :42 kala gelen kritik üç sayılık basketi, farkı dört sayıya kadar indiriyordu.

Avantaj, her şeye rağmen, Los Angeles Lakers tarafındaydı. Kobe Bryant, topu 24 saniye elinde tutsa bile maçı kazanabilirdi; ama son derece stratejik bir hata yaparak Spurs potasına doğru yönelecekti. Muhtemelen rakip savunmada bir boşluk görmüştü; ama turnikenin kaçması sonrası Lakers, geri koşamayınca Tony Parker'ın basketiyle fark, bir anda iki sayıya kadar iniyordu. Bitime altı saniye kala Lakers'ın hala önemli bir şansı vardı. Dört sezon önce, 0.4 saniye kala imkansız bir şut kullanarak Spurs'ün tüm hayallerini yıkan Derek Fisher, benzer bir noktadan şansını deniyor; fakat top, çembere bile temas etmiyordu. Seken top ise, Tim Duncan'a çarparak dışarı çıkıyordu, hücum süresinin dolmasına iki saniye kala.

Mola dönüşü Kobe Bryant, kendisini affettirme şansına sahipti; fakat maç boyu 28 sayı ve 10 ribaund ile oynayarak muhtemel bir galibiyetin en büyük mimarı olacak olan Bryant, kötü bir şut kullanarak avantajın Spurs'e geçmesine neden oluyordu. Tim Duncan'ın ribaund yaptıktan sonra molayı da almıştı. Spurs'ün moladan gelirken maçı uzatmaya götürmek veya üç sayılık basketle maçı bitirmek gibi iki alternatifi vardı. Lakers, moral olarak çökmek üzereydi ve Spurs, kendi evindeydi; ama Popovich, maç boyu yayın gerisinden 5 isabet bulan Brent Barry'ye güvendi. Barry, başarılı olamadı; ama Derek Fisher'ın teması uzun süre konuşulacaktır. Phil Jackson'ın ise yorum yapacağını sanmıyorum, bu konuda.

Los Angeles Lakers'da Kobe Bryant'ın 14/29'luk saha içi şut isabeti ile gösterdiği 28 sayı ve 10 ribaundluk performansa Lamar Odom, 16 sayı ve 9 ribaund ile katkı yaptı. Odom, son çeyrekteki oyunuyla da galibiyetin önemli isimlerinden olmayı başardı. Vladimir Radmanovic 11 sayı ve 6 ribaund, Pau Gasol ise 10 sayı ve 10 ribaund ile öne çıkan diğer isimler oldular.

San Antonio Spurs adına ise Tim Duncan'ın 29 sayı, 17 ribaund, 3 asist ve 3 blokluk müthiş performansı galibiyet için yeterli olmadı. Son maçtaki 30 sayısının ardından dün gece 7 sayıda kalan Ginobili'nin açığını kapatmaya çalışan Brent Barry ve Fransız oyun kurucu Tony Parker ise 23'er sayı ile oynadı.

Serinin beşinci maçı, Los Angeles Lakers'ın evi Staples Center'da oynanacak. 1999-00 Sezonu'nda taşındığı Staples Center'da 60 playoff maçı oynayan Lakers, sadece 10 kez sahadan mağlubiyetle ayrıldı. Son 13 maçlık periyodda ise ev sahibi takımın 10 galibiyeti bulunuyor. Dün geceki galibiyet ile birlikte antrenörlük kariyerinde çıktığı 280. playoff maçında 190. galibiyetini alan Phil Jackson, ''Playofflar'da En Çok Maç Kazanan Başantrenör'' olma özelliğini de devam ettiriyor.

Beşinci maç, yarın gece TSİ 04.00'da oynanacak. Lakers kazanırsa, NBA Finalleri'ne gidecek ilk takım belli olacak. Spurs de evine dönecek. Şunu da söylemiş olayım son olarak; dördüncü maç sonundaki hatasının ardından Kobe Bryant'ın olağanüstü bir performans sergilemesini bekliyorum, beşinci maçta.

27 Mayıs 2008 Salı

Detroit Pistons: Celtics'in Iska Gecesini Boş Geçmedi



2008 NBA Doğu Finalleri'nde dün gece serinin dördüncü maçında Boston Celtics'i evi The Palace of Auburn Hills'te ağırlayan Detroit Pistons, rakibini 94-75 mağlup ederek seride durumu 2-2'ye getirdi. İkinci maçta Boston karşısında aldığı deplasman galibiyetiyle saha avantajını kazanan Pistons, daha sonra kendi sahasında kaybederek avantajını yitirmişti. Dün geceki galibiyet ile birlikte her şey, seri öncesindeki gibi olacak: Pistons'ın NBA Finalleri'ne çıkabilmesi için deplasmanda bir kez daha kazanması gerekecek. Celtics'in ise evindeki maçlara konsantre olması yeterli olacak.

Sezon başından bu yana Doğu Konferansı hakkındaki yorumlarımızda, öne çıkan savunmalar ve sert eşleşmeler üzerinde durduk. Boston Celtics ve Detroit Pistons, bu konuda Doğu Konferansı'nın en üst seviyedeki takımlarıydı. Dolayısıyla, Final serisinde savunmaların öne çıkması ve sert eşleşmelerin olması doğal karşılanabilirdi; fakat dün gece oynanan dördüncü maçta, sertlik kısmını bir kenarda bırakarak, biraz daha fazlası oldu.

Detroit Pistons'ın karşılaşmaya, doğal bir refleksle, hızlı başlaması beklenebilirdi; çünkü maçın kaybedilmesi, kuvvetle muhtemel NBA Finalleri'nin kaybı anlamına gelirdi. Pistons, beklenenden de hızlı başladı. Rakibine üç dakika boyunca çemberi göstermeyen Pistons, bu zaman diliminde 10-0'lık bir seri yakalamayı başardı. Rasheed Wallace'ın gecenin ilk sayılarını yapmasının ardından gelen sekiz sayının altında ise Antonio McDyess imzası vardı. Boston Celtics, ancak maçın dördüncü dakikasının sonunda Kendrick Perkins'in basketiyle ilk sayılarını bulabildi.

Antonio McDyess'ın hızlı başlangıcı, muhtemelen birçok kişiyi 1995 NBA Draftı'na götürmüştü bile. McDyess'ın 2. sırada Los Angeles Clippers tarafından seçildiği Draft gecesinde, dün gece sahaya çıkan oyunculardan Rasheed Wallace 4., Kevin Garnett 5. ve Theo Ratliff de 18. sırada kendilerine yer bulabilmişlerdi. McDyess, NBA'deki ilk altı sezonunda sürekli olarak üst seviyede kalan oyunculardan biri olmayı başarırken daha sonra dizindeki sakatlıkla yüzleşmek zorunda kalmıştı. 2001-02 Sezonu'nda Denver Nuggets forması ile 10 maç oynadıktan sonra uzun bir sakatlık süreci içerisine giren McDyess, üç sezonda 194 maç kaçırmıştı.

Antonio McDyess'ın dün geceki başlangıcı, lokavt nedeniyle 50 maç üzerinde oynanan 1998-99 Sezonu'ndaki çeşitli performanslarından bir buket gibiydi adeta. Kariyerinin en yüksek sayı ortalamasını yakaladığı sezon sonunda ''All-NBA Third Team'' oyuncusu seçilen (Kevin Garnett, Hakeem Olajuwon, Kobe Bryant ve John Stockton ile birlikte) McDyess, o günleri özlemiş gibi duruyordu, maçın hemen başında.

İlk çeyrek sona erdiğinde, Detroit Pistons'ın skorda 22-17'lik üstünlük bulunuyordu. Maça 10-0'lık dezavantajla başlayan Boston Celtics ise, 3/14 saha içi şut isabetine rağmen 11 kez gittiği serbest atış çizgisinde hata yapmayarak maçın içinde kalmayı başarıyordu. 12 dakikalık ilk bölümde McDyess'ın 11 sayı ve 6 ribaundluk performansının yanı sıra akıllarda kalan en net görüntü, Celtics'ten Kevin Garnett'in hızlı hücum sonrası smaca gitmek üzereyken arkasından gelen Jason Maxiell tarafından bloklanmasıydı.

İkinci çeyreğin başında Detroit Pistons, Jason Maxiell'in enerjisinden yararlanacaktı. NBA'deki ikinci yılını geçiren oyuncunun altı sayı ile katkı yaptığı 11-2'lik seri, ev sahibi ekibin dört dakikalık bölüm sonrası 33-19 ile farkı çift hanelere çıkarması anlamına geliyordu. Pistons'ın 11-2'lik serisine Celtics'in cevabı, 8-0 oluyordu. Çeyreğin geri kalan bölümünde Ray Allen ve Kevin Garnett ile ayakta kalan Celtics, bitime 4 saniye kala Rajon Rondo'nun basketiyle farkı dört sayıya kadar indiriyordu. Her şeye rağmen Pistons, soyunma odasına 43-39'luk avantaj ile gidecekti.

İkinci yarıya Kevin Garnett'in serbest atış çizgisinden bulduğu sayılarla başlayan Boston Celtics, oldukça kötü bir saha içi şut yüzdesiyle hücum ediyordu. Antonio McDyess ve Tayshaun Prince'in sayılarına serbest atışlardan bulduğu sayılar ile cevap vermeye çalışan Celtics, üçüncü çeyreğin ilk 10 dakikası içerisinde saha içinden 1 basket ile oynamasına karşın 9 serbest atış isabetiyle farkı tek hanelerde tutmayı başarıyordu. James Posey'nin son saniye basketiyle skor, 65-58 kadar gelmişti.

James Posey'nin korna ile birlikte bulduğu basket Celtics adına, ''saha içi ve serbest atış isabeti'' eşitliğini de bozuyordu. Celtics'in çizgiden bulduğu 28 sayı, son çeyrek öncesi takımı ayakta tutan yegane veriydi. İki takım adına ise en ilginç istatistik, yayın gerisinden isabet bulunamamasıydı. Üç çeyrek sona erdiğinde, ne Celtics, ne de Pistons, üç sayılık basket bulabilmişti.

