31 Ağustos 2008 Pazar

Top Santrada: Aston Villa vs. Liverpool



Premier Lig'de günün en ilginç eşleşmesi. Transfer sezonu boyunca Liverpool'a gitmek istediğini belirten ve bu yüzden kendi taraftarıyla arası açılan Aston Villa Kaptanı Gareth Barry için trajik bir karşılaşma. Yine de Liverpool menajeri Rafael Benitez açısından çok daha karışık duygular ile bakılabilir bu akşamki mücadeleye. Barry'nin transferi için tüm varlığını ortaya koyan Benitez, Villa yönetiminin inadını kıramamış ve Liverpool yönetimiyle de tartışıp istifa noktasına gelmişti. Hem Barry hem de Benitez için zor bir maç olacak. Orası kesin.

Rafael Benitez'in hayallerini süsleyen bir oyuncuydu, Gareth Barry. Tabii sadece Benitez'in değil. Steven Gerrard da Barry'nin Liverpool forması giyebilmesi için dua ettiğini söylüyordu transfer sezonu boyunca. Barry, Aston Villa'nın maç kadrosuna alındı. Steven Gerrard ise kasıklarındaki problemden dolayı bir süre daha takımından ayrı kalmak durumunda. Milli Takım'daki Frank Lampard ve Steven Gerrard birlikteliğinin içerisine girebilecek kadar büyük gelişim gösteren Gareth Barry, 10 yıllık Aston Villa kariyerine bu sezon da devam edecek. Yüksek ihtimalle de ''one of the best underrated players'' etiketiyle futbol hayatına noktayı koyacak.

''Menajerle konuştum ve Aston Villa için %100 ile oynayacağım konusunda kendisine söz verdim'' diyor Villa Kaptanı Gareth Barry. ''Liverpool maçı bu anlamda bir başlangıç olacak. Taraftarlar benim arkamda olacak mı, bilmiyorum; ama elimden gelen tek şey Villa için tüm gücümü ortaya koymak. Taraftarların görmek isteyecekleri de bu olacaktır.'' Barry, Liverpool karşılaşmasının kendisi açısından herhangi bir şekilde zor geçmeyeceğini düşünüyor. Sanırım atacağı tek bir gol, hazırlık maçlarında kendisini ıslıklayan Villa taraftarlarının gönlünü tekrar kazanmasına yardımcı olabilir.

Ligin ilk iki haftasında son bölümlerde attığı gollerle puan durumunun üst sıralarına çıkan Liverpool'un Villa karşısındaki en büyük eksiği, hiç kuşkuşuz, Steven Gerrard. Kasıklarındaki rahatsızlıktan dolayı bir operasyon geçirecek olan Gerrard'ın yokluğu, önümüzdeki maçlarda da Liverpool'un başarısını direkt olarak etkileyebilir. Bu gelişmenin yanı sıra Pekin 2008 Olimpiyatları'nda mücadele eden Javier Mascherano, Ryan Babel ve Lucas Leiva Aston Villa maçı kadrosuna alındı. Rafa Benitez'in hafta boyu antrenmanlara iyi bir görüntü ortaya koyduğunu söylediği Mascherano, Pekin'de kazandığı altın madalyanın ardından Villa Park'taki maça da ilk 11'de çıkabilir.

Aston Villa'da transfer sezonunda Glasgow Rangers'tan alınan Carlos Cuellar, Premier Lig'de Villa forması ile ilk maçını oynamas şansı bulabilir. Hafta arası 4-1'in rövanşında İzlanda'nın FH Hafnarfjordur takımına karşı as oyuncuları Ashley Young, John Carew, Martin Laursen, Stiliyan Petrov, Luke Young ve Nicky Shorey'yi dinlendirme şansı bulan Martin O'Neill, Standard Liege karşısında turu getirecek gol için 118 dakika beklemek zorunda kalan Liverpool önünde bir avantaj yakalamış olabilir.

İki takımın maç kadroları şu şekilde:

Aston Villa: Friedel, L Young, Laursen, Cuellar, Davies, Shorey, Reo-Coker, Barry, Petrov, A Young, Agbonlahor, Carew, Taylor, Knight, Harewood, Salifou, Routledge, Gardner, Osbourne, Delfouneso.

Liverpool:
Reina, Arbeloa, Carragher, Skrtel, Aurelio, Dossena, Benayoun, Babel, Mascherano, Lucas, Plessis, Alonso, Kuyt, Torres, Keane, El Zhar, Cavalieri, Ngog, Agger, Spearing.

Ligin ilk maçında Sunderland deplasmanında bitime yedi dakika kala Fernando Torres'in golüyle 1-0 kazanan Liverpool, geçtiğimiz hafta Anfield'da son dört dakikasına 1-0 mağlup girdiği maçta Middlesbrough'yu Pogatetz (K.K.) ve Steven Gerrard'ın attığı gollerle 2-1 mağlup etmeyi başarmıştı. Liverpool, Aston Villa deplasmanında da kazanırsa 1994 yılından bu yana en iyi lig başlangıcını yapmış olacak. Geride bıraKtığı hafta ligin yeni ekibi Stoke City deplasmanında son dakika golüyle sahadan 3-2 mağlup ayrılan Aston Villa ise, uzun bir aranın ardından arka arkaya iki maç kaybetmemek için mücadele verecek.

İki takım arasında Villa Park'taki son lig karşılaşması 2007-2008 Sezonu'nun ilk haftasında oynanmıştı. Hafta arasında Liverpool'a Şampiyonlar Ligi kapısını açan golü atan Dirk Kuyt'ın ortasında topu kendi ağlarına gönderen Martin Laursen ile 1-0 geriye düşen Aston Villa, beraberlik golünü bugün tüm gözlerin üzerinde olacağı Gareth Barry'nin 85. dakikadaki penaltı vuruşu ile sağlamıştı; fakat eşitliği bozan isim Steven Gerrard olacaktı. Sakatlığı nedeniyle bugünkü maçta görev yapamayacak Steven Gerrard'ın bitime üç dakika kala attığı gol Villa karşısında Kırmızılar'a 2-1'lik galibiyeti getirmişti. Bu galibiyet ayrıca Liverpool, son beş sezondaki ilk ''birinci hafta galibiyeti'' olacaktı.

Liverpool'un geçtiğimiz sezon Villa deplasmanında aldığı bu gol, bazı istatistiklerin psikolojik sonuçlar içerebileceğini de gösteriyordu bir bakıma. Liverpool, Aston Villa ile oynadığı son 14 resmi maçta rakibine mağlup olmazken bu karşılaşmalardan 9 galibiyet çıkarmayı başardı. Villa'nın Liverpool karşısındaki son galibiyeti, 8 Eylül 2001 günü Anfield Road'da 3-1'lik skorla çıkmıştı ortaya. Liverpool'un Villa'ya üstünlüğü Villa Park'ta da devam ediyor. Villa Park'ta oynanan son 10 lig maçında rakibinden sadece dört puan koparabilen Villa'nın son galibiyetindeki isim eski bir Liverpoollu Stan Collymore olmuştu. 28 Şubat 1998.

Martin Laursen ve Luke Young gibi hücum gücü yüksek savunma oyuncularını kadrosunda bulunduran Aston Villa, ligin ilk haftasında Manchester City karşısında 4 gollü bir galibiyet alırken kalesinde 2 gol görmüştü. Geçtiğimiz hafta oynanan Stoke City maçında da savunmadaki sorunları nükseden Villa, 2 gol attığı maçı son dakikada yediği golle kaybetmişti. Bu anlamda UEFA Kupası'nda İzlandalı rakibine karşı bile her iki maçta da kalesinde gol gören Villa'nın savunmadaki sorunlarının üzerine gitmesi gerekebilir. 5 Nisan'daki 4-0'lık Bolton galibiyeti, Martin O'Neill'ın takımının Villa Park'ta gol yemeden kazandığı son maç.

Aston Villa'nın problemli gözüken savunma organizasyonuna karşılık son derece formda bir hücum hücum hattı bulunuyor. Ligin ilk haftasında Manchester City karşısında hat-trick yaparak sezona oldukça iyi bir başlangıç yapan Gabriel Agbonlahor ile ilk iki lig maçında birer gol atan John Carew, Premier Lig'deki her takıma gol atabilecek kapasitede. Gabriel Agbonlahor, Manchester City maçında sekiz dakika içerisinde attığı üç golle Premier Lig tarihinde en hızlı hat-trick yapan ikinci oyuncu olmuştu (Rekor, 4 dakika 33 saniye ile eski bir Liverpool efsanesi Robbie Fowler'a ait). Bu anlamda Liverpool savunmasında Martin Skrtel ve Jamie Carragher'ın oldukça dikkatli olması gerekiyor.

Steven Gerrard, önemli eksik; ama Liverpool'un umutlu olması için Fernando Torres gibi bir nedeni var. Geçtiğimiz sezon ligde attığı 24 golle Liverpool Tarihi'ne hızlı bir giriş yapan İspanyol oyuncu, Sunderland deplasmanında galibiyeti getiren golü attıktan sonra Middlesbrough'yu boş geçmişti. Gerrard'ın yokluğunda bir maçlık gol arasına son verebilir. Diğer yandan çocukluk hayali Liverpool için henüz resmi gol atamayan Robbie Keane, ''Biraz daha genç olsaydım, bunun için endişelenebilirdim; ama 28 yaşındaysanız bazı tecrübeler kazanmışsınız ve bu durumun çok uzun sürmeyeceğinin farkına varacak bilince ulaşmışsınız demektir'' diyor. Evet, zamanı gelmiş olmalı artık.

Aston Villa v Liverpool, 18:00
Villa Park
Spormax - Canlı Yayın

Top Santrada: Chelsea vs. Tottenham



Premier Lig'de üçüncü haftanın en sert eşleşmesi, Stamford Bridge'de. Sezona flaş transferler ve hazırlık maçlarındaki önemli galibiyetler ile giren Tottenham Hotspur, ilk puanını ligdeki iki maçını da kayıpsız geçen Chelsea karşısında kazanmaya çalışacak. İlk hafta Middlesbrough'ya 2-1 mağlup olduktan sonra geçtiğimiz hafta da iç sahada Sunderland'e aynı skorla yenilen Tottenham, bir an evvel toparlanmak zorunda.

Portsmouth ve Wigan'ı yenerek sezona iyi başlangıç yapan Chelsea, liderliğini sürdürmek için kazanmak isteyecektir. Didier Drogba'nın dizindeki sakatlık devam ediyor. Bu nedenle maç kadrosuna alınmadı, Afrikalı yıldız. Drogba'nın yokluğunda hücum bölgesinde Nicolas Anelka görev yaparken takımın ruhani lideri Portekizli Deco oldu. İlk hafta oynanan ve Chelsea'ni 4-0'lık galibiyeti ile sona eren Portsmouth maçında takımının son golünü atan Deco, Wigan deplasmanında ise 1-0'lık galibiyeti getiren golü kaydetmeyi başarmıştı.

Hafta arasında Shaun Wright-Phillips'i Manchester City'ye satan Chelsea'nin menajeri Luiz Felipe Scolari, Nicola Anelka'nın yanına Joe Cole ve Deco'yu gönderirken orta alanı Frank Lampard, Michael Essien ve Michael Ballack üçlüsü ile tutmuştu Wigan karşısında. Bu anlamda Porto'dan alınan Jose Bosingwa önemli bir oyuncu. Sağ bekte görev yapan Bosingwa, Essien'in orta sahada kullanılmasını sağlarken hücum gücü sayesinde de takımına farklı açılımlar yaratıyor.

Liverpool ile birlikte ilk iki hafta sonunda puan kaybetmeyen iki takımdan biri olan Chelsea, sahasındaki başarısını Tottenham karşısında sürdürmek isteyecektir. Maviler, İngiltere Premier Ligi'nde son iç saha mağlubiyetini 21 Şubat 2004 günü Arsenal'e karşı 2-1'lik skorla almışlardı. O günden bu yana oynanan 83 maçta 61 galibiyet alan Chelsea, 22 maçta ise eşitliği bozamadı. Bir yerlerden başlamak isteyen Tottenham adına hiç de iyi bir haber değil tabii.

Sadece bu kadarla da kalmıyor üstelik. Chelsea, 2008 yılında herhangi bir lig maçını kaybetmedi İngiltere'de. Bu periyot içerisinde 20 kez sahaya çıkan Chelsea, 15 galibiyet ve 5 beraberlik elde etti. Ligdeki son mağlubiyetini 16 Aralık 2007 günü Arsenal'e karşı alan Chelsea, ardından gelen 23 maçın sadece 6'sında puan kaybederken toplamda 57 puan kazanmayı başardı.

