30 Kasım 2008 Pazar

Manchester City v Manchester United



6 Şubat 1958.

Manchester United taraftarlarının kalbinde her zaman özel bir yere sahip olacak tarih.

Şampiyon Kulüpler Kupası'nda Kızılyıldız ile Belgrad'da karşılaştıktan sonra Manchester'a dönüş yolundaki United ekibinin, Münih yakınlarında geçirdiği uçak kazasının 50. yıldönümü geçtiğimiz sezon, Old Trafford'da büyük bir saygıyla anılmıştı.

Manchester United, Matt Busby'nin kazada hayatını kaybeden oyuncularının hatırasına, 1950'lerdeki düz, reklamsız ve 1'den 11'e kadar sırt numaraları olan kırmızı formasını giymişti, ezeli rakibi Manchester City karşısında. Amatör ruhun gün geçtikçe kaybolduğu dünyamızda, Manchester United'ın bu özel davranışı, gerçek futbolseverlerin bir yandan içini burkarken bir yandan da büyük takdirini kazanmıştı hiç kuşkusuz. Manchester City taraftarlarının ezeli rakiplerinin acısını paylaşması da, günün bir başka özel yanıydı.

Sezonun ilk maçında Manchester United'ı Geovanni'nin tek golüyle 1-0 mağlup etmeyi başaran Manchester City, Old Trafford'un matem gününde de 2-1 kazanarak Manchester Derbisi'ne geri dönüş yapmayı başarmıştı.

Manchester City'nin Derbi'nin içine bu şekilde girebilmesi, futbol anlamında gayet mantıklıydı. City of Manchester ve Old Trafford'da alınan galibiyetler, yıllardır United karşısında acı çeken City taraftarlarına adına son derece anlamlı olmalıydı. Böylesi tarihe dayanan büyük çekişmelerin değerli hikayeleri vardı muhakkak, ama en unutulmazı sezon başında yaşanacaktı.

Abu Dhabi United Group, Manchester City'nin kontrolünü eline alıyordu. City, sonuca kısa yoldan gitmek istemişti. Petrol zengini Araplar, Manchester City'yi yıllardır arzuladığı seviyelere çıkarabilirdi. Bir şanssızlık, kulüp teslimatının Ağustos'un sonunda gerçekleşmesiydi. Transferde söz hakkı alabilecek Manchester City adına, süre dardı. Piyasada yeni bir alıcı vardı artık. Ve bu noktada, oldukça ironik bir gelişme yaşandı.

Manchester United ve Sir Alex Ferguson, tüm transfer sezonu boyunca Bulgar golcü Dimitar Berbatov'u kulübe kazandırmak için uğramış; fakat Tottenham Hotspur'la anlaşmaya varamamıştı. Manchester United, tok alıcıyı oynuyordu. Transferin son gününe kadar da bekleyecekti; ama Manchester City, piyasaya sıcak parayla giriş yapmıştı. Abu Dhabi, City taraftarlarının gözüne girebilmek adına ilk hamleyi Berbatov özelinde gerçekleştirdi. Ve Tottenham, City'nin teklifini kabul ettiğini açıkladı. Yine de unutulan bir şey vardı.

Dimitar Berbatov, Manchester City'ye gitmeyi reddetti. Manchester United, ezeli rakibinin önerdiği ücretten daha düşük bir fiyata Berbatov'u kadrosuna kattı. Manchester City, bazı şeylerin parayla kazanılamayacağını anlamış olmalıydı. Saha dışındaki ilk karşılaşmada City, United'a kaybetmişti.

Abu Dhabi'nin Manchester City'yi kontrolüne aldığı günden bu yana ilk United Derbisi, bugün City of Manchester'da. Manchester United ve Manchester City, toplamda 150. kez birbirlerine rakip olacaklar.

Ve hiç kuşkusuz, her iki takım da geride kalan 140 eşleşmeden çok daha farklı bir görüntüde sahaya çıkacak.

Dimitar Berbatov transferinde hüsran yaşayan Manchester City, aynı gün içerisinde parayla kandıracağı başka bir kulüp ve oyuncu bulmayı başarmıştı. Real Madrid'in Brezilyalı oyuncusu Robinho, Britanya Futbol Tarihi'nin transfer rekorları arasındaki yerini alan ücretiyle Manchester City'yegeçiyordu. Robinho, o günden bu yana Manchester City'nin yeni görüntüsündeki medya figürü. Belki David Beckham kadar kullanışlı değil, ama City'nin neler yapmak istediğinin izdüşümü olarak kabul edilebilir. Robinho, Premier League'deki 11 maçında 8 gol atarak Arap patronlarını cezbetmenin yolunu buldu. Manchester United karşısında, takımının en önemli kozu.