Dördüncü çeyreğin başında da devrede olan Jason Maxiell ve takımına getirdiği enerjiydi. Maçın bitimine 6:20 kala Boston Celtics koçu Doc Rivers'ın aldığı molaya kadar Pistons'a 6 sayı kazandıran Maxiell, Pistons'ın 76-67'lik üstünlüğünde baş rolü oynayan oyuncu olmayı başarıyordu. Bu süreç içerisinde ise maçta bir ilk yaşanıyor ve dördüncü çeyreğin üçüncü dakikasının sonunda James Posey, iki takım adına da maçtaki ilk üç sayılık isabeti kaydediyordu. Maçtaki ikinci üçlük ise, Boston'a tüm kapıları kapatacaktı. Karşılaşmanın bitimine 2:55 kala Chauncey Billups'ın üç sayılık basketi, 83-73 ile farkı tekrar çift hanelere çıkırıyor ve Celtics'in geri dönüş yollarını tamamen kapatıyordu.

Boston Celtics, normal sezonda rakiplerini %41.9 ile en düşük saha içi şut yüzdesinde tutan takımlar sıralamasında en üstte yer alıyordu. Dün gece ise durumda ufak bir değişiklik oldu. Pistons, maç boyunca kullandığı 70 şutun 36'ında isabet kaydederken 51.4'lük bir yüzde ile oynadı (McDyess 8/14, Hamilton 8/10, Wallace 6/9, Maxiell 6/6). Boston Celtics ise 21/66 ile hücum etmesine karşın 39 kez gittiği serbest atış çizgisinden 32 sayı bulunca 45 dakika oyunda kalmayı başardı. Fark, 19 olarak gözükse de Pistons, Celtics'in oyunu bıraktığı son üç dakika içerisinde 16 sayı buldu ve söz konusu fark oluştu.

Detroit Pistons adına en olumlu performans, 21 sayı ve 16 ribaund ile Antonio McDyess'tan geldi. 34 dakika sahada kalan McDyess, 35 dakikadan az süre almasına karşın bir playoff maçında 20+ sayı/15+ ribaund barajını geçen üçüncü Pistons oyuncusu olmayı başardı. McDyess'tan önce bu seviyeye çıkan diğer iki Pistons oyuncusu ise, 20 Mart 1963 günü St. Louis karşısında 30 sayı ve 18 ribaund ile oynayan Dave DeBusschere ve 14 Nisan 1977'de Golden State maçında 23 sayı/18 ribaund yapan Bob Lanier olmuştu.

Pistons'ta 8/10 saha içi isabetiyle 20 sayı ve 7 asist yapan Richard Hamilton, galibiyetin önemli isimlerinden olurken Rasheed Wallace 14 sayı, 5 ribaund ve 5 blok, Jason Maxiell 14 sayı ve 3 ribaund, Chauncey Billups 10 sayı ve 7 asist, Tayshaun Prince de 7 sayı ve 3 asist ile oynadı.

Boston Celtics ise maç boyunca saha içinden sadece 21 şut isabeti ile oynarken kulüp tarihinin Konferans Finalleri veya NBA Finalleri'ndeki en kötü hücum performansına imza attı. Bu seviyede Celtics'in dünkü performansından daha kötüsü sadece bir kere 1999 Batı Konferansı Finalleri'nde Portland Trail Blazers tarafından sergilenmişti. Portland, San Antonio Spurs'e 85-63 kaybettiği maçta saha içinden kullandığı 77 atışın sadece 19'unda isabet kaydedebilmişti.

Oldukça düşük bir şut yüzdesiyle hücum eden Celtics'te Kevin Garnett ve Paul Pierce, 16'şar sayı ile takımlarının en skorer isimleri oldular; fakat Garnett 6/16 ile hücum ederken Pierce, Garnett'ten de kötüydü (3/14). Boston Celtics adına en büyük hayal kırıklığı ise 2/8 ile 11 sayı üreten Ray Allen oldu.

Serinin beşinci maçı, yarın gece Boston Celtics'in evi TD Banknorth Garden'da oynanacak. Bu sezonki Playofflar'da ev sahibi takımların avantajlarını iyi kullandığını biliyoruz. Bildiğimiz bir diğer şey de, bir maç önce alınan 15 veya 20 sayılık farkların takip eden maçta herhangi bir anlamının olmaması. Bu açıdan bakıldığında, Celtics'in her zaman dün geceki kadar kötü şut kullanmayacağını düşünüyorum. Beklentim, beşinci maçı kazanan Celtics'in altıncı maça konsantre olduğu takdirde NBA Finalleri'ne yükselmesi yönünde.

Çarşamba gecesi TSİ 03.30'da oynanacak maçı kazanan takım, altıncı maçta seriyi bitiren taraf olabilir.

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Fransa Futbolu'nda Çifte Şampiyonlar Tarihi



Fransa'da Olympique Lyon'un önce, üst üste yedinci Lig Şampiyonluğu'nu ardından da Fransa Kupası'nı kazanmasının ardından tarihin tozlu sayfaları çevrilmeye başlandı. Kulüp Tarihi'nde 7 lig şampiyonluğu bulunan Lyon, ilk kez hem Fransa Kupası'nı hem de Lig Şampiyonluğu'nu aynı sezon içerisinde kazanarak ''duble'' yapmayı başardı. Fransa'da daha önce ise 10 ayrı takım toplam 14 kez sezonu, ''Şampiyonluk bizim, Kupa bizim'' diyerek kapatmıştı.

1995-96: AJ Auxerre

Lyon'dan önce duble yapan son Fransız, 1995-96 Sezonu'ndaki başarısıyla AJ Auxerre takımı olmuştu. Toplamda dört kez Fransa Kupası Şampiyonu olan Auxerre, tarihindeki tek Ligue 1 Şampiyonluğu'nu da söz konusu dört sezondan birine denk getirince adını tarihe yazdırmayı bilmişti.

Auxerre, 38 maçlık lig maratonunda 72 puan ile en yakın rakibi Paris Saint Germain'in dört puan önünde şampiyon olurken Kupa Finali'nde de Nîmes Olympique karşısında 2-1 ile gülen taraf oluyordu. Auxerre takımını gün yüzüne çıkaran efsane menajer Guy Roux'nun çalıştırdığı 95-96 takımından üç oyuncu, Auxerre Tarihi'nin gelmiş geçmiş en iyi 11 oyuncusu arasına girmeyi başardı: Laurent Blanc, Corentin Martins ve Yann Lachuer. Aynı takımdan Lilian Laslandes da başarının önemli isimlerinden biri olarak gösterilebilirdi.

1988-89: Olympique de Marseille

Auxerre'den önceki başarı hikayesi ise 80'li yılların sonuncusuna rast geliyordu. Olympique Marseille için rüya gibi bir periyodun başlangıcı oluyordu aynı zamanda, 1988-89 Sezonu. Her ne kadar sonu çok büyük hayal kırıklıkları ve skandallarla bitecek olsa da, Marseille adına dört sezonluk şampiyonluk serisinin ilk sezonuydu, 1988-89.

Ligi 73 puan ile zirvede bitiren Marseille, ikinci bitiren 70 puanlı Paris Saint Germain'in önünde şampiyon olurken Fransa Kupası'nı alabilmek için de Monaco ile yüzleşecekti. Monaco, yıldızlarla dolu bir kadroydu. Fransız menajer Arsene Wenger, Emmanuel Petit, George Weah ve Glenn Hoddle gibi isimler, Ligue 1 Şampiyonu'na karşı koymak istiyordu. 10 Haziran 1989 günü Parc de Prince Stadı'nda oynanan Final karşılaşması, unutulmazlar arasına girecekti. Marseille kadrosunun yıldız ismi Jean-Pierre Papin'in üç gol atarak damga vurduğu maçı 4-3 kazanan Şampiyon, 1989 yılında Kupa ve Ligue 1'i alarak duble yapıyordu.

1986-87: FC Girondins de Bordeaux

1983-84 ve 1984-85 Sezonu'nda Aime Jacquet yönetiminde art arda iki kez Ligue 1 Şampiyonu olmayı başaran Bordeaux'nun önünü 1985/86 Sezonu'nda şampiyon olan Paris Saint Germain, kesmiş ve rakibinin serisine son vermişti; fakat Bordeaux, bir sezon sonra tekrar Lig Şampiyonu olarak, sadece kısa bir ara verdiğini göstermişti.

Galibiyete iki ve beraberliğe bir puan verildiği sezonda Bordeaux, 38 maçlık maratonu 53 puanla ilk sırada tamamlarken 49 puanlı Olympique Marseille, 49 puanda kalıyordu; fakat iki takımın karşılaşması gereken bir platform daha olacaktı. 10 Haziran 1987 günü Fransa Kupası için sahaya çıkan iki takımdan Bordeaux, forvet oyuncuları Philippe Fargeon ve Zlatko Vujovic'in golleri ile 2-0 kazanarak Fransa'da 1986-87 Sezonu'nu süpürüyordu.

1974-75: AS Saint-Étienne

60'lı ve 70'li yılların Fransası'nda futbolun tek hakimi olan Saint-Étienne, kupaları silip süpürürken toplam dört kez, Fransa Ligue 1 ve Fransa Kupası'nı aynı sezonlarda kazanarak ''duble'' yapmayı başarmıştı. Serinin son sezonu ise, 1974-75'ti.

Ligue 1'de 38 maç sonunda 58 puan toplayarak şampiyon olan Fransız'ın dokuz puan arkasında (ki üç puanlık sistem ile değerlendirildiğinde fark, 12'ye kadar çıkıyor) Olympique Marseille bulunuyordu. Ligue 1'de 10 kez ile en fazla şampiyon olan Saint-Étienne'in sekizinci şampiyonluğuna denk gelen sezonda, Fransa Kupası'ndaki rakip ise RC Lens oluyordu. Oswaldo Piazza ve Jean-Michel Larqué'nin golleri ise Ligue 1 Şampiyonu'na Fransa Kupası'nı da getirecekti.

1973-74: AS Saint-Étienne

Fransa Futbolu'nun en büyük efsanelerinden olan Saint-Étienne, 1973-74 Sezonu'nda da Ligue 1'de 66 puanla sıralamanın en üstünde bulunuyordu (Söz konusu sezonda, galibiyete 2 ve beraberliğe de yine 1 puan verilirken takımlar, üç golün üzerine çıktıkları maçlardaki goller için ise ekstra 1 puan alıyorlardı). İkinci sıradaki 58 puanlı FC Nantes ise ikincilik ile yetiniyordu. Lig, kazanılmıştı; ama Kupa'da açık kalan bir hesap vardı.