Transfer sezonunda David Bentley, Luka Modric ve Giovanni gibi önemli isimleri kadrosuna katan ve son olarak da Roman Pavlyuchenko ile sözleşme imzalayan Tottenham Hotspur, Chelsea'ye de mağlup olursa kulübün Premier Lig Tarihi'ndeki en kötü başlangıcına imza atacak. Lig Kupası'nda rakibini 2-1 mağlup ederek şampiyonluğa uzanan Tottenham Hotspur, o galibiyetin üzerinden bazı sonuçlara varmak isteyebilir.

İki takımın maç kadroları şu şekilde:

Chelsea: Cech, Cudicini, Hilario, Ivanovic, Alex, Belletti, Bosingwa, Terry, Carvalho, A Cole, Bridge, J Cole, Obi, Lampard, Deco, Anelka, Malouda, Kalou, Ballack, Essien.

Tottenham: Gomes, Cesar, Zokora, Gunter, Bale, Assou-Ekotto, Gilberto, King, Woodgate, Dawson, Modric, Bentley, Jenas, Huddlestone, O'Hara, Lennon, Dos Santos, Berbatov, Bent.

Transferin son gününde Manchester United ile görüşmelerini hızlandıracak olan Bulgar golcü Dimitar Berbatov'un Chelsea karşısında görev alması beklenmiyor. Alan Hutton'ın yokluğunda Didier Zokora, bir kez daha savunmanın sağında başlayacaktır. Orta sahada bir türlü sağlanamayan rotasyonun bu karşılaşmadaki temsilcileri Aaron Lennon, Luka Modric, David Bentley ve Jermaine Jenas olabilir.

Premier Lig Tarihi'nde Stamford Bridge'de oynanan maçlarda Tottenham Hotspur'a yenilmeyen Chelsea'de aynı sistem devam edecektir. Drogba'nın yokluğunda Anelka, gol umudu. Deco ve Joe Cole, Fransız oyuncunun yardımcısı. Ballack, Essien ve Lampard, orta sahanın toparlayıcısı. Luiz Felipe Scolari, Chelsea üzerindeki etkisini yavaş yavaş hissettirmeye başladı. Yakın zamanda Chelsea'yi nadiren gol yerken görebiliriz.

Geçtiğimiz sezon White Hart Lane'de oynanan ve 4-4 sona eren maç, iki takımın yarınki mücadelesi öncesi fikir verebilir; ama artık Chelsea'nin başında Scolari var. Bu anlamda daha temkinli bir Chelsea olacaktır sahada. Tottenham, puan kazanmak isteyecek. Çok zor bir durum ile karşı karşıya olduklarının farkında olmalılar.

Chelsea v Tottenham, 15:30
Stamford Bridge
Spormax - Canlı Yayın

30 Ağustos 2008 Cumartesi

La Liga 2008-09: R. Madrid Hat-Trick Peşinde



La Liga 2008-2009 Sezonu
, perdelerini Katalonya'da açtı; fakat sahnede başrol oyuncusu Barcelona değil Espanyol vardı. Valladolid'i 1-0 mağlup eden Espanyol sezona iyi başladı. Günün diğer maçı geçtiğimiz sezon aldığı yaraları hafifletmeye çalışan Valencia ile Daniel Güiza'yı kaybeden Real Mallorca arasında, Mestalla'da.

Cumartesi gecesi oynanan iki karşılaşma ile yeni sezona girecek olan La Liga'da tansiyon, Pazar akşamı artacak. Gözler Real Madrid ve Barcelona'nın yanı sıra, Atletico Madrid ve Villarreal'in de üzerinde olacak. Sıkı bir sezon bekliyor olabilir futbolseverleri La Liga'da. Son iki sezonun şampiyonu Real Madrid, yine şampiyonluğun en büyük favorisi gibi gözükse de Atletico, son yıllarda hiç olmadığı kadar güçlü. Barcelona, ''kendi çocuğu'' Joseph Guardiola ile iki yıllık şampiyonluk özlemine son vermek isteyecek. Sevilla, Deportivo ve Valencia dikkat edilmesi gereken takımlar. Altı takım dışında Racing Santander, Real Betis, Espanyol ve Getafe de La Liga'ya renk katabilir.

Transfer sezonu boyunca Manchester United'ın Portekizli oyuncusu Cristiano Ronaldo ile zaman harcayan Real Madrid, Sir Alex Ferguson'ın inadını kıramayınca Hamburg'un Hollandalı yıldızı Rafael van der Vaart ile anlaştı. van der Vaart'ın mevcut sözleşmesinin sezon bitiminde sona ereceği kozunu iyi kullanan Real Madrid, Ronaldo'daki transfer pazarlıklarının aksine işini kolay bitirdi. 13 milyon € karşılığında transfer edilen Hollandalı ile birlikte 10 milyon € barajındaki bir başka yeni isim ise Racing Santander'den alınan Ezequiel Garay oldu. Garay'ın önünde Gabriel Heinze ve Pepe ikilisi varken forma şansı bulması pek kolay değildi. Bu yüzden tekrar Racing'e kiralandı; ama Real, yine de Arjantinli'yi Barca'nın elinden kaptığı için mutlu olabilir. Real Madrid altyapısından yetişen ve geçtiğimiz sezon Getafe'de oynayan Ivan de la Red de takıma yeni katılan isimlerden oldu.

Şampiyon kadrosunu büyük ölçüde korumayı başaran Real Madrid, yeni sezon öncesi oynanan İspanya Süper Kupası maçlarında da La Liga'nın en büyük favorisi olduğunu gösterdi ortaya koyduğu karakterli futbolla. Alman Bernd Schuster'in elinde büyük değişim gösteren Real Madrid'de artık futbolcuya dayalı bir sistem yok. Valencia'ya karşı 3-2 kaybedilen maçın rövanşında 1-0 gerideyken 10, 1-1 berabereyken de 9 kişi kalmasına karşın skoru bir anda 4-1'e getiren ve maçtan da 4-2 ile galip ayrılan Real Madrid adına fazla söz söylemeye gerek kalmayabilir. Sezon öncesi yaşadığı önemli sakatlığın ardından uzun süre sahalardan uzak kalacak Hollandalı Wesley Sneijder'in yeri yine kendi vatandaşları tarafından doldurulabilir.

Real Madrid'de kalmak istemeyen ve aklının bir köşesinde sürekli Chelsea fikri ile yaşayan Robinho'nun yeni sezonda pek fazla forma şansı bulamayacağını söylemek, kahinlikten sayılmayacaktır. Bu durum, Arjen Robben'in önünü açacaktır. Raul ve van Nistelrooy ikilisinin arkasında Guti ile van der Vaart, Robben'in yardımcısı olabilir. Orta sahada savunma güvenliği ise Diarra'ya ait. Bu bölgede rotasyona Fernando Gago ve Ivan de la Red de girecektir. Savunmanın sağında Sergio Ramos, rakip takımların dengesini bozmak için son derece önemli bir silah. Sol tarafta Gabriel Heinze ve Marcelo gibi isimleri görebiliriz. Fabio Cannavaro, Pepe ve Metzelder de savunmanın merkezi için son derece nitelikli alternatif olarak çıkıyor karşımıza.

Geçtiğimiz sezonki hayalkırıklığının ardından Barcelona, şampiyonluk yarışında zorlamak isteyecektir Real Madrid'i. Transferde oldukça çabuk davranan Barcelona, sezon sonunda ilk iş olarak Frank Rijkaard'ın yerine Joseph Guardiola'yı teknik direktörlük koltuğuna oturttu. Ronaldinho, Deco ve Eto'o gibi isimlerle çalışmayacağını belirten Rijkaard, radikal kararlar alacaktı. Deco Chelsea'ye Ronaldinho da Milan'a transfer oldu; ama Eto'o takımda kaldı. Rijkaard'ın bir başka transferi Gianluca Zambrotta Milan'ın yolunu tutarken Giovani Tottenham, Ezquerro Osasuna, Edmilson Villarreal ve Oleguer de Ajax'a geçti. Paris Saint Germain'e imza atan fakat sağlık kontrolünde yaşadığı sorun sonrası futbolu bırakmak durumunda kalan Thuram da Barcelona'nın yaşadığı değişimin bir parçası oldu.

Yeni sezon öncesi transfere yaklaşık 90 milyon € harcayan Barcelona, Euro 2008 öncesi anlaşma noktasına geldiği David Villa'yı turnuva sonrası takımından koparamadı. Buna rağmen Sevilla'dan çok kıymetli iki transfer yapmayı başardı, Barcelona. Sevilla'nın dinamik sağ beki Daniel Alves, 30 milyon €'luk bir operasyon sonrasında çocukluk hayalini gerçekleştirirken Sevilla başarılarının son yıllardaki en kilit isimlerinden Seydou Keita da 15 milyon € karşılığında Barcelona'ya kazandırıldı. Keita, Barcelona için Real Madrid'deki Diarra'nın eşleniği olabilir. Manchester United'ın Katalan oyuncusu Gerard Pique ve Villarreal'in Uruguaylı savunmacısı Martin Caceres yeni sezonda Barcelona forması giyecek isimler. İki oyuncu için harcanan bonservis ücreti ise yaklaşık 25 milyon €.

Barcelona'nın gözünü karartarak girdiği transfer piyasasında ağına yakalanan bir diğer oyuncu da Arsenal'in Beyaz Rus orta sahası Alexander Hleb oldu. 15 milyon €'ya mal olan Hleb, Barcelona orta sahasında Xavi, Keita ve Iniesta'nın yedeği olacak ilk etapta. Savunma kanatlarını Dani Alves ile Eric Abidal paylaşırken merkezde Rafael Marquez ve Carles Puyol görev yapacak. İleride geçtiğimiz sezon hayalkırıklığı yaratan Fransız Thierry Henry, Samuel Eto'o ile birlikte geçmişin izlerini silmek için mücadele edebilir. Ronaldinho'nun takımdan ayrılmasının ardından Barcelona'nın yeni 10 numarası olan Lionel Messi ise, Real Madrid ile yaşanacak çekişmede takımının elini kuvvetlendirecektir.

Son yılların aksine bu sezon Real Madrid ve Barcelona üstünlüğünü kırmak için en büyük aday, Atletico Madrid olarak görülebilir. Geçtiğimiz sezonki kadrosuna Olympique Lyon'dan Gregory Coupet, Ajax'tan John Heitinga, Fiorentina'dan Tomas Ujfalusi ve Huelva'dan Florent Sinama-Pongolle takviyeleri yapan Atletico Madrid, Valencia'nın Arjantinli oyuncusu Ever Banega'yı da kiralık olarak takıma kazandırdı. Fakat takımdaki en iyi Arjantinli Banega değil. Sergio Kun Agüero, her geçen sezon daha üst seviyeye çıkarak ''yeni transfer etkisi'' bırakıyor, Madrid'de. Bu sezon Real ve Barca'ya direnmek istiyorsa Atletico Madrid, Agüero'ya güveniyor olmalı. Diğer Arjantinli Maxi Rodriguez de ''X-Factor'' rolünü üstlenebilir yeni sezonda.

Sezonun ilk bölümünde Nihat Kahveci'den sakatlığı dolayısıyla yararlanamayacak olan Villarreal, yeni sezonda Atletico Madrid, Real Madrid ve Barcelona'nın arkasında kalabilir. Bu anlamda Villarreal'in yarışacağı takımlar Valencia ve Sevilla olacaktır. Tabii Atletico, İngiltere Premier Ligi'ndeki Tottenham havasında başlamazsa sezona. Villarreal, ligin ilerleyen haftalarında form tutabilecek bir takım. Euro 2008 Şampiyonu İspanya kadrosunda yer alan Joan Capdevilla, Santi Cazorla ve Marcos Senna, takımda tutuldu. Edmilson ve Ibagaza takviyelerinin yanı sıra MLS'ten Amerikalı forvet Jozy Altidore alındı. Robert Pires'in tecrübesi, Matias Fernandez'in oyun zekası ve tabii ki Nihat Kahveci'nin golcülüğü Villarreal'i bir kez daha saygın bir konuma getirebilir sezon sonunda.

Geçtiğimiz sezon boyunca puan durumunun ikinci yarısında kendisine yer bulabilen Valencia, ligin en iyi kadrolarından birine sahip olduğu gerçeğini kavrayabilirse sezonu ilk dört sıra içerisinde tamamlayabilir. Euro 2008 kadrosundan David Silva ve David Villa ikilisini tüm büyük tekliflere karşın takımda tutmayı başaran Valencia, yıldızlarla dolu kadrosunun hakkını bu sezon verebilir. Ortada son derece başarılı olabilecek bir formül var. Geçtiğimiz sezon forma şansı bulmaya başlayan Juan Mata, 2008-09'da Valencia'nın yeni suşu olabilir Avrupa Futbolu'na. Joaquin, Ruben Baraja, Fernando Morientes, Miguel, Vicente, Ivan Helguera, David Albelda, Timo Hildebrand ve Asier Del Horno'lu Valencia kadrosunun bir arada oynamayı bir an önce öğrenmesi gerekiyor.

