31 Ekim 2008 Cuma

Tottenham v Liverpool: ''İstatistik Saldırısı''



Premier League'de haftanın maçı, yarın akşam TSİ 19.30'da Tottenham Hotspur ile Liverpool arasında.

Juande Ramos ile kabus gibi geçen günlerin ardından Harry Redknapp ile anlaşan ve önce Bolton Wanderers karşısında 2-0 kazanan, daha sonra da Kuzey Londra Derbisi'nde Arsenal deplasmanından 4-4'lük beraberlikle dönen Tottenham Hotspur, artık kendine daha fazla güveniyor; ama yarın akşam, karşılarında son yıllardaki en özgüvenli günlerini geçiren Liverpool takımı olacak.

''Bu karşılaşma, bir hafta önce olsaydı deplasman takımının galibiyeti üzerine Mortgage için ayırdığım tüm parayı yatırabilirdim'' diyor, Sportinglife.com yazarı ve Tottenham Hotspur taraftarı olan Dave Tickner. ''Ama şimdi, ne şekilde düşünmem gerektiğini bilemiyorum.'' Bu açıklama, durumun hangi seviyede olduğunu da gösteriyor, aslına bakarsanız.

Liverpool, sezon başından bu yana her hafta yeni bir kulüp rekoruyla haşır neşir oluyor. Chelsea'nin Stamford Bridge'deki 86 maçlık yenilgisizlik serisini sona erdiren maçın ardından Liverpool, Premier League'deki en iyi deplasman başarısını egale etmeye de çok yaklaştı. Fernando Torres'in sakatlığı devam ediyor. Robbie Keane, eski takımına karşı.

İstatistiklere saldırmanın tam zamanı.
  • İki takım, ligde Tottenham Hotspur'ın evsahipliğinde toplam 65 kez birbirlerine rakip oldu. Tottenham bu karşılaşmalarda 30 kez sahadan galibiyetle ayrılırken Liverpool, 20 galibiyette kaldı. Geri kalan 15 karşılaşmada eşitlik bozulmadı.
  • Genel görüntüde ise 130 kez karşılaşan iki takımdan Liverpool, rakibine lig galibiyetleri sayısında 61-35'lik üstünlük sağladı. 34 karşılaşma beraberlikle sonuçlandı.
  • Liverpool, Tottenham Hotspur'ı mağlup etmeyi başarırsa Rafael Benitez'in menajerliğindeki 150. resmi galibiyetini almış olacak.
  • Liverpool, 2004 yılında göreve gelen Rafael Benitez'in menajerliğindeki Premier League maçlarında toplam 248 gol atmayı başardı. Kırmızılar, 250 gol barajına yalnızca iki gollük bir mesafede bulunuyor.
  • White Hart Lane'deki son üç maçta kalesini gole kapayan Liverpool, yarın akşam da sahadan gol yemeden ayrılırsa tarihinde ilk kez arka arkaya dört Tottenham deplasmanından rakibine gol fırsatı vermeden çıkmış olacak.
  • White Hart Lane'deki son iki Premier League maçında rakibini mağlup etmeyi başaran Liverpool, yarın akşam bir kez daha kazanırsa tarihinde ilk kez arka arkaya üç Tottenham deplasmanından galibiyetle ayrılmış olacak.
  • Liverpool, yarın akşam Tottenham deplasmanında kazanırsa 1990-91 Sezonu'ndan bu yana Premier League'deki en iyi deplasman başlangıcını yapmış olacak. Söz konusu sezonda Liverpool, deplasmandaki ilk altı maçından beş galibiyet ve bir beraberlik çıkarırken beşinci galibiyet Tottenham'a karşı alınmıştı.
  • Geçtiğimiz sezon, ligin son gününde iki takım White Hart Lane'de karşılaşmış ve Liverpool, sahadan 2-0'lık galibiyetle ayrılmıştı. Gollerden birini bu sezon Hertha Berlin'de kiralık olarak forma giyen Andriy Voronin atarken diğer gol, Fernando Torres'ten gelmişti. Torres, bu golle Premier League'de sezondaki 24. golünü kaydediyor ve Ruud van Nistelrooy'a ait olan 23 gollük rekoru tarihe gömüyordu. Hollandalı van Nistelrooy, Manchester United'daki ilk sezonunda 23 gole atarken Britanya dışından gelen en iyi çaylak golcü olmayı başarmıştı.
  • Geçtiğimiz sezon Anfield Road'da oynanan karşılaşma ise, 2-2'lik beraberlikle sonuçlanmıştı. Liverpool adına goller yine Andriy Voronin ve Fernando Torres ikilisinden gelirken Tottenham'ın gollerini bu sezon Liverpool forması giyen Robbie Keane atmıştı.
  • Tottenham Hotspur ile 254 maça çıkan Robbie Keane, Spurs'e 45 tanesi son iki sezonda olmak üzere toplam 107 gol kazandırmış ve bu gollerden dört tanesini de -tamamı ligde olmak kaydıyla- Liverpool karşısında atmıştı. İrlandalı oyuncunun Tottenham formasıyla çıktığı son karşılaşma, geçtiğimiz Mayıs ayında Liverpool'a karşı Spurs'ün kaybettiği 2-0'lık maçtı.
  • Liverpool, Premier League Tarihi'nde on altı kez konuk olduğu White Hart Lane'de yalnızca beş defa kazanırken altı maçta sahadan mağlubiyetle ayrıldı.
  • Liverpool, White Hart Lane'deki son altı Premier League maçının ise yalnızca bir tanesinde rakibine mağlup olmaktan kurtulamadı. Ocak 2004'te Tottenham'ın 1-0 kazandığı maçta gol, Robbie Keane'den gelmişti. O günkü maç kadrolarından yalnızca Robbie Keane ve Sami Hyppia'nın yarın akşam forma giymesi şansları bulunuyor.
  • Ocak 2004'ten bu yana Premier League'de Tottenham Hotspur ile sekiz kez karşılaşan Liverpool, rakibine mağlup olmazken bu karşılaşmalardan dört galibiyet çıkarmayı başardı. Keane'in golüyle 1-0 kaybedilen maç, Liverpool'un Premier League'deki son on iki Tottenham maçında aldığı tek mağlubiyetti.
  • Liverpool, Tottenham deplasmanlarındaki en farklı galibiyetini Aralık 1975'te 4-0'lık skorla almıştı.
  • Liverpool'un Tottenham deplasmanlarındaki en farklı mağlubiyeti ise Nisan 1963'te 7-2'lik skorla gelmişti.
  • Tarih boyunca Tottenham deplasmanlarında yalnızca iki Liverpool oyuncusu, hat-trick yapmayı başardı - Billy Liddell, 1951 ve Roger Hunt, 1964.
  • Liverpool karşısında hat-trick yapan son Tottenham oyuncusu ise 1974 yılında Anfield Road'daki randevuda sahneye çıkan Phil Boersma olmuştu. Tottenham'ın Nisan 1963'te 7-2 kazandığı karşılaşmada da Jimmy Greaves, Liverpool filelerini dört kez havalandırmayı başarmıştı.
  • Premier League formatına geçildiğinden bu yana toplam 32 kez lig mücadelesinde karşılaşan iki takımdan Liverpool'un galibiyet sayılarında rakibine 15-7'lik bir üstünlüğü bulunuyor.
  • 1998 yılında White Hart Lane'deki lig karşılaşmasında kendi kalesine gol atan Jamie Carragher, altı ay sonra Anfield Road'da oynanan maçta da kendi ağlarını havalandırmıştı.
  • Liverpool, Tottenham ile ligde oynadığı son altı maçın beşinde kalesini gole kapamayı başardı.
  • Liverpool, söz konusu maçlardan yalnızca bir tanesinde gol kaydına muvaffak olamadı.
  • Liverpool, Premier League'deki son on deplasman maçının yalnızca iki tanesinde birden fazla gol atabildi.
  • Liverpool'un bu sezon Premier League'de attığı 15 golden 8 tanesi, karşılaşmaların son 15 dakikalarında geldi.
  • Premier League'de bu sezon ilk defa, birinci sıradaki takım ile yirminci sıradaki takım birbirlerine rakip oluyorlar.
  • Tottenham Hotspur, geçtiğimiz hafta İspanyol menajer Juande Ramos ile yollarını ayırdı. Ramos döneminde White Hart Lane'de 36 PL maçına çıkan Spurs, bu karşılaşmalardan yalnızca 10 tane galibiyet çıkarabilirken 15 maçta sahadan mağlubiyetle ayrılmak durumunda kalmıştı.
  • Geçtiğimiz sezon Juande Ramos ile ''League Cup'' Şampiyonu olan Tottenham Hotspur, Kupa'yı aldıktan sonra Ramos menajerliğinde çıktığı 26 resmi maçın yalnızca 6 tanesini kazanabilirken 20 Premier League maçından toplam 16 puan çıkarabilmişti.
  • Tottenham Hotspur'da Jermaine Jenas, Michael Dawson ve Ledley King, kulüpleri için ilk maçlarına Liverpool karşısında çıkmışlardı.
  • White Hart Lane'de oynanan Premier League maçlarında Liverpool'a gol atmayı başaran son Tottenham oyuncusu, 2004-05 Sezonu'nun açılış gününde 1-1 sona eren maçtaki tek Spurs golünü kaydeden Jermaine Defoe olmuştu. Bu maç aynı zamanda, İspanyol menajer Rafael Benitez'in Liverpool'daki ilk lig karşılaşmasıydı.
  • Tottenham, son 26 yılda White Hart Lane'de oynanan Premier League maçlarında Liverpool'u yalnızca bir kez birden farklı skorla mağlup etmeyi başardı - Ekim 1992, 2-0.
  • Tottenham, yarın akşam Liverpool'u mağlup etmeyi başarırsa Lig Tarihi'ndeki 1500. galibiyetini elde etmiş olacak.
  • Yaklaşık iki aydır ligin dibinde yer alan Tottenham, muhtemel bir galibiyette son sıradan kurtulabilmek adına Wigan'ın mağlubiyet haberini beklemeye başlayacak.
Tottenham, yarın akşam olmasa bile, kısa süre içerisinde son sıradan kurtulmayı başaracaktır. Rafael Benitez de aynı şekilde düşünüyor. David Bentley, Luka Modric ve Jermaine Jenas gibi oyuncular çok formdalar. Ledley King, bu maçla birlikte dönüş yapıyor. Sezon başında PSV Eindhoven'dan alınan Brezilyalı kaleci Gomes de yakın zamanda toparlarsa, Tottenham'ın işi daha kolay olur.

Liverpool'da Fernando Torres'in yokluğunda ileri uç için Robbie Keane, önemli bir aday. Geçtiğimiz sezon Spurs forması giyen Keane'in eski takımlarına minnet duymadığını biliyoruz. Farklı formalar altında yedi kez Coventry, Wolverhampton ve Leeds United'ın karşısına çıkan Keane, bu maçlarda toplam dokuz gol atmayı başarmıştı. Keane'in takımlarının bu yedi maçtan toplamda on dokuz puan çıkardığını da hatırlatalım. Hiç kuşkusuz, Liverpool adına sevindirici notlar bunlar.

Yine de yarın akşam, Tottenham'dan bir sürpriz daha beklenilebilir.

Premier League, 31 Ekim: Haftalık Mini Test



Premier League'de 11. maç haftası, haftasonu gerçekleşecek karşılaşmaların ardından tamamlanacak.

Hafta arası fikstüründe lider Liverpool, Anfield Road'da Portsmouth'u Steven Gerrard'ın penaltı golüyle 1-0 mağlup ederek rüya başlangıcını devam ettirmeyi başarmıştı. Hull City ile Chelsea arasındaki eşleşmeden galip çıkan taraf ise Chelsea'ydi. Frank Lampard, Nicolas Anelka ve Florent Malouda'nın golleri, Chelsea'ye 3-0'lık galibiyeti getirmişti. Manchester United'ın Old Trafford'da West Ham United'ı Cristiano Ronaldo'nun golleriyle 2-0 mağlup ettiği haftada Arsenal, Emirates'te 4 gol atmasına karşın Tottenham'a puan kaptırmıştı.

Premier League'de haftasonu fikstürü de oldukça hareketli.

Haftanın maçı Tottenham Hotspur'ın son günlerini geçirdiği White Hart Lane'de. Harry Redknapp ile ayağa kalkan Tottenham, lig lideri Liverpool'u evinde konuk edecek. Lige yaptığı müthiş başlangıcın ardından Chelsea'ye çarpılan Hull City, daha büyük bir sınav verecek. Yeni adresleri Old Trafford. İşler daha ciddi artık. İnişli çıkışlı performanslar sergileyen Arsenal ise Stoke City deplasmanına gidiyor. Chelsea, Stamford Bridge'de. Rakip Sunderland.

Haftanın beş soruluk mini testi telegraph.co.uk'tan.

1.
Fulham'ın forvet oyuncusu Andrew Johnson, hafta sonu eski takımı Everton'ın karşısına çıkacak. Johnson, Everton kariyerindeki ilk golünü atmak için kaç maç beklemek durumunda kalmıştı?

2. Tottenham Hotspur, dün yeni bir stadyuma taşınacağını açıkladı. Spurs, hangi yıldan itibaren White Hart Lane'de oynamaya başlamıştı?

3. Liverpool'dan transfer olduğu Bolton Wanderers'ta tek bir maça çıkma şansı bulamayan Dietmar Hamann (şu an Manchester City oyuncusu) için Bolton, oyuncunun eski kulübü Liverpool'a ne kadarlık bir ödemede bulunmuştu?

4. Arsene Wenger'in Arsenal'deki 12 yıllık kariyeri boyunca Tottenham Hotspur'da kaç menajer görev yaptı? İsimlerini yazınız.