Ligue 1'de tarihin en unutulmaz kümede kalma yarışının yaşandığı sezonda Monaco, ligi 41 puan ve averajla 16. sırada tamamlayarak küme düşmekten son anda kurtuluyordu. Sezon sonunda 44 puan ile ligin 9. sırasında kendisine yer bulan Nîmes Olympique ile küme düşen AS Nancy arasında sadece üç puanlık bir fark vardı. Monaco, ateş çemberinden çıkmayı başarmıştı; ama Kupa Finali'nde o kadar şanslı olmayacaktı. 1972-1986 yılları arasında Ligue 1'de attığı 299 golle gelmiş geçmiş en skorer oyuncu olan Arjantinli forvet Delio Onnis'in tek golü Monaco için yeterli olmuyor; Saint-Étienne, Christian Synaeghel ve Alain Merchadier ile 2-1 kazanıyordu.

1971-72: Olympique de Marseille

1988-89 Sezonu'nda ikinci kez ''duble'' yapacak Marseille için ilk duble, 1972 yılında gerçekleşmişti. Ligde 56 puan ile en yakın rakibine beş puan fark atarak şampiyon olan Marseille, Kupa Finali'nde ise SEC Bastia ile karşılaşıyordu.

4 Haziran 1972 günü oynanan maçın 15. dakikasında Didier Couécou ile öne geçen Marseille, dönemin büyük golcüsü Yugoslav Josip Skoblar'ın bitime 17 dakika kala attığı gol sonrası farkı, ikiye çıkarıyordu. Takımının 2-1 kazandığı Final maçında galibiyeti perçinleyen golü atan Skoblar, sezon boyunca attığı 30 lig golü ile de Ligue 1'in en çok gol atan oyuncusu olmuıştu.

1969-70: AS Saint-Étienne

Fransa Ligue'in 18 takımla oynandığı 1969-70 Sezonu'nda da şampiyon AS Saint-Étienne olacaktı. Kulüp tarihinin en rahat lig şampiyonluklarından birine imza atıldığı sezonda Saint-Étienne, iki puan sisteminin uygulanmasına karşın ligi 11 puanlık fark ile şampiyon olarak kapatıyordu. 45 puanlı Olympiue Marseille ise ikincilikten öteye gidemiyordu.

Saint-Étienne adına en dominant şampiyonluk sezonlarından biriydi. 30 gol ile ligin en az gol yiyen takımı olan Saint-Étienne, attığı 88 gol ile de açık ara ligin en golcü takımı olmayı başarıyordu. Sezon boyunca sergilenen görüntü, Fransa Kupası Finali'nde de devam etmeliydi. Daha sonraki ''duble'' şampiyonluklarda menajer olarak görev yapacak Robert Herbin'in kaptanlığındaki Saint-Étienne, FC Nantes karşısında 5-0 kazanarak üçüncü kez Fransa Kupası'nı müzesine götürüyordu.

1967-68: AS Saint-Étienne

Dört sezon sürecek şampiyonluk serisinin ikinci yılına denk gelen 1967-68 Sezonu'nda Saint-Étienne, Fransa Ligi'ndeki diğer takımlara söz hakkı bile vermiyordu. Ligi 9. sırada tamamlayan AC Ajaccio'nun 59 gol ile Saint-Étienne'den sonra en golcü takım olduğu sezonda Şampiyon, attığı 78 ve yediği 30 gol ile sezonu +48'lik gol averajı ile tamamlayacaktı. Ligi 57 puanla en yakın rakibi OGC Nice'in 11 puan önünde şampiyon olarak tamamlayan Saint-Étienne dışında averajı pozitif anlamda çift hanelere ulaşan tek takım ise Bordeaux (+13) oluyordu.

Bordeaux ile Saint-Étienne, 1968 Fransa Kupası Finali'nde karşı karşıya geliyordu. Bordeaux, beşinci dakikada Edouard Vojciak ile öne geçmişti; ama Saint-Étienne, dönemin en güçlü takımıydı. Cezayirli oyuncu Rachid Mekloufi'nin 30 ve 78. dakikalarda gelen iki golü, Saint-Étienne'in Kupa Şampiyonu olması için yeterli olacaktı.

1962-63: AS Monaco FC

1959-60 Sezonu'nda Fransa Kupası'ndaki ilk şampiyonluğunu yaşayan Monaco, ertesi sezon kendi adına yine bir ilke imza atarak Ligue 1'i şampiyon olarak tamamlamıştı; ama Monaco'nun ilk duble şampiyonluk için biraz daha beklemesi gerekiyordu.

1962-63 Sezonu'nu 50 puanla en yakın rakibi Stade de Reims'in üç puan önünde şampiyon olarak tamamlayan Monaco, 12 Mayıs 1963 günü Stade de Prince'de oynanan Final'de Olympique Lyonnais karşısında duble şansı yakalamıştı; ama 0-0 sona eren maç sonrası sonuç, 23 Mayıs günü oynanacak tekrar maçına kalmıştı. 11 gün sonra bir kez daha karşılaşan iki takımdan Monaco, rakibini 2-0 yenmeyi başararak sezonu hem Lig, hem de Kupa Şampiyonu olarak tamamlamıştı.

1957-58: Stade de Reims

Şimdilerde Ligue 2'de eski günlerine dönmenin yollarını arayan Stade de Reims, bir zamanlar Fransa Futbolu'nun en seçkin takımlarından biriydi. Fransız Futbolu'nun iki büyük yıldızı Just Fontaine ve Raymond Kopa'nın da formasını giydiği kulübün tarihinde, altı Ligue 1 şampiyonluğu bulunuyor.

Stade de Reims, dördüncü lig şampiyonluğunu yaşadığı 1957-58 Sezonu'nda 48 puanla en yakın rakibine yedi puan fark atarak şampiyon olurken bir sıra arkasındaki Nîmes Olympique ile Fransa Kupası Finali'nde de rakip oluyordu. Lig şampiyonu, 11 Fransız oyuncu ile çıktığı maçta rakibini René Bliard (2) ve Just Fontaine'nin golleri ile 3-1 yenerek Fransa Lig Şampiyonluğu apoletinin yanına Fransa Kupası Şampiyonluğu'nu da ekliyordu.

1951-52: OGC Nice

1950-51 Sezonu'nda müthiş bir yarış sonrasında Ligue 1'i Lille OSC takımının önünde 41 puan ve gol averajı ile en üst sırada tamamlayan OGC Nice ve beşinci sıradaki Stade de Reims takımlarını sadece bir puan ayırıyordu. 1951-52 Sezonu ise, nispeten rahat geçmiş olabilir OGC Nice için.

44 puanlı Lille OSC ve 45 puanlı Bordeaux'nun önünde 46 puanla şampiyon olan OGC Nice, Kupa Finali'nde de lig ikincisi Bordeaux ile karşılaşacaktı. 1952 Finali, 1957'de oynanacak olan Toulouse-Angers Finali'nde sonra (6-3) en gollü Kupa Finali olarak bugünler için tarihe geçecekti. Maçın 32. dakikasında takım kaptanı Jean Belver ile 3-1 öne geçen Nice, daha sonra rakibinin gollerine engel olamamış ve 55. dakikada 3-3'lük skorla rakibine yakalanmıştı. 65. dakikaya gelindiğinde ise Nice, 5-3 önde olan taraftı. Maç sonuna kadar başka gol olmayınca da Nice, sezonu iki kupa ile noktalamış oluyordu.

1945-46: Lille OSC

1901 yılında kurulan SC Fives ve kuruluş yılı 1902 olan Olympique Lillios takımlarının 1944 yılında güçlerinin birleştirmesi sonucu ortaya çıkan Lille Olympique Sporting Club, ikinci sezonunda AS Saint-Étienne'nin bir puan önünde 45 puanla bugünkü Ligue 1 şampiyonu olmayı başarıyordu.

Lille OSC için aynı sezon, bir başarı hikayesi de Fransa Kupası'nda yazılacaktı. Final maçında Red Star Olympique takımı ile karşılaşan Lille OSC, rakibini 4-2 mağlup ederek sezonu çifte şampiyon olarak tamamlıyordu.

1933-34: FC Sète 34 ve 1935-36: Racing Club Paris

Çifte şampiyonluk adına Fransa'daki en eski kahramanlıklar, 30'lı yıllara kadar uzanıyor. Fransa Lig Tarihi'nde iki şampiyonluğu bulunan FC Sete 34, ilk şampiyonluğunu 1934 yılında kazanmıştı. SC Fives önünde bir puan farkla kazanılan şampiyonluğun yanına 6 Mayıs 1934 günü Marseille karşısında alınan 2-1'lik Fransa Kupası Finali galibiyetini ekleyen FC Sete 34, ''Fransa'nın İlk Çifte Şampiyonu'' olmayı başarmıştı.

1935-36 Sezonu'nda ise aynı başarıyı Racing Club Paris, gerçekleştirmişti. Daha sonra SC Fives ile birleşerek Lille OSC adını alacak olan Olympique Lillois'nin üç puan önünde 44 puan ile kazanılan şampiyonluğun ardından 3 Mayıs 1936 günü oynanan Fransa Kupası Finali'nde de Charleville karşısında 1-0 kazanan RC Paris, sezonu ''duble'' yaparak tamamlamıştı.

Olympique Lyonnais: Tarih Yazdılar. Yine.



Olympique Lyonnais, geçtiğimiz haftasonu Auxerre deplasmanında 3-1 kazanarak Fransa Ligue 1'deki üst üste yedinci şampiyonluğuna ulaşmıştı. Sonuç, kimse için sürpriz değildi. Lyon'un genç yıldızı Karim Benzema ise sezon boyunca takımı için attığı 20 lig golü sonrası Gol Kralı olmayı başarıyordu. Fransız şampiyonun yedi yıllık koşusunda hiçbir zaman Ligue 1'in en golcü oyuncusu, Lyon kadrosundan çıkmamıştı ve Benzema, bu anlamda takımı adına bir ilki gerçekleştirmişti; ama bu yedi yıllık seride eksik olan bir şey daha vardı.

Lyon, Fransa Kupası'nı daha önce, 1964, 1967 ve 1973 yılında olmak üzere toplam üç kez kazanabilmişti. Stade de France'de dün gece gerçekleşen karşılaşma, bu açıdan ayrı bir önem taşıyordu. Yedi yıllık şampiyonluk serisi boyunca en yüksek derecesi 2003-04 Sezonu'ndaki Çeyrek Final olan Lyon, Monaco'ya 4-1 kaybederek saf dışı kalmıştı. Diğer sezonlarda ise herhangi bir derece elde edilememişti, şampiyon tarafından Coupe de France'de.

2 Mayıs 1998 günü, Paris Saint Germain ve RSC Lens takımları arasında yapılan Fransa Kupası Finali'nden bu yana Stade de France'de yapılan Final organizasyonu, art arda 11. kez aynı stadyumdaydı ve 80000 kişi, PSG ile Olympique Lyon takımları arasındaki mücadeleyi izlemek için tribünleri doldurmuştu.