Manchester City cephesindeki bir diğer özel isim, menajer Mark Hughes.

Hughes, Alex Ferguson'ın öğrenciliğinde geçirdiği Manchester United yıllarında bir Old Trafford efsanesi haline dönüşmüştü. Futbolu bıraktıktan sonra Blackburn Rovers ile Manchester United'a rakip olan Mark Hughes, Manchester City'nin başında belki de ait olduğu kulübe karşı mücadele verecek. Büyük sistem, Manchester United; ama alt sistemde yer alan Alex Ferguson'a aynı minneti duyuyor mu, bilinmez. Mark Hughes ile Alex Ferguson arasında erimeyi unutmuş buzlar bulunuyor. Blackburn Rovers'ın başındayken Manchester United'a yedi kez rakip olan Mark Hughes, bu karşılaşmalarda Alex Ferguson'a üç defa mağlup olurken, iki maçta sahadan zaferle ayrılmıştı.

Geçtiğimiz sezon Manchester United karşısında ''duble'' yapan Manchester City, bir kez daha kazanırsa 38 yıllık aranın ardından ilk defa Manchester United önündeki galibiyet serisini üç maça çıkarmış olacak.

Sir Alex Ferguson'ın 1986 yılında Manchester United'ın başına geçtiğini düşünürsek, bazı sonuçlara ulaşabiliriz. O yıl doğan bir insan, şu an klavyedeki tuşlara basarak Manchester City ve Manchester United arasındaki mücadelenin yorumunu yapmaya çalışıyor olabilir. Yine, o yıllarda futbol oynayan isimler, artık Premier League'de menajerliğe başlamış da olabilirler; fakat Alex Ferguson adına bunlar, birer sorun değiller. Ferguson, eski öğrencilerine karşı çıktığı son 12 maçın 11'ini kazanırken yalnızca 1 kez sahadan bir puanla ayrıldı. Genel toplamda ise, 50 maçta 38 galibiyetin yanına 7 beraberlik ekledi. Ve sadece beş kez mağlup tarafta kaldı.

Manchester City ve Manchester United, çok daha radikal görüntülerle çıkacaklar bugün City of Manchester'a. Bilhassa City. Evsahibinde Robinho geri dönüyor. United'da Paul Scholes yok. Dimitar Berbatov ve Gary Neville şüpheli.

Manchester City v Manchester United
City of Manchester, 15:30


Manchester City, ilk Abu Derby'de Manchester United önünde neler yapacak, günün sorusu. Liverpool, City of Manchester'da Manchester City ve Abu Dhabi'ye her şeyin para olmadığını, bazı değerlerin parayla satın alınamayacağını unutulmaz bir dersle hatırlatmıştı. Manchester United, aynı karakteri gösterebilecek mi, bakalım.

29 Kasım 2008 Cumartesi

Thanksgiving Day ve NBA

Perşembe gecesi, ABD'de Şükran Günü'ydü.

Aileler bir araya geldi, dualar edildi ve muhtemelen neşeli saatler geçirildi. Hatta öyle ki, Detroit Pistons'ın yıldız oyuncusu Allen Iverson da, Şükran Günü'nü ailesi ile birlikte geçirmek için takımının antrenmanına katılmadı. Pistons'da ilk kriz yaşandı. Yalnızca Iverson için değil, ABD adına özel olan bu günde NBA fikstürü, biraz daha mütevaziydi.

Orlando Magic ile Washington Wizards, DC'de karşılaşırken gecenin diğer maçında Denver Nuggets'ın konuğu New Orleans Hornets oldu.

Orlando Magic, Şükran Günü'nde (Thanksgiving Day) sahaya çıkan dört takımdan biriydi; ama daha fazlası vardı. Dwight Howard ve Hidayet Türkoğlu'nun takımı Magic, ülkedeki bir diğer özel gün olan Christmas'ta sahaya çıkacak, yeni yıla da Chicago deplasmanında girecek. Bu anlamda, NBA Yönetimi'nin Orlando Magic'e kastı var mıydı, bilinmez; fakat Magic, bu üç özel günde de fikstürde yer tek NBA takımı olacaktı.