5. Manchester United'ın forvet oyuncusu Wayne Rooney'nin Premier League kariyerinde toplam 99 golü bulunuyor. Rooney gibi PL'de 100. golü için bir gole daha ihtiyacı olan diğer İngiliz kimdir?

Cevaplar yorum bölümünde.

01.11.2008 Cumartesi
Everton v Fulham, 14.45
Chelsea v Sunderland, 17.00
M. United v Hull City, 17.00
Middlesbrough v West Ham, 17.00
Portsmouth v Wigan, 17.00
Stoke City v Arsenal, 17.00
West Brom v Blackburn, 17.00
Tottenham v Liverpool, 19.30

02.11.2008 Pazar

Bolton v Manchester City, 18.00

03.11.2008 Pazartesi
Newcastle United v Aston Villa, 22.00

M. D'Antoni & NY Knicks: İşler Yolunda Gidiyor



NBA'de yeni sezonun ikinci gecesinde değişim rüzgarları esiyordu.

Son yılların kaybedeni New York Knicks, geçtiğimiz sezon kötü gidişi durdurmak adına James Dolan ile anlaşmış ve Dolan'ın ilk önemli hamlesi sezon sonunda Isiah Thomas'ı göndererek yerine Mike D'Antoni'yi getirmek olmuştu. Dolan ve D'Antoni, Knicks adına kısa vadede iyi bir çözüm olarak görülebilirdi. D'Antoni, mevcut şartlar içerisinde katıldığı takımın havasını direkt olarak değiştirebilecek antrenörlerden biriydi. İtalyan antrenörün Knicks'e gelişi, stratejik bir hamle olarak değerlendirilmeliydi.

New York Knicks'in yeni sezondaki ilk rakibi Miami Heat olacaktı. Geçtiğimiz sezon yaşadığı sakatlıklarla normal sezonun sonuna doğru bir NBA takımından çok NBDL karmasını andırmaya başlayan Heat, yeni sezon için umut doluydu. Takımın yıldızı Dwayne Wade, sakatlıktan kurtulmuş ve Pekin'deki Olimpiyatlar'da ortaya koyduğu performansla bu anlamda herhangi bir sorun kalmadığını göstermişti. Wade ile yepyeni bir takım haline gelebilirdi, Heat. Üstelik 2008 NBA Draftı'nın 2 numarası Michael Beasley de kadrodaydı.

Knicks'te D'Antoni, havayı değiştirme konusunda kararlıydı. Phoenix Suns'taki formülün üzerinden gitmek istiyor olmalıydı, İtalyan antrenör. Stephon Marbury ve Eddy Curry kenarda başlıyordu. Ön alan ikilisi, David Lee ve Zach Randolph olacaktı. Muhtemelen sistemin yıldızı Jamal Crawford olmalıydı. Üç numarada Quentin Richardson ve bir numarada da yeni transfer Chris Duhon vardı. Knicks, koşarak ve şut atarak sonuca ulaşmak istiyor olabilirdi. Nate Robinson ise, Knicks'in altıncı adamı rolündeydi.

Miami Heat'in lideri Dwayne Wade'di. Geçtiğimiz sezon ortasında Shaquille O'Neal takasıyla takıma katılan Shawn Marion'dan beklentiler, yeni sezonda daha yüksekti. Çaylak Michael Beasley, ön alanda Udonis Haslem'in partnerliğini yapacak ve bir diğer çaylak Mario Chalmers ile de ilk beş tamamlanacaktı. Michael Beasley ile Mario Chalmers'ın birlikte sahaya çıkıyor olması, ilgi çekiciydi. Heat, en son 1988-89 Sezonu'na başlarken iki çaylak -Rony Seikaly ve Kevin Edwars- ile sahaya çıkmıştı.

Miami Heat'in yeni sezondaki ilk sayıları da Michael Beasley'den geliyordu. New York Knicks adına devrede olan isim ise Jamal Crawford olacaktı. Crawford, Beasley'e arka arkaya bulduğu yedi sayı ile cevap veriyordu. Heat'in silahı Dwayne Wade'di ve Wade, bir süre sonra kontrolü eline almıştı. İlk çeyrek sona erdiğinde ise New York Knicks'in skorda 28-27'lik üstünlüğü bulunuyordu. Jamal Crawford'un bu bölüm içerisinde bulduğu 13 sayı, sistemin en önemli oyuncusu olacağı yönündeki öngörümüzü haklı çıkarıyor olabilirdi.

Miami Heat, Jamal Crawford ve Zach Randolph'un kenarda başladığı ikinci çeyreğin ilk bölümünde Marcus Banks'ın sayıları ile öne geçerken ilk yarının bitimine 5:52 kala Knicks antrenörü Mike D'Antoni'yi molaya zorlayacaktı. Daha sonra devam eden bölüme 40-37 geride giren Knicks, 19-2'lik seriyle 56-42'ye getirdi ve son :44'e farkı çift hanelere çıkararak önde girmeyi başarıyordu. Bu bölümde Knicks adına devreye giren isim Quentin Richardson olmuştu. Richardson'ın ikinci çeyrekteki 12 sayısı, Knicks'i ayakta tutacaktı.

Üçüncü çeyrekte de Knicks adına işler yolunda gidiyordu, ama Madison Square Garden'da Stephon Marbury istekleri başlamıştı. Mike D'Antoni, NBA'in en çok kazanan ikinci oyuncusunu kenarda bırakmış ve yüzüne bile bakmamıştı. Knicks'in ihtiyacı olan buydu belki de. Son çeyreğe 91-75 önde giren Knicks, bitime 5:33 kala Zach Randolph'la skoru 106-88'e getirdikten sonra Heat'in son atağını karşılamak durumundaydı. 14-2'lik Heat serisinin ardından fark, altı sayıya kadar inmişti; ama Crawford'ın üç sayılık basketi, durumu tekrar toparlayacaktı.

Daequan Cook, son 38 saniyeye 8 sayı sığdırmayı başarsa da Knicks, serbest atış çizgisinde hata yapmadı ve sahadan 120-115'lik galibiyetle ayrıldı.

New York Knicks adına yepyeni görüntülerle dolu bir gece oldu.

48 dakika boyunca Knicks, bir kez bile rakibini blokla durduramadı; ama geçtiğimiz sezonun ardından bu durum, pek de yadırganmamalıydı. Bunun dışında altı oyuncunun birden çift haneli skor üretmesi, Knicks için müthiş bir gelişmeydi. Mike D'Antoni, sezon açılış maçında yeni takımıyla 120 sayılık bir galibiyet aldı ve bu başlığın 14 yıl sonra tekrar hareketlenmesini sağladı.

En son 4 Kasım 1994 günü Portland Trail Blazers, yeni antrenörü P.J. Carlesimo ile sezon açılışında Los Angeles Clippers'ı 121-100 mağlup ederek böylesi bir başarıya imza atmıştı. Genel görüntüye bakıldığında ise durum farklıydı. New York Knicks, ''yeni antrenör, ilk maç ve 120 sayı'' başlığına pek de yabancı sayılmazdı. 14 Ocak 2004'te Herb Williams, Knicks ile ilk maçında Orlando Magic'i 120-110 ile geçmeyi başarmıştı. Williams, bu anlamda NBA'deki son örnekti. Knicks Tarihi ise bu örneklerle doluydu.

Mike D'Antoni, New York Knicks Tarihi'nde ilk maçında takımının 120 sayı atmasını sağlayan altıncı antrenör oldu. Daha önceki isimlerle birlikte ortaya çıkan görüntü, şu şekildeydi:
  • Fuzzy Levane (1958),
  • Eddie Donovan (1961),
  • Dick McGuire (1965),
  • Willis Reed (1977),
  • Herb Williams (2004),
  • Mike D'Antoni (2008).
Knicks'te saha içinden 9-19 ile hücum eden Jamal Crawford 29 sayı üreterek maçın en skorer ismi oldu. Zach Randolph 7-15 isabetle 20 sayı ve 9 ribaund, Wilson Chandler 8-15 isabetle 17 sayı ve 9 ribaund, David Lee 6-9 isabetle 16 sayı ve 11 ribaund, Quentin Richardson 5-9 isabetle 16 sayı ve Nate Robinson da 4-10 isabetle 13 sayı ve 7 asist ile oynadı.

Heat'te 9-24 ile hücum eden Dwayne Wade 26 sayı, 7 ribaund ve 9 asist yaptı. Udonis Haslem, 10-14 isabetle 23 sayı ve 10 ribaund, Mario Chalmers 7-13 isabetle 17 sayı, 7 ribaund ve 8 asist, Shawn Marion 5-12 isabetle 14 sayı ve 11 ribaund, Daequan Cook da 4-7 isabetle 13 sayı üretti. NBA kariyerindeki ilk maçına çıkan Michael Beasley ise 9 sayı ve 4 ribaundda kaldı.

New York Knicks'in üzerindeki ölü toprağını atması bakımından önemli galibiyet oldu.

Mike D'Antoni'nin Phoenix Suns'taki başarı formülünü Knicks'e hızlı bir şekilde uygulayabilmesi, pek kolay değil; ama iyi başladığı kesin. Knicks, bu gece TSİ 01.00'da Philadelphia 76ers deplasmanına çıkacak. NBA Tv, naklen yayınlayacak. İyi bir fırsat olabilir.

Miami Heat, sezona büyük beklentilerle girdi.

Doğu, bu sezon daha güçlü. Playoff adayı olan çok sayıda takım var. Miami de şansını zorlayacaktır, ama Wade'in yanına iyi yardımcılar alması gerekiyor. Bu gece Sacramento Kings ile evinde karşılaşacak, Miami Heat. Ayağa kalkabilirler. Geri kalan hedefler adına konuşmak için şimdilik biraz erken olabilir.

J. O'Neal & C. Bosh: Sıhhatleri Yerindeydi



Dün gece Pennsylvania'da farklı bir heyecan vardı.

Eyaletin NBA takımı Sixers'ın 2008-09 Sezonu'ndaki ilk maçına çıkıyor olmasının yanı sıra MLB takımı Phillies'in World Series'de yarım kalan beşinci maç sonrası muhtemel şampiyonluğunu kutlamaya hazırlanıyordu, Pennsylvania halkı. Bu yüzden NBA Yönetimi de karşılaşmanın başlama saatinde oynama yapmış ve eşleşmeyi normalden bir saat öncesine çekmişti.

Philadelphia Phillies formalarıyla Wachovia Center'a gelen Sixers taraftarları, yeni sezon öncesinde takımlarından umutlu olmalılardı. Geçtiğimiz sezon sürpriz şekilde Playofflar'a katılma başarısı gösteren Maurice Cheeks'in takımı, ölü sezonda yaptığı Elton Brand hamlesiyle artık daha güçlüydü. İlk gecedeki rakip ise Toronto Raptors'dı. Ve hiç kuşku yok ki, onlar da sezon öncesini son derece iyi değerlendirmişlerdi.

Toronto Raptors, geçtiğimiz sezon büyük çıkış gösteren Jose Calderon'a yeni sezonda daha fazla güveniyordu. T.J. Ford, bu anlamda Indiana Pacers'ın yolunu tutmuş ve aynı takımdan Jermaine O'Neal kadroya katılmıştı. Yıllardır sakatlıklardan çok çeken O'Neal, sağlıklı kalması durumunda Chris Bosh ile birlikte NBA'deki en iyi ön alan ikililerinden birini oluşturabilirdi.

Sezon öncesi merak edilen iki takım vardı sahada. Maça hızlı başlayan taraf, Philadelphia 76ers oldu. Hem de oldukça ironik bir şekilde. Geçtiğimiz sezon ligin en düşük yüzdeyle dış atış kullanan takımlarından olan Sixers, sezona Thaddeus Young'ın üç sayılık basketiyle başlıyordu. Pota altında hücum ribaundları konusundaki uzmanlığını erken göstermeye başlayan Samuel Dalembert ve Elton Brand'in katkılarıyla Sixers, ilk üç dakikayı skorda 9-1 önde geçti.

Toronto Raptors, bu sürede saha içerisinden kullandığı yedi atışta isabet kaydedememişti. Bu durum, ilk anda büyük bir sürpriz olarak görülebilirdi. Neyse ki çok zaman geçmeden İspanyol Jose Calderon, duruma müdahale etti. Calderon, yeni sezondaki sorumluluklarının farkında olmalıydı. Çeyreğin bitimine 6:43 kala farkı beş sayıya indiren üç sayılık basketi atan Calderon, Raptors'ın üç sayı serisini devam ettiriyordu. Raptors, arka arkaya 777. maçında da üç sayılık isabet bulmuştu ve bu, aktif takımlar arasındaki en uzun seriydi.

Toronto Raptors, Sixers'ın yayın gerisindeki zaafından yararlanmak adına oyunun belli bölümlerinde alan savunmasına başvurdu. Philadelphia 76ers'ın önemli silahı ribaundlardı. Evet, üç sayılık atışlarda iyi sayılmazlardı; ama kaçırdıklarını genelde geri toplamayı biliyorlardı. Raptors ise, yayın gerisindeki etkinliğiyle ayakta kalıyordu. Bu durum, uzun bir süre iki takımın dengede kalmasını sağladı; ama ikinci çeyreğin önemli bölümünde Raptors adına maça ağırlığını koyan Jermaine O'Neal ve Chris Bosh ikilisi, ibreyi Kanada ekibi lehine çevirmeyi başaracaktı.