Olympique Lyon, sezon boyunca Ligue 1, Şampiyonlar Ligi, Fransa Kupası ve Fransa Lig Kupası arasında mekik dokuyan Lyon, Şampiyonlar Ligi Çeyrek Finalleri'nde Manchester United'a 1-1 ve 1-0 ile elenirken, Lig Kupası'ndaki macerası da Yarı Final'de Le Mans karşısında aldığı 1-0'lık mağlubiyet ile sona ermişti. Lyon'un Final'deki rakibi Paris Saint Germain ise, tüm sezon Ligue 1'de kalmak için terlemiş ve son haftada Sochaux deplasmanında aldığı 2-1'lik galibiyet ile alt lige düşmekten kurtulmuştu.

İki farklı senaryoyu Fransa Kupası Finali'nde karşılaştıran kader, ağlarını şu şekilde örmüştü:

Son 64:
Stade Athlétique Spinalien 0-2 Paris Saint Germain
US Créteil-Lusitanos 0-4 Olympique Lyonnais

Son 32:
SJA Le Poiré-sur-vie 1-3 Paris Saint Germain
Croix de Savoie 74 0-1 Olympique Lyonnais

Son 16:
Olympique Lyonnais 2-1 FC Sochaux
Paris Saint Germain 2-1 SJ Bastia

Çeyrek Finaller:
Olympique Lyon 1-0 FC Metz
USJA Carquefou 0-1 Paris Saint Germain

Yarı Finaller:
Amiens SC 0-1 Paris Saint Germain
Olympique Lyon 1-0 CS Sedan

Final'e gelene kadar Ligue 1'den herhangi bir takım ile eşleşmeyen PSG, Kupa'yı kazanmak için geldiği son aşamada karşısında lig şampiyonunu görecekti. Lyon ise, Son 64'te 4-0 kazandıktan sonra birer farklı galibiyetler ile Final'e kadar gelmeyi başarmıştı. Maçın oynanacağı Stade de France, Paris Saint Germain'in eviydi ve PSG, avantajını kullanmak isteyecekti.

Bir tarafta kümede kalmanın, diğer tarafta da ligi şampiyon olarak kapamanın morali vardı. PSG ise, maça iyi başlayan taraftı. İlk yarıdaki etkili oyununu ikinci yarıya taşımayı da başaran PSG, normal sürenin sonuna kadar birçok önemli fırsattan yararlanamayacaktı. 80. dakikada Pedro Miguel Pauleta'nın oyundan alınması sonrasında gol pozisyonu üretmekte zorlanan PSG karşısındaki Lyon, Final'in herhangi bir dakikasında şampiyon karakterini hiç tereddüt etmeden gösterebilirdi. Öyle de oldu.

Lyon, 90 dakika boyunca karşılayan taraf olduğu maçı, uzatmalara götürerek ilk anda istediğine kavuşmuştu. 102. dakikada ise Karim Benzema ve Kader Keita'nın yardımcı rolleri paylaştığı gol pozisyonunu Sidney Govou bitiriyordu. Artık PSG için geri dönme şansı kalmamıştı, belki de.



Fransa Ligi'nin son yedi sezondaki değişmeyen şampiyonu Lyon, Fransa Kupası'nda dördüncü kez mutlu sona ulaşırken tarihinde ilk kez ''duble'' yapmayı başardı. Kulüp Başkanı Jean-Michel Aulas'nın verdiği söz sonrası, şanpiyon Lyon'un her oyuncusu birer son model arabanın da sahibi olmuş oldu.

Coppa Italia '08: Şampiyon Roma !







AS Roma 2-1 FC Internazionale

25 Mayıs 2008 Pazar

Copa Libertadores: Seçilmiş Dörtlü !..



2008 Copa Santander Libertadores'te Yarı Finalistler belli oldu. Çarşamba gecesi, Atlas deplasmanında 2-2'nin rövanşını 3-0'lık galibiyet ile alan Boca Juniors ve ilk maçta Sao Paulo karşısında aldığı 1-0'lık mağlubiyetin altından Washington'ın attığı son dakika golüyle 3-1 kazanarak kalkmayı bilen Fluminense'den sonra Ekvador temsilcisi LDU Quito ve Meksika'dan Club America, dörtlüyü tamamlayan diğer iki takım olmayı başardılar.

Çeyrek Finaller'de dört ülkeden toplam sekiz ekip yarıştı. Fluminense, Sao Paulo ve Santos, Brezilya'yı temsil ederken Arjantin; San Lorenzo ve Boca Juniors, Meksika da Club America ve Atlas ile son 8'de bayraklarını dalgalandıran ülkelerden oldular. Bu aşamada bir takım ile mücadele eden Ekvador ise, sesini LDU Quito'nun başarı grafiği ile doğrultulu olarak çıkarabiliyordu.

Copa Libertadores'in 2008 yılındaki serüveni, çoğu zaman inişli çıkışlıydı. Geriye kalan dört takım arasında en ağır basan ekip Boca Juniors, lider Atlas'ın ardından çıktığı grup aşamasında işini ancak son haftada garantileyebilmişti. Cruzeiro'yu eledikten sonra geldiği Çeyrek Final'de de Arjantin'de 2-2 berabere kalıp, deplasmanda 3-0 kazanarak Yarı Final'e çıkmayı başardı.

Paraguaylı golcü Salvador Cabanas'ın formasını giydiği America da Çeyrek Final aşamasında önce Flamengo ile hayli enteresan iki maçta karşı karşıya gelmişti. İlk maçı Azteca'da 4-2 kaybeden Meksika temsilcisi, deplasmanda ise golcü oyuncusunun müthiş performansı ve son dakika golü ile 3-0 kazanarak herkesi şaşkına çevirmişti. Çeyrek Final'de ise favori Santos karşısında ilk maçı 2-0'la geçip ikinci maçta 1-0 yenilgi kredisini açtı, kendisine ve senaryo, gerçek olunca da Yarı Finaller'e gelmenin yolunu bulmuş oldu.

Çeyrek Finaller'in ilgi çekici bir diğer takımı ise Arjantin temsilcisi San Lorenzo'ydu. Bir önceki turda, River Plate ile ''Arjantin maçı'' yapan San Lorenzo, 2-0 yenik durumdayken 9 kişi kaldığı maçı art arda iki gol atarak 2-2'ye getirmiş ve turu geçen taraf olmuştu. Çeyrek Finaller'de ise 1-1'in rövanşı için gittiği LDU Quito deplasmanında ilk yarı tamamlanmadan, haksız bir kırmızı kartla, 10 kişi kalan San Lorenzo, 1-0'lık yenilgiden skoru ancak beraberliğe getirebildi. Penaltılarda ise şans, yanlarında değildi. LDU Quito, kendi adına, son yılların en önemli başarısı sonrasında Yarı Finaller'e yükselen taraf oluyordu.

Yarı Final aşamasında dikkati çeken ilk nokta, dört takımın dört ayrı ülkeyi temsil etmesi olabilir. Son yıllarda, Copa Libertadores'e damga vuran Arjantin ve Brezilya takımlarının yokluğunu düşününce, hayli enteresan bir durum çıkıyor ortaya. En son 1999 yılında; Deportivo Cali (Kolombiya), Cerro Porteño (Paraguay), River Plate (Arjantin) ve Palmeiras (Brezilya) takımlarının yarıştığı Yarı Finaller'de dört ayrı ülkeden dört takım birbirlerini bulmuşlardı. '99 Yarı Finalleri'nden bu yana hiçbir zaman Yarı Final'de üçten fazla ülke ismine rastlanmadı.

2008 Copa Santander Libertadores Yarı Final eşleşmeleri ise şu şekilde oluştu:

Boca Juniors (Arjantin) - Fluminense (Brezilya)
Club America (Meksika) - LDU Quito (Ekvador)

Libertadores'te bu sezon yaşanan hızlı değişikliklere en güncel örneklerden biri ile devam edelim. Çeyrek Final kuralarından önce, Yarı Final için beklenen iki eşleşmeden biri olarak Boca Juniors ve Sao Paulo bekleniyordu; fakat ilk maçta sahasında Atlas ile berabere kalan Boca'nın avantaj yitirdiği düşünülürken Fluminense karşısında ilk maçı evinde 1-0 kazanan Sao Paulo'nun ise, Yarı Final için dev bir adım atmış olduğu kabul ediliyordu. Atlas-Sao Paulo eşleşmesine hazırlananlar, şu günlerde o takımların yerinde Boca Juniors ve Fluminense isimleriniş görüyor.

Diğer tarafta ise sürprizler yer alıyor. Ekvador'dan LDU Quito, haftasonu kartların havada uçuştuğu stresli bir Quito derbisinden çıkmasına karşın San Lorenzo'yu, penaltılarla da olsa, elemeyi başardı. Club America da Brezilya takımlarını sıraya dizmeye devam etti.

Eşleşmeler, belli olduğuna göre favorilerimizi ya da öngörülerimizi yazıya dökmeye başlayalım biz de. Boca Juniors'ın dört takım arasında, en dikkat çekici ekip olduğu rahatlıkla söylenebilir sanırım. Juan Roman Riquelme ve Martin Palermo gibi Avrupa'dan dönüşte performanslarını yükselten iki oyuncu özelinde oldukça tecrübeli bir kadrosu var, Boca'nın. Yarı Finaller'de diğer takımlar arasında sıyrılmalarının en büyük nedeni, Cruzeiro ve Atlas deplasmanlarında alınan rahat galibiyetler olmalı. Boca, kazanmak istediği veya kazanmak zorunda olduğu maçları yüksek konsantrasyon ile oynayarak rakiplerinin sinirin bozmaya devam ediyor.

Boca Juniors'ın Yarı Final'deki rakibi Fluminense, Çeyrek Finaller'den en büyük sürprize imza atan takımlardan biriydi. Sao Paulo gibi savunması ile aynı kıtada yarıştığı takımlar ile beraber değerlendirildiğinde önemli avantajlara sahip bir takıma karşı bitime 20 dakika kala toplam skorda 2-1 geriyen düşen Fluminense'nin o noktadan geri dönmesi, takdir edilebilir; ama Boca Juniors'ın büyük favori.

LDU Quito ve Club America arasındaki eşleşme için erken bir tahminde bulunabilmek, çok doğru olmayabilir; ama Quito'nun iyi işleyen kanatları ve agresif orta sahası, daha yumuşak oynayan America karşısında avantaj yakalayabilir. Yine de hangi takım çıkarsa çıksın, bu eşleşmedeki iki ekip de turnuvaya renk katmayı çoktan başardılar.