Gecenin ilk maçında Orlando Magic, Washington Wizards deplasmanından 105-90'lık galibiyetle dönmeyi başardı. Dört oyuncunun çift haneli skor ürettiği Magic'de Dwight Howard, ilk yarısında 17 sayı ve 13 ribaunda ulaştığı karşılaşmayı 26 sayı-14 ribaundla tamamladı. Sezon ortalaması, maç başına 21.2 sayı ve 13.5 ribaund olan Howard, son 15 yılda bu seviyelere çıkabilen üçüncü oyuncu oldu. Kevin Garnett, söz konusu süreç içerisindeki üç sezonda böylesi istatistiklere sahip olurken Shaquille O'Neal da iki sezonu benzer rakamlarla tamamlamıştı.

Gecenin ilk maçının yıldızı Dwight Howard olacaktı, ikinci karşılaşmada öne çıkan isim de sürpriz değildi.

New Orleans Hornets, Denver Nuggets deplasmanından 105-101'lik galibiyetle dönerken Chris Paul, 22 sayı ve 10 asist ile oynarak takımına önemli bir katkıda bulundu. Paul, ilk yarısını 2 sayıyla tamamladığı maçta bir kez daha 20 sayı ve 10 asist barajını geçerek 2008-09 Sezonu'ndaki 15. maçında 10. kez bu seviyeye çıkmayı başardı. Tüm NBA'de ise Chris Paul dışında toplam 16 defa aynı maç içerisinde 20 sayı ve 10 asist barajının yakalandığı performanslar sergilendi. Paul'ün top çalma serisi de üç haneli sayılara doğru ilerliyor.

27 Kasım 2008 gecesinin adamları Dwight Howard ve Chris Paul oldu. Peki, 1986-87 Sezonu'ndan bu yana Thanksgiving Day'de oynanan 21 NBA maçındaki görüntü nasıldı? Kimler öne çıkmış, hangi isimler tarihe geçmişti?

ABD'nin en başarılı basketbol istatistik uzmanlarından Neil Paine'in eğlenceli derlemesinde ilk sırayı, Şükran Günü'ndeki en skorer oyuncular alıyor.
Date         Player         Team    Opp     mp   fg   fga  3p   3pa  ft   fta  pts
11/28/2002 Andre Miller LAC NJN 48 14 24 2 5 7 7 37
11/28/2002 Jason Kidd NJN LAC 42 12 24 6 9 5 5 35
11/22/2001 Keith Van Horn NJN LAC 40 12 21 3 9 7 9 34
11/24/2005 Kobe Bryant LAL SEA 39 12 26 4 5 6 8 34
11/24/2005 Rashard Lewis SEA LAL 43 12 23 4 9 4 4 32
11/28/1996 Joe Smith GSW NJN 42 10 26 1 1 9 13 30
11/28/2002 Steve Nash DAL IND 41 10 23 4 7 5 5 29
11/24/1994 Rik Smits IND GSW 29 12 14 0 0 4 6 28
11/23/2000 Vince Carter TOR IND 40 9 16 2 5 8 9 28
11/28/2002 Jermaine O'Neal IND DAL 40 11 22 0 0 6 8 28
Birincisi, New Jersey Nets ve Los Angeles Clippers takımları arasında, 28 Kasım 2002 günü Staples Center'da oynanan karşılaşma. Jason Kidd'in 35 sayı, 8 ribaund ve 8 asistlik çabası, Andre Miller'ın 37 sayı ve 16 asistlik müthiş performansına yenik düşüyor. Normal süresi 111-111'lik eşitlikle tamamlanan maçı Los Angeles Clippers, 126-118 kazanırken Şükran Günü'ne yakışan bir mücadele çıkıyor ortaya.

İkinci düello, yine 28 Kasım 2002 günü, bu kez Conseco Fieldhouse'daki Indiana Pacers ile Dallas Mavericks mücadelesinde yaşanıyor. Indiana Pacers'ın hızlı zamanları. Jamaal Tinsley, Reggie Miller, Brad Miller ve Ron Artest gibi isimlerin olduğu Pacers kadrosunda Jermaine O'Neal, 28 sayı ve 18 asistle yıldızlaşırken Indiana Pacers, rakibine 14 galibiyetlik sezon başlangıcındaki ilk mağlubiyeti tattırıyordu. Dallas Mavericks cephesinde Steve Nash'in 29 sayı, 7 ribaund ve 9 asistlik performansı, galibiyet için yeterli olmayacaktı.