Valencia ile benzer bir takım daha var La Liga'da: Sevilla. Sevilla da Valencia gibi, aykırı bir ekip. Futbolsever olarak iki takımı da izlemekten zevk alacağım bu sezon. Sevilla'da Barcelona'ya giden Seydou Keita ve Daniel Alves'in yanı sıra Christian Poulsen de Juventus'a satıldı. Bu üç oyuncudan 50 milyon €'nun üzerinde bir gelir sağlandı; ama takım, önemli güç kaybetti. İyi haber, Luis Fabiano ile Frederic Kanoute'nin takımda tutulması. Kötü haber, Arouna Kone'nin sezonu kapatmış olması. Yine de Sevilla adına kurtuluş reçetesi, orta sahadaki kanat oyuncularından geçiyor olabilir. Geçtiğimiz sezon büyük çıkış yapan Diego Capel'in belki de Sevilla'daki son sezonu olacak; ama sağ tarafta Kaptan Jesus Navas'ın sorumluluğu biraz daha artacak. Geçtiğimiz sezonki görüntünün ardından Sevilla, yeni sezonda da ilk dört dışında kalabilir.

Madrid'in ufak yıldızı Getafe, transfer mevsiminde yine ilginç hamlelerde bulundu. Copa Libertadores 2008 Şampiyonu LDU Quito'nun sıradışı kanat oyuncusu Joffre Guerron, yeni sezonda Getafe forması giyecek. Guerron, uzun bacakları sayesinde bir ya da iki sene içerisinde Madrid'in büyüğü için uçuşa geçebilir. Real Madrid'den bonservisi alınan Roberto Soldado takımın gol silahı olacaktır. Getafe'yi ayrı gözle izleme nedenlerimizden biri olacak İbrahim Kaş ve Moenchengladbach'tan alınan Eugen Polanski, Getafe'nin diğer transferleri. Real Madrid'e dönen Ivan de la Red, geçtiğimiz sezonki kadroda yaşanan en büyük kayıp. Michael Laudrup'un takımdan ayrılmasının ardından teknik direktörlük koltuğunda ise artık Victor Munoz oturuyor.

UEFA Kupası'nda yoluna devam eden Deportivo, geri dönüşün yollarını ayırıyor. Sezonu Riazor'da yıllardır mağlup olmadıkları Real Madrid ile açıyorlar. İyi bir başlangıç olabilir, Deportivo için. Marco Aurelio, Achille Emana ve Nery Castillo transferleri ile dikkatleri üzerine çeken Real Betis, yeni sezonda seviye atlayabilir. La Liga'da sezonun ilk galibi olan Espanyol, Raul Tamudo'nun liderliğinde Ivan de la Pena ve Luis Garcia'ya güvenecektir. Geçtiğimiz yıl rüya gibi bir sezon geçiren Racing, Valencia ve Deportivo gibi takımların kendine gelmesinin ardından istikrar sorunu yaşayabilir. Osasuna, Mallorca ve Athletic Bilbao, orta sırada saygın bir yer edinme çabası içerisinde olabilirler yeni sezon boyunca.

La Liga yükselen takımlar Numancia, Malaga ve Sporting Gijon'un ilk hedefleri ligde tutunmak olacaktır. Bu üç takımın rakipleri ise, Recreativo Huelva ve Valladolid gibi görünüyor ilk bakışta. Geçtiğimiz sezon tüm otoriteleri şaşırtan Almeira, bu beş takımdan daha üst seviyede. Özellikle Estudiantes'den alınan Pablo Piatti'nin izlenmesi gerekebilir.

30.08.2008 Cumartesi
Espanyol v Vallodolid, 21:00
Valencia v Mallorca, 23:00

31.08.2008 Pazar
Athletic v Almeria, 20:00
A. Madrid v Malaga, 20:00
Betis v Huelva, 20:00
Gijon v Getafe, 20:00
Racing v Sevilla, 20:00
Numancia v Barcelona, 20:00
Osasuna v Villarreal, 20:00
Deportivo v Real Madrid, 22:00

Serie-A 2008-09: Mourinho Başarabilir Mi?



Serie-A 2008-2009 Sezonu
için perdelerini bu akşam açıyor. Yeni sezonda ilk maç, Udinese ve Palermo arasında; ama gözler daha çok Inter ve Milan üzerinde olacak. Geçtiğimiz senelerde bu iki takım arasında ismi telaffuz edilen Juventus, bu anlamdaki şöhretini Roma'ya kaptırmıştı. Juventus gibi yakın tarihinde birtakım sorunlar yaşayan Fiorentina, bu sezon Serie-A'nın yanı sıra Şampiyonlar Ligi'nde de mücadele edecek; fakat yedi kızkardeşten bir tanesi bu yıl Serie-A'da olmayacak. Geçtiğimiz sezon Serie-B'ye düşen Parma, rakiplerini yalnız bırakıyor. Son kızkardeş Lazio ise, diğerlerinin gerisinde gözüküyor sezon öncesi ortaya çıkan resimde.

İtalyan futbolu, transfer sezonunda Milano'dan gelen transfer haberleri ile beslendi. Serie-A'nın resmi kayıtlarında son üç sezonun şampiyonu olarak gözüken Inter'de Başkan Massimo Moratti, geçtiğimiz sezon Liverpool ile oynanan Şampiyonlar Ligi maçının ardından istifasını kabul etmediği Roberto Mancini'nin yerine teknik direktörlüğe Portekizli Jose Mourinho'yu getirdi. Sadece bu transfer bile, Inter'in yeni sezonda iddialı olması için yeterli görülebilir.

Geçtiğimiz sezonu Sao Paulo'da kiralık olarak geçiren Adriano, geri döndü. 15 milyon € karşılığında Portsmouth'tan orta saha oyuncusu Sulley Muntari, takıma kazandırılırken Roma'dan Mancini de 13 milyon €'luk bonservis ücretiyle Inter'e katılan isimlerden oldu. Jose Mourinho, yeni takımında da ülkesine para kazandırma geleneğini sürdürdü. Porto'dan Ricardo Quaresma transferi, büyük uğraşlar sonunda başarıyla tamamlandı. Porto, oyuncu pazarlama konusundaki başarısını Quaresma'da da gösterdi. 25-30 milyon € gibi rakamlar telaffuz ediliyor, transfer için. Üstelik 20 yaşındaki Portekizli Pele de Porto kadrosuna kazandırılmış olacak. Bir iki sene sonra kendisini yine bu miktarlar karşılığında Avrupa'nın üst seviye takımlarından birinde bulabilir, Pele.

Inter, transfer sezonunda kadrosunu hemen hemen korumayı başardı. Serbest bırakılan isimlerden Arjantinli Santiago Solari, ülkesinin takımlarından San Lorenzo ile anlaştı. Geçtiğimiz sezon başında transferi için Milan ile büyük rekabete girilen ve 10 milyon € bonservis ücreti karşılığında Cagliari'den alınan David Suazo, Portekiz'in Benfica takımına kiralandı. Kiralık sözleşmesi sona eren Maniche ise, takımı Atletico Madrid'e geri döndü.

Inter'in Jose Mourinho hamlesine Barcelona'dan Ronaldinho'yu alarak karşılık veren Milan, geçtiğimiz sezonki beşinciliği unutturmak isteyecektir. Transfer sezonun önemli bölümünü Ronaldinho üzerine konsantre olarak geçiren Milan, Manchester City ile girdiği yarışı kazanarak 21 milyon € karşılığında Brezilyalı yıldızı kadrosuna katmayı başardı. Kaka ile birlikte oluşturacağı ikili merakla bekleniyor. 80'li yılların sonu ve 90'lı yılların başında Hollanda ekolü ile yaşayan Milan, yeni sezonda Brezilya havası katabilir oynadığı futbola. Bu anlamda Pato da önemli bir ayrıntı. Tabii eski prens Andriy Shevchenko'dan fırsat bulabilirse.

Ronaldinho transferinin ardından Milan adına tek büyük eksiklik, forvetteydi. Ronaldinho ve Kaka'nın olduğu bir bölgede Pato veya Borriello'dan iyi bir alternatif gerekiyordu. Milan, bu handikabını Ukraynalı eski yıldızını getirerek çözmüş oldu kağıt üzerinde. Geri dönüşler mutluluk sağlar mı, bilinmez; ama yer yüzünde transfer ihtiyacı en fazla olan oyuncuydu, Shevchenko. İki sene içerisinde oğlu da İngilizce öğrenmiştir. Artık oynama zamanı.

Milan'ın Barcelona'dan tek transferi Ronaldinho değildi. Gianluigi Zambrotta da yeni sezonda Milan forması giyecek. Aslında sessiz sedasız bitirdi işi Milan. Son derece kıymetli bir oyuncu Zambrotta. Mutlaka katkı sağlayacaktır Milan'a. Zambrotta'nın da içerisinde yer alacağı yaşlı Milan savunmasına transferin son haftasında Arsenal'in İsviçreli savunma oyuncusu Philippe Senderos da eklendi. Senderos'un aksine transferi henüz ilk haftalarda tamamlanan Matthieu Flamini, Arsenal'den Barcelona'ya geçiş yapan bir başka oyuncu. Andrea Pirlo, Gennaro Gattuso ve Massimo Ambrosini'den oluşan Milan orta sahası, kuvvetli bir alternatif kazanmış oldu Fransız oyuncunun gelişiyle.

Milan, çeşitlilik getirebilecek orta sahası ile Serie-A'nın en önemli favorilerinden. 80 numaralı Ronaldinho ve 76 numaralı Shevchenko, doğum tarihlerini sırtlarına yapıştırarak yeniden doğacaklarını ima etmiş olabilirler. Milan, favori; ama Mourinho'nun varlığı, o takımı da favori yapar. Bu anlamda Inter'i unutmamak lazım. Peki diğerleri? Roma, Juventus ve Fiorentina.

Heyecan verici oyuncularıyla adrenalin artıran Roma, transfer mevsimini hareketli geçirdi. Liverpool'dan 5 milyon € karşılığında takıma kazandırılan Norveçli John Arne Riise, Luciano Spalletti'nin futbol düşüncesine iyi bir yer edinebilir kendisine. Kiralık sözleşmesi sona eren Vincenzo Montella, Sampdoria'dan geri döndü. Transfer sezonun son bölümünde ise Roma, iki önemli isimle anlaştı. Real Madrid'den alınan Julio Baptista'nın bonservisi için 9 milyon € ödendi. 21 yaşındaki Fransız Jeremy Menez de Roma'nın yeni sezondaki umutlarından olacak.

Brezilyalı Mancini'nin Inter'e, Fransız Ludovic Guily'nin de Paris Saint Germain'e transfer olmasının ardından Jeremy Menez, 24 numaralı formasıyla orta sahanın sağında ve hücum bölgesinde etkili olmaya çalışacaktır; ama Roma'nın en büyük kozu, her zaman olduğu, Francesco Totti olacak. Geçtiğimiz sezonun önemli bölümünü sakatlığı nedeniyle takımından ayrı kalarak geçiren Totti, yeni sezonda daha az sakatlanmayı umuyor olmalı. Savunmadaki oyuncuların bile hücum gücü yüksek isimlerden oluştuğu Roma kadrosu, yine bir yere kadar getirecektir. Devamında ise Francesco Totti'ye ihtiyaçları var. Inter ve Milan'a yeter mi, bilinmez; ama Roma, iyi bir kadro kurdu. Yine de heyecan verecekleri kesin.

Yeni sezonda Francesco Totti'den liderlik bekleyen Roma gibi Juventus da emektar yıldızı Alessandro Del Piero'nun karizmasından sonuçlar çıkarmak isteyecektir. Juventus, transfer sezonunda Palermo'dan 22.6 milyon € karşılığında Brezilyalı forvet Amauri'yi kadrosuna kattı. Yaklaşık 10 milyon €'lık bonservis ücretiyle Sevilla'dan Torino'ya gelen Christian Poulsen de bölgesinde Mauro Camoranesi, Mohamed Sissoko ve Tiago gibi önemli isimlerin bulunduğu Juventus kadrosuna katıldı. Yine yaz mevsiminde Juve'ye gelen iki İsveçli'den Olof Mellberg Aston Villa, 19 yaşındaki orta saha oyuncusu Albin Ekdal da Brammapojkarna'dan transfer edildi.

Geçtiğimiz sezonki kadrosundan Gianluigi Buffon, Alessandro Del Piero, Pavel Nedved, Vincenco Iaquinta ve David Trezeguet ile yola devam edecek olan Juventus'da Empoli ile kiralık sözleşmesi sona eren Sebastian Giovinco da yeni sezon kadrosunda yer alıyor. Olimpik Milli Takım'da gösterdiği performansla Juventus kariyerine hazır olduğunu gösteren Giovinco, Del Piero'nun futbolu bırakmasının ardından Juventus'un 10 numaralı formasını sırtına geçirebilir. Tabii başka bir dev kadrosuna katmazsa, bu küçük adamı. Juventus, Serie-A ile Şampiyonlar Ligi'ni beraber götürmeyi deneyecek. Sezon boyunca da bir sonraki sezon için Şampiyonlar Ligi'ne girebilmenin mücadelesini verecek gibi. Bu anlamda Juventus'un en büyük rakibi Fiorentina olabilir.