Jermaine O'Neal'in iyi performansı ve sağlıklı görüntüsü, onca ameliyatın ardından oldukça önemliydi. Raptors cephesi son derece mutlu olmalıydı. Bosh ile O'Neal birlikteliği, muhtemelen sezon boyunca Raptors'ın hedeflerine direkt olarak etki yapacak. Bu anlamda görüntüde herhangi bir karıncalanma yoktu. Sixers daha çok, hücum ribaundlarını kazanmasına karşın sonuca ulaşamaması üzerine konsantre olmalıydı. Samuel Dalembert'in iyi bir bitirici olmadığını görüyorduk, maçın ikinci yarısı boyunca.

Toronto Raptors'da yeni formül işe yaramıştı. Jose Calderon, daha çok süre alıyordu. Takımın lideriydi. Ön alan ikilisi, formdaydı. Daha da önemlisi O'Neal, sakatlığından dolayı yıllardır yapamadığı hareketleri rahat şekilde yapmaya başlamıştı. Chris Bosh kaldığı yerden devam ediyordu. Kanatlar (Anthony Parker ve Jamario Moon), hücum anlamında yeteri kadar çalışmasa da kendilerine bu anlamda fazla ihtiyaç yoktu. Jason Kapono'nun kenardan gelerek gönderdiği keskin şutlar da bu sezonki planların bir parçasıydı.

Philadelphia 76ers, ribaund başlığında sezonun en iyi takımlarından biri olacak gibi gözüküyordu. Elton Brand ve Samuel Dalembert, bu başlığı götüreceklerdi mutlaka; ama üretim yoktu. Sixers, ön alandaki iki oyuncusunun toplam 30 ribaund çektiği maçın son çeyreğinde de rakibine hücumda karşılık veremiyor ve sahadan 95-84'lük mağlubiyetle ayrılıyordu.

Maçın ardından ortaya çıkan istatistikler, ilgi çekiciydi.

Philadelphia 76ers, 48 dakika boyunca Toronto Raptors'ı ribaundlarda ezmişti. Hücumda toplam 23 kez ikinci hücum şansı elde eden Sixers'ın toplam ribaund sayısı 56'ydı. Buna karşın Raptors, yalnızca 10 hücum ve 33 toplam ribaundu vardı. Ribaundlarda Sixers lehine oluşan bu büyük farka karşın (56-33) maçı Raptors, 95-84'lük skorla kazanmıştı.

Yukarıdaki duruma (ribaunlarda 20 veya daha fazla bir fark yakalanmasına rağmen maçın çift haneli farklarla kaybedilmesi), 2007-08'deki 1230 normal sezon maçında bir kez bile rastlanmamıştı. Ve Sixers için bu, 19 Kasım 1965 gününden bu yana ilk defa yaşanan bir olaydı. Kasım 1965'te Wilt Chamberlain, Billy Cunnigham, Chet Walker, Hal Greer ve Wali Jones gibi isimlere sahip olan Sixers, Baltimore Bullets'a ribaundlarda 73-49'luk üstünlük kurmasına karşın sahadan 134-124'lük skorla mağlup ayrılmaktan kurtulamamıştı.

1995 yılında NBA'e adım atan Toronto Raptors'ın normal sezonlardaki 430. galibiyetini aldığı karşılaşmada Chris Bosh, 9-16 saha içi isabetiyle 27 sayı, 11 ribaund ve 4 asist üreterek Raptors'ın en başarılı ismi oldu. Jermaine O'Neal, 7-15 ile hücum ettiği maçı 17 sayı, 8 ribaund ve 4 asist ile tamamlarken kenardan gelen ve 6-8 ile şut kullanan Jason Kapono, takımına 15 sayı kazandırdı. Raptors'da çift haneli skorlara ulaşan diğer oyuncu ise 13 sayı atan Calderon oldu.

Philadelphia 76ers'ın en skorer oyuncusu 24 dakika sahadan kalan Lou Williams'dı. Kenardan gelmesine karşın 5-15 ile hücum eden Williams, 16 sayı bulmayı başardı. Andre Iguodala 5-17 isabetle 15 sayı ve 6 asist, Elton Brand 5-14 isabetle 14 sayı ve 13 ribaund, Andre Miller 6-16 isabetle 13 sayı üretirken Samuel Dalembert 9 sayısının yanına 9'u hücum 17 ribaund ekledi.

Doğu'da Playoff yapmaları beklenen iki takımdan Raptors, rakiplerine önemli bir mesaj verdi. Yarın gece Golden State Warriors ile karşılaşıyorlar. Kaybeden Sixers'ın rakibi ise Mike D'Antoni ile yeniden başlayan New York Knicks olacak. Kısa süre içerisinde toparlanacaklardır.

30 Ekim 2008 Perşembe

Premier League: Gelmiş Geçmiş En İyi 10 Gol



Kuzey Londra Derbisi'nden sekiz gol çıktı. Gecenin ilk golü, diğerlerinin arasından kolayca sıyrıldı.

Tottenham'ın sezon başında rekor bir transfer ücretiyle Blackburn Rovers'tan kadrosuna kattığı David Bentley, yetiştiği kulüp olan Arsenal'e acı bir deneyim yaşattı. Bentley, yaklaşık 40 metreden (36.7 metre gibi bir mesafe söz konusu) Arsenal'in İspanyol kalecisi Manuel Almunia'yı avladı. Arsenal, bu golün altından daha sonra bulduğu üç golle kalkmayı başarsa da son iki dakikasına 4-2 önde girdiği maçta 4-4'lük eşitliğe razı olunca Bentley'nin golü bir kat daha değer kazandı.

David Bentley'nin harika golü, birçoklarına göre şimdiden Premier League Tarihi'nin en iyi gollerinin arasına girmeyi başardı bile. İngiliz medyası da boş durmadı. Gelmiş geçmiş en iyi Kuzey Londra Derbisi olarak kabul edilmeye başlanan dün akşamki karşılaşmanın ardından Times, Premier League'deki en unutulmaz 10 golü listelemiş.

Liste üzerinden konuşmaya devam edelim. Bir iki eksik gözüme çarpmadı, dersem yalan olur.

  • Dalian Atkinson, Aston Villa (Wimbledon, 1992-93): Şu gol, neden Premier League, evlerimize konuk olduğu zamanda atılmadı ki? Atkinson, kendi yarı sahasından başladığı solosunu rakip ceza sahasına girmeden yaptığı müthiş bir aşırtma vuruşla tamamlıyor. Kesinlikle harika bir gol. Daha sonraki kariyerinde Türkiye'ye de yolu düşecek, Atkinson'ın.
  • Eric Cantona, Manchester United (v Sunderland 1995-96): United'ın hırçın Fransızı Cantona, rakip sahanın ilk metrelerinde sırtı kaleye dönük vaziyette topla buluşuyor. Ardından kendisine baskı yapan iki oyuncuyu geçiyor. Ceza sahasına girmeden Brian McClair ile paslaşıyor ve sağ çaprazdan giriş yaptığı ceza sahasında aşırtma bir vuruşla topu uzak köşeye gönderiyor. En iyi gol mü, bilinmez; ama gol sevinci (?) olabilir.
  • Tony Yeboah, Leeds United (v Liverpool, 1995-96): Leeds United savunmasından rakip sahaya gönderilen top Ganalı Yeboah'ın kafasında sekiyor ve bir süre yere inmiyor. İndiğinde ise görüntü muhteşem. Yeboah, topu göğsünde yumuşatıyor. Sol dizinde sektiriyor, rakibini geçiyor, topu sağ ayağıyla önüne alıyor ve yine sağ ayağıyla yaptığı vuruşta Liverpool kalesinin üst direğine çarpan top ağlarla buluşuyor.
  • David Beckham, Manchester United (v Wimbledon, 1996-97): Sırtında 10 numaralı forma, 21 yaşında. Yardımcı oyuncu, Wimbledon bir kez daha. Figüran Neil Sullivan. Beckham, süper yıldız olarak devam edeceği kariyerine müthiş bir başlangıç yapıyor, kendi sahasından attığı unutulmaz golle.
  • Paolo Di Canio, West Ham United (v Wimbledon, 1999-2000): Trevor Sinclair'ın sağ kanattan yaptığı ortayla rakip cezasının sol çaprazında vuruş pozisyonu sol ayağına uygun vaziyette buluşan Di Canio, havada makas hareketini yaparak sağ ayağıyla topu uzak köşeye gönderiyor.
  • Thierry Henry, Arsenal (v Manchester United, 2000-01): Arsenal'in yeşil zemin üzerinde şiir yazdığı zamanlar. Highbury'de konuk, Manchester United. Fransız yıldız, ceza sahasının sol çaprazında, markaj altında ve sırtı kaleye dönük vaziyette topla buluşuyor. Önce sağ ayağının dışıyla topu havaya kaldırıyor, ani bir dönüş yapıyor ve sonra da ayağının üstüyle United kalecisi Fabien Barthez'i avlıyor. Gelmiş geçmiş en muhteşem gollerden biri.
  • Dennis Bergkamp, Arsenal (v Newcastle United, 2001-02): Yıllarca Premier League ile ilgili fragmanları süsleyen müthiş bir gol. Bergkamp, sırtı kaleye dönük vaziyette yaptığı hareketle üç rakibini oyundan düşürüyor ve soğukkanlı bir şekilde sonuca ulaşıyor.
  • Wayne Rooney, Manchester United (v Newcastle United, 2005-06): İngiliz futbolcunun futbol karakterini gözler önüne seren gol. Evet, ayağına oturuyor olabilir; ama kaç kişi takımı 1-0 mağlup durumdayken 40 metre şişirilen bir topun ardından oluşan pozisyonda böylesi bir vuruş yapmayı aklına getirebilir ki?
  • Cristiano Ronaldo, Manchester United (v Portsmouth, 2007-08): Portekizli yıldızın futbol dünyasına kazandırdığı akılalmaz bir vuruş tekniği. Pozisyonda en şanslı isim, Pompey kalecisi David James. Çok güzel bir yerden izliyor bu golü. Bu arada listede Cantona, Beckham ve Ronaldo'nun aynı anda yer alıyor olması da ilgi çekici.
Listede harika goller var. Ve hiç kuşkusuz, David Bentley'nin golü de ilerleyen yıllarda benzer örneklerde kendisinde sürekli bir yer bulacaktır. Hakikaten harika bir gol. Didier Drogba'nın iki sezon önce Everton deplasmanında attığı gole benziyor biraz, aslına bakarsanız. Bentley, kaleyi biraz daha uzak bir mesafeden düşünüyor, ama Drogba'nın golü de inanılmazdı. Bu anlamda Drogba'nın golü, yedek kontenjandan listeye girebilir.

Yine de benim Premier League'de izlediğim en güzel gollerden birinin listede olmaması, kendi adıma bir hayal kırıklığı. Robert Pires'in Arsenal kariyerindeki harika gollerinden yalnızca bir tanesi bile bulunmuyor, Times'ın listesinde. Drogba'yı bilemiyorum; ama Robert Pires'ın Southampton'a attığı gol listede olmalıydı.

Bentley, müthiş bir golle geceye damgasını vurdu. Chelsea'nin Hull City'yi yere indirdiği maçta açılışı yapan Frank Lampard'ı da unutmayalım. Hakkını verelim.

Redknapp & Spurs: Ne Güzel Bir Başlangıç!



Avrupa Futbolu'nda oldukça hareketli olan hafta arası fikstüründe gecenin maçı, Kuzey Londra'daydı.

Arsenal ve Tottenham, Emirates'te karşılaştı. Sekiz gol vardı. Kazanan yoktu. Geçtiğimiz hafta sonu İspanyol menajer Juande Ramos ile yollarını ayıran Tottenham Hotspur, bu sezon Premier League'deki ilk galibiyetini Bolton Wanderers karşısında aldıktan sonra ezeli rakibi Arsenal'in karşısına daha yüksek bir özgüvenle çıkıyordu.

Tottenham'ın yeni menajeri Harry Redknapp olmuştu. Bolton önündeki galibiyet de moralleri düzeltmişti; ama Redknapp'ın Wenger ve Arsenal özelindeki karnesi pek de iyi değildi.

Harry Redknapp, Arsene Wenger'in başında olduğu Arsenal'e Premier League'de toplam sekiz kez rakip olmuş ve bu maçlarda meslektaşını mağlup etmeyi başaramamıştı. Wenger'in ev sahibi olduğu eşleşmelerden yalnızca iki kez puan koparabilen Redknapp'ın yeni takımlarındaki ilk deplasman maçları da pek içi açıcı sayılmazdı. Bu anlamda Kuzey Londra Derbisi, Tottenham tarafında zorluk derecesi oldukça yüksek bir eşleşme olarak değerlendirilebilirdi.

Harry Redknapp ve Tottenham Hotspur, Premier League'deki dört büyük takımla (Arsenal, Chelsea, Liverpool ve Manchester United) deplasman oynadıkları maçlardan en son 20. yüzyılda galibiyet çıkarabilmişlerdi. Görüntü pek iyi sayılmazdı:
  • Tottenham Hotspur - Arsenal deplasmanındaki son PL galibiyeti: 1992-93
  • Harry Redknapp - Arsenal deplasmanındaki son PL galibiyeti: 1994-95
  • Tottenham Hotspur - ''Big Four'' deplasmanlarındaki son PL galibiyeti: 1993-94
  • Harry Redknapp - ''Big Four'' deplasmanlarındaki son PL galibiyeti: 1998-99
Bir ilginç detay daha vardı, Tottenham Hotspur ve Arsenal arasında Emirates Stadyumu'nda gerçekleşecek karşılaşma öncesinde.

Tottenham Hotspur, transfer sezonunda yaptığı önemli hamlelerle bir anda ligin önemli favorilerinden biri halini almaya başlarken İspanyol menajer Juande Ramos da Spurs ile ilk tam sezonuna hazırlık yapıyordu. Ne var ki, işler iyi gitmedi ve Ramos'un takımı, Premier League'deki ilk sekiz maçta galip gelemeyip yalnızca iki puanla ligin dibine demir attı. Değişiklik kaçınılmazdı.