28 Kasım 200 günü, yalnızca skor anlamında öne çıkmamıştı. Ribaundlardaki en iyi derece de aynı gecede geliyordu.
Date         Player             Team    Opp     mp    orb  trb
11/28/2002 Jermaine O'Neal IND DAL 40 4 18
11/22/2001 Elton Brand LAC NJN 39 6 16
11/28/1996 Jayson Williams NJN GSW 37 7 15
11/22/2001 Christian Laettner WAS IND 45 7 15
11/26/1987 Otis Thorpe SAC NJN 43 3 13
11/22/2001 Keith Van Horn NJN LAC 40 3 12
11/24/2005 Lamar Odom LAL SEA 45 2 12
11/28/1996 Shawn Bradley NJN GSW 30 5 12
11/22/2001 Jason Kidd NJN LAC 40 3 12
11/28/1996 Dale Davis IND SAC 31 8 12
27 Kasım 2008'de Dwight Howard'ın 14 ribaund ile giriş yaptığı listenin tepesinde, Jermaine O'Neal yer alıyor.

Indiana Pacers'ın Dallas Mavericks'e sezonun ilk mağlubiyetini yaşattığı gecede Jermaine O'Neal, 18 ribaund ile Şükran Günü ve NBA başlığındaki en fazla ribaund toplayan oyuncu olacaktı. Mutlaka bu durumun bir sırrı vardı ve o da skor kutusunda ortaya çıkıyordu. Indiana Pacers rakibini 110-98 mağlup ederken Mavericks'e ribaundlarda 54-36 gibi müthiş bir üstünlük kurmuştu.
Date         Player          Team    Opp     mp    ast  tov
11/22/2001 Jamaal Tinsley IND WAS 45 23 5
11/28/2002 Andre Miller LAC NJN 48 16 1
11/28/2002 Jamaal Tinsley IND DAL 43 15 3
11/25/2004 Jamaal Tinsley IND MIN 41 14 3
11/24/1994 Mark Jackson IND GSW 26 14 5
11/22/2001 Jason Kidd NJN LAC 40 11 3
11/27/1997 Mark Jackson IND VAN 20 11 2
11/23/1995 Mark Jackson IND HOU 30 11 2
11/27/2003 Jason Kidd NJN LAC 36 10 6
11/25/1999 Mark Jackson IND DET 29 10 1
Thanksgiving 2002'de Andre Miller, 37 sayı ile takımını galibiyete taşırken 16 da asist yapıyordu.

Andre Miller'ın 16 asistinin farklı açılardan birçok anlamı vardı. 16 asiste karşılık yalnızca 1 top kaybı yapan Miller, 46-92 ile hücum eden Clippers'da 30 isabete direkt olarak katkıda bulunuyordu; fakat Miller'ın takımın %65.2'sini ifade etmesi yeterli değildi. Thanksgiving 2001'de Indiana Pacers, Michael Jordan'lı Washington Wizards'ı 110-103 mağlup ederken Jamaal Tinsley'nin 19 sayı ve 11 ribaundunun yanına eklediği 23 asist, bu başlıktaki NBA rekoru oluyordu.

27 Kasım 2008 gecesi Chris Paul ve Dwight Howard, yukarıdaki isimlerin arasına katılmayı başardılar. Bakalım, Kasım 2009'un 4. Perşembesi'nde listeye yeni yıldızlar girebilecek mi?

28 Kasım 2008 Cuma

Premier League, 28 Kasım: Haftalık Mini Test



Premier League'de 15. maç haftası, haftasonu gerçekleşecek karşılaşmaların ardından tamamlanacak.

Geçtiğimiz hafta Premier League'de enteresan sonuçlar ortaya çıktı. Aynı gün içerisinde Liverpool, Chelsea ve Manchester United'ın rakipleriyle oynadıkları maçlarda gol olmadı. Fulham, Newcastle United ve Aston Villa, kazandıkları birer puandan dolayı mutlu olmalılardı. Ve bu tarihte bir ilkti. Manchester City deplasmanından 3-0'lık mağlubiyetle dönen Arsenal de dörtlüyü tamamlamadı. İlk defa, aynı hafta içerisinde Big Four olarak adlandırılan takımlar, gol kaydına muvaffak olamamışlardı.