Geride bıraktığımız sezonda genç yıldızları ile UEFA Kupası ve Serie-A'ya renk katan Fiorentina, yeni sezonda daha tecrübeli olacak. Transfer mevsiminde 30 milyon €'nun üzerinde bir harcama yapan Fiorentina'nın en iddialı transferi, 14 milyon € karşılığında Milan'dan alınan Alberto Gilardino oldu. Rumen Adrian Mutu ile oluşturacağı ikiliyi merakla bekliyor olmalı, birçok futbolsever; ama kendi adıma Fiorentina'nın en dikkat çekici transferinin Partizan'ın kaptanı 18 yaşındaki Stevan Jovetic olduğunu söyleyebilirim. Blogda da daha önce adı geçmişti, kendisinin. Mutu, Gilardino ve Jovetic ile hayli güçlü bir forvet hattına sahip olan Fiorentina'da Giampaolo Pazzini ve Pablo Diego Osvaldo alternatiflerini de akılda tutalım.

Fiorentina, geçtiğimiz sezon hedeflerini gerçekleştirmiş gibi gözüküyordu. UEFA Kupası'nda gelinen nokta ve Serie-A'da Milan'ın önünde kazanılan dördüncülük. O kadrodan tek önemli kayıp savunmanın lideri Tomas Ujfalusi oldu. Çek yıldız, 2008-2009 Sezonu'nda Atletico Madrid için oynayacak. Listeye Fabio Liverani'yi de ekleyebiliriz; ama geçen sezonun başarılı omurgası korundu. Sebastian Frey, Riccardo Montolivo, Martin Joergensen, Zdravko Kuzmanovic, Manuel Pasqual ve Giampaolo Pazzini bu sezon da Fiorentina'nın başarısı için oynayacak. Fiorentina, Serie-A'yı dördüncü sırada bitirerek önemli bir iş başarmıştı. Bunun sonunda Şampiyonlar Ligi seviyesine kadar yükseldi. Yeni sezonda da tepeye oynayacak beşli arasından ilk dörde girmeye çalışcaktır.

Inter, Roma, Juventus, Fiorentina ve Milan'ın arkasından ise Udinese, Napoli, Palermo, Sampdoria ve Atalanta gibi bir beşli gelebilir. Antonio Di Natale ve Gökhan İnler önderliğindeki Udinese, diğerlerinden biraz daha önde gibi duruyor. Yeni sezonda Güney Amerika ekolünü benimseyecek gibi gözüken Napoli de hücum hattında iki Arjantinli Ezequiel Lavezzi ve German Denis'e güvenecektir. Marcelo Zalayeta Uruguay'dan Güney Amerika ekolünün tamamlayacısı olabilir. Fiorentina'dan Fabio Liverani ile kadrosunu güçlendiren Palermo, kaotik futbolu ile Serie-A'ya renk katacak ve geçtiğimiz sezonki 11.'likten öteye gitmeye çalışacaktır. Sampdoria, altıncı sırada bitirdiği sezonun ardından Antonio Cassano ve Marco Delvecchio gibi eski Romalılara güvenebilir. San Lorenzo'dan alınan savunmacı Bottinelli de önemli bir isim. Atalanta ise, ikinci grubun arkada kalan takımı olabilir, Christian Vieri'li kadrosuyla.

Kalan 10 takım, İtalya Ligi'nde puan durumunun ikinci yarısı için birbirlerine yakın seyredebilirler. Klasik Serie-A görüntüsü olarak. Her şeye rağmen tecrübesiyle Lazio, futbol şehirleri Genoa ile Torino'yu diğerlerinden ayırabiliriz. Serie-A'ya bu sezon yükselen Bologna, Chievo ve Lecce'yi ''yeniler'' olarak değerlendirmek ne kadar doğru, bilemiyorum; ama üçünün de hedefi ilk etapta ligde kalmak olacaktır.

30.08.2008 Cumartesi
Udinese v Palermo, 19:00
Sampdoria v Inter, 21:30

31.08.2008 Pazar
Atalanta v Siena, 16:00
Milan v Bologna, 16:00
Torino v Lecce, 16:00
Roma v Napoli, 16:00
Chievo v Reggina, 16:00
Cagliari v Lazio, 16:00
Catania v Genoa, 16:00
Fiorentina v Juventus, 21:30

UEFA Kupası 2008-09: Birinci Round



Şampiyonlar Ligi Grupları'nın belli olmasının ardından Cuma günü UEFA Kupası 1. Turu kura çekimi de İsviçre'nin Nyon kentinde gerçekleşti.

UEFA Kupası 1. Tur eşleşmeleri, yine seksen takımın sekiz ayrı ayrı gruba ayrılması ile belirlendi. Sekiz grupta bulunan onar takımdan beş tanesi seribaşı iken diğer beşli seribaşı olmayan takımlardan oluştu.Kura çekimine üç takım ile katılan Türkiye'den Beşiktaş Ukrayna'nın Metalist Kharkiv, Kayserispor Fransız Paris Saint Germain ve Galatasaray da bir ''İsviçreli rakip'' klasiği olarak Bellinzona ile eşleşti.

Eşleşmelerin grup bazındaki görüntüsü ise şu şekilde oldu:

I. Grup
AC Milan - FC Zürih
Timişoara - Partizan
Hertha Berlin - St. Patrick's Athletic
Banik Ostrava - Spartak Moskova
Beşiktaş - Metalist Kharkiv

Beşiktaş ve Milan'ın yanı sıra Partizan, Hertha Berlin ve Spartak Moskova'nın seribaşı olduğu ilk grupta Beşiktaş, Türkiye'nin UEFA Sıralaması'nda 10. sıra için yarıştığı Ukrayna'nın Metalist Kharkiv takımıyla eşleşti. Kuralar çekildiğinde ilk maç, İstanbul'daydı; fakat UEFA'dan yapılan açıklama sonrası, durum değişti. Beşiktaş, Metalist Kharkiv'i elerse hem kendisi hem de Türkiye için önemli bir iş çıkarmış olacak.

UEFA Kupası'nın en büyük favorilerinden Milan, Zürih ile karşılaşacak. San Siro'daki ilk maçta iş bitirmek isteyebilir Milan. Ters bir sonuçta ise tarihi bir sürpriz yaşanmış demektir. Şampiyonlar Ligi 3. Ön Eleme Turu'nda Fenerbahçe'ye elenen Partizan, seribaşı olarak katıldığı kura çekiminde Romanya'nın Timişoara takımı ile eşleşti. Fenerbahçe karşısındaki Partizan hiç fena değildi. Bu turun da favorisi olabilir. Hertha Berlin, rakip beşli arasından en zayıfını çekti. UEFA'nın Fair-Play kontenjanından Kupa'ya katılan Hertha, yoluna devam edecektir. Banik Ostrava ve Spartak Moskova eşleşmesinde ise tur ortada.

II. Grup
Portsmouth - Vitoria Guimaraes
Kayserispor - Paris Saint Germain
Sevilla - Red Bull Salzburg
Wolfsburg - Rapid Bükreş
Sampdoria - Kaunas

Galatasaray ve Beşiktaş'ın aksine kura çekimine seri başı olmayarak katılan Kayserispor, Sevilla ve Portsmouth'un arasında bulunduğu beşliden Paris Saint Germain'i çekti. Paris Saint Germain, tabii ki favori olan taraf; fakat diğer takımlar arasından tercih edilebilirdi. İlk maçın Kayseri'de olması, pek iyi değil. Kayserispor, Paris Saint Germain'in dengesiz halini yakalayabilirse şansı olacaktır.

Milan ile birlikte UEFA Kupası'nın büyük favorisi Sevilla, üst üste iki kez kazandığı turnuvada açılışı Avusturya'nın Salzburg ekibiyle yapacak. Sasa Ilic'in formasını giydiği Salzburg'un işi zor. İngiltere Premier Lig takımlarından Portsmouth, yeni sezonda hedef büyültmüş olabilir. Bu anlamda UEFA Kupası'nın Portsmouth için önemli olduğunu düşünüyorum. Portekizli rakiplerini geçeceklerdir. Kayserispor adına en ideal takım gibi görünen Rapid Bükreş, karşısında Wolfsburg'u buldu. Şanslı oldukları söylenemez. Sezon başladığında buralarda olacağını düşünür müydü, bilinmez; ama Kaunas, İtalyan Sampdoria önünde Rangers'a yaptığı sürpriz çıkış arayacaktır.

III. Grup
Maritimo - Valencia
Dinamo Zagreb - Sparta Prag
Manchester City - Omonia
Young Boys - Club Brugge
Nancy - Motherwell

Yıldızlar oyuncularla dolu kadrosuna karşın geçtiğimiz sezon La Liga'da puan cetvelinin ikinci yarısında kalan Valencia, UEFA Kupası 1. Turu'nda Maritimo ile eşleşti. Daha iyisi olabilirdi; ama favori Valencia. Seribaşı olmamasına karşı favori olan takımlardan biri Dinamo Zagreb. Hırvatlar, zayıflayan kadrolarına rağmen şanslı olan taraflar. Danimarka temsilcisi Midtjylland'ı penaltı vuruşları sonrasında eleyebilen Fair-Play kontenjanı Manchester City, bir Yunan-Rum eşleşmesinden galip çıkan Omonia ile oynayacak. Rumların çıkışı enteresan. Bakalım sadece Yunanlara karşı mı. Seribaşı takımlardan Club Brugge, dişine göre bir kura çekti. Yine de belli olmaz. Fransız Nancy, İskoç Motherwell önünde favori.

IV. Grup
Everton - Standard Liege
Napoli - Benfica
Bellinzona - Galatasaray
NEC Nijmegen - Dinamo Bükreş
Racing Santander - Honka

Galatasaray adına olabilecek en iyi kura oldu. Hem İsviçreli. Hem ilk maç deplasmanda. Kesinlikle iki maçın da kazanılması ve 4 puanın kulüp puanına eklenmesi gerekiyor. Geçtiğimiz sezon Sion, Bordeaux, Helsingborg ve A. Wien maçlarında kaçan puanların ardından işin artık şakası yok. Önümüzdeki sezon, Galatasaray'ın son beş sezondaki en yüksek puanı da silinecek ve Avrupa Kupaları'na katılamadığı, ardından da Tromsö'ye elendiği sezonlar kalacak. Bu anlamda da gruplara katılmak ve iki maçı da kazanmak çok önemli.

Everton ile Standard Liege arasındaki eşleşme de hayli ilginç. Şampiyonlar Ligi 3. Ön Eleme Turu'nda Liverpool'a trajik şekilde kaybeden Belçika temsilcisi, bir kez daha Liverpool'un yolunu tutacak. Tabii bu kez Everton ile oynamak için. Liege ile birlikte, seribaşı olmamasına karşın ciddi ekiplerden biri olarak dikkat çeken Napoli de Benfica'nın karşısına dikilecek. Tur ortada. Napoli'nin kazanması daha hayırlı. Geçtiğimiz sezon La Liga'da gösterdiği performans ile beğeni kazanan Racing, evinde Honka ile başlıyor Avrupa serüvenine. Devamı gelecektir. Romanya'nın UEFA Kupası'ndaki bir diğer temsilcisi Dinamo Bükreş de NEC Nijmegen deplasmanında olacak. Tur, Nijmegen'in performansına bağlı.

V. Grup
APOEL - Schalke 04
Litex Lovech - Aston Villa
A. Wien - Lech Poznan
Vitoria Setubal - Heerenveen
Brann Bergen - Deportivo

UEFA Kupası 2. Ön Eleme Turu'nun en çekişmeli eşleşmelerinden birinde Kızılyıldız ile 2-2'nin rövanşını uzatmalar sonrasında 3-3'lük deplasman maçıyla alan APOEL, Atletico Madrid karşısında bozguna uğrayarak UEFA Kupası'na düşen Schalke 04 ile karşılaşacak. Schalke, kesin favori. Intertoto Kupası'ndan gelen Aston Villa ve Deportivo, yolculuklarını uzatmaya devam edeceklerdir. Bir önceki turda Grasshoppers karşısında aldığı 6-0'lık galibiyetle dikkatleri çeken Lech Poznan ile A. Wien, birbirlerini buldukları için sevinçli olabilirler. Portekiz ve Hollanda eşleşmesi ise ortada görünüyor.