Final'e çıkan, rakibini zorlayacaktır; ama Boca Juniors'ın Final'e çıktığı takdirde, şampiyonluk için önde olacak takım olduğunu düşünüyorum. Azteca'da oynanacak ilk maçta Salvador Cabanas, iyi gününde olmazsa LDU Quito, tur için daha net bir söz sahibi olabilir. Final beklentim ise, bu dakikadan sonra, Boca Juniors-LDU Quito.

23 Mayıs 2008 Cuma

Fluminense: Washigol, Gol, Gol ...



Copa Santander Libertadores'te dün gecenin kapanış maçı, Brezilya'nın iki temsilcisini karşı karşıya getirdi. Morumbi'de oynanan ve Sao Paulo'nun 1-0'lık üstünlüğü ile sona eren ilk maçın rövanşında yine ev sahibi kazandı. Fluminense, bir dönem Fenerbahçe forması da giyen Washington'ın son saniyedeki kafa golüyle 3-1 kazanarak bir üst tura çıkan taraf olmayı başardı.

Güney Amerika Futbolu ile Avrupa Futbolu arasındaki en büyük farklardan biri, Avrupa'da üst düzey karşılaşmalarda çoğu zaman görülen çağdaş savunma taktikleridir. UEFA Şampiyonlar Ligi'nde iyi savunma yapmayı başaran takımlar, sürekli şampiyonluk seviyesinde dolaşırlar. Güney Amerika'da ise estetik ön plandadır ve Copa Libertadores'te de hücum gücü yüksek takımlar, her zaman için geri dönebilme şansını ellerinde bulundururlar. Boca Juniors'ın Atlas deplasmanında rakibini sürklase etmiş olması, en güncel örnek olarak gösterilebilir.

River Plate, San Lorenzo, Boca Juniors, Santos ve America gibi takımlar, hücum yönleri ile ayakta kalarak başarıya ulaşmışlardır, son yıllarda. Sao Paulo ise tüm bu ekiplerden farklı olarak Avrupa kıtasında dev kulüpler tarafından uygulanan savunma seviyesine en yakın gözüken Güney Amerika temsilcisidir, belki de. İlk maçta Adriano'nun golüyle yakaladığı üstünlüğü, yaklaşık 75 dakika gol yemeden korurken de bu özelliğinde güç bulmasını bilmişti. Dün gece ise işler biraz sarpa saracaktı, Sao Paulo adına.

Fluminense, maça taraftar desteğini arkasına alarak başlamıştı. Sao Paulo da savunmasına güvenmeyi deneyecek gibi gözüküyordu. İlk maçtaki skoru korumak için çıkmıştı sanki sahaya, Sao Paulo. Fluminense'de Junior Cesar, sol kanattan yaptığı bindirmeler ile Sao Paulo için önemli tehlikeler yaratırken 10 numara Thiago Neves, tek forvet gibi oynayan Washington'a destek oluyordu. Gol perdesi ise bu dakikalarda açılacaktı. Sao Paulo, savunmasına güveniyordu belki; ama tecrübeli kaleci Rogerio Ceni'nin bir anlık tereddütü sonrası havadaki topa ''golcü vuruşu'' yapan Washington, takımını 1-0 öne geçiyordu.

Sao Paulo, 1-0'lık skor dezavantajına karşın sakin kalmayı başarmıştı, ilerleyen dakikalarda. İlk yarının son bölümünde ise Fluminense dev bir imkandan yararlanamıyordu. Dario Conca'nın ceza sahasından gönderdiği şutu kaleci Rogerio Ceni çeliyor ve top, Fluminense'den Thiago Neves'e geliyordu; ama pozisyon çok hızlı gelişmişti. Neves de muhtemelen böyle bir fırsatı beklemiyordu. Neves, kaçırdı ve kalan sürede başka gol olmayınca ilk yarı, ev sahibi takımın 1-0'lık üstünlüğü ile sona erdi.

İkinci yarı için sahaya dönüldüğünde Sao Paulo, fikir değiştirmiş gibi gözükecekti. Çok güvendiği savunmasından ödün vermeye başlayan konuk ekip, karşı sahada daha fazla görünüyordu. Maç boyu performansı, beklenenin altında seyreden Dagoberto'nun oyundan alınıp yerine Aloisio'nun girmesi ise Sao Paulo'nun tüm görüntüsünü değiştiriyordu.

Aloisio, oyuna girer girmez henüz ilk şutunda tehlike yaratmış ve Sao Paulo için değişim sürecini başlatan isim olmuştu. İki kanattan yaptığı ataklar ile Fluminense savunmasını zor durumda bırakan oyuncunun ateşlediği Sao Paulo, 15 dakikalık baskısıyla gole doğru gittiğini anlatıyordu adeta, maçı takip eden herkese. 70. dakikada Aloisio, bu kez sol taraftaydı ve çizgiye kadar indikten sonra topu çekip sağ ayağıyla Adriano'nun kafasına gönderiyordu.

Maçın bitmesine 20 dakika kala Sao Paulo, beraberliği yakalamayı başarmıştı. Fluminense'nin üst tura çıkabilmesi için kalan zamanda iki gol atması gerekecekti ve üstün bir takım savunması yapan Sao Paulo karşısında bu, pek kolay gerçekleştirilecek bir şey değil gibi gözüküyordu; ama ev sahibi ekip, atması gereken iki golden birini aradan çıkarmıştı bile. Beraberlik golünün ardından savunmada konsantrasyon sıkıntısı çeken Sao Paulo, rakip takımdan Dodo'yu kaçırıyor ve Fluminense, 71. dakikada bir kez daha öne geçiyordu.

Fluminense için 2-1'lik galibiyet, yeterli bir skor değildi. Sol kanadı boydan boya kullanan Junior Cesar, klasik bir Brezilyalı kanat oyuncusu gibi hızlı ve biraz da savruktu. Yine de Sao Paulo için sıkıntı yaratabilecek potansiyele sahipti. 81. dakikada sarı kart gören Joilson'u iki dakika sonra aynı tuzağa düşüren Cesar, rakibini oyundan attırıyor ve 10 kişi kalan Sao Paulo karşısında Fluminense, umutlarını tazeliyordu.

Karşılaşmanın hakemi Carlos Amarilla'nın işaret ettiği uzatma dakikalarının son saniyelerinde Fluminense, kazandığı köşe vuruşunu Thiago Neves ile kullanıyordu. Maç boyu, ev sahibi takım adına duran topların başında olan isim Neves'di; fakat en iyi vuruşu, belli ki, 90+3'e saklamıştı. Neves'in altıpasa gönderdiği ortaya kafayı vuran isim ise, maçın başında gol perdesini açan isim ile aynı olacaktı. Washington, herkesten yükseğe çıkarak takımına turu getiren golü atıyordu.

Fluminense, müthiş bir geri dönüş ile Sao Paulo'yu 3-1 mağlup ederek Yarı Final'e yükselmeyi başardı. Karşılaşma sonrası, ev sahibi ekipte müthiş bir sevinç vardı. Teknik direktör Renato Caucho, sevincini sahanın içerisinde yere kapaklanarak kutlarken Sao Paulo cephesinde, büyük bir hayalkırıklığı yaşanıyordu. Fluminense, Yarı Final'de Boca Juniors'ın rakibi oldu. Önemli bir iş başardılar; ama Final istiyorlarsa, daha büyüğünü yapmak zorundalar.

22 Mayıs 2008 Perşembe

Palermo ve Riquelme: 20 Dakikalık Gösteri



Copa Santander Libertadores Çeyrek Final İkinci Maçı'nda Boca Juniors, Arjantin'de oynanan ilk maçta 2-2 berabere kaldığı Meksika temsilcisi Atlas'ı deplasmanda 3-0 mağlup etti ve Yarı Final'e yükselen taraf oldu. Boca Juniors'ın golleri, 20, 24 ve 37. dakikalarda Martin Palermo'dan geldi.

Atlas ve Boca Juniors, dün geceki maç ile birlikte bu sezon Copa Libertadores'te toplam dört kez karşılaşmış oldu. Daha önce grup aşamasında rakip olan iki takım, Son 16'da hata yapmayarak geldikleri Çeyrek Final'de de karşılarında birbirlerini buldular. Taraftarların bir önceki turda, Cruzeiro maçında çıkardıkları olaylardan dolayı Atlas ile Çeyrek Final İlk Maçı'nı evi La Bombonera'da oynayamayan Boca Juniors, Velez Sarsfield'in bir maçlığına konuğu olmak durumunda kalmıştı.

Estadio José Amalfitani'de oynanan ilk maçta rakibine bariz bir üstünlük kuran Boca Juniors karşısında Atlas, köşe vuruşlarından kazandığı sürpriz goller ile evine 2-2'lik avantajla dönmüştü; ama Boca'nın söyleyecek sözü olduğunun farkına varabilmek için üstün bir zekaya ihtiyaç yoktu.

Karşılaşma, Guadalajara'da oynanacaktı. Meksika'nın harika stadlarından birinin sahibiydi, Atlas ve maç öncesi futbol için son derece uygun bir ortam vardı. Futbol adına doğruları yapacak taraf ise Boca Juniors'dı. İlk tehlike, ikinci dakikada Atlas'tan geliyordu; ama geri kalan bölümde Boca, rakibine fırsat vermeyecekti.

Juan Roman Riquelme, sahanın yıldızıydı ve tam bir lider gibi hareket ediyordu. Boca Juniors teknik direktörü Carlos Ischia, tüm oyuncularından verim alıyordu. Orta sahada Sebastian Battaglia, Riquelme'nin yükünü hafifletiyor ve Boca Juniors, bu bölgede rakibinin topla oynamasına izin vermiyordu.

Boca Juniors, yirmi dakika boyunca etkili olan taraftı. Artık gol için de ciddi şekilde bastırıyordu. Riquelme, türevi olan 10 numaralardan farklıydı sanki. Daha çok Steve Nash veya Chris Paul gibi oynuyordu. İlk goldeki pası, basketboldaki asistler gibiydi. Rakip savunmanın ortasında görev yapan iki oyuncunun arasına attığı paslar, Atlas'ı ters pozisyonlarda yakalıyordu. Riquelme, ilk maçta da bu tür derin pas denemeleri yapmış; ama Arjantin'de kalabalık oynayan Atlas savunmasına takılmıştı.