Takımın başında 1983 yılından bu yana İngiltere'de menajerlik yapan 61 yaşındaki Harry Redknapp getirildi. 1983 ve 1992 yılları arasındaki Bournemouth macerasıyla menajerlik kariyerine başlayan Redknapp, daha sonra sırasıyla West Ham United (1994-2001), Portsmouth (2002-2004) ve Southampton (2004-2005) takımlarını çalıştırdıktan sonra 2005 yılında tekrar Portsmouth'un başına geçmiş ve Pompey'e seviye atlatmayı başarmıştı.

Harry Redknapp ve Tottenham Hotspur arasındaki ilişkiyi ilginç kılan ise, Redknapp'ın yeni takımlarında yaptığı başlangıçlardı. Oysaki Spurs, Juande Ramos ile yollarını bu sebepten dolayı ayırmıştı. Redknapp'ın yeni topraklardaki ilk icraatlarını biraz daha yakından inceleyelim.
  • Bournemouth - İlk on dokuz maçta beş galibiyet.
  • West Ham United - İlk beş maçta sıfır galibiyet.
  • Portsmouth - İlk altı maçta sıfır galibiyet.
  • Southampton - İlk on bir maçta bir galibiyet.
  • Portsmouth - İlk on üç maçta iki galibiyet.
Sizce de enteresan değil mi? Yine de Bolton Wanderers galibiyeti, Tottenham ve Redknapp'ın ihtiyaç duydukları üç puanı kazanmaları açısından önemliydi. Tottenham, yeni bir kötü seriyi kaldıramayacaktı. Arsenal deplasmanından beklentileri, iyi futbol ve puan olmalıydı. Bir puana da kimseye hayır demezdi. Üstelik öyle bir senaryo gerçekleşti ki, belki de muhtemel bir üç puandan bile daha büyük özgüven verdi Tottenham'a, 4-4'lük Arsenal beraberliği.

Tottenham Hotspur özelindeki 2008-2009 Sezonu öngörümüz, Juande Ramos ve öğrencilerinin Premier League sona erdiğinde ilk beş sırada yer alacağı yönündeydi. Ve ilk sekiz haftalık görüntü, hiç kuşku yok ki, büyük bir hayalkırıklığıydı. Şimdi biraz daha umutlu olabiliriz, Tottenham Hotspur'un lig yarışında olabileceği yönünde. İlk beş, şimdilik biraz uzak bir hedef olabilir; ama toparlayacaklardır. Hafta sonu White Hart Lane'de konuk, Liverpool. Dev bir sınav daha.

David Bentley'nin golünü unutmadık tabii. Devam eden mesajda değineceğiz.

29 Ekim 2008 Çarşamba

Chicago Bulls: Derrick Rose ile Daha Hızlı



Boston Celtics ve Cleveland Cavaliers düellosuyla başlayan 2008-2009 Sezonu'nda gecenin bir diğer önemli maçı, Milwakuee Bucks ile Chicago Bulls arasındaydı.

Karşılaşma öncesi tüm gözler, doğal olarak 2008 NBA Draftı'nın 1 numarası Derrick Rose'da olacaktı. Memphis Tigers'daki bir yıllık NCAA kariyerinin ardından Chicago'ya Bulls formasıyla dönüş yapan Rose'un NBA'deki ilk maçında neler yapabileceği, gecenin cevap bekleyen en önemli sorusuydu. Tigers ile NCAA Finalleri'ne kadar giderken bir ve iki numara arasında sıkışan Rose, Bulls'ta nasıl bir rol üstlenecekti? Mutlaka, bir diğer önemli soru da buydu.

Bulls ve Bucks arasında United Center'da gerçekleşecek mücadeleyi özel kılan yalnızca Derrick Rose'un NBA kariyerindeki ilk maçına çıkıyor olması değildi. Geçtiğimiz sezon Chicago Bulls ile yolları ayrılan antrenör Scott Skiles da yeni takımı Milwakuee Bucks'taki ilk resmi maçına United Center'da çıkacaktı. Bulls ile geçen üç başarılı sezonun ardından 2007-08'e yapılan kötü başlangıçla birlikte normal sezonun 25. maçında kulüpten ayrılan Skiles, Bulls'a neleri kaybettiğini göstermek isteyebilirdi.

Chicago Bulls ise Scott Skiles'ın boşluğunu Vinny Del Negro ile doldurmuştu. Bernie Bickerstaff ve Del Harris destekli genç antrenör Del Negro'nun dinamik Bulls takımına vereceği basketbol fikri de merak ediliyordu. Bu anlamda da önemli bir maçtı. Belki isim olarak, Cavaliers ve Celtics arasında ezilmişti; ama içerisinde ilgi çekici hikayeler vardı. Hayır demek, kolay değildi.

Chicago Bulls'ta Vinny Del Negro, bir numarayı Derrick Rose'a teslim etmişti. İki numarada Thabo Sefolosha ve üç numarada Luol Deng vardı. Ön alan ikilisi ise Tyrus Thomas ve Drew Gooden olacaktı. Bulls adına sezon öncesi, Derrick Rose ve Kirk Hinrich özelinden birtakım soru işaretleri oluşmuştu. Sahaya çıkan beş oyuncuyu görünce Kirk Hinrich'in de geçtiğimiz sezonlardaki Ben Gordon rolünü üstleneceğini düşünebilirdik. Keza Gordon, yine ''altıncı adam'' olarak gelecek gibi görünüyordu, tüm sezon boyunca.

Vinny Del Negro'nun yardımcı fikri, Kirk Hinrich ve Derrick Rose'u arka alanda beraber oynatmak olmalıydı. Maç içerisinde mutlaka bir şekilde gerçekleşecekti. Thabo Sefolosha'nın ilk dört dakikalık bölümde art arda aldığı iki faulün ardından süreç daha çabuk işledi. Rose ve Hinrich aynı kortta yer aldılar. Çeyreğin son bölümünde bu kez Derrick Rose ile Ben Gordon değişti. Kirk Hinrich, bir numaraya geldi. Sistem, işlemeye devam etti. Del Negro, yanındaki kurtlardan aldığı yardımlardan dolayı huzurlu olmalıydı.

Ölü sezondaki Richard Jefferson hamlesinin ardından kademe atlamasını bekleyebileceğimiz Milwakuee Bucks, Maurice Williams'ı elinde tutamayarak önemli bir avantajı kaçırmıştı. Tyronn Lue ve Luke Ridnour rotasyonu, yetersiz kalabilirdi. Öyle de oldu. Bucks, bu pozisyonda önemli sıkıntılar yaşayacaktı. Sezonun geri kalan bölümünde neler olur, bilinmez; ama ilk izlenimden çıkan sonuçlar, Bucks adına pek de hayırlı sayılmazdı.

İlk çeyrek, karşılıklı basketler ve 26-26'lık eşitlikle geçilirken Chicago Bulls adına bazı farklılıklar göze çarpıyordu. Bulls'un oyunu hızlanmıştı. Derrick Rose, saha görüşü iyi olan bir oyun kurucuydu ve rolünü benimsemiş gibi gözüküyordu. Bu anlamda Rose, ilk soru işaretinlerinin dağılmasını sağlamış olabilirdi. NCAA'deki görüntüsünün aksine Rose, bir numarayı doldurmayı başarmıştı. Hızlı oyun Tyrus Thomas'ın da pota altındaki değerini artırıyordu hiç kuşkusuz.

Chicago Bulls'un oyunu keyif veriyordu. İlk çeyrekte ortaya çıkan bir zaafları ise boyalı alanı savunma konusuydu. Drew Gooden, yeteri kadar sert değildi. Tyrus Thomas, daha çok blok üzerine konsantrasyon sağlıyordu. Yumuşak kalmıştı bir anlamda, Bulls. Çeyrek sonunda Drew Gooden'ın yerine Joakim Noah ve Tyrus Thomas'ın yerine de Andres Nocioni'nin girmesi, Bulls pota altına sertlik kazandıracaktı.

Kadro derinliği, Chicago Bulls'un en önemli silahlarından biri olacaktır sezon boyunca. Ortaya çıkan görüntü bu şekilde. Kenardan gelen Kirk Hinrich ve Ben Gordon gibi kalburüstü oyuncuların yanı sıra Joakim Noah ve Andres Nocioni gibi rol oyuncularının rotasyonda yer alıyor olması, rekabet anlamında oldukça önemli. Bu isimlere sakatlığı nedeniyle Bucks karşısında forma giyemeyen Larry Hughes ve hatta Cedric Simmons'ı da ekleyebiliriz.

Milwakuee Bucks için aynı sözleri söylemek ise pek kolay değil. İlk çeyrekte Andrew Bogut'ın erken faul problemine girmesinin ardından oyuna dahil olan Luch Mbah a Moute, Dan Gadzuric ve Malik Allen gibi isimlerden 82 maçlık sezon boyunca ekstra katkılar beklemek, pek doğru olmayabilir. Dün gece oynamayan Francisco Elson, geri döndüğünde Mbah a Moute'nin rotasyondaki yerini alacaktır. Yine de büyük resimde Bucks'ın derinlik sorunu yaşayabileceğini söyleyebiliriz.

Milwakuee Bucks, sezon boyunca rakiplerine Michael Redd ve Richard Jefferson ikilisi ile direnmeye çalışacaktır. En net örnekleri, üçüncü çeyreğin hemen başı ve maçın geri kalan bölümünde gördük aslına bakarsanız; fakat Redd ve Jefferson'ın arka arkaya gelen üç sayılık isabetlerinin ardından vites yükselten Bulls'ta Rose, liderlik karakterini gösterdi ve takımını ayağa kaldıracak performansı sergiledi. Üçüncü çeyreğin ilk bölümündeki Rose, ilerleyen dönemde Bulls'un skorerleri Ben Gordon ve Luol Deng'in de yükünü hafifleteceğini kanıtladı.

Dördüncü çeyrek, maçın koptuğu bölüm oldu. Chicago Bulls, sahip olduğu tüm avantajları son derece iyi bir organizasyonla kullanmayı bildi. Kenardan gelen Kirk Hinrich ve Ben Gordon, takımlarına toplam 33 sayılık katkı yaptılar. Luol Deng, 8-13 saha içi isabetiyle 21 sayı üretti, takımının en skorer ismi oldu. Tyrus Thomas, 41 dakika sahada kaldığı maçı 15 sayı ve 10 ribaundla tamamladı. Drew Gooden, 13 sayı ile oynarken 6'sı hücumda olmak üzere toplam 8 ribaund çekti.

Derrick Rose için ayrı bir paragraf açalım.

NBA kariyerine iyi bir başlangıç yaptı, Rose. Takımını son derece başarılı bir şekilde yönetti. Oyun stili, Bulls'un temposuna direkt olarak etki etti. 11 sayı üretti. Double-double, bir asistle kaçtı. 3 top çaldı, 4 de ribaund aldı. 11 sayı, 9 asist ve 3 top çalma. Yine ilginç bir not var, bu noktada. NBA'de top çalma istatistiklerinin tutulmaya başlandığı 1973 yılından bu yana yalnızca bir oyuncu NBA'deki ilk maçında, en az 11 sayı, 9 asist ve 3 top çalma barajını geçebilmişti. İsim yabancı değil. LeBron James, Cleveland Cavaliers ile NBA'deki ilk gecesinde 25 sayı, 9 asist ve 4 top çalmalık performansıyla kariyerine iyi bir başlangıç yapmıştı. Rose da fena değildi.

Michael Redd, 10-19 saha içi isabetiyle 30 sayı üretti. Sahanın en skorer ismi oldu. Ve bunu ilk kez yapmadı. Redd, Milwakuee Bucks kariyerinde üçüncü kez sezon açılış maçlarında 30 sayı barajını geçerek kulüp tarihinin bu başlıktaki rekorunu egale etmeyi başardı. Kareem Abdul-Jabbar'ın sahip olduğu rekorun artık yeni bir ortağı var.

Bucks'ın diğer şutörü Richard Jefferson, 5-17 ile hücum ettiği geceyi 15 sayı ile tamamladı. Redd ve Jefferson ikilisinin toplam 36 kez potaya bakmaları, önemli bir soru işareti. Bucks'ın maç içerisindeki toplam şut sayısının 78 olduğunu düşünürsek, durum ilerleyen dönemde daha vahim bir hal alabilir. Pota altında Andrew Bogut gibi bir egonun olduğunu da unutmayalım. Redd ve Jefferson dışında çift haneli skorlara ulaşan tek Bucks oyuncusu ise kenardan gelip 5-7 isabetle 10 sayı üreten Malik Allen oldu.

Sahadan 108-95'lik skorla galip ayrılan Chicago Bulls, umut verdi. Run and Gun kadar uçsuz bucaksız olmasa da tempolu basketbol, Bulls'a yarayacaktır. Milwakuee Bucks'ın hızlı hücum sayılarında yalnızca 1'de kaldığı gecede Chicago Bulls'un bulduğu 20 sayı, durumun daha net anlaşılmasını sağlayabilir. Chicago Bulls, sezon boyunca Doğu'nun ilk altı sırası için olmasa da yedi veya sekizinci basamağı adına bir direnç ortaya koyacaktır. Atlanta Hawks'ın geçtiğimiz sezon yaptığını yapmaya çalışmak, iyi bir hedef olabilir Bulls için.

Chicago Bulls, iki gece dinlenecek. Ardından TD Banknorth Garden'da Boston Celtics'e konuk olacak. Derrick Rose için müthiş bir sınav.