VI. Grup
Slavia Prag - Vaslui
Slaven Belupo - CSKA Moskova
Brondby - Rosenborg
Cherno More - Stuttgart
Rennes - Twente

Romanya'nın UEFA Kupası'ndaki beş temsilcisinden biri olan Vaslui, başarısını Slavia Prag'a karşı da sürdürmek isteyebilir. Bunun için şansları var. Geçtiğimiz sezon UEFA Kupası 2. Ön Eleme Turu'nda Galatasaray'a geçilen Hırvat temsilcisi Slaven Belupo'nun CSKA Moskova karşısında şansı az görünüyor. Seribaşı olmamasına rağmen can yakabilecek takımlardan Brondy, Rosenborg ile eşleşirken Hollandalı Twente Fransız Rennes'e rakip oldu. Intertoto Kupası'ndan gelen Stuttgart, Cherno More'yi de geçerek soluğu UEFA Kupası Grupları'nda alabilir.

VII. Grup
Ajax - Borac Cacak
Tottenham - Wisla Krakow
Kopenhag - FK Moskova
Zilina - Levski Sofya
Borussia Dortmund - Udinese

Borussia Dortmund'un seribaşı olmaması, dengeleri değiştirebilirdi. Tottenham Hotspur, Udinese ve Ajax gibi kuvvetli takımların bu bölgede olması, Dortmund ile muhtemel bir eşleşmeyi akıllara getiriyordu. Bu anlamda Udinese ve Dortmund arasındaki karşılaşmalar, UEFA Kupası'nın 1. Turu'ndaki en dikkat çekici maçlar olabilir. Levski Sofya seri başı olarak, Dortmund, FK Moskova ve Wisla Krakow'dan sıyrılarak Zilina'yı çekti. Son yıllarda Avrupa Kupaları'nda yaşadığı sürprizlerle şaşırtan Ajax, bu kez biraz daha rahat olabilir. Tabii tribün anlamında değil.

VIII. Grup
Braga - Artmedia
Feyenoord - Kalmar
Hamburg - Urziceni
Hapoel Tel Aviv - St. Etienne
Nordsjaelland - Olympiakos

Intertoto Kupası'nda Sivasspor'u geçerek UEFA Kupası yoluna giren Braga, Slovak Artmedia önünde olacak. Geçtiğimiz yıllarda Şampiyonlar Ligi tecrübesi yaşasa da Artmedia, devamını getiremedi. Braga'nın favori olduğu bir eşleşme; ama Artmedia'nın da şansı var. Feyenoord ve Hamburg, rakipleri karşısındaki kesin favoriler. Aksi sonuçlar, Türk takımlarının işine gelir. Seribaşı olmadığı için kura çekimini karıştırabilecek takımlardan St. Etienne, Galatasaray ve Beşiktaş'tan puan olarak aşağıda bulunan Hapoel Tel Aviv önünde favori. Yunan Olympiakos'un hedefinin ne olduğunu ise Nordjaelland karşısında görme imkanımız olabilir.

Eşleşmelerde durum kısaca bu şekilde. Yine de yanlış anlaşılma olmaması adına bir ek de yapmış olalım. Yukarıdaki 80 takımdan 40 tanesi tur atlayacak ve İkinci Tur Grupları'na yükselmiş olacak. Burada tekrar puan hesaplamasına gidilecek. 2. Tur'a yükselmeyi başaran 40 takım, son beş sezondaki kulüp puanları baz alınarak 5 torbaya ayrılacak ve her torbada 8 takım olacak.

Seribaşı olan tüm takımların kazanması durumunda ortaya çıkacak görüntü şu şekilde:

1. Torba: AC Milan, Sevilla, Valencia, Benfica, Schalke 04, CSKA Moskova, Tottenham, Hamburg.

2. Torba: Stuttgart, Ajax, Olympiakos, Deportivo, Everton, Club Brugge, Rapid Bükreş, Beşiktaş.

3. Torba: Spartak Moskova, PSG, Sparta Prag, Dinamo Bükreş, Heerenveen, Rosenborg, Udinese, Feyenoord.

4. Torba: Braga, Levski Sofya, A. Wien, Slavia Prag, Manchester City, Galatasaray, Sampdoria, Hertha Berlin.

5. Torba: Partizan, Nancy, Portsmouth, Aston Villa, Racing Santander, Rennes, Kopenhag, Hapoel Tel-Aviv

Bu görüntüde Beşiktaş, kendisine son derece iyi bir yer edinmiş durumda. Galatasaray ise, dördüncü torbada ve bir üst torbaya çıkabilmesi için kendisinden puan olarak yüksek altı takımın elenmesini beklemek zorunda. Dileyelim Kayserispor da katılsın ve sayı beşe düşsün. Rapid Bükreş, Sparta Prag, Club Brugge, Everton, Benfica, Heerenveen, Rennes ve Udinese elenmesi için gözüme kestirdiğim hedefler.

İlk maçlar 16 ve 18 Eylül'de. Rövanşlar 30 Eylül ve 2 Ekim'de. 20 Mayıs'ta Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda olmak dileğiyle.

Şampiyonlar Ligi 2008-09: Grup Aşaması



Şampiyonlar Ligi Grup Kuraları, Perşembe günü İsviçre'nin Nyon kentinde çekildi.

Fenerbahçe, ''orta karar'' bir gruba düştü. Bu sezonki oyun anlayışı ile herhangi bir İngiliz takımı karşısında işi zor olabilirdi Fenerbahçe'nin. Manchester United veya Liverpool olmadı; ama Arsenal geldi. İkinci torbada Juventus ve Bayern Münih'ten kurtulup Porto'ya çarptı. Son torba ise kendi arasında ikiye ayrılıyordu. İlk dörtlünün zayıf halkası geldi: Dinamo Kiev. Oysaki Aalborg, Cluj, Anorthosis ve Bate gelebilir, Fenerbahçe de en azından grup üçüncülüğü için büyük avantaj yakalayabilirdi. Şimdi her şey ortada.

Real Madrid ile Roma, bu kez birbirlerini bulmadılar. Roma, Chelsea'nin seribaşı olduğu A Grubu'nun yolunu tuttu. Kuraya üçüncü torbadan katılan Fenerbahçe adına son derece çetin bir ikili olabilirdi Chelsea ve Roma; fakat daha sonra Bordeaux katıldı bu iki takıma. Dördüncü torbadan gelen Romanya temsilcisi Cluj ise, direkt olarak katıldığı Şampiyonlar Ligi'nde en zorlu gruplardan birine düşmüş oldu. Cluj, en azından altı maç yapacak bu sezon Avrupa Kupaları'nda. Bordeaux da, UEFA Kupası'nın 3. Tur'dan itibaren iddialı takımlarından biri haline gelebilir.

Chelsea ve Roma'nın bulunduğu grup, ilk anda Fenerbahçe adına ne kadar sert olarak göründüyse Inter ve Werder Bremen ikilisini oluşturduğu B Grubu, bir o kadar yumuşaktı. Fenerbahçe, geçtiğimiz sezondan Inter'i tanıyordu. Werder Bremen ise, ikinci torbadan gelebilecek ideal takımlardan biriydi; fakat devam eden senaryoda bir Yunan-Rum eşleşmesi daha yaşayacağımızı bilmiyorduk muhtemelen. Şampiyonlar Ligi 3. Ön Eleme Turu'nda Olympiakos'u 3-0 ve 0-1 ile geçen Anorthosis, dördüncü torbadan gelerek Panathinaikos ile birlikte B Grubu'nu tamamlayan takım oldu.

Barcelona'nın seribaşı olduğu C Grubu'nda Katalanlar'ın arkasından ciddi bir ikincilik yarışı yaşanabilir. Oldukça denk bir grup oluştu. Sporting Lizbon, Basel ve Shakhtar Donetsk. Ukrayna'daki hayatından memnun olan Mircea Lucescu, Shakhtar Donetsk'e kazandırdığı kazanma alışkanlığını gruptan çıkarak devam ettirebilir. Fikstür de önemli tabii. İlk maçta İsviçre deplasmanına gidiyor, Lucescu'nun takımı. Barcelona, Shakhtar Donetsk, Sporting Lizbon, Basel. Buna benzer bir sıralama görebiliriz. Lucescu, iyi bir kura çekti; ama altı maç sonunda üçüncü olmak da işine gelebilir Luce'nin.

D Grubu'nda ise kader ağlarını ördü. Dördüncü torbanın en dişli temsilcisi Atletico Madrid, Liverpool'un seribaşı olduğu gruba düştü. Liverpool'un İspanyol golcüsü Fernando Torres için nostaljik bir eşleşme olacak. Grubun PSV Eindhoven ve Marsilya ile tamamlanması, D Grubu'na ''Şampiyonlar Ligi'nin en denk grubu'' ünvanını kazandırmış olabilir. Erik Gerets, Galatasaray'da ve Marsilya'da Liverpool'u birer kez yenmişti son iki sezonda. Şansını deneyecektir. Geçtiğimiz sezonki görüntüsünü değiştirmek zorunda olan PSV için ise, zorlu bir sınav daha.

İki Britinyalı E Grubu'nda buluştu. Geçtiğimiz sezon Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olan Manchester United, Glasgow Rangers'ın 2. Ön Eleme Turu'nda elenmesiyle İskoçya'nın tek temsilcisi olarak kalan Celtic ile E Grubu'nda. İkinci torbadan İspanyol Villarreal çıktı. Rangers'ı eleyen Kaunas'ı geçerek Şampiyonlar Ligi'ne katılmayı başaran Danimarka temsilcisi Aalborg, grubun en zayıf halkası olacak gibi gözüküyor.

Galatasaray'ı eleyerek Şampiyonlar Ligi'ne gelen Steaua Bükreş ise, dördüncü torbadan Fiorentina'yı çekerek bir nevi sonunu hazırladı. Birinci torbanın tercih edilebilir takımı Lyon'un ardından ikinci torbadan Bayern Münih'in gelmesi Steaua Bükreş adına talihsiz olarak görülebilir. Geçtiğimiz sezon Arsenal, Sevilla ve Slavia Prag'ın olduğu grupta bir puan ile son sırada kalan Bükreş için farklı bir son beklemek için son derece iyimser olmak gerekir. Yarış üç takım arasında geçecek gibi. Üç takım da lider olabilir. Üçüncü olup UEFA Kupası'na geçiş yapacak takım ise, Kupa'nın favorilerinden olur.

İkinci torbada Juventus ve Bayern Münih'in yer alıyor olması, bu takımların bulunduğu grupları ilgi çekici hale getirebilirdi. Keza Juventus'un Real Madrid ile birlikte H Grubu'na düşmesi, güçlü bir görüntünün ortaya çıkmasını sağladı. Real Madrid ve Juventus'un yanına UEFA Kupası ve Süper Kupa Şampiyonu Zenit de gelince heyecan üst seviyeye çıktı. Üç takım arasındaki karşılaşmalar, Şampiyonlar Ligi'nin sürprize açık maçları olacaktır. Tabii dördüncü torbadan nispeten zayıf bir takım gelecekti, Atletico Madrid ve Fiorentina olmayacağı için. İki Ukraynalı da uğramayınca H Grubu'na Bate Borisov, düştü ateş çukuruna.

Tekrar dönelim G Grubu'na. Geçtiğimiz sezonki Fenerbahçe'ye göre bir grup olduğunu söyleyebiliriz. Deivid ve Marco Aurelio gibi iki önemli oyuncunun yokluğu, Emre Belözoğlu'nun varlığı, ön liberoda Alex'in görev alması, Semih Şentürk ve Daniel Güiza'nın hücum bölgesindeki rotasyonu sağlayamaması, Fenerbahçe'nin önemli handikapları. Bu anlamda Fenerbahçe'yi fikstür kurtarabilirdi; ama ortaya çıkan görüntü şu şekilde oldu:

16 Eylül: Porto - Fenerbahçe
30 Eylül: Fenerbahçe - Dinamo Kiev
21 Ekim: Fenerbahçe - Arsenal
5 Kasım: Arsenal - Fenerbahçe
25 Kasım: Fenerbahçe - Porto
10 Aralık: Dinamo Kiev - Fenerbahçe

Geçtiğimiz sezon Fenerbahçe'nin ilk maçta Inter'i mağlup etmesi, grup hakkındaki tüm dengeleri alt üst etmiş ve Fenerbahçe, ardından gelen iki deplasmandan puan çıkararak üst tura yükselme konusunda büyük yol kat etmişti. Bu sezonki fikstür dengesiz, Fenerbahçe adına. Seribaşı Arsenal ile arka arkaya oynamak şanssızlık. Olabilecek en kötü zamana denk gelmiş gibi duruyor. Ekim sonuna kadar Arsenal'in sakatları iyileşecek ve tam takım haline gelecekler. Üstelik gruptan çıkmayı garantilemiş de olmayacaklar. Bu anlamda Dinamo Kiev deplasmanında ve Porto maçında puan kaybına uğrarsa Arsenal, iki maçtan altı puan çıkarmak için büyük çaba harcayacaktır.