Sahadaki tüm oyuncuların topu kanatlara göndererek oyunu açmasını beklediği Riquelme, iki stoperin arasındaki Palermo'yu görmüş; Palermo da tek vuruşla takımını öne geçirmişti. İkinci gol ise, kaleci Pablo Migliore ile başlıyordu. Bu golde, Boca Juniors'ın bir önemli silahı daha gün ışığına çıkacaktı. Rakip savunmanın arkasına sarkan Rodrigo Palacio, topu son çizgiye kadar götürdükten sonra arkada demarke pozisyonda kalan Martin Palermo'yu görüyor ve Palermo, bir kez daha tek vuruşla topu ağlara gönderiyordu.

Boca Juniors adına her şey yolundaydı. Palermo, iki gol atmıştı; ama sahanın yıldızı kesinlikle Riquelme'ydi. Muhtemel bir oylama, üçüncü gol ile daha çekişmeli bir hal alabilirdi. Riquelme ile başlayan atakta Manuel Chavez, rakip ceza sahasının sol çaprazındaki Martin Palermo'yu görüyor. Palermo da önde olan kalecinin üzerinden topu, uzak yan ağların içini gönderiyordu. İzlemeye doyamayacağınız bir goldü.

Soyunma odasına 3-0 geride giden Atlas'ın mucize şansı 49. dakikada kaleci Jorge Bava'nın kırmızı kartla oyundan atılma sonucu ortadan tamamen kalkıyordu. Kalan bölümde ise Boca Juniors, kendisini sıkmayacaktı. Boca, karşılaşma öncesi beklediğim gibi rahat kazandı ve Yarı Final'e çıkmayı başardı. Şampiyonluk için de en büyük aday olduğunu herkese göstermiş oldu.

Manchester United: Bir Dramayı Daha Kazandı



Şampiyonlar Ligi'nde 2007-08 Sezonu Şampiyonu, Manchester United oldu. Normal süresi ve uzatma bölümü 1-1'lik eşitlikle geçilen Final'de Chelsea'ye seri penaltı atışları sonunda 6-5 ile üstünlük sağlayan Kırmızı Şeytanlar, 1999 yılında Bayern Münih'e karşı 2-1 kazandıkları şampiyonluk ile birlikte Şampiyonlar Ligi'nde ikinci kez mutlu sona ulaşmış oldu.

Karşılaşma öncesindeki yazıda, iki takım menajerinin çeşitli tercihler yapmak durumunda kalacağını söylemiştik. Manchester United adına savunmada Nemandja Vidic'in görev yapması çok önemliydi. Son iki sezon içerisinde büyük gelişim gösteren defans oyuncusunun takıma girmesiyle Owen Hargreaves ve Wes Brown gibi isimlerin yerleri değişecek, Manchester United da daha derli toplu bir yapıya kavuşacaktı.

Nemandja Vidic, savunmada Rio Ferdinand'ın yanındaki yerini aldı ve karşılaşma boyunca partneriyle birlikte sahanın en iyi isimlerinden oldu. Daha da önemlisi, Vidic'in oynayacak duruma gelmesi sonrası Wes Brown, sağ beke çekildi. Owen Hargreaves ise alışık olduğu orta sahaya. Bu yapıda Manchester United, Paul Scholes ve Michael Carrick'i Owen Hargreaves ile tamamlayacak, Chelsea'nin güçlü orta sahasına cevap verebilecekti.

Maç öncesi yazıdaki yorumlardan devam edersek; Sir Alex Ferguson'ın Hargreaves ve Carlos Tevez arasında tercih yapması gerekebileceğini düşündüğümüzü söylemiştik; çünkü orta sahadaki üçlü tamamlandığında kanatlara, ''kanat'' özelliği olan iki oyuncu gelmesini bekliyorduk. Maç öncesi kadrolar belirlendiğinde ise İskoç teknik direktörün farklı bir alternatif üzerine yoğunlaştığını görmüş olduk. Scholes-Carrick-Hargreaves üçlüsü ile orta sahayı kontrol edecek gibi gözüken Manchester United, Cristiano Ronaldo ve Carlos Tevez ile Wayne Rooney'ye destek olacaktı.

Alex Ferguson, dev maçta Carlos Tevez kozunu da oynamak istiyordu. Bu yüzden, sol tarafta Ryan Giggs, Nani ve Ji-Sun Park gibi alternatifleri gözardı etmişti. Orta sahadaki üçlüye sonuna kadar güvenebilirdiniz. İlerideki Ronaldo, Tevez ve Rooney üçlüsü ise, sürekli bir dönüşüm içerisinde olacaklardı. Sezon boyunca Manchester United, bu iki ''üçlü'' ile oynadığında bu şekilde bir yapıya bürünüyordu. Tevez'in yokluğunda Park veya Nani gibi bir isim, sol tarafta hücuma destek verirse de zaman zaman Ronaldo'nun forvet gibi oynaması sonucu United, karşılaşmaların bazı bölümlerine 4-4-2 ile oynuyordu; fakat dün akşam Tevez ile başlanınca işler biraz daha farklı oldu.

Chelsea cephesinde ise kadro ve sahaya yayılış açısından beklenenler gerçekleşti. Michael Ballack, Claude Makelele ve Frank Lampard, orta sahayı almışlardı. Ganalı Michael Essien ise kontenjan darlığı sonucu sağ beke kaydırılmış, maç öncesindeki son antrenmanda sakatlık geçiren Ashley Cole de maça sol bekte başlamıştı. John Terry ve Ricardo Carvalho tercihlerinde zaten bir sorun yoktu. Joe Cole ile Didier Drogba'nın da yeri garanti sayılırdı. Tercih yapılması gerekn bölge ise, ileri üçlünün sol tarafıydı. Chelsea menajeri Avram Grant, Florent Malouda ve Salomon Kalou arasından Malouda'yı seçerek başlıyordu, Moskova'daki Final'e.

Avram Grant'in sıradışı fikirlere sahip olmadığını söyleyebilirdik sanırım, maç öncesinde kadroları gördükten sonra. Kendisinden önce görev yapan Portekizli menajer Jose Mourinho'nun sisteminde büyük değişiklikler yapmayan Grant, hiç maceraya girmeden takımın oturmuş yapısını görev süresi boyunca aksatmadı ve Final maçında da aynı yoldan gitmeyi tercih etti.

İlk yarıda Sir Alex Ferguson'ın planları tutuyor gibiydi. Manchester United, saha içerisinde gruplar halinde yayılıyor ve kurduğu ikili üçlü futbolcu öbekleri ile etkili oluyordu. İlk yarıyı domine eden Kırmızı Şeytanlar'dı. Gol için de fazla beklemeyeceklerdi. Cristiano Ronaldo, bu sezon takımı adına 42. resmi golünü attığında Manchester United, 1-0 öne geçiyordu.

Manchester United'ın öne geçmesi durumunda gol yemeden maçı kazanabileceğini düşünüyordum, karşılaşma öncesi. Yarı Final'de Barcelona ile oynanan rövanş maçında 1-0'lık üstünlüğü ele geçirdikten sonra yaptıkları savunmadan oldukça etkilenmiştim, kırmızı formalıların. Tüm takım, topun arkasına geçiyor ve toplu halde savunma yapıyordu. Ronaldo, Tevez ve Nani gibi hızlı oyuncular da önlerine atılan toplarla rakip kaleye gidiyordu. Dün gece Chelsea, Manchester United'a cevap vermeyi başardı.

Frank Lampard'ın golüyle soyunma odasına beraberlik ile giden Chelsea, ikinci yarıda daha efektif oynayan takımdı; fakat ilerleyen dakikalarda bozulan zemin, yağan yapmur ve şampiyonluk stresi, iki takımı da zorlamaya başladı. Chelsea, sezon başından bu yana 62. resmi maçına çıkıyordu. Manchester United ise 57 (iki takımın milli oyuncularının sezon içerisinde yaptıkları maç sayısını da eklersek korkunç bir sayı çıkabilir karşımıza). Oyundan düşmeye başladıkları için suçlayamayız sanırım kendilerini.

Maçta normal sürenin bitimine üç dakika kala Manchester United adına tarihi bir an yaşanacaktı. Maçın ilk bölümünde Claude Makelele ile girdiği mücadele sonrası burnuna darbe alan Paul Scholes, 87. dakikada yerini Galli Ryan Giggs'e bırakıyordu. Chelsea ile yapılan Final mücadelesi, Giggs'in Manchester United adına 759. resmi maçıydı. Sir Bobby Charlton'ın 758 maçlık rekoru, tarih olmuştu artık. 2 Mart 1991 günü henüz 17 yaşındayken Everton karşısında Manchester United formasıyla ilk maçına çıkan Ryan Giggs, artık 34 yaşındaydı ve aradan geçen 758 maçta 24 kupa kazanarak zaten tarihe geçmişti. Milan için Paolo Maldini, Real Madrid için Raul ne anlam ifade ediyorsa Manchester United adına da Ryan Giggs aynı anlamlar içermeliydi.

Ryan Giggs, Luzhniki Stadı'ndaki dördüncü dakikasına hazırlanıyordu ki karşılaşmanın Slovak hakemi Lubos Michel, normal sürenin sona erdiğini belirten düdüğü çaldı. Maça Manchester United, iyi başlamış; daha sonra Chelsea oyunda dengeyi kurmuştu. Uzatma dakikalarına ise Didier Drogba'nın Nemandja Vidic ile girdiği tartışma sonrası gördüğü kırmızı kart damgasını vuruyordu. Bitime dört dakika kala çıkan bu kartın acısını Chelsea, penaltı atışları sırasında yaşayabilirdi.

Avram Grant ve Alex Ferguson, karşılaşmanın 120. dakikasında birer değişiklik yaptılar. Ferguson, Wes Brown'ın yerine Anderson'u sahaya sürerken Chelsea'de Claude Makelele ile Juliano Belletti yer değiştiriyordu. Bu hamleler sonrasında iki takımda birer penaltıcı belli olmuştu. İki takım da penaltı atışlarına iyi başlamışlardı ve skorda 2-2'lik eşitlik vardı; ama mutlaka birileri kaçıracaktı.

Cristiano Ronaldo, takımının üçüncü penaltısı için 11 metrelik uzaklığa geldiğinde bir şeylerin ters gittiği belliydi. Portekizli, çok kötü bir vuruşun ardından avantajı Chelsea'ye veriyordu. Chelsea'de Lampard ve Ashley Cole, hata yapmayacaktı. Nani'nin skoru 4-4'e getiren penaltısından sonra John Terry, maçı bitirmek ve şampiyon olmak için penaltı noktasına geliyordu; fakat 120 dakika boyunca futbolculara zehir olan zemin yine ''azizliğini'' gösterecekti. Topa doğru gelirken ayağını burkan Chelsea kaptanı, Edwin van der Sar'ı ters tarafa göndermesine rağmen top, direğe çarpıp dışarı gidiyordu.