Arsenal, Chelsea, Liverpool ve Manchester United'ı takip eden takımlardan Portsmouth ile Hull City, Fratton Park'ta 2-2'lik skorla berabere kalırlarken Everton, eline geçen büyük fırsatı pazartesi akşamı Wigan deplasmanında 1-0 mağlup olarak kaçırdı. Middlesbrough, Riverside'da Bolton Wanderers'a 3-1 yenildi. Böylece ilk 10 sırada yer alan tüm takımlar, puan kaybetmiş oldu. Alt sıralar, yukarılara yaklaştı. Manchester City, West Ham United, Stoke City, Wigan ve Tottenham haftayı avantajlı kapatan takımlardı.

Premier League'de yeni haftada müthiş rekabetler olacak. UEFA Kupası maçlarından dolayı Pazar fikstürü, hayli hareketli.

Manchester City ile Manchester United, City of Manchester'da karşılaşacaklar. Geçtiğimiz sezon City, United üstünlüğünü yıkmayı başarmıştı. Bu sezon daha güçlüler. Harika bir maç olacağından kuşkunuz olmasın. Aynı gün Tottenham ile Everton, Portsmouth ile de Blackburn Rovers oynuyor. Akşam seasının maçı ise, Chelsea ile Arsenal arasında. Stamford Bridge'de. Pazartesi gecesi, Anfield Road'da West Ham United'ı konuk edecek Liverpool, rakiplerinin zorlu karşılaşmalarından alacakları skorlara göre seçme şansına sahip olabilir.

Haftanın beş soruluk mini testi telegraph.co.uk'tan.

1. Chelsea ile Arsenal, pazar günü Stamford Bridge'de karşılaşıyorlar. İki Londra takımının Premier League'deki diğer randevularında toplam altı oyuncu kırmızı kartla oyundan atılmıştı. İki takımın arasında Premier League'de oynanan maçlarda kırmızı kart gören en son oyuncu kimdi?

2. Premier League'de hangi takım, 91 maç önce birden fazla gol farkıyla sahadan mağlup ayrıldığından beri, bu şekilde maç kaybetmiyor?

3. Premier League'de bu sezon, ev sahibi ekiplerin galibiyet yüzdesi nedir?

4. Manchester City ile Manchester United, pazar akşamı 150. kez birbirlerine rakip olacaklar. Geçtiğimiz sezon Premier League'de yapılan iki maçı da Manchester City kazanmıştı. City, kazanırsa United karşısındaki serisini üç maça çıkaracak. Manchester City, en son ne zaman Manchester United'ı arka arkaya üç maçta mağlup etmeyi başarmıştı?

5. Premier League'de son iki maçtır gol atamayan hangi takım, en son Aralık 2005'te maruz kaldığı golsüzlük serisinin üç maça çıkmaması için mücadele edecek?

Cevaplar, önümüzdeki hafta.

29.11.2008 Cumartesi
Aston Villa v Fulham, 17.00
Middlesbrough v Newcastle United, 17.00
Stoke City v Hull City, 17.00
Sunderland v Bolton, 17.00
Wigan v West Bromwich, 17.00

30.11.2008 Pazar
Manchester City v Manchester United, 15.30
Portsmouth v Blackburn Rovers, 17.00
Tottenham Hotspur v Everton, 17.00
Chelsea v Arsenal, 18.00

01.12.2008 Pazartesi
Liverpool v West Ham United, 22.00

Galatasaray v Metalist, 0-1: Baskın Genler



Kolay değildi.

Herhangi bir Türk temsilcisinin bitime bir veya birden fazla maç olduğu halde kısa vadeli hedeflerini gerçekleştirebilmesinin örneklerine çokça rastlanmazdı en azından. Bu açıdan önemliydi, Galatasaray'ın Metalist Kharkiv ile yapacağı mücadele.

Ülkemiz futbol tarihindeki değerli kayıtlardan biri olabilirdi, Galatasaray'ın muhtemel bir üç puanın ardından UEFA Kupası B Grubu'nda üst tura çıkmayı garantileyecek olması. Olmadı, bir klasik tekrar yaşandı. Hesaplar, kitaplar yapılmaya başlandı bir kez daha. UEFA Kupası Grupları'ndaki üçüncüleri takip etmek, mutlaka heyecanlı olabilirdi; ama tüm bunlar, Galatasaray'ın şu anda, kuralar çekilmeden önce hayalini kurduğu pozisyonda olduğu gerçeğini değiştirmeyecek.