Porto deplasmanı, Avrupa'nın en zorlu deplasmanlarından biri. Fenerbahçe'nin puan çıkarmadan başlaması, devam eden maçlar için de sorun yaratabilir. Dördüncü torbadan gelen Dinamo Kiev'in seribaşı Spartak Moskova'yı 4-1 ve 4-1 ile eleyerek Şampiyonlar Ligi'ne katılması yeteri kadar endişe vericiyken bir de grubun muhtemelen kırılma maçı olabilecek altıncı karşılaşmanın Aralık soğuğunda, Kiev'de oynanacak olması Fenerbahçe'nin bir diğer dezavantajı. Dinamo Kiev, son maça kadar resmin içerisinde kalırsa maçı kazanmak isteyecektir. Fenerbahçe'nin tek şansı, geçtiğimiz sezon son maça gelene kadar iddiasını kaybetmiş olan CSKA Moskova örneğinin Dinamo Kiev'de vücut bulmasını beklemek olacaktır.

Fenerbahçe adına, ne iyi ne de kötü bir kura oldu. Dördüncü torbada zayıf dörtlüden birinin gelmemesi şanssızlık; fakat grupta İtalyan ve İspanyol takımının olmamasına karşın Atletico Madrid veya Fiorentina'nın gelmemiş olması, daha büyük bir şans. Fenerbahçe'nin tur ümitlerinin Porto deplasmanındaki maça bağlı olduğunu düşünüyorum. Puan çıkaramazlarsa işleri zor. Arkadan Dinamo Kiev de gelecektir çünkü.

İlk maç haftasının programını da vermiş olalım:

16 Eylül 2008, Salı 21:45
Chelsea - Bordeaux
Roma - Cluj
Panathinaikos - Inter
W. Bremen - Anorthosis
Basel - Shakhtar
Barcelona - S. Lizbon
PSV Eindhoven - A. Madrid
Marsilya - Liverpool

17 Eylül 2008, Çarşamba 21:45
Manchester United - Villarreal
Celtic - Aalborg
Steaua Bükreş - Bayern Münih
Lyon - Fiorentina
Porto - Fenerbahçe
Dinamo Kiev - Arsenal
Juventus - Zenit
Real Madrid - Bate Borisov

29 Ağustos 2008 Cuma

Steaua Bükreş 1-0 Galatasaray



Tekrar başa mı döneceğiz, hayır. Soru bu değil. Nasıl ileri gideceğiz, bunun üzerinde duracağız.

Galatasaray, Denizlispor karşısında çok önemli bir kayıp verdi: Sabri Sarıoğlu. İsim bazında olmasa bile, Galatasaray'ın tüm bölgelerini etkileyecek bir eksiklikti savunma sağında oynayan Sabri Sarıoğlu'nun yokluğu. Tıpkı geçtiğimiz sezon, Leverkusen deplasmanı öncesi Uğur Uçar'ın sağ dizini Konya'da bırakması gibi.

Neden önemliydi, Sabri'nin yokluğu? Şundan. Galatasaray teknik direktörü Michael Skibbe'nin kafasında bir futbol fikri var. Saygı duyarsınız veya duymazsınız. Nedir bu? Klişe haline gelen 4-2-3-1. Futbol sistemlerin önemli sacayakları vardır. 4-2-3-1'de de hücumdaki dört oyuncunun bir arada oynaması ve sürekli hareket halinde olması önemlidir; ama yine de en kıymetli birliktelik, savunma ile hücum arasındaki bağlantıyı sağlayan orta saha ikilisi arasındakidir. Galatasaray'da bu görevi şimdilik kim yapıyor? Mehmet Topal ve Ayhan Akman.

Peki Skibbe'nin kafasındaki orta saha ikilisi Mehmet Topal ve Ayhan Akman mı? Sanmıyorum. Böylesi bir yapıda Tobias Linderoth'un varlığı herhangi bir teknik direktörün işini oldukça kolaylaştırabilir. Tıpkı Skibbe'de olabileceği gibi.

İşte bu yüzden önemliydi, Sabri Sarıoğlu'nun yokluğu. Çünkü Skibbe, defansın kanatlarında savunma gücü yüksek oyuncuları tercih ediyordu. Sol kanat savunmasını da bu yüzden Volkan Yaman yerine Hakan Balta yapıyor. Sağ tarafta seçenekler kısıtlı. Sabri Sarıoğlu, Uğur Uçar sakatlıktan dönene kadar, Galatasaray'ın bu bölgedeki tek alternatifiydi. Denizlispor karşısında Sabri'den gelen kötü haberin ardından yapılacak tek şey ise, mevcut kadro içerisinde sağ bek rotasyonu yaratmak olmalıydı.

İki isim öne çıkıyordu, bu anlamda: Barış Özbek ve Tobias Linderoth. Geçtiğimiz sezon Bayer Leverkusen'e 5-1 mağlup olan Galatasaray'ın sağ kanadını savunan isim Barış Özbek'ti. Barış'ın orta sahadaki eksikliğini iyi değerlendiren Skibbe'nin takımı, henüz ilk yarıda durumu 3-0'a getirerek cezalandırmıştı Galatasaray'ı. Bu noktada Skibbe'nin Barış Özbek tercihini kullanmaması, mantıksız değildi. Üstelik Skibbe, savunma kanatlarında defansif yönü kuvvetli oyuncular ile oynamak istiyordu. Tobias Linderoth, tüm bu nedenlerden dolayı savunmanın sağında başlayacaktı Bükreş deplasmanındaki kritik maça.

Peki seçme şansı olsa Skibbe, Linderoth'u orta sahada Mehmet Topal ile birlikte oynatmak istemez miydi? Tabii ki isterdi. Üstelik bunu ilk günden bu yana düşündüğünü hissettiğimi bile söyleyebilirim. Tobias Linderoth'un orta sahadaki yokluğunda da maçın en stratejik oyuncusu Ayhan Akman olacaktı.

Ayhan Akman, Denizlispor karşılaşmasında 4-2-3-1'e uymakta zorluk çekmişti; fakat Denizlispor'un gücü ve eksik kalması nedeniyle Ayhan, durumun üstesinden gelmeyi de başarmıştı. Steaua deplasmanı, bu anlamda Ayhan Akman ve 4-2-3-1 açısından önemli bir sınav olabilirdi.

Birinci Yarı: Akıl Futbolu

Kalede Aykut Erçetin. Savunmanın sağında Tobias Linderoth. Solunda Hakan Balta. Merkez ikilide Fernando Meira ve Servet Çetin. Orta sahada Mehmet Topal ve Ayhan Akman. Tek forvet Shabani Nonda'nın arkasında Cassio Lincoln. Solunda Harry Kewell. Sağında Arda Turan. Galatasaray'ın sahaya yayılışı bu şekildeydi, santradan hemen önce.

Steaua Bükreş ise, ilk maçta kurgusunu değiştirmeyecek gibiydi. Savunmada Goain ve Radoi. Orta sahada Petre. Steaua takımının kurduğu düzlemin en stratejik isimleriydi. Hücum anlamında da Kolombiyalı Dayro Moreno ile Banel Nicolita. Bir tek farkla. İstanbul'da Galatasaray'ın, özellikle 2-0'dan sonra, daha ofansif oynaması nedeniyle savunma arkasına koşular yapan ikili, Bükreş'te nispeten temkinliydi. Böyle devam edecekti belli ki.

Galatasaray, gol bulması gereken taraftı; fakat amacına ulaşmak için kontrolsüzce saldırmayacaktı. Bunu henüz ilk dakikalarda deklare ediyordu bir bakıma, oynamak istediği futbolla. Arda Turan ve Harry Kewell, kanat değişimlerini erken başlamıştı diğer karşılaşmalara göre. Henüz beşinci dakikada Harry Kewell ile yakalanan mutlak fırsat, pek tabii ki akıl futbolunun bir ürünüydü.

Olması gerektiği gibiydi sahada, Galatasaray. Skoru değiştirebilecek oyuncusu sayısı daha fazlaydı. Buna göre oynuyordu, Skibbe'nin takımı.

4-2-3-1'i iyi anlamak gerekiyor. Bir takım Arda Turan, Harry Kewell, Cassio Lincoln ve Shabani Nonda gibi oyuncuları aynı anda kullanabiliyorsa, orta sahasındaki ikilinin konstrasyonu takım savunmasına yönelik olmalı. Bu anlamda Ayhan Akman, çoğu zaman çarkların dönüş hızını yavaşlatıyor.

4-2-3-1, ''cool'' oyuncularla oynanınca başarıyı getirebilir. Ayhan, kendi içindeki hücum güdüsünü Kewell, Lincoln ve Nonda gibi oyunculara karşın yenmek zorunda. Üçüncü bölgede görev yapan dört oyuncunun arkasını düşünmeden, rahat oynaması gerekiyor böylesi bir sistemde. Bu yüzden Galatasaray'ın Tobias Linderoth'a ihtiyacı var orta sahada. (Sağ bek rotasyonunu sağlayabilirse Galatasaray, 4-2-3-1'i oynabilecek seviyeye ancak gelebilir.)

Galatasaray, ilk yarıda akıl futboluna güvenmiş ve buna göre oynamıştı. İkinci yarı öncesi iki farklı açıdan yapılabilecek iki şey olabilirdi:

Sağ bek ve orta saha arasındaki rotasyon, birincisi. Buna göre orta alanda zayıf kalan Galatasaray, bu bölgeye Tobias Linderoth'u yerleştirip oyun üstünlüğünü eline alabilir ve sonuca bu gerçek üzerinden gitmek isteyebilirdi. Barış Özbek mi, yoksa Mehmet Topal mıydı, sağ bek oyuncusu? İkisi de değildi. Skibbe, buradaki tercihini yine savunma bilgisinden kullandı. Linderoth, ikinci yarıya da savunmanın sağında başlayacaktı.

Akıl futbolu ve kaos futbolu arasındaki seçim, ikincisi. Bu alternatifte orta ikilinin ve savunmanın sağındaki Tobias Linderoth'un yerini sağlama alıp öndeki üçlüde rotasyon yapılabilirdi. Kanat savunucularının ileri çıkmamasından dolayı ileri üçlünün kanat oyuncuları ile iletişimi yok denecek kadar azdı. Bu anlamda, forveti çiftleyip klasik 4-4-2'ye dönülebilirdi; fakat Skibbe, akıl futbolundan gitmek isteyecekti sonuca ikinci yarıda da.

İkinci yarı, tam da bu noktada çok büyük bir önem arz ediyordu: Kaos futbolu mu, aklı futbolu mu?

İkinci yarı: Kaos futbolu? Hayır, telaş futbolu.


Galatasaray, ikinci yarıya da aynı oyuncu kadrosu ve oyun anlayışıyla başlıyordu.

4-2-3-1 akıl futboluydu. Son saniyeye kadar aynı disiplin ile uygulanması gereken bir akıl futbolu. Yani biraz da sabır. Galatasaray, aslına bakılırsa maçın 60. dakikasına kadar 4-2-3-1'e sadık kalarak devam etti futboluna. Meyvelerini toplama noktasına da yaklaşmıştı. Oyun üstünlüğü, ikinci yarının ilk bölümünde Galatasaray'daydı.

Olan oldu. Steaua Bükreş, iki yan hakem birer hatalı kararı sonrasında, çok kötü bir zamanda kalesinde golü görecekti. Hata vardı mutlaka; ama dedik ya, olan da olmuştu. Bu noktada Skibbe, 4-2-3-1 ve akıl futbolu adına büyük bir sınav vardı. Devam edebilecek miydi Galatasaray, aynı konsantrasyonla?

Edemedi. Golün hemen ardından Ayhan Akman'ın yerine Ümit Karan'ı aldı oyuna Michael Skibbe. Yine kabul edilebilir bir hareketti; çünkü Skibbe'nin yardımcı fikri, 4-1-3-2 idi. Denizlispor maçında Mehmet Topal ile Yaser Yıldız'ı değiştirirken 4-1-3-2'nin kafasının herhangi bir yerinde olduğunu belli etmişti, Skibbe. Bu açıdan bakılınca, esnek bir hamleydi. Önemli olan, işlerin düzelmediği anda neler yapacağıydı Skibbe'nin.

İkinci hamle Cassio Lincoln'ün yerine Hasan Şaş'ın oyuna girmesi ile gerçekleşti. Arda Turan, sağ kanatta oldukça rahatsız olmuş ve maçın hemen başında sol tarafa geçmişti. Harry Kewell ise sağ tarafta etkisizdi. Şaş takviyesinin ardından, her şeye rağmen, 4-1-3-2 devam ediyordu. Kewell, Nonda'nın arkasında. Hasan Şaş sağda ve Arda Turan da soldaydı; ama tek farkla. Artık sahada akıl futbolu yoktu. Kaos devreye girecekti.