Milwakuee Bucks'ın düşünmesi için pek fazla süresi yok. Oklahoma City Thunder'ın NBA'deki ilk konuğu olacaklar bu gece. Maç içerisinde düşünme fırsatı bulabilirler belki de. En azından daha dengeli davranacaklarını düşünüyorum. Playofflar, biraz uzak bir hedef gibi duruyor şimdilik.

Boston Celtics: Bıraktığı Yerden Başladı



NBA'de 2008-2009 Sezonu'nun perdeleri açıldı.

Boston Celtics'te Kevin Garnett, Paul Pierce, Ray Allen ve diğerleri yüzüklerini taktılar. ''2008 World Champions'' bayrağı, TD Banknorth Garden'ın tavanları arasındaki yerini aldı. Celtics'in tavan arası, NBA'deki diğer rakiplerine göre biraz daha kalabalık olabilirdi; ama 1986'dan bu yana epey de tozlanmıştı. Bir miktar ilgiye ihtiyaç vardı. Ve dün gece hasret sona erdi.

Celtics adına oldukça duygusal bir geceydi. Dört ay önce Los Angeles Lakers'ı 131-92 mağlup ederek NBA Şampiyonluğu'na ulaşan Boston Celtics'te Kevin Garnett, maç sonrası ligde geride bıraktığı on bir yılın stresini boşaltmış ve gözyaşlarına hakim olamamıştı. Dün gece benzer bir senaryo yaşandı. Bu kez yanaklarından yaşlar süzülen Paul Pierce'dı. Yüzük töreni sırasında Pierce, on yıllık Celtics kariyerinin ardından hayatına giren Kevin Garnett ve Ray Allen'a minnet duyuyor olmalıydı.

Her şey, Celtics formasıyla sekiz NBA Şampiyonluğu yaşayan efsane oyuncu John Havlicek'in Larry O'Brien Kupası'nı takım kaptanı Paul Pierce'a getirmesiyle başladı. Pierce, Havlicek'i kucakladı ve ağlamaya başladı. İkili arasındaki görüntü, Kevin Garnett ve Bill Russell'ın geçtiğimiz sezon kurdukları ilişkiye benziyordu. KG, sezon boyunca Russell'dan şampiyon olabilme dersleri aldıktan sonra Lakers galibiyetinin ardından büyük efsanenin yanına gitmiş ve ''Söylesene. Şimdi ne yapmam gerekiyor?'' demişti.

Pierce'ın da durumu farklı değildi.

''Küçük bir çocukken, hep böyle anların hayalini kurardım'' dedi ilk olarak Pierce, TD Banknorth Garden'da kendisini dinleyen kalabalığa. ''Bu günün gelip gelmeyeceğini asla bilemezsiniz; ama şimdi gerçeğe dönüşen bir hayalim var.''

Boston Celtics için sihirli bir geceydi. İlk gecedeki rakibi ise oldukça manidardı.

2007-2008'de normal sezonu rekor dereceyle birinci sırada tamamlayan Boston Celtics, Playofflar'a düşük viteste başlamıştı. İlk Tur'da sekizinci sıradan gelen Atlanta Hawks'ı dış sahada mağlup edemeyen Celtics, rakibini ancak yedinci maçın ardından mağlup ettikten sonra Doğu Yarı Finalleri'nde Cleveland Cavaliers'ın karşısına dikilmişti. Senaryo farklı değildi. Boston Celtics, dış sahada kazanamıyor ve seri yedinci maça kadar uzuyordu. Yedinci maçta farkı yaratan ise NBA Tarihi'ne geçecek bir düello olacaktı.

Paul Pierce, acılarla geçen on yıllık Celtics kariyerinin ardından potansiyelini sahaya yansıtmaya başlamıştı. Karşısında LeBron James vardı. LeBron, bir sezon önce Doğu Konferansı Finalleri Beşinci Maçı'nda, ''Yalnızca bir oyuncu, koca bir takımı yenemez'' adlı basketbol klişesini yerle bir etmiş ve takımını NBA Finalleri'ne taşıyacak bir performans ortaya koymuştu. LeBron, yine kararlıydı. Elinden geleni yaptı. Pierce ile uzun süre unutulmayacak bir düelloya girdi. Hatta rakibini 45-41 ile mağlup etti, ama yukarıdan birileri Celtics'in kazanmasını istiyordu. Celtics, 97-92 kazanarak Konferans Finalleri'ne yükselen taraf oluyordu.

Dev maçın ardından LeBron James, Olimpiyatlar'a hazırlanmaya başladı. Kendisinin söylediğine göre, ülkesinin başarısına konsantreydi artık. Pierce ise, maçın en kritik anlarında tüm çemberde seken ve daha sonra sayıya dönüşen serbest atışında bazı Celticslilerin yukarıdan kendisine yardım etmiş olabileceğini söylüyordu. Efsane antrenör Red Auerbach'ı ve purosunu kastetmiş olabilirdi, Paul Pierce.

Böylesine dev bir eşleşme ile açılacaktı, NBA'de 2008-2009 Sezonu.

Cleveland Cavaliers, ölü sezonda eksiklerinin üzerine gitmişti. Geçtiğimiz sezon ortasında gerçekleştirilen üç takım ve on bir oyuncuyu kapsayan takas, Cavaliers'a mutluluğu getirmemişti. Cavaliers'ın ihtiyacı olan, iyi bir oyun kurucu ve LeBron James'in yanında ikinci bir skor opsiyonuydu. Bu anlamda, Milwakuee Bucks'tan Mo Williams kadroya katıldı. Mo, geçtiğimiz sezon maç başına yakaladığı 17.2 sayı ve 6.3 asist ortalamalarıyla nokta bir transfer olabileceğini gösteriyordu. Cavaliers'ın eksiği kapanmış olabilirdi. Ve artık daha güçlülerdi.

Geçtiğimiz sezon tecrübeli oyuncularla arzuladığı başarıyı yakalayan Boston Celtics'in yıldızları, aynı hırs ve açlıkla oynamaya devam ederler mi, bilinmez; ama bu ihtimal gerçekleşirse en azından bir yıllarının daha bulunduğunu söylemek gerekebilir şampiyonluk için. Bu anlamda Cavaliers, halihazırda Doğu'nun en güçlü takımının arkasında yer almak adına Detroit Pistons'la yarışabilir. Ama henüz ilk maçta daha fazlasını yapabileceklerini göstermeleri için de önlerinde bulunmaz bir fırsat vardı. Hızlı da başlıyorlardı karşılaşmaya.

Boston Celtics, ünvan koruma sezonundaki ilk maçta rakibinin 4-0 öne geçmesinin ardından ilk sayılarını 2008 Finaller MVP'si Paul Pierce'ın smacıyla buluyordu. Mo Williams, kağıt üzerinde iyi bir yardımcı olabilirdi; ama Cavaliers, hala LeBron James'in takımıydı. Cavaliers, Celtics'in aklının maç öncesindeki yüzük töreninde kalmasını iyi değerlendirerek ilk yarıyı domine etti ve soyunma odasına 50-42'lik üstünlükle gitmeyi başardı.

İkinci yarıda ise görüntü tamamen değişecekti.

Paul Pierce ve Ray Allen'ın arka arkaya gelen üç sayılık isabetleriyle soyunma odasından hızlı bir dönüş yapan Boston Celtics, Kendrick Perkins'in pota altındaki sertliğiyle oyunun içinde kaldı. Rajon Rondo'nun turnikesiyle üstünlüğü ele geçirdikten sonra da Paul Pierce, çizgiden bulduğu iki sayıyla farkı üçe çıkardı. Celtics, bu bölümde geçen sezon başarıya giden yolda hangi özelliklerinden beslendiğini hatırlamış olmalıydı. Savunmada daha sıkı sıkılan vidalar ve ribaundlardaki üstünlük, Celtics'in geri dönmesini sağlıyordu.

Cleveland Cavaliers, Celtics'in üçüncü çeyrek başında gösterdiği 4:42'lik performans içerisinde yalnızca Ben Wallace'ın smacıyla skor yapabilmişti. Celtics adına başlangıcın devamı geldi. Üçüncü çeyrek sonunda Celtics, işleri yoluna koymuştu. Son çeyrek öncesi 67-63 öndelerdi.

Son çeyrekte Cavaliers, LeBron James'e ihtiyaç duyacaktı. Peki, tek doğru bu muydu? Maurice Williams hamlesi, ikinci bir skor opsiyonu yaratmak değil miydi? Kesinlikle öyleydi. Bitime 1:53 kala Kevin Garnett, farkı 85-80'lik skorla beşe çıkaran basketi attı. Dönüşünde ise LeBron, bir üç sayılık atıştan yararlanamadı. Mutlaka maç sonrası konuşulacaktı. Konuşuldu da. LeBron'un hücum süresinin bitimine on saniye kala gönderdiği üç sayılık atış, Cleveland Cavaliers'ın bu sezonki modeline uymuyor olmalıydı.

Celtics, maçın son çeyreğini şampiyon gibi oynadı. Mo Williams'ın son dakika içerisindeki üç sayılık isabeti, Cleveland Cavaliers'a yetmedi. LeBron James, maçın bitimine 0:40 kala, takımı skorda üç sayı gerideyken bir turnike kaçırdı ve geri kalan süre içerisinde dört kez gittiği serbest atış çizgisinde de yalnızca iki kez başarılı olabildi. Celtics de sahadan tıpkı geçtiğimiz sezonun son Cavaliers maçında olduğu gibi beş sayılık farkla galip ayrıldı.

Paul Pierce, 10/19 ile hücum ettiği karşılaşmada 27 sayı üreterek maçın en skorer ismi oldu. LeBron James'in saha içinden kullandığı 21 şuttan 9'unda isabet bulabildiği ve 22 sayıda kaldığı gecede Pierce, düelloyu kazanırken bir şeyi daha başardı. Pierce, NBA'de son on yılındaki her sezonun kendisi adına açılış maçında 20 sayı barajını geçerek tarih bir başarıya imza attı. Daha önce arka arka 10 veya daha fazla sezonda böylesi bir seri yakalayan yalnızca üç oyuncu bulunuyordu, NBA Tarihi'nde: Karl Malone (12 sezon), Michael Jordan (11 sezon) ve Bob Lainer (10 sezon).

Boston Celtics'in Büyük Üçlüsü'nün diğer ayaklarından Kevin Garnett, 5-15 saha içi isabetiyle 11 sayıda kaldı ve kariyerinin skor anlamındaki en kötü ikinci sezon başlangıcını yaptı. KG, Kasım 1995'te NBA'deki ilk maçında 8 sayı ürettikten sonra ilk kez bu kadar düşük bir katkı yapıyordu oynadığı takıma, sezon açılış maçlarında. Ray Allen, 8 sayı ile oynarken Rajon Rondo 14 sayı, 5 ribaund ve 6 sayı üretti, oyunda kaldığı otuz dakikalık bölüm içerisinde.

Celtics, ekstra katkıyı kenardan gelen Leon Powe ve Tony Allen'dan aldı. Geçtiğimiz sezon Lakers serisinde parlayan Powe, 5-7 isabetle 13 sayı üretti. Tony Allen da 4-9 isabetle 11 sayı. Yine de büyük resimde Celtics'in sezon içerisinde James Posey ve P.J. Brown gibi bench katkılarını özleyeceğini ve bu anlamda en büyük sıkıntılarının bu olduğunu söyleyebiliriz.

Cavaliers'ta ise 22 sayı, 7 ribaund ve 6 asistle oynayan LeBron James dışında çift haneli skorlara ulaşan iki oyuncu vardı. Saha içinden 3-5 ile hücum etmesine karşın serbest atış çizgisindeki iyi performansından beslenen Zydrunas Ilgauskas, 15 sayı ve 8 ribaund üretti. LeBron James'in en büyük yardımcısı rolüyle sezona başlayan Maurice Williams, 4-10 ile şut kullanarak takımına 12 sayılık bir katkı yaptı. 21 şut kullanan LeBron James ve yalnızca 10 kez potaya bakma şansı bulan Maurice Williams arasındaki dengenin kısa süre içerisinde sağlanması gerekebilir.

Cavaliers, maç içerisinde 11 sayılık üstünlük yakaladığı karşılaşmada Celtics'e boyun eğdi; ama bu, Celtics için alışık olunmayan bir durum değildi. Celtics, geçtiğimiz sezon 10 veya daha farklı skorla geriye düştüğü 17 maçın 9'unda sahadan galip ayrılmayı başarmıştı. 1999-2000 Sezonu'ndaki Los Angeles Lakers takımından bu yana ilk kez bir NBA takımı, bu başlıktaki maçlarda galibiyet sayısını mağlubiyet sayısının üzerinde tutabilmişti. Celtics, bu anlamda da sezona 1-0 olarak başladı.

Dün akşamki karşılaşmanın ardından Boston Celtics, iki gün dinlenecek ve daha sonra evinde Derrick Rose'lu Chicago Bulls'u ağırlayacak. Cleveland Cavaliers'ın zamanı daha kısa. Bir gece sonra Quicken Loans Arena'da konuk, Charlotte Bobcats olacak.

Özlemişiz.

28 Ekim 2008 Salı

Rejenerasyon

Yasak kalktı, özlemimiz sona erdi.

Cuma akşamı, blog hakkında çeşitli planlarımız vardı. Bilgisayarın başına büyük de bir hevesle oturduk. Doğal olarak sayfa açılmadı, önemsemedik. Bir daha denedik, yine olmadı. Ardından blogspot.com uzantılı diğer günlükleri aradık. Yurt içi ve yurt dışı. Bilinen sonla karşılaştık.