1999 Finali, akıllara gelmişti belki de. 90. dakikayı 1-0 geride geçen Manchester United, David Beckham'ın normal sürenin sonundaki uzatma dakikalarında kullandığı köşe atışlarından iki gol bulmuş ve tarihin en dramatik maçlarından biri sonunda şampiyonluğa ulaşmıştı. Dün gece de Manchester United, kaybetmeye çok yakındı; ama şansları dönmüştü. Anderson ve Nani'den sonra Chelsea'de topun başına geçen Nicolas Anelka'nın vuruşunda van der Sar, başarılıydı. Manchester United ise ikinci kez Şampiyonlar Ligi Şampiyonu oluyordu.

Didier Drogba, 116. dakikada kırmızı kart görerek oyun dışı kalmasaydı, kuvvetle muhtemel, penalı atışlarından birini kullanacaktı. Bu durumda, belki de son atıcı John Terry olmayacaktı. Belki de Terry, Kaptan olduğu için son vuruşu kullanacaktı. Belki dünya umrunda olmayan Anelka, penaltıyı kaçırmayacaktı. Belki, belki, belki... Bu soruların cevaplarını bilemeyeceğiz, tabii ki; ama John Terry'nin yaşadığı hayal kırıklığını tahmin edebileceğiz.

İki takımdan birine yazık olacaktı. Chelsea'ye oldu. Chelsea, kazansaydı; Manchester United için aynı sözleri söyleyebilirdik. Şeytanlar, bir kez daha uçurumun kenarından dönüp şampiyon olmayı başardı. Dün geceki sonuçla, Avrupa'nın büyük liglerinden sonra Şampiyonlar Ligi de sona erdi. Kendimize geldiğimizde ise Euro 2008 başlayacak. Yaz mevsimi de boş geçmemiş olacak.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Top Santrada: Chelsea vs. Manchester United



Şampiyonlar Ligi Finali'nde Chelsea ve Manchester United, Moskova'da Kupa için karşılaşacak. Bir önceki mesajda tarih ile ilgili verilen bilgilerden sonra günümüze, güncel konulara ve haberlere geçebiliriz. Final maçı, 21.45'te başlayacak ve Star Tv'den naklen yayınlanacak.

Chelsea'nin maçın oynanacağı Luzhniki Stadı'nda yaptığı son antrenman sırasında orta saha oyuncusu Claude Makelele ile girdiği ikili mücadeleden sağlam çıkamayan Ashley Cole, sol bileğindeki sıkıntılar eşliğinde dev maça hazırlanıyor. Manchester United cephesinde ise ligde oynanan Chelsea maçında sakatlandıktan sonra takımın bir süredier ayrı kalan savunma oyuncusu Nemandja Vidic'in eksikliği devam ediyor; fakat kulüpten yapılan açıklamaya göre Vidic'in herhangi bir sakatlık problemi kalmadı ve Sırp oyuncu, menajer Sir Alex Ferguson tarafından maç kadrosuna alındı.

Nemandja Vidic, Manchester United adına son derece stratejik bir isim. Eğer bu akşamki maçta oynayabilecek seviyeye gelirse, takımdaki bir iki önemli oyuncunun yerlerinde de çeşitli değişiklikler görülebilir. Bu noktada en dikkat çekici nokta, Owen Hargreaves'in hangi pozisyonda değerlendireceği aşamasında ortaya çıkıyor. Chelsea'nin kuvvetli olduğu bölge, hiç kuşkusuz, orta saha. Claude Makelele, Frank Lampard ve Michael Ballack üçlüsüne cevap verebilmek için Manchester United'ın orta sahada Hargreaves'in yeteneğine ihtiyacı olabilir.

Alex Ferguson, sezon içerisinde Hargreaves'i zaman zaman savunmanın sağında kullanırken oyuncusunun orta sahadaki gücünden yararlanamamıştı. Vidic, sahadaki yerini alabilirse yokluğunda stoper oynaması muhtemel olan isimlerden biri olan Wes Brown, sağ beke kaydırılır ve Hargreaves de orta sahada Michael Carrick ve Paul Scholes ikilisine katılma şansı yakalayabilir. Alex Ferguson'ın bu aşamada yapması gereken bir tercih daha var: Owen Hargreaves ve Carlos Tevez.

Ligdeki Chelsea maçında sakatlanan bir diğer oyuncu Wayne Rooney, sakatlığını atlattı ve Moskova'daki Final için hazır duruma geldi. İlk 11'deki yeri garanti. Carlos Tevez ise o kadar rahat değil. Alex Ferguson, Tevez ve Rooney ikilisi ile maça başladığı takdirde orta sahadan bir oyuncu eksiltmek durumunda kalacak. Bu isim de muhtemelen, Owen Hargreaves olacak. Söz konusu ihtimalde Manchester United'ın kanatları Cristiano Ronaldo ve Nani veya Ji-Sun Park'tan birini emanet oluyor. Başka bir deyişle; Manchester United, klasik 4-4-2'ye dönüyor.

Manchester United, nasıl oynamalı? Alex Ferguson değilim; ama bana kalırsa, kağıt üzerinde 4-5-1 gibi gözüken tek forvetli ve içerisinde bol hücum organizasyonu barındıran sistem çok daha uygun görünüyor, Manchester United için. Kırmızı Şeytanlar, böylesi bir yapıda orta sahada oynayan Carrick, Scholes ve Hargreaves'in toplu/topsuz oyundaki yeteneklerinden azami ölçüde yararlanıp kanatlara yayılan Ronaldo, Park ve Nani gibi hızlı oyuncularıyla da orta sahayı geçerek fazla sayıda pozisyona girebilir.

Manchester United'ın Owen Hargreaves'i orta sahada kullanması, her şeyden önce, Ballack-Makelele-Lampard üçlüsüne cevap verebilmek adına da oldukça önemli. Modern savunmaların öne çıkacağı bir maçta orta sahayı eline geçiren takım, mutlaka birkaç adım öne fırlayacaktır.

Tercih yapması gereken tek isim, Alex Ferguson olmayacak. Chelsea'nin İsrailli menajeri Avram Grant, orta sahada oyuncu seçerken pek zorlanmayacaktır. Bu bölgede oyunu kontrol ermesi gereken üç isim, şimdiden belli. Claude Makelele, Michael Ballack ve Frank Lampard ile orta saha kontenjanında kendisine yer bulamayan Ganalı Michael Essien, Paulo Ferreira ve Juliano Belletti'nin yetersizliklerinden dolayı sağ bekte başlayabilir.

Chelsea'de savunma ortasında oynaması beklenen iki oyuncu, Ricardo Carvalho ve John Terry'nin maç öncesi hafif sakatlıkları bulunuyordu. Ligde kazanılan 2-1'lik maçta takımının yediği golde büyük hatası bulunan Portekizli oyuncu Carvalho'nun sırt ağrılarının geçtiği açıklandı. İki oyuncunun da takımdaki yerlerini alacağı düşünülüyor. Sol bek Ashley Cole da iyileşirse Chelsea'nin savunma hattı kurulmuş oluyor.

Avram Grant, kendisinden önce görev yapan Portekizli menajer Jose Mourinho'nun takıma yerleştirdiği 4-3-3 sistemine Chelsea'deki menajerlik kariyeri boyunca sadık kaldı. Bu gece de bir sürpriz olmazsa Chelsea, ileride Didier Drogba ile maça başlayacak ve Drogba'nın iki yanından oyuncular, Fildişi Sahilli forvet oyuncusuna destek verecek. Drogba'nın yeri sağlam. Sağ tarafta da Joe Cole'ün oynaması bekleniyor. Sol kanat ise içerisinde iki alternatif barındırıyor: Florent Malouda ve Salomon Kalou. İki oyuncudan biri, Joe Cole ve Didier Drogba ile oluşan üçlü hücum hattını tamamlayan son isim olacak.

İki takım da Rusya'ya oldukça geniş kadrolarla geldi. Manchester United, 24 oyuncu ile Moskova'daki hazırlıklarını sürdürürken Chelsea'de Avram Grant, 18 kişilik kadroyu oluştururken beş oyuncudan vazgeçmek durumunda kalacak:

Man Utd:
Van der Sar, Kuszczak, Heaton, Brown, Evra, Ferdinand, Vidic, Neville, O'Shea, Pique, Silvestre, Anderson, Fletcher, Hargreaves, Carrick, Scholes, Giggs, Nani, Park, Ronaldo, Rooney, Tevez, Saha, Welbeck.

Chelsea: Cech, Hilario, Cudicini, Belletti, Ferreira, Alex, Ben-Haim, Terry, Carvalho, A Cole, Bridge, Makelele, Essien, Lampard, Ballack, Kalou, Wright-Phillips, J Cole, Malouda, Drogba, Shevchenko, Anelka, Mikel.

Moskova'nın Luzhniki Stadyumu'nda oynanacak Şampiyonlar Ligi 2008 Finali, bazı oyuncular için son derece özel bir karşılaşma olabilir. Şampiyonlar Ligi'nde 103 kez forma giyerek kulüp rekorunu elinde bulunduran Ryan Giggs, bu geceki Chelsea maçında oyuna girme şansını yakalarsa Manchester United adına 759. resmi maçına çıkmış olacak. Geçtiğimiz hafta şampiyonluğun kazanıldığı Wigan deplasmanında bir gol atan 34 yaşındaki Galli oyuncu, 758 maçla kulüp rekorunun uzun süredir tek sahibi olan Sir Bobby Charlton'ın rekoruna ortakolmuştu. Bu gece ise Ryan Giggs'in önünde tarihi bir fırsat bulunuyor.

Manchester United'ın 1999 yılındaki unutulmaz Final'de Bayern Münih'i 2-1 yendiği maçta kart cezalısı olduğu için forma şansı bulamayan Paul Scholes'un Luzhniki'de oynayabilmesi için herhangi bir engel bulunmuyor.

Chelsea, Kupa 1'de Final oynayamamış olsa da, bugünkü kadrosunda Final görmüş olan sekiz oyuncuyla aradaki tecrübe farkını kapatabilir. Söz konusu sekiz oyuncudan altısı şampiyonluk görürken (2000: Nicolas Anelka-Real Madrid, 2002: Claude Makelele-Real Madrid, 2003: Andriy Shevchenko-Milan, 2004: Ricardo Carvalho ve Paulo Ferreira-Porto, 2006: Juliano Belletti-FC Barcelona), 2002 yılında Bayer Leverkusen forması ile Real Madrid'e kaybeden Michael Ballack ve 2006'da Arsenal ile Barcelona karşısında başarısız olan Ashley Cole, Kupa'ya ulaşamayan isimler oldu.