70. dakikadan sonra, turu geçmek için her türlü sistem denenmeliydi mutlaka. Fakat Skibbe'nin akıl futbolu, Steaua maçının ikinci yarısında kaos ve telaşa mağlup olmuştu. Önümüzdeki günler adına, oldukça önemli bir sonuçtu işte bu.

Akıl futbolu, ''cool'' oyunculardan oynanmalı demiştik. Tobias Linderoth gibi. Mehmet Topal gibi. Harry Kewell gibi. Shabani Nonda gibi. Arda Turan gibi. Hatta iyi bir Cassio Lincoln gibi. Galatasaray'ın Steaua deplasmanında maçı kaybettiği an, 76. dakikaydı bu anlamda. Taraftar olarak mutlaka sahada, koşan, mücadele eden ve her şeyini ortaya koyan oyuncular istiyoruz. Türk Futbolu buna alışık. Hasan Şaş'ın kendisi ile dalga geçmeye çalışan Bükreşli taraftara tepkisi, akıl ve sabır futbolu adına önemli bir sınavdı. Olmadı.

79. dakikadaki Tobias Linderoth-Aydın Yılmaz değişikliği ise, Skibbe ile ilgili kişisel hayalkırıklığım oldu. Mağlubiyet olacaktır. Olmalıdır da belki; ama Skibbe, son yarım saati kötü yönetti. Galatasaray yenildiği için değil. Saygı duyduğum futbol fikrine, kendi içerisinde, ihanet etti Skibbe. Önemli olan da buydu. Yüksek ihtimalle, Galatasaray kariyerindeki özgüven eksikliğinden kaynaklandı son yarım saatteki telaşı. Ve kaybetti.

(Bu noktada Galatasaray camiasının Lincoln'de düştüğü tuzağa düşmemesi ve oyuncu ya da teknik direktör ile arasına basını sokmaması gerekiyor.)

Yine de umutlu olunabilecek gelişmeler var. Devam edelim.

UEFA Kupası: Milan Baros ve 4-2-3+1.

Baros'un Galatasaray'a gelmesi önemli.

Skibbe, çok büyük bir projenin peşinde. Galatasaray Futbol Takımı için. Eğer bu düşüncesini gerçekleştirirse Galatasaray Tarihi'ne de geçecektir, futbol takımına yeni çığırlar açmış bir teknik direktör olarak.

Şu günlerde bunu söylemek ne kadar zor olsa da, görüntü böyle.

Harry Kewell transferi, Galatasaray'ın bu sezon 4-2-3-1'i tercih edeceğinin ilk işaretiydi. Milan Baros hamlesi ise, durumun tescillendiğini göstermesi açısından oldukça kıymetli. Neden? Olaya iki pencereden bakmak gerekiyor aslında.

Galatasaray özelinden, birincisi. Galatasaray, hücum anlamında en iyi kadrolara sahip olduğu dönemlerde bile, pozisyon-gol yüzdesi açısından çok başarılı bir takım olamadı hiçbir zaman. Bu anlamda Galatasaray'ın ihtiyacının girdiği pozisyonların önemli bölümünü gol yapan forvet olduğu söylenebilirdi. Milan Baros, bu oyun karakterine sahip bir oyuncu değil mutlaka. Bunu kabul ediyoruz.

4-2-3-1 özelinden, ikincisi. Bu açıdan bakıldığında ise Milan Baros, nokta bir transfer. Çünkü. 4-2-3-1'in forvetinin kesinlikle arkasındaki üçlüyü rahatlatan, onlarla iletişim halinde ve sürekli bir değişim içerisinde olan forvet tipinde olması gerekiyor. İşte bu anlamda Baros, oldukça kritik bir isim. Rakip savunmayı karıştıracak, arkasında oynayan Arda, Kewell ve Nonda/Lincoln gibi oyunculara seçme şansı verecektir, Baros.

Michael Skibbe, bu iki farklı düşüncenin bir bileşenini çıkarmak durumunda. Baros, ''yüksek yüzdeli golcü'' olmasa da ''yüksek yüzdeli takım'' görüntüsünün ortaya çıkmasına yardımcı olabilir.

Galatasaray, son derece kaliteli bir kadroya sahip. Şampiyonlar Ligi'ne mutlaka hava katacaktı, eğer içeriye girmeyi başarabilmiş olsaydı; ama yine de önünde bir fırsat var: UEFA Kupası. Kademe kademe. Sindire sindire. Zihinlere Final zorunluğununu yerleştiremeden.

Sonuç olarak Michael Skibbe, sancılı bir doğumu gerçekleştirmek istiyor. Biz de elimizde kamerayla doğum odasına dalıyoruz.

Yıllar geçecek ve biz de bu kasedi sürekli geri sararak izlemek isteyeceğiz. Ya da tam tersi.

Bekleyelim, derim. Ben izlemek isterim.

Usain Bolt: Altın Külçelerin Peşinde



Pekin 2008 Olimpiyatları'nda 100 metre, 200 metre ve 4 x 100 metre bayrak yarışlarında dünya rekorları kırarak ''Olimpiyat Sembolü'' haline gelen Usain Bolt, bu kez altın külçeler için koşuyor.

2008 IAAF Golden League, Zurich
Saat 21.00
Ntv - Canlı Yayın

Yeni bir Dünya rekoru gelir mi? Bekleyelim.

27 Ağustos 2008 Çarşamba

20:45 Steaua Bükreş - Galatasaray



Galatasaray, sezonun en önemli karşılaşması için Bükreş'te.

Denizlispor maçında sakatlanan Sabri Sarıoğlu'nun yokluğunda sağ bekte Tobias Linderoth veya Barış Özbek'i oynatacağını açıklayan teknik direktör Michael Skibbe'nin bu bölgedeki tercihinin İsveçli'den yana olması bekleniyor. 4-2-3-1, Galatasaray'ın kurtarıcısı olacak mı, bu maçta göreceğiz.

Steaua Bükreş (2): Zapata - Marin, Radoi, Goian, Neşu - Petre, Nicolita, Stancu, Toja - Moreno, Arthuro.

Galatasaray
(2): Aykut - Linderoth, Servet, Meira, Hakan Balta- Mehmet Topal, Ayhan - Arda, Lincoln, Kewell - Nonda.

Pekin 2008: Kazananlar ve Kaybedenler



8 Ağustos'ta muhteşem bir tören ile açılışı yapılan Pekin 2008 Yaz Olimpiyatları, 24 Ağustos gece yine unutulmayacak görüntüler eşliğinde kapanışını yaptı. Bayrak, Britanya'ya 2012 Olimpiyatları için Londra'ya verildi. Madalya kazanan kazanmayan tüm sporcular, dört yıl sonrası için çalışmalarını yapacaklar.

Peki, 2008'de neler oldu? Ne gibi ilkler yaşandı? 28 spor dalında 11028 sporcunun katıldığı ve 402 kategoride madalyanın dağıtıldığı Pekin 2008 Olimpiyatları'nda mücadele eden 55 ülke en az bir altın madalya kazanırken toplamda ise 87 ülke, oyunları madalya ile kapatmayı başardı. Bu durum, her iki kategoride de, Olimpiyta rekoru olarak tarihe geçti.

Pekin 2008'den önce gerçekleşen beş Olimpiyat'ta ortaya çıkan durum şu şekildeydi:

2004: 56 ülke altın, 74 ülke madalya
2000: 51 ülke altın, 80 ülke madalya
1996: 53 ülke altın, 79 ülke madalya
1992: 37 ülke altın, 64 ülke madalya
1988: 31 ülke altın, 51 ülke madalya

Pekin 2008 Olimpiyat Oyunları'nda son üç Olimpiyatlar'ın (1996 Barcelona, 2000 Sdyney, 2004 Atina) şampiyon takımı ABD, yerini evsahibi Çin'e bırakmak durumunda kaldı.

Madalya sıralamasında, 1984 Los Angeles, 1992 Barcelona ve 1996 Atlanta'da dördüncü, 2000 Sydney'de üçüncü ve 2004 Atina'da da ikinci olan Çin Halk Cumhuriyeti, Pekin 2008'de 51 altın, 21 gümüş ve 28 bronz olmak üzere toplam 100 madalya ile birinci sırada yer almayı başardı, Olimpiyatlar Tarihi'nde ilk kez.

1896 yılında başlayan serüvenin genel sıralamasında 930 altın, 730 gümüş ve 638 bronz madalya ile birinci sırada yer alan ABD, Pekin 2008'de de toplam 110 madalya ile en çok madalya kazanan ülke olmasına karşın 36 altında kalarak evsahibi Çin'in arkasından ikinci oldu. Çin ve ABD'yi 23 altın, 21 gümüş ve 28 bronz ile Rusya takip etti. 2012 Olimpiyat Oyunları'na evsahipliği yapacak Büyük Britanya, yakın tarihinin en iyi oyunlarından birini çıkararak 19 altın, 13 gümüş ve 15 bronz ile dördüncü sırada bitirmeyi başardı Pekin 2008 Olimpiyat Oyunları'nı.

Afganistan, Bahreyn, Mauritius, Sudan, Tacikistan ve Togo, ilk Olimpiyat madalyalarını kazanırlarken Bahreyn, Mongolya ve Panama Olimpiyat Oyunları Tarihi'nde ilk kez altın madalyaya ulaştılar. 1968 Mexico City Olimpiyatları'nda Jigjidiin Mönkhbat ile kazanılan gümüş madalya ve aynı oyunlardaki üç bronz madalyanın ardından 1972, 1976, 1980, 1988, 1992, 1996 ve 2004'te toplam 4 gümüş ve 7 bronz ile toplam madalya sayısını 15'e çıkaran Mongolya, Judo'da Naidangiin Tüvshinbayar ve Boks'ta da Enkhbatyn Badar-Uugan'ın kazandıkları altın madalyalar ile büyük özlemine son vermiş oldu.

Çin, evsahipliği yaptığı Olimpiyatlar'ı kazanarak ABD dışından bunu başaran beşinci ülke oldu. Toplamda ise ABD, Yeni Dünya'da yapılan Olimpiyat Oyunları'nda dört kez birinci olarak kapatmıştı turnuvaları.

1900 Paris, Fransa: 26 altın, 41 gümüş, 34 bronz - 101 madalya
1904 St. Louis - ABD: 79 altın, 83 gümüş, 80 bronz - 242 madalya
1908 Londra - Britanya: 56 altın, 51 gümüş, 39 bronz - 146 madalya
1932 Los Angeles - ABD: 41 altın, 32 gümüş, 30 bronz - 113 madalya
1936 Berlin - Almanya: 33 altın, 26 gümüş, 30 bronz - 89 madalya
1980 Moskova - S. Birliği: 80 altın, 69 gümüş, 46 bronz - 195 madalya
1984 Los Angeles - ABD: 83 altın, 61 gümüş, 30 bronz - 174 madalya
1996 Atlanta - ABD: 44 altın, 32 gümüş, 25 bronz - 101 madalya

Türkiye açısından ise Pekin 2008, beklentilerin altında kalınan bir turnuva oldu. Güreşte kazandırdığı altın madalya ile Ramazan Şahin ve atletizmde iki gümüş madalya birden kazanan Elvan Abeylegesse, Türk Olimpiyat Tarihi'ne geçmeyi başaran isimler olurken Türkiye, Oyunları toplam 1 altın, 4 gümüş ve 3 bronz madalya ile tamamladı:

Altın: Ramazan Şahin, Güreş, 66 kilogram serbest erkekler
Gümüş: Sibel Özkan, Halter, 48 kilogram bayanlar
Gümüş: Elvan Abeylegesse, Atletizm, 10000 metre bayanlar
Gümüş: Elvan Abeylegesse, Atletizm, 5000 metre bayanlar
Gümüş: Azize Tanrıkulu, Tekvando, 57 kilogram bayanlar
Bronz: Nazmi Avluca, Güreş, 84 kilogram grekoromen erkekler
Bronz: Servet Tazegül, Tekvango, 68 kilogram erkekler
Bronz: Yakup Kılıç, Boks, 57 kilogram erkekler

1960 yılında tamamı güreşte olmak üzere 7 altın ve 2 gümüş madalya ile tarihinin en iyi turnuvasını geçirerek oyunları madalya sıralamasında altıncı olarak tamamlayan Türkiye'de, 2012 yılına kadar herhangi bir şekilde Olimpiyat Kültürü adı verilen şey oturtulur mu, bilinmez; ama slogan belli: ''Hedef 2012.'' İçinin boş veya dolu olması, pek de önemli değil.

Türkiye dışında oyunları hayalkırıklığı ile kapatan bir diğer ülke de Atina 2004'ün evsahibi komşu Yunanistan oldu. Doping skandalı sonrası büyük sarsıntı yaşayan Yunanistan, Pekin 2008'i altın madalya kazanamayarak tamamlarken 2 gümüş ve 2 bronz ile yetinmek durumunda kaldı.