Neden veya değil, bilmiyordum; ama açıkçası hiç tahmin edemeyeceğim bir olaydı. Kişisel sayfanızı tıklıyorsunuz ve karşınıza bir mahkeme kararı çıkıyor. İster istemez kendinizi suçlu gibi hissediyorsunuz. Bunu kimsenin kimseye yaşatma hakkı olamaz, olmamalı. Aslında yazılır, konuşulur daha; ama ne olacak ki? Kime neyi anlatacaksınız? Neyse.

Sonuç olarak, Cuma günü öğleden sonra 500. mesajımızı gönderdiğimiz sayfamız hakkında büyük özenle hazırladığımız bir yazı dizisi vardı.

Daha önce, 2008-2009 NBA Sezonu üzerine takım incelemeleri yapmaya başlamıştık. Atlantik Grubu'nu bitirmiş, Merkez Grubu'na da geçiş yapmıştık. Cuma akşamı Merkez Grubu'nda eksik kalan iki takım olan Milwakuee Bucks ve Indiana Pacers ile ilgili olan analizleri tamamladıktan sonra Cumartesi ve Pazar günü de Güneydoğu Grubu'ndaki ekiplerin incelemelerini yayınlamaya gayret edecektik. Ne yazık ki, yarım kaldı. Eksik oldu.

Başladığım işi yarım bırakmak, kesinlikle hoşlanmadığım bir olaydır. Bu gece NBA'de yeni sezon başlıyor. Ve önizlemenin de mantığı kalmıyor. Bu anlamda, takip eden varsa, özür dilerim.

Yalnızca basketbol veya NBA de değil. Turkcell Süper Lig'de Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray maçları özelinden söyleyeceğimiz birtakım şeyler vardı. Premier League'de Tottenham Hotspur'un Juande Ramos'u gönderip yerine Harry Redknapp'ı getirmesi, Hull City'nin bir kez daha kazanıp İngiliz Futbol Tarihi'ne geçmesi, Wayne Rooney'nin Goodison Park'ta yuhalanması, Liverpool'un Chelsea'nin Stamford Bridge'deki 86 maçlık yenilgisizlik serisini sona erdirmesi vs. vs.

Bunlar yine yazılabilirdi, tabii. Çeşitli yöntemler vardı. Ama blogger.com'un açılacağı güne kadar yazmama gibi prensip belirlemiştim kendime, en azından bir süre.

Genelin aksine, beklediğimden uzun bir süre sürdüğünü söyleyebilirim bu ayrılığın. Yine de wordpress.com adresine de taşınmayı ihmal etmedik. Aynı başlıkla oraya da ulaşım mümkün ve açıkçası, bir süre iki tarafı da beraber götürmeye çalışacağız.

Şimdilik bu şekilde. Yavaş yavaş eski tempomuzu yakalamaya çalışacağız zamanla.

Kaybetmeyelim o halde bu zamanı.

24 Ekim 2008 Cuma

1-0: Bir Sistem Takımı Olarak Galatasaray



Galatasaray'ın yüzü değişiyordu.

Kolay değildi, ülke kültürüne yeni bir futbol fikrini yerleştirmek. Bu anlamda işi zordu Galatasaray'ın. Sezon başında yaşanan sancılar, Şampiyonlar Ligi'nin kaybedilmesine neden olmuştu, ama büyük resimde görülmesi gerekenler vardı. Galatasaray'ın önü açıktı ve ilk etapta yeni bir yol görünüyordu: UEFA Kupası.

Bir önceki sezon yaşanan hayalkırıklığının ardından UEFA Kupası başlığına ihtiyatla yaklaşılabilirdi.

Geçilmesi gereken ilk engel Bellinzona'ydı ve Galatasaray, rakibini her iki maçta da mağlup ederek UEFA Kupası Grupları'na kalıyordu. Üzüm ve bağcı ilişkisine girmeden sonuca ulaşmak isteyenler, her iki karşılaşmada alınan iki galibiyetten gerekli dersleri çıkarmış olmalılardı.

Galatasaray'ın Avrupa karakterini tekrar kazanmaya ihtiyacı vardı, aynı zamanda. UEFA Kupası Grupları'nda ortalamanın üzerinde bir dörtlü ile eşleşmek istenilmesinin de temeli bu noktada oluşuyordu. Ve istenilen oldu. Benfica, Olympiakos, Hertha Berlin ve Metalist Kharkiv ile B Grubu'nda buluştu, Galatasaray.

Dün akşam Ali Sami Yen Stadı'nı dolduran taraftarların maça konsantrasyonu bu yüzdendi. Kadıköy'deki Final, şimdilik uzak bir hedef olsa da, yine iyi bir motivasyon aracıydı. Olympiakos karşılaşması da Şampiyonlar Ligi maçı havasında geçecekti.

Olympiakos'un sekiz eksiklikle geldiği söyleniyordu İstanbul'a, maç öncesinde. Muhtemel bir Galatasaray galibiyetinde iyi bir savunma olabilirdi bu. Gerçeğin farklı olduğunu ise bilenler vardı mutlaka.

Takımlar ısınmak üzere sahaya çıktığında Olympiakos tarafında Darko Kovacevic ve Sebastian Leto, yedek oyuncularla birlikte kısa pas çalışması yapıyorlardı. Belli ki, kenarda başlayacaklardı. Sürpriz de değildi, aslına bakarsanız. Hücum silahları Fernando Belluschi, Luciano Galletti ve Diogo ise daha çok uzun toplar üzerinden çalışıyorlardı. Yunan ekibin planı, ileri uçtaki hızlı oyuncularını bir şekilde kullanmak olmalıydı.

İki takım, santradan önce sahaya yayıldıklarında ise enteresan bir görüntü ortaya çıkıyordu. Ayna gibiydiler. İkisi de 4-2-3-1 şeklinde dağılacaktı. Ve muhtemelen Olympiakos'un İspanyol çalıştırıcısı Ernesto Valverde de idealist bir antrenördü.

Galatasaray'da alışılagelen düzen bozulmamıştı.

Morgan de Sanctis kaledeydi. Savunma kanatlarında Sabri Sarıoğlu ve Hakan Balta, merkez ikilide Servet Çetin ile Emre Aşık oynayacaktı. Orta sahada Ayhan Akman ve Fernando Meira vardı. En uçtaki Milan Baros'un arkasında Cassio Lincoln, sağında Arda Turan ve solunda Harry Kewell. Galatasaray'ın dizilişi bu şekildeydi.

Olympiakos'ta da durum farklı değildi.

Antonis Nikopolidis kaledeydi. Savunma kanatlarında Vassilis Torosidis ve Didier Domi, merkez ikilide Paraskevas Antzas ile Avraam Papadopoulos oynayacaktı. Orta sahada Michal Zewlakow ve Anostosios Pantos vardı. En uçtaki Diogo'nun arkasında Fernando Belluschi, sağında Christos Patsatzoglou ve solunda Luciano Galletti. Olympiakos'un dizilişi de bu şekildeydi.

Olympiakos'un sahadaki on birinde birtakım özellikler dikkat çekiyordu tabii. Orta sahadaki önemli eksiklerinden dolayı (Dudu ve Djordjevic), savunma ağırlıklı Patsatzoglou, Pantos ve Zewlakow, Diogo'nun arkasındaki üçlü rotasyona girecekti. Toplamda savunma ağırlıklı yedi oyuncuyla çıkmıştı Galatasaray karşısına, Olympiakos. Değerlendirmek, Galatasaray'ın elindeydi.

Maçın ilk 10 dakikası geride kaldığında Galatasaray adına alışmaya başladığımız bir görüntü ortaya çıktı.

Karşılaşmaya sağ kanatta başlayan Arda Turan, Harry Kewell'ın kanadına geçti. Kewell da sağ tarafa geldi; fakat ilerleyen dakikalarda bu durumun, diğer maçların aksine bir ''çelişki'' olmadığına bilakis 4-2-3-1 sistemin ölümcül hamlelerinden olan arka üçlüdeki kanat oyuncularının sürekli yer değiştirerek oyun anlamında bir çeşitlilik sağlama fikri olduğuna tanıklık edecektik.

Harry Kewell da bir sistem transferiydi. Bu yüzden, gelirken seçenekleri de beraberinde getirmişti.

Galatasaray, 25. dakikadaki gole kadar Harry Kewell ve Arda Turan'ın çift karakterli oyun yapısından yararlanmayı başardı. Galatasaray'ın bu oyuncuların yetisi üzerinde birçok pozisyona girebileceği bir maçta golü köşe vuruşundan bulması bir ironi olabilirdi; ama Kewell, çeşitlilik sağlayan oyun yapısının özelinde Galatasaray'ı 1-0 öne geçiren golü atıyordu, Cassio Lincoln'ün köşe vuruşunda topa iyi yükseldikten sonra.

Evet, bir ironi olabilirdi; ama köşe vuruşlarını çok daha efektif kullanmaya başlamıştı, Galatasaray. Mutlaka nedenleri vardı.

İyi bir yapılanma içerisine girmişti takım, bu anlamda. Bir kere, artık köşe vuruşlarını kimin kullanacağı belliydi. Her iki kanatta da topun başına Lincoln geçiyordu. Tüm takım da Brezilyalı'yı bekliyordu. Sabri Sarıoğlu ve Ayhan Akman, olası bir hızlı atağı engellemek amacıyla orta yuvarlakta, kaleci Morgan De Sanctis, libero konumundaydı. Bu gibi durumlarda iki kanat savunucu orta yuvarlakta kalırdı; ama Hakan Balta, ikinci topları değerlendirmek amacıyla on sekiz üzerindeydi. Fernando Meira, Servet Çetin ve Emre Aşık da ileri uçtaki arkadaşlarına destek vermek üzere ceza sahası içerisinde kalacaklardı.

Galatasaray'ın sezon başından bu yana köşe vuruşlarındaki dağılımı, bu şekildeydi. Ve her bir plandan da sonuç çıkarmayı başarmıştı. Servet Çetin ve Hakan Balta'nın ardından Harry Kewell da bir köşe vuruşunun ardından gol sevinci yaşıyordu. Galatasaray'da işler yolundaydı, hiç kuşkusuz.

Öne geçtikten sonra Galatasaray, bu sezonki en önemli kozunu oynayabilirdi artık. Topun arkasına geçmek ve tek paslarla rakip kaleye gitmek; ama biraz daha farklı bir görüntü vardı sahada. Galatasaray, topla oynamak istiyordu. Olympiakos'un pek fazla şansı yoktu. Galatasaray, önemli kozunu oynamak için ikinci yarıyı bekleyecekti.

Maç, Galatasaray'ın istediği kıvama gelmişti.

Olympiakos da Galatasaray gibi, top rakipteyken topun arkasına geçmek ve hücuma giderken 4-2-4 şeklinde yapılanmak istiyordu; ama Galatasaray'ın orta saha ikilisinde Fernando Meira ve özellikle Ayhan Akman mükemmel oynayarak Yunan temsilcisine izin vermiyorlardı. Ayhan'ın kazandığı ikili mücadeleler, topun arkasında bekleyen Galatasaray'ı bir an evvel hücuma çıkarmak adına oldukça değerliydi.

Galatasaray, ikinci yarının ilk bölümünde son derece net pozisyonlar yakalıyordu tamamen bu özelliğinden yararlanarak. İkinci yarıya Harry Kewell, sol kanatta başlarken Arda Turan, sağ tarafta devam ediyor ve sezon başında beri bu bölgedeki en iyi performansını sergiliyordu. Didier Domi'nin savunduğu sol kanat, iflas etmek üzereydi. Arkada bekleyen Galatasaray, topu ayağına aldığında durdurulamaz bir güce sahip oluyordu.

Fernando Meira'nın top tekniği ve Ayhan Akman'ın mücadele gücü, Galatasaray adına ortaya üst düzey bir orta saha ikilisi çıkarmıştı. Meira, bu anlamda öndeki üçlüye de destek verme imkanı bulabiliyordu. Sistemde herhangi bir aksama yoktu.

İşte tam bu dakikalarda Galatasaray'ın en büyük ihtiyacıydı, Aydın Yılmaz. Ne yazık ki, sakatlığından dolayı kadroda değildi. Tıpkı Yaser Yıldız gibi. Michael Skibbe, üçüncü bir alternatif olarak Alparslan Erdem'i düşünmüş olabilirdi; ama Ayhan Akman'ın sakatlığının ardından Volkan Yaman'ı oyuna almak durumunda kaldı. Volkan, Alparslan'a kıyasla daha iyi bir savunmacıydı. O dakikada doğru bir tercihti. Dahası Volkan'ın girişiyle orta sahaya çıkan Hakan Balta, işin hücum tarafında iyi işler yapmaya başlayacaktı.

75. dakikada Milan Baros, yerini Shabani Nonda'ya bıraktı.

Bu noktada Çek oyuncu için birkaç şey söylemek gerekir diye düşünüyorum. Baros, üç maçtır gol atamasa da sistem adına ne kadar değerli bir oyuncu olduğunu göstermeye devam ediyor. 4-2-3-1'de arkadaki üçlüyle beraber oynayabilmesinin yanı sıra sırtı dönük top alabilme yeteneğiyle rakip savunmayı oldukça zorluyor. Ve hiç kuşkusuz Milan Baros, topsuz oyunda müthiş bir silah.

Olympiakos'da Ernesto Valverde, aynı dakikada Luciano Galletti ile Darko Kovacevic'i değiştirdi. Kovacevic'in ardından Olympiakos'un çift forvete döneceğini düşünebilirdik, ama öyle olmadı. Sırp oyuncunun oyuna girişiyle birlikte Diogo, forvetin arkasındaki üçlünün ortasına geçti vakit kaybetmeden. Belluschi de sağda kaldı. Bu anlamda Valverde'yi sistemine sadık kaldığı için kutlayabiliriz, tarafsız bir gözle baktığımızda.