Manchester United cephesinde ise 1999 yılında Bayern Münih'e karşı kazanılan şampiyonluğun kadrosunda yer alan dört oyuncu halen Kırmızı Şeytanlar'ın formasını giyiyor. Final'de cezalı olan Paul Scholes ve karşılaşmayı yedek kulübesinden takip eden Wes Brown dışında Ryan Giggs ve Gary Neville, şampiyonluğun saha mimarlarından olmuşlardı. 1999 kadrosunda olmamasına karşın daha önce Şampiyonlar Ligi Finali'nde oynayan üç Manchester United oyuncusudan kaleci Edwin van der Sar, 1995 ve 1996 yıllarında Ajax ile bir şampiyonluk yaşarken Owen Hargreaves, 2001'de Bayern Münih forması ile mutlu sona ulaşmıştı. 2004 yılındaki Final'de Monaco için oynayan Patrice Evra ise Mourinho ve ekibine takılmıştı.

Manchester United'ın müzesinde üç adet Avrupa Kupası bulunuyor: 1967-68 Şampiyon Kulüpler Kupası (Benfica: 4-1), 1990-91 Kupa Galipleri Kupası (Barcelona: 2-1) ve 1998-99 Şampiyonlar Ligi Kupası (Bayern Münih: 2-1). Kırmızı Şeytanlar, aynı zamanda 1992 yılında Avrupa Süper Kupası'nı kazanırken 2000'deki Kulüplerarası Dünya Şampiyonası'nda da mutlu sona ulaşmıştı.

Şampiyon Kulüpler Kupası veya Şampiyonlar Ligi'nde ilk kez Final oynayan Chelsea'nin Avrupa Kupaları'ndaki en büyük başarısı ise, Kupa Galipleri Kupası'ndaki iki şampiyonluk. 1971 yılında Real Madrid, 1998'de de Stuttgart karşısında başarılı olan Chelsea, aynı yıl Avrupa Süper Kupası'nın da sahibi olmuştu.

Bu gece ise tarih ile ilgili tüm bilgiler, saatler 21.45'e geldiğinde unutulacak. Bugünün yıldızları söz hakkı alacak. Premier League'de rakibinin iki puan arkasında kalarak şampiyonluğu kaçıran Chelsea'de bu sezon Şampiyonlar Ligi'nde altı gol atan Didier Drogba, en büyük koz olacak. Manchester United'ın silahı ise Portekizli Cristiano Ronaldo. Sezon boyunca takımı için 41 resmi gol atan yıldız oyuncu, kulüp tarihinde bu başarıyı yaşayan üçüncü isim olmuştu. Didier Drogba ve Cristiano Ronaldo rekabetinin yaşanacağını söylemek de pek yanlış olmayacak, bu geceki maç için.

2007-08 Sezonu boyunca toplam 117 maç yapan iki takımdan (Chelsea 61, Manchester United 56) biri, tüm sezonun emeğini Şampiyonlar Ligi Kupası'nı kazanarak almış olacak. Manchester United, bu sezon yenilgi yüzü görmediği Şampiyonlar Ligi'nde şampiyon olmak istiyor, Chelsea ise Premier Lig'in rövanşını almak. Bakalım, hangisi amacına ulaşacak?

Avrupa Kupaları Tarihi'nde İngiliz Takımları



Avrupa Futbolu'nun kulüpler bazındaki en prestijli organizasyonu olan Şampiyonlar Ligi'nin şampiyonu bu gece, Moskova'nın Luzhniki Stadı'nda iki İngiliz Chelsea ve Manchester United arasında oynanacak Final maçı sonrası belli olacak.

Şampiyonlar Ligi'nde aynı ülkeden birden fazla takımın mücadele etmesine izin verilen 1997-98 Sezonu'ndan bu yana sadece iki kez aynı ülkenin iki temsilcisi Final'de birbirlerine rakip olmuştu. 1999-00 Sezonu'nda Real Madrid, Valencia'yı 3-0 mağlup ederek Kupa'yı İspanya'ya getirirken 2002-03 Sezonu Şampiyonlar Ligi Finali'ne İtalyan Futbolu damgasını vurmuştu. 120 dakika boyunca gol sesinin çıkmadığı 2003 Finali'nde son penaltıyı gole çeviren Ukraynalı forvet Andriy Shevchenko, Juventus karşısında takımı AC Milan'a Kupa'yı getiren son penaltı golünü atıyordu. Aynı Shevchenko, bu akşam hocası Avram Grant'ten forma şansı bekliyor olacak.

Moskova Finali, Şampiyonlar Ligi'nde ilk kez iki İngiliz kulübünü birbirine rakip yapacak olması açısından ayrı bir önem taşıyor. Daha önce sadece bir kez, 1972 UEFA Finali'nde İngiltere'den iki takım, Kupa için mücadele etmişti. İki ayak üzerinden oynanan Final'in White Hart Lane'de oynanan ilk maçında 1-1 berabere kalan Totthenham Hotspur ve Wolverhampton Wanderers arasındaki iki maçı deplasmanda 2-1 kazanan Tottenham, UEFA Kupası'nı müzesine götürmeyi başarmıştı.

Şampiyonlar Ligi Kupası, 2008-09 Sezonu sonuna kadar, İngiltere'de konaklayacak ve bu durum, İngiliz takımlarının Kupa 1'deki (Şampiyon Kulüpler Kupası ve Şampiyonlar Ligi) toplam 11. şampiyonluğu olarak tarihe geçecek.

İngiltere'nin daha önceki şampiyonları şu şekilde:

1967-68: M. United 4-1 Benfica (Uz.) (Londra)
1976-77: Liverpool 3-1 B. Moenchengladbach (Roma)
1977-78: Liverpool 1-0 Club Brugge (Londra)
1978-79
: N. Forest 1-0 Malmo (Münih)
1979-80: N. Forest 1-0 SV Hamburg (Madrid)
1980-81: Liverpool 1-0 R. Madrid (Paris)
1981-82
: A. Villa 1-0 Bayern Münih (Rotterdam)
1983-84
: Liverpool 1-1 AS Roma (Pen, 4-2) (Roma)
1998-99
: M. United 2-1 Bayern Münih (Barselona)
2004-05: Liverpool 3-3 AC Milan (Pen, 3-2) (İstanbul)

Chelsea '08 ve Manchester United '08 takımları, İngiltere'nin Kupa 1'de Final oynayan 15 ve 16. temsilcileri olacak. Daha önce 14 kez Final oynayan İngiltere, 11'er şampiyonluğu bulunan İspanya (Real Madrid-9, Barcelona-2) ve İtalya'nın (AC Milan-7, Juventus-2, Internazionale-2) bir şampiyonluk kadar kadar arkasındaydı. Bu geceki sonucun ardından İtalya, İspanya ve İngiltere, 33 şampiyonluğu aralarında paylaşmış olacaklar.

İtalya, Finalist çıkarma konusunda ise hayli başarılı. Kupa 1 Tarihi'nde 25 kez final oynayan İtalyan takımları, 11 şampiyonluk kazandı. İspanya'nın oranı ise 11/20. İngiltere, 16. Final ile birlikte iki ülkenin arkasındaki yerini korumuş olacak. Dördüncü sırada ise 13 Final ile Almanya bulunuyor.

İngiltere, bu gece Avrupa Kupaları Tarihi'nde 29. Kupası'nı da almış olacak. 11. Kupa 1 Şampiyonluğu'nun yanı sıra İngiliz müzelerinde toplam 8 Kupa Galipleri Kupası ve 10 Fuar Şehirleri/UEFA Kupası yer alıyor.

Kupa Galipleri Kupası'nı kazanan İngiliz takımları şu şekilde:

1962-63: Totthenham Hotspur 5-1 A. Madrid (Rotterdam)
1964-65: West Ham United 2-0 1860 Münih (Londra)
1969-70: Manchester City 2-1 Gornik Zabrze (Viyana)
1970-71: Chelsea 1-1 Real Madrid (Tekrar, 2-1) (Pire)
1984-85: Everton 3-1 Rapid Vienna (Rotterdam)
1993-94: Arsenal 1-0 Parma (Kopenhag)
1998-99: Chelsea 1-0 Stuttgart (Stockholm)

Son olarak 1998-99 Sezonu'nda düzenlenen Kupa Galipleri Kupası'nda İngiliz takımları, 13 kez Final oynarken ülkelerine 8 şampiyonluk kazandırdılar. İspanya ise 14 kere Final oynamasına karşın 7 şampiyonlukta kaldı (FC Barcelona-4, Atletico Madrid-1, Real Zaragoza-1, Valencia-1).

Fuar Şehirleri Kupası ve UEFA Kupası ise toplamda 10 kez İngiltere'ye geldi:

1967-68: Leeds United 1-o Ferencvaros (aggregate)
1968-69: Newcastle United 6-2 Ujpest FC (agg.)
1969-70: Arsenal 4-3 Anderlecht (agg.)
1970-71: Leeds United 3-3 Juventus (agg.)
1971-72: Tottenham H. 3-2 Wolves (agg.)
1972-73: Liverpool 3-2 B. Moenchengladbach (agg.)
1975-76: Liverpool 4-3 Club Brugge (agg.)
1980-81: Ipswich Town 5-4 AZ 67 (agg.)
1983-84: Totthenham H. 2-2 Anderlecht (Pen, 4-3) (agg.)
2000-01: Liverpool 5-4 Alaves (Uz.) (Dortmund)

1971-72 Sezonu'ndan bu yana düzenlenen UEFA Kupası'nda İtalyan takımları toplam, 16 kez Final oynarken Kupa, 9 kez Çizme'ye geldi. İngilizler ise 10 Final'de 6 kez kazandı ve 13 Final gören Almanlar ile ikinciliği paylaştılar.

Bu gece Moskova'da İngilizler, Avrupa Kupaları Tarihi'nde toplam 29. Şampiyonluklarını elde edecekler: 11 Şampiyon Kulüpler/Şampiyonlar Ligi, 8 Kupa Galipleri Kupası ve 10 Fuar Şehirleri/UEFA Kupası. Böylece İngilizler, İspanyolların 29 Kupa ile ellerinde bulundurdukları rekora da ortak olmuş olacaklar.