Tüm bu görüntüye rağmen Pekin 2008, iki önemli bayrak adam ile hatırlarda kalacak: yüzme dalında ülkesine sekiz altın kazandırarak bu alanda Olimpiyat rekoru kıran Amerikalı yüzücü Michael Phelps ve tabii ki rekorlarının kırılması oldukça zor olan 100 metre, 200 metre ve 4 x 100 metre bayrak yarışı dünya rekortmeni Jamaikalı Usain Bolt.

Ve belki de daha çok Usain Bolt.

PS: Futbolda gündem oldukça yoğun. Şampiyonlar Ligi, UEFA Kupası, La Liga, Serie-A. Basketbolda da keza. Efes Cup, Eurobasket 2009 Elemeleri vs. Yine de zaman buldukça Pekin 2008'in çeşitli spor dallarındaki ''yeniden gözden geçirmeler - review'' ile ilgilenmeye çalışabiliriz.

26 Ağustos 2008 Salı

Redeem Team: Bu Takımın Lideri Kim ?



2002, 2004 ve 2006 organizasyonlarındaki başarısızlıkların ardından Pekin 2008'i altın madalya kazanarak tamamladı, ABD Basketbol Milli Takımı. Amerikan basını, zafer sarhoşluğunda yeni gündemini buldu. Barcelona 1992'deki takım ile Pekin 2008 takımının karşılaştırmaları süslüyor, NBA sayfalarını. Daha geniş bir konu bu tabii. Üzerine tartışılabilir; ama biz Redeem Team'in Pekin'de oynadığı yedi karşılaşmaya farklı bir açıdan yaklaşmaya çalışalım.

2008 Olimpiyatları öncesi kurulan kadroda, Atina 2004'te kürsünün üçüncü sırasında kalarak bronz madalya ile yetinmek durumunda kalan ekipten dört oyuncu bulunuyordu: Carmelo Anthony, LeBron James, Dwyane Wade ve Carlos Boozer. Bu dört isim haricinde, daha önce Olimpiyat tecrübesi yaşayan tek oyuncu ise Jason Kidd olmuştu. Sydney 2000'de altın madalya kazanan takımın oyun kurucusu olan Kidd'in forma giydiği herhangi bir maçta mağlup olmamıştı, ABD. Bu yeni ABD takımı adına olumlu bir puandı.

NBA'e 2003 yılında adım atan üç oyuncu LeBron, Melo ve Wade, artık çok daha olgunlardı. Özellikle de NBA Şampiyonluğu yaşamış Dwyane Wade ve NBA Finalleri'ne çıkmayı başarmış LeBron James. Kavga skandalı ile imaj kaybına uğrayan Carmelo Anthony için yine de bazı tereddütler vardı. Jason Kidd, takımı toplayacak isimdi. Ve bir de Kobe Bryant. Kobe, ABD formasıyla ilk defa Olimpiyatlar'da mücadele edecekti. Koç Mike Mike Krzyzewski'nin Jason Kidd, Kobe Bryant, Carmelo Anthony, LeBron James ve Dwight Howard beşiyle karşılaşmalara başlaması bekleniyordu; ama büyük beşlide Howard'ın yerine Dwyane Wade düşünülebilirdi.

NBA'de özellikle geçtiğimiz sezon popularitesini artıran bir istatistik vardı. Bu istatistiğe göre, bir oyuncunun sahada kaldığı süre içerisinde skorda oluşan olumlu veya olumsuz farklar, o oyuncu özelinde inceleniyor. Karşılaşma 48 dakika olmasına karşın oyuncu 25 dakika oyunda kalmışsa bu 25 dakika içerisindeki skor, oyuncu adına dikkate alınıyor ve istatistik kağıtlarına geçiyordu.

Pekin 2008'de oynadığı yedi karşılaşmayı da kazanan ABD Basketbol Milli Takımı'nı bu yönden, yukarıda bahsi geçen beş oyuncu (Kidd, Bryant, Wade, Anthony, James) üzerinden inceleyebiliriz.

I. Maç: Çin 70-101 ABD

Jason Kidd - 13 dakika, 29-19
Kobe Bryant - 27 dakika, 45-37
Dwyane Wade - 20 dakika, 34-26
Carmelo Anthony - 14 dakika, 9-11
LeBron James - 25 dakika, 45-37

Sydney 2000'in ardından ABD'de eksik olan, lider oyuncu eksikliğiydi. Çin karşısında şut kullanmayan ve karşılaşmayı 0 sayı ile tamamlayan Jason Kidd'in oyunda kaldığı 13 dakika içerisinde ABD'nin 29-19 önde olması tesadüf müdür, bilemem. Aslına bakarsanız, hayli enteresan. Kidd'in ardından LeBron ve Kobe geliyor. Turnuva boyunca oyunda kalma süreleri, birbirlerine yakın olan oyuncuların sahadaki varlıkları da ABD'ye farklı bir hava getirmiş olabilirdi. Tek sorun, Carmelo Anthony gibi görünüyor. Anthony'nin 0/3 saha içi isabeti ile oynayıp 3 sayıda kaldığı karşılaşmada ABD, mutluluğu bulamamış sözkonusu 14 dakikada.

II. Maç: ABD 97-76 Angola

Jason Kidd - 15 dakika, 32-28
Kobe Bryant - 18 dakika, 45-35
Dwyane Wade - 16 dakika, 51-25
Carmelo Anthony - 21 dakika, 46-42
LeBron James - 20 dakika, 53-35

Jason Kidd, karşılaşmayı yine 0 sayı ile tamamlıyor; ama oyunda kaldığı süre içerisinde ABD, 32-28 önde. Kobe Bryant, 0/8 üç sayı isabeti sonrasında bile 45-35'lik istatistik yakalamayı başarmış. Farkı yaratanlar ise LeBron James ve Dwyane Wade. James, 5/7 saha içi isabeti ile 12 sayı buluyor ve oyunda kaldığı süre içerisinde ABD, 53-35'lik bir üstünlük sağlıyor Angola'ya. Dwyane Wade ise 19 sayı ile ABD'nin en skoreri. 16 dakika içerisindeki 51-25, Angola'nın zayıf kaldığının bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

III. Maç: Yunanistan 68-92 ABD

Jason Kidd - 7 dakika, 18-12
Kobe Bryant - 24 dakika, 60-45
Dwyane Wade - 20 dakika, 52-33
Carmelo Anthony - 22 dakika, 54-37
LeBron James - 27 dakika, 62-45

Jason Kidd'in oyunda kalma süresi, 7 dakika. Bir kez daha 0 sayı. Saha içinden şut denemesi yok. Yine de bu süre içerisinde ABD, 18-12 önde; fakat artık liderlik, Kobe ve Wade arasında paylaşılıyor. LeBron James işin enerji tarafında takımına yardımcı. Wade'in oyunda olduğu süre içerisinde ABD, Yunanistan karşısında 52-33 üstün. Angola maçının ardından Wade, bu kategoride bir kez daha beş oyuncu arasındaki en iyi isim.

IV. Maç: ABD 119-82 İspanya

Jason Kidd - 13 dakika, 31-31
Kobe Bryant - 16 dakika, 42-32
Dwyane Wade - 19 dakika, 60-37
Carmelo Anthony - 16 dakika, 45-39
LeBron James - 28 dakika, 82-57

Jason Kidd, tek saha içi denemesinde isabet buluyor ve karşılaşmayı 2 sayı ile tamamlıyor; fakat diğer üç karşılaşmanın aksine sahada olduğu süre içerisinde 31-31'lik bir eşitlik var. Kobe ile Melo, idare ederken LeBron ve Wade, işi kotarıyor. LeBron James, 28 dakika ile takımın en çok süre alan oyuncusu. 18 sayı, 8 asist, 5 ribaund ve 4 top çalma ile de en iyisi. Wade'in 19 dakika içerisindeki 16 sayı ve 6 ribaundu da 37 sayılık galibiyeti getiren önemli etkenlerden biri.

V. Maç: Almanya 57-106 ABD

Jason Kidd - 17 dakika, 43-27
Kobe Bryant - 19 dakika, 47-27
Dwyane Wade - 17 dakika, 51-21
Carmelo Anthony - 14 dakika, 45-12
LeBron James - 18 dakika, 53-29

Carmelo Anthony'nin 2/7 saha içi şut isabeti ile 4 sayıda kaldığı 14 dakika içerisinde, ABD'nin 45-12'lik üstünlük sağlaması ilgi çekici olan. Melo, Almanya maçının bu alandaki en iyisi oluyor istatistik kağıdı aksini iddia eder gibi gözükse de. Dwyane Wade ise 51-21'lik etkisi ile yine alışılan yerinde. Jason Kidd, bir kez daha, saha içinden kullandığı tek atışta isabet sağlıyor. Kobe Bryant ile LeBron James, ortalamarını yakalıyorlar. Maçın en skorer ismi ise 22 sayı atıp 10 ribaund çeken Dwight Howard oluyor.

ÇF Maçı: ABD 116-85 Avustralya

Jason Kidd - 16 dakika, 44-26
Kobe Bryant - 25 dakika, 77-48
Dwyane Wade - 16 dakika, 48-43
Carmelo Anthony - 19 dakika, 60-37
LeBron James - 26 dakika, 75-48

Kobe Bryant, 10/16 saha içi isabeti ve 25 sayı ile ABD'nin en skorer oyuncusu. Kobe'nin oyunda kaldığı 25 dakika içerisinde ABD, 77-48 gibi bir üstünlük kuruyor Avustralya'ya. LeBron James'in durumu da Kobe'ye benzer. James, 26 dakika kalıyor sahada. ABD'nin 75-48'lik üstünlüğü var. Şaşırtıcı olan, gruplarda oynanan beş karşılaşmada da bu kategoride ABD'nin en iyi isimlerinden Wade'in 48-43'lük istatistiği. 15 sayı ile Kobe Bryant ve LeBron James'in arkasından en skorer üçüncü isim olan Carmelo Anthony'nin 60-37'si de dikkat çekici.

YF Maçı: ABD 101-81 Arjantin

Jason Kidd - 16 dakika, 49-30
Kobe Bryant - 32 dakika, 82-61
Dwyane Wade - 15 dakika, 49-31
Carmelo Anthony - 30 dakika, 72-59
LeBron James - 26 dakika, 69-48

Yarı Final ile birlikte işler daha ciddi bir hal alıyor. Beş oyuncu arasındaki sahada kalma süresi, daha önce oynanan maçlarda en fazla 28 dakika iken artık 30'lu dakikalar görülmeye başlıyor. Carmelo Anthony'nin forma giydiği 30 dakika içerisinde ABD, 72-59 ile üstünlük sağlıyor Arjantin'e. Melo'nun 3/14'lük şut isabet oranına karşın 21 sayı ile takımın en skorer oyuncusu olması büyük etken tabii. Kobe Bryant'ın kazanan tarafı ise, oyundaki 32 dakikasında çıkıyor ortaya. LeBron James ve Dwyane Wade, turnuva boyunca sergiledikleri istikrarı devam ettiriyorlar. 7 asist ile takımının bu alandaki en iyi ismi olan Jason Kidd ise, 16 dakikada 49-30 ile dikkat çeken bir diğer isim.

F Maçı: İspanya 107-118 ABD

Jason Kidd - 11 dakika, 25-22
Kobe Bryant - 26 dakika, 73-71
Dwyane Wade - 26 dakika, 93-68
Carmelo Anthony - 16 dakika, 38-49
LeBron James - 27 dakika, 73-71

Turnuva başından bu yana, hiç bu kadar değerli olmamıştı yukarıdaki görüntü. Carmelo Anthony, beş oyuncu içerisinde, eksi haneye düşen tek oyuncuydu Çin maçındaki 9-13 ile. Final'de de oyunda kaldığı 16 dakikada ABD, İspanya karşısında 49-38 ile geri kalıyordu. Bu yüzden koç Krzyzewski, Carmelo'yu son 8 dakika 13 saniyede yanında tutacaktı. Kobe ve LeBron'un ilk yarıdaki faul problemlerinden dolayı kenarda kalmaları, sürelerinin 30'lu dakikalara çıkmasını engelliyor. İki yıldız oyuncunun olmadığı dakikalarda devreye giren isim ise Dwyane Wade. 93-68'lik - bu maç için sıradışı olan- görüntünün önemli nedenlerinden biri, Kobe ile LeBron'un yokluğu olabilir.

Sonuç? İstatistikler, tabii ki çok şey anlatır; ama Kobe Bryant'ın son çeyrekte (Melo'nun kenara geldiği bölümden itibaren, 8:13 kala) yaptıklarının ya da Rudy Fernandez'in ABD'ye karşı göstermiş olduğu direnişin herhangi bir rakamla eşleştirmek pek de kolay değil. Bu yüzden istatistikleri severken bazen onları unuttuğumuz da oluyor. Böyle durumlarda onları maçlardan sonra hatırlıyoruz. Bugün olduğu gibi.