Yine de Olympiakos'un psikolojik olarak hava toplarına yöneleceğini görebilirdik, son 15 dakikada.

Baros ve Nonda arasındaki değişikliğin ardından Harry Kewell, oyundan çıkacaktı. Kewell'ın bir eksiği, henüz temposunu doksan dakikaya yayamıyor olması olarak görülebilirdi. Açıkçası Aydın Yılmaz, uygun durumda olsaydı Skibbe, Kewell ve Aydın arasında ikinci yarının belli bir dakikasında değişiklik yapacaktı; ama Mehmet Güven tercihi de 85. dakikada yadırganmamalıydı. Mehmet de kısa süre içerisinde fena işler çıkarmadı. O bölümde takımı rahatlatan önemli hamlelerde bulundu.

Ve Galatasaray, tek ciddi pozisyonunu son dakikada kişisel hatayla verdiği bir Avrupa Kupası maçında sahadan galibiyetle ayrılmayı başardı.

Olympiakos galibiyeti, grubun şifresiydi. İç sahada kazanılacak iki galibiyet, gruptan çıkmak adına yeterli görülebilirdi. Bu anlamda çok kritik bir üç puan kazandı, Galatasaray. Kulüp puanı adına da iki Bellinzona galibiyetinin ardından gelen bu galibiyetin ilaç etkisi yapacağını söyleyebiliriz.

Her anlamda değerli bir galibiyet, fakat çok daha ötesi var.

Galatasaray, yavaş yavaş bir sistem takımı haline gelmeye başlıyor. Ülkemizin 100 küsür yıllık futbol geçmişinde olmayan bir şey belki de. Her oyuncunun üstün performans göstermesi, kapasitelerinin sınırlarını zorlaması ve bambaşka bir görüntünün ortaya çıkması, tamamen bununla ilgili.

Tüm bunların ardından yakın zamanda, salt oyuncu değerlendirmesi yerine sistem üzerinden oyuncu değerlendirmesi yapar hale geleceğiz. Belki de gelmiş olmalıyız, kim bilir.

Taşlar yerine oturuyor, görüntü netleşiyor. Çok daha güzel günler için beklemeye devam edelim.

İnanın. Beklediğimize değecek.

Ek: Blogun 500. mesajının Galatasaray galibiyeti üzerine olması da ayrı bir güzellik.

23 Ekim 2008 Perşembe

Ali Sami Yen, 21.15: Galatasaray v Olympiakos



Galatasaray, yeni serüvenindeki ilk ciddi maçına çıkıyor.

Olympiakos ile ilgili olarak 15 gün önce birtakım sonuçlara ulaşmaya çalışmıştık. Çok fazla tekrar olmasın. Maç öncesi yazısı olsun, 8 Ekim'deki mesajımız. İsteyen oradan da devam eder.

Ekler yaparak ilerleyelim. Salı günü Lig Tv'deki Futbol Gündemi programında Olympiakos'a Panathinaikos ile derbi maçı yaptırıldı ve Olympiakos'un ezeli rakibini 2-0 yenerek İstanbul'a oldukça formda bir ekip olarak geleceği sonucuna varıldı. Neyse ki, bazı şeylerin farkındayız. Olympiakos, haftasonunda Karaiskakis'te Panthrakikos takımı ile karşılaştı ve Luciano Galletti'nin golleriyle 2-0 kazandı.

Hemfikir olduğumuz nokta, Olympiakos'un tehlikeli bir takım olması.

Galatasaray'ın avantajı, Ali Sami Yen Stadı olacaktır. İç sahada bambaşka oynayan Olympiakos'un deplasmanlardaki düşük performansı da bu avantajı tamamlayan özelliklerden biri olarak kabul edilebilir. Yine de Olympiakos'un Diogo gibi bir forvete sahip olması, arkasında oynaması muhtemel Luciano Galletti ve Fernando Belluschi gibi hızlı isimlerin kadroda yer alması, Yunan ekibinin güçlü yanları.

Daha bir yıl öncesinde yalnızca Arjantin Ligi maç özetlerinden takip edebildiğimiz Fernando Belluschi'yi Ali Sami Yen'de çıplak gözle izlemek enteresan olacak. Yine de vasat bir performans sergilemesini isterim, tabii ki. Bunun dışında, tüm takım olarak Galatasaray'ı seyretmek daha keyifli. Türkiye'nin alışık olmadığı şeyleri yapmaya çalışıyor, Galatasaray. Bu gece de sonuç ne olursa olsun, iyi bir performans olacaktır sahada.

Galatasaray'ın yüzü değişiyor. Sezon başından beri düşünülen futbol fikrinin Trabzonspor karşısında artık yavaş yavaş belirginleşmeye başladığını görmüştük. Skibbe, sistemin üzerinden kadrosuna kattığı isimlerle birlikte Galatasaray adına en efektif kadroyu çıkarmıştı sahaya. Bu, bir anlamda Olympiakos maçı öncesi de bir denemeydi. Steaua Bükreş karşısında orta sahada görev yapan Fernando Meira'yı direkt olarak Olympiakos önünde bu bölgeye yerleştirmek riskti. Skibbe, doğru olanı yaptı ve Trabzonspor maçı özelinde kararının sonuçlarını da aldı.

Bir şey daha. Benim için maçın favorisi Galatasaray, ama UEFA Kupası'nın grup formatında beraberlikler çok büyük önem arz ediyor. Yalnızca dörder maç oynayan takımlar, beraberlik durumunda bir puan kazanmalarının yanı sıra rakiplerine kaybettirdikleri iki puanın karşılığını, söz konusu sistemde fazlasıyla alıyor. Bu anlamda her puan, çok kıymetli. Gönlümüzden üç puan geçiyor, tabii.

Galatasaray v Olympiakos
Ali Sami Yen, 21.15
Futbol Smart - Canlı Yayın

2008-09 Şampiyonlar Ligi Sezonu - # 3



Şampiyonlar Ligi'nde üçüncü maç günü geride kaldı.

Salı akşamı oynanan sekiz maçta atılan otuz altı gol, tarihe geçti. Çarşamba akşamı ise, gol sayısı on yedide kaldı. İngilizler, dört maçtan üç galibiyet ve bir beraberlik çıkararak üçüncü maç gününün en iyi temsilcisi oldular. Büyük sürprizlerin olmadığı haftada Bate Borisov, UEFA Kupası'nın son şampiyonu Zenit St. Petersburg deplasmanından puan çıkararak dikkat çekti. Dinamo Kiev'in Porto ve Sporting Lizbon'un da Shakthar Donetsk'i dış sahada tek gol geçmesi, haftanın değerli sonuçları oldu.

A Grubu'nda Rumen temsilcisi CFR Cluj, gruptaki ilk yenilgisini aldı. Bordeaux deplasmanına çıkmadan önce lider Chelsea ile birlikte zirveyi paylaşan Cluj, Kaptan Cadu'nun kendi kalesine attığı talihsiz golle sahadan 1-0 yenik ayrıldı. Bordeuax, ilk galibiyetini aldı. Karşılaşma sonunda Fransız temsilcisinin yaşadığı sevinç, ne kadar büyük bir stres yaşadıklarını göstermesi açısından dikkate değerdi. Yine de CFR Cluj, ortaya koyduğu performansla Bordeaux'nun Romanya'da işinin kolay olmayacağını gösterdi. Chelsea ise, Stamford Bridge'de Roma'yı John Terry'nin golüyle mağlup etti ve puanını yediye yükseltti.

B Grubu'nda Jose Mourinho'nun takımı Inter, Rum temsilcisi Anorthosis'i Adriano'nun kafa golüyle 1-0 mağlup etti. Mourinho'nun gelişinin ardından kendini bulan Adriano, Inter'e ek bir silah kazandırmış gibi duruyor. Kasım ayında Inter'i evinde ağırlayacak olan Anorthosis, daha sonraki Panathianikos ve Werder Bremen maçlarından alacağı puanlarla ana fikrine sadık kalabilir. Grubun diğer mücadelesinde Panathinaikos, evinde Werder Bremen ile 2-2 berabere kaldı. Müthiş bir atmosferde oynanan karşılaşmada Panathianikos, ilk galibiyetine çok yakındı; ama şanssızdı. Bremen, üç maçta üç puanla namağlup ve üçüncü sırada.

C Grubu'nda Barcelona, rakipleri ile arasında fark yaratmaya devam ediyor. İlk maçta Sporting Lizbon'u mağlup ettikten sonra Shakhtar Donetsk deplasmanında Lionel Messi ile kazanan Barcelona, gol atmamak için kendini zor tuttuğu St. Jakob Park'taki Basel maçını 5-0 kazandı. Bojan Krkic, Thierry Henry ve Lionel Messi, dünyaları kaçırdı. Grubun diğer maçında ise Shakhtar Donetsk, büyük bölümünü rakip kalede geçirdiği karşılaşmada Sporting Lizbon'a 1-0 mağlup oldu. İç sahada oynadığı üst üste iki maçtan puan çıkaramayarak büyük bir avantajı değerlendiremeyen Shakhtar, yoluna devam etmek istiyorsa 4 Kasım'da Lizbon'da kazanmak zorunda.

D Grubu'nda ikinci maçların ardından netleşmeye başlayan görüntü, tekrar karıncalandı. Grubun kayıpsız iki takımının Vicente Calderon'daki mücadelesinde Liverpool, son 10 dakikaya 1-0 önde girmesine karşın Atletico Madrid'in golüne engel olamadı ve takımlar, sahadan birer puan ile ayrılmak durumunda kaldı. Puansız iki takımın mücadelesinde ise PSV Eindhoven, en sonunda tecrübesini konuşturdu. Marsilya önünde ikinci yarıda bulduğu gollerle 2-0 kazanan PSV, önümüzdeki maçlarda umutlu olabilmek adına önemli bir galibiyet aldı. Marsilya'nın yeni hedefi UEFA Kupası'na katılmak olabilir. Bunun için 4 Kasım'da Velodrome'da kazanmaları gerekiyor.

22 Ekim Çarşamba, 21.45
A - Bordeuax v CFR Cluj: 1-0
A - Chelsea v Roma: 1-0
B - Inter v Anorthosis: 1-0
B - Panathinaikos v W. Bremen: 2-2
C - Basel v Barcelona: 0-5
C - Shakhtar v Sporting: 0-1
D - A. Madrid v Liverpool: 1-1
D - PSV v Marsilya: 2-0

E Grubu'nda kuralar çekildiğinde yazılan senaryoda sona doğru ilerleniyor. Britanya Derbisi'nde Manchester United, Celtic'i 3-0 mağlup etti. İkinci maç gününde United formasıyla ilk gollerini Aalborg deplasmanında atan ve Premier League'de de işleri yoluna koyan Dimitar Berbatov, salı gecesi Celtic ağlarını iki kez havalandırdı. Diğer gol, Wayne Rooney'den. Gecenin ilgi çekici maçında ise Villarreal, üç gol yediği Aalborg'a altı gol attı ve puanını yediye yükseltti. Manchester United ile Villarreal zirvede. Celtic ve Aalborg'un birer puanı bulunuyor. Celtic, ekstra bir puan almazsa Danimarka'daki eşleşme, UEFA Kupası'na gidecek ekibi belirleyebilir.

F Grubu'nda geçtiğimiz maç gününde karışan işler, yoluna koyuldu. Bayern Münih, Allianz Arena'da ağırladığı Fiorentina'ya patladı. 3-0'lık galibiyet Bayern Münih'in üst tur şansını büyük ölçüde artırdı. 5 Kasım'da Artemio Franchi'den puan çıkarabilirse, yolu yarılayacaktır. Grubun diğer eşleşmesinde ise Lyon, 2-0 geride başladığı daha sonra 2-2'ye getirdiği ve ilk yarısını da 3-2 geride kapattığı Steaua Bükreş maçını 5-3 kazanmayı başardı. Lyon, ilk maçta Fiorentina karşısındaki puan kaybını telafi etmiş oldu. Steaua Bükreş'te Lacatus, görevinden istifa etti. 5-3'lük mağlubiyetin ardından Bükreş'te UEFA Kupası hesapları da karıştı.

G Grubu'nda Fenerbahçe, azap maçlarını oynamaya devam ediyor. Arsenal, ortalama bir performans gösterdiği karşılaşmada Fenerbahçe deplasmanından beş gollü bir galibiyet çıkarmayı başardı. Dinamo Kiev'in Porto'yu dış sahada yenmesi ise, ihtimalleri çoğalttı. Arsenal, 5 Kasım'da Emirates'te kazanarak 10 puana yükselmeyi ve Kiev deplasmanındaki Porto'nun mağlubiyeti durumunda gruptan çıkmayı garantilemeyi isteyecektir. Porto'nun hayatta kalabilmesi adına Kiev'den puan çıkarması gerekiyor. Fenerbahçe'nin tek hesabı ise, Porto'nun tüm maçlarını kaybetmesi üzerine kurulu olabilir. Ancak bu durumda Fenerbahçe için UEFA Kupası ihtimalini düşünebiliriz.

H Grubu'nda haftanın maçı Juventus ve Real Madrid arasındaydı. Serie-A'da sıkıntılı günler geçiren ve ilk yedi maçında rakip fileleri yalnızca altı kez havalandırabilen Juventus, bir Şampiyonlar Ligi klasiği olan Real Madrid eşleşmesinde 2-1 ile gülen taraf oldu. Kaptan Alessandro Del Piero, Juventus'u taşımaya devam ediyor. Iker Casillas'ın koruduğu Real Madrid kalesine attığı gol, muhteşem. Juventus, yedi puanla lider. Real Madrid, bir puan arkasından ikinci. Zenit St. Petersburg ise, Şampiyonlar Ligi'ndeki ilk galibiyetini alma umuduyla çıktığı BATE Borisov maçında beraberliği Fatih Tekke'nin 80. dakikadaki golüyle kurtardı. Bate, iki puanla üçüncü. Zenit, bir puanla son sırada.

21 Ekim Salı, 19.30
H - Zenit v BATE Borisov: 1-1
21 Ekim Salı, 21.45
E - M. United v Celtic: 3-0
E - Villarreal v Aalborg: 6-3
F - B. Münih v Fiorentina: 3-0
F - S. Bükreş v O. Lyon: 3-5
G - Fenerbahçe v Arsenal: 2-5
G - Porto v Dinamo Kiev: 0-1
H - Juventus v Real Madrid: 2-1

Üçüncü maç gününe puan kaybı yapmadan giren dört takımdan Atletico Madrid ve Liverpool, birer puanla yetinirken Real Madrid, Juventus deplasmanından mağlup döndü. Basel'i 5-0 mağlup eden Barcelona, üç maç sonunda dokuz puanda olan tek takım. Üçüncü maç gününe puansız giren altı takımdan Bordeuax ve PSV Eindhoven, iç sahadaki maçlarını kazanarak üç puana yükselirken Panathinaikos ve Zenit, hanelerine birer puan yazdırdılar. PSV Eindhoven'a 2-0 mağlup olan Marsilya ve Barcelona önünde 5-0'la bozguna uğrayan Basel, ilk puanlarını kazanmak için Kasım ayını beklemek durumunda kaldılar.

Gruplarda kırılma maçları olacak dördüncü maçların ardından elimizde daha net bilgiler olacaktır. Chelsea, Barcelona, Inter, Barcelona, Liverpool, Atletico Madrid, Manchester United, Villarreal, Bayern Münih, Arsenal ve Juventus'un dördüncü maçlar sonunda bir üst tura çıkmayı garantileme ihtimalleri bulunuyor. Bakalım, kaç tanesi bu başarıyı gerçekleştirebilecek?

Atletico Madrid v Liverpool, 1-1: İki Yabancı



Şampiyonlar Ligi'nde gecenin maçı Vicente Calderon'daydı.

En son 1988 yılında, Deportivo La Coruna'nın ev sahipliği yaptığı Teresa Herrera Turnuvası'nda birbirlerine rakip olan Atletico Madrid ve Liverpool, Avrupa Kupaları'ndaki ilk eşleşmeleri için sahaya çıkıyorlardı, dün akşam. Liverpool'un 293. Avrupa Kupası maçında 103. farklı rakibiydi, Atletico Madrid. Ve hiç kuşkusuz karşısında, 1988 yılında 5-1 kazandığı maçtakinden daha çetin bir ekip bulacaktı.

İki kulüp arasındaki ilk resmi karşılaşma öncesi, tarihe bakıldığında tamamı 1980'li yıllarda olmak üzere dört maç göze çarpıyordu. 12 Ağustos 1988'de La Coruna'da oynanan maçı Atletico Madrid kazanmıştı. Vicente Calderon'daki son eşleşmeden galip çıkan takım ise Liverpool'du. Villa De Madrid Trophy'de rakibini John Wark'un golüyle 1-0 mağlup eden Liverpool, tarih boyunca Atletico Madrid karşısındaki ilk ve tek galibiyetini almayı başarmıştı, 23 Ağustos 1987 günü.

Liverpool'un dün akşamki hedefi, Vicente Calderon'da bir kez daha kazanmak ve Avrupa Kupaları'nda bu başarıyı gerçekleştiren ilk İngiliz takımı olarak tarihe geçmek olmalıydı. Atletico, Avrupa Kupaları'nda daha önce altı kez ağırladığı İngiliz takımlarından yalnızca Derby County (1974-1975) ve Bolton Wanderers'a (2007-2008 ) Vicente Calderon'da puan kaptırmıştı. UEFA Kupası'ndaki bu iki karşılaşmanın dışında Atletico Madrid, Leicester (iki kez), Manchester United ve Aston Villa karşısında kazanan taraf olmayı başarmıştı.

Liverpool ve Atletico Madrid, 20 yıldır birbirlerine rakip olmuyor olabilirdi. Hatta iki takım, Avrupa Kupaları'nda ilk kez eşleşiyor da olabilirdi; ama ironik bir şekilde aralarında önemli bağlar bulunuyordu. Bu durumda, Liverpool'un İspanyol menajeri Rafael Benitez ve kulübün transfer stratejisinin belli rolleri vardı, hiç kuşkusuz.

15 Mayıs 1974.

Atletico Madrid ve Bayern Münih, Avrupa'nın en büyüğü olabilmek adına Belçika'nın Heysel Stadı'na çıkıyorlar.

Normal süresi golsüz sona eren karşılaşmanın 114. dakikasında Atletico Madrid, Luis Aragones'in golüyle 1-0 öne geçiyor; fakat maçı, tarihin en büyük tek maç dramalarından biri haline getirecek gol, Alman ekibinin savunmacısı Hans-Georg Schwarzenbeck tarafından atılıyor. Schwarzenbeck'in golünün ardından berabere sona eren ve iki gün sonra yine Heysel'de oynanan eşleşmeyi 4-0 kazanan Bayern Münih, Şampiyon Kulüpler Kupası'nın sahibi oluyor.

Atletico Madrid adına 15 Mayıs 1974 gününün özeti, kısaca bu şekilde. Tarihi bizzat yaşayan isimlerden biri ise Atletico Madrid kalesini koruyan Miguel Reina. Yani, Liverpool kalecisi Pepe Reina'nın babası. Mayıs 1974'te Schwarzenbeck'in uzun mesafeli vuruşunda kalesini koruyamayan Miguel'in oğlu olarak kariyerine başlayan Jose Manuel, 1980 yılından bu yana Vicente Calderon'daki kalelerden birinde görev yapan ilk Reina olacaktı.

İki kulüp arasındaki tek ortak nokta, Reina'lar değildi elbette.

Liverpool ve Atletico Madrid, Şampiyonlar Ligi'nde birbirlerine rakip oldukları andan itibaren tüm spor medyası, Fernando Torres'in Vicente Calderon'a geri döneceği 22 Ekim 2008 tarihini beklemeye koyulmuştu; fakat beklenti, gerçeğe dönüşemeyecekti. Önce UEFA'nın Atletico Madrid'e verdiği iki maçlık saha kapatma cezası, daha sonra bu kararın dondurulması ve en sonunda Fernando Torres'in sakatlığı nedeniyle Calderon'a gelememesi. Atletico Madrid Yönetimi, Torres'e VIP'de kulübün özel konuğu olarak maç izleme davetini de götürüyordu, tüm bunların ardından. Gören oldu mu, olmadı sanırım.

Liverpool oyuncusu Fernando Torres'in eski takımı Atletico Madrid'e karşı oynayamayacak olması, planları bozmuştu tabii; ama bir şey daha vardı. Atletico Madrid'in kadrosunda daha önce Liverpool için oynamış iki oyuncu bulunuyordu: Luis Garcia ve Florent Sinama-Pongolle.

Şampiyon Kulüpler Kupası ve Şampiyonlar Ligi'nde toplam beş kez mutlu sona ulaşan Liverpool'un en unutulmaz zaferi olan İstanbul'daki Final'e ulaşma yolunda, sezon boyunca attığı goller ile Anfield Road'un en sevilen isimlerinden olmayı başaran Luis Garcia, Haziran 2007'de ayrıldığı Liverpool'a ilk kez rakip olacaktı. Garcia, Liverpool için Şampiyonlar Ligi'nde toplam 10 gol atmış ve Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu'na ulaşan kadroda rakip takımların planlarını bozan adam olmuştu.

2001 yılında kuzeni Anthony Le Tallec ile birlikte bonservisi Le Havre'den alınan ve 2004-05 ile 2005-06 Sezonları'nda Liverpool formasıyla Şampiyonlar Ligi'nde toplam 12 maça çıkan Florent Sinama-Pongolle da, Kırmızılar için 2 gol kaydetmişti. Gol sayısı az olabilirdi belki, ama her iki gol de içerisinde farklı anlamlar taşıyordu. İlk gol, İstanbul'daki Final'in kapısını açacak olan Olympiakos maçında gelmişti. Pongolle, diğer golünü ise ertesi sezon Real Betis maçında başlama vuruşundan 87 saniye sonra atmıştı.

Karşılaşma öncesi, böylesine ilgi çekici notlar göz önüne çıkıyordu.

Atletico Madrid, 12 yıl sonra katılığı Şampiyonlar Ligi'nde ilk iki maçını kazandıktan sonra tıpkı kendisi gibi yoluna puan kaybetmeden devam eden Liverpool ile karşılaşacaktı. 6-1 kaybedilen Barcelona maçında attığı gol sonrası sakatlanan Arjantinli Maxi Rodriguez'in sakatlığı devam ediyordu. Şampiyonlar Ligi'ndeki ilk maç gününde deplasmanda kazanılan PSV maçında sakatlandıktan sonra haftasonundaki Real Madrid maçıyla dönüş yapan Diego Forlan, sakatlıktan yeni çıkabilmişti. Milli maç takviminin ardından Real Madrid önüne çıkan Sergio Aguero'nun ise dinlendirilmesi bekleniyordu.

Liverpool'da en önemli eksik, Fernando Torres'ti.

Kalede Pepe Reina vardı. Savunma kanatlarında Alvaro Arbeloa ve Andrea Dossena. Merkez ikilide Jamie Carragher ile Daniel Agger. Dörtlü orta sahanın göbeğinde Javier Mascherano ve Xabi Alonso, kenarlarda Albert Riera ile Yossi Benayoun. Tek forvet Robbie Keane'in arkasında ise Steven Gerrard.

Rafael Benitez, Fernando Torres'ten yoksun çıktığı Wigan karşısında hücum ikilisini Robbie Keane ve Dirk Kuyt'tan oluşturmuştu. Kuyt, oldukça formdaydı ve bu anlamda yedek kalması, yadırganabilirdi. Benitez, geçtiğimiz sezon Fernando Torres ve Steven Gerrard özelinde uyguladığı sistemi deneyecekti. Keane'in gelişinin ardından ilk defa. Keane öndeydi. Gerrard, hemen arkasında. Ortada ise Mascherano ve Alonso'dan oluşan bir ikili vardı.

Şampiyonlar Ligi'ndeki ikinci maç gününde PSV Eindhoven filelerini havalandırarak 11. maçında Liverpool'daki ilk golüne ulaşan Robbie Keane, bu anlamda ilk gol sevinci için en uzun süre bekleyen beşinci Liverpool forveti olmuştu. Keane, Atletico Madrid maçında Şampiyonlar Ligi'ndeki gol sayısını ikiye çıkarttı. 14. dakikada Atletico savunmasının arkasına atılan top, Liverpool'u öne geçirmek adına yeterliydi.

Atletico Madrid, ilk yarıda önemli gol fırsatlarına giremeyecekti. Kun Aguero'nun kenarda olması, dikkate alınması gereken bir etkendi. Liverpool, kontrolü altında geçirdiği 45 dakikalık bölümde skorun üstüne koyamayınca soyunma odasına 1-0 önde gidebildi.

İkinci yarıda Meksikalı teknik adam Javier Aguirre, Kun Aguero'yu oyuna aldı. Atletico, Arjantinli yıldızının getirdiği havayla ilk 15 dakikalık bölümde etkili oldu. Bu arada Liverpool'da Rafa Benitez, Robbie Keane ve Steven Gerrard'ın oyundan alarak Dirk Kuyt ile Ryan Babel'i sahaya sürüyordu. Haftasonunda oynanacak Chelsea maçını düşünmüş olabilir miydi Benitez, bilinmez; ama 61. dakikanın henüz erken olduğunu tahmin edebilirdik bunun için.

Hakemler, oyunun geri kalan bölümünde verdikleri kararlarla dikkat çekeceklerdi. Liverpool'un İsrailli oyuncusu Yossi Benayoun'un golü, 49. dakikada iptal olmuş ve Liverpool, farkı ikiye çıkarma şansına sahip olamamıştı. Daha sonra Atletico Madrid'in biri golle sonuçlanan iki pozisyonu ofsayt bayrağıyla kesilecekti; ama 83. dakikada Simao'nun attığı gol, Atletico'ya beraberliği getirmek için yeterliydi.

Portekizli Simao, Liverpool'un Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olarak başladığı 2005-06 Sezonu'nda Benfica formasıyla Anfield Road'da Liverpool'u yıkan golü atmış ve Kırmızılar'ı turnuvanın dışında bırakmıştı. Bu kez, o denli sert olmasa da Simao, bir defa daha karşısındaydı Liverpool'un.

Sevilla mağlubiyetiyle başlayan, stadyum olayları, Barcelona hezimeti ve Real Madrid karşısındaki dramatik derbi yenilgisiyle devam eden süreç içerisinde Atletico Madrid adına ilaç gibi gelen bir puan oldu, Liverpool karşısında kazanılan beraberlik. Liverpool, iki puan kaçırdı; ama Benitez, karşılaşma öncesi bir puanı kabul edebilirdi. Planlarda herhangi bir sapma olduğunu sanmıyorum açıkçası.

Atletico Madrid ve Liverpool.

Yıllardır birbiriyle arasında bağ olan ama birbirlerinden haberleri olmayan iki yabancı. Vicente Calderon'da beklentilerin altında kaldılar, bir nevi tanışma gecesiydi. Anfield Road'daki buluşma, daha hoş olacaktır. Fazlası için şimdiden 4 Kasım akşamını bekleyelim.