Grubun kilit maçı, Ali Sami Yen'de gerçekleşen Olympiakos karşılaşmasıydı. Benfica galibiyeti, ekstraya girecekti. Metalist Kharkiv önündeki muhtemel bir puan da, UEFA Kupası 3. Turu'nu garantilemek anlamına gelebilirdi. Bunları düşünerek başlayacaktı oyuna, Galatasaray. Sürpriz de olmazdı, beraberlik ihtimalini cebine koyarak sahaya çıkması.

Alışılagelen düzeniyle adımını attı sahaya, Galatasaray. Morgan de Sanctis kaledeydi. Savunma kanatlarında Sabri Sarıoğlu ve Volkan Yaman, merkez ikilide Servet Çetin ile Emre Aşık oynayacaktı. Orta sahada Ayhan Akman ve Fernando Meira vardı. En uçtaki Milan Baros'un arkasında Cassio Lincoln, sağında Arda Turan ve solunda Harry Kewell. Galatasaray'ın dizilişi bu şekildeydi.

Metalist Kharkiv hakkındaki bilgiler, Beşiktaş maçlarındaki görüntülerinden ibaretti. Futbol genlerinden dolayı sert ve disiplinli olmaları sır sayılmazdı. Daha fazla bilgi için ise maçın başlamasını beklememiz gerekirdi.

Metalist'in ana planı, bir puan üzerine kuruluydu. Galatasaray için de muhtemel bir beraberlik, kötümser bir sonuç olmazdı. Bu anlamda, ortada bir maç izleyebilirdik. Yalnızca tek bir fark vardı. Galatasaray'da iki galibiyetin ardından beklentiler yükselmişti. Metalist Kharkiv'in futbol görüşünün izin verdiği ölçüde, ev sahibi avantajından dolayı daha atak olacaktı. Evet, sert bir takımdı Ukrayna ekibi; ama biraz daha fazlası vardı.

Oyunun ilk dakikalarında ilgi çekici bir ayrıntıyla sahadalardı. Topun olduğu bölgede yoğunlaşıyordu, Metalist Kharkiv oyuncuları. Oyun sol kanatta oynandığında, en az beş ya da altı futbolcunun belli potada bir araya geldiklerini ve bu hedef üzerinden pas yapmaya çalıştıklarını görebilirdiniz. Aynı durum, diğer kanattaki organizasyonlarda da geçerliydi mutlaka. Metalist'in bu anlayışı, önemli fireler verebilirdi takım savunması anlamında. Galatasaray, dönerek oynayabilen ve tek toplarla hücuma çıkabilen bir takımdı keza.

Metalist, topa sahipken salt bir bölgeye yoğunlaştığında Galatasaray'ın ters kanattaki oyuncusu boşta kalıyordu. Harry Kewell ve Arda Turan ile rakibin bu zaafının üzerine gidilebilirdi. Üstelik, Galatasaray'ın genel fotoğraftaki futbol anlayışına da gayet uygundu, bu durum. 4-2-3-1 ile sahaya diziliyorsanız, hücumdaki üçlünün kanatlarında yer alan oyuncuların çift oyun karakterine sahip olması gerekiyordu. Galatasaray'da Kewell da Arda da rakibi cezalandıracak isimlerdi; ama ana hedefin bir puan olması, ortaya çıkan görüntünün başlıca nedenlerinden biri olacaktı. Galatasaray, rakipteki bu defonun üzerine gidemedi.

Metalist Kharkiv adına fikir sahibi olunabilecek birkaç görüntü daha gelecekti karşımıza, maçın ilerleyen bölümünde. ''Sert ve disiplinli'' klişesinin gerçekliğini Cassio Lincoln özelinde görebiliyorduk. Futbol dışı sertlikler olmasa da, Kewell ve Arda üzerinde de belli bir baskı uyguluyordu, Metalist Kharkiv. Üstelik tüm bunları yaparken 10 oyuncusu sürekli haraket halinde oluyordu. İstisnasız, kaleci dışındaki tüm oyuncular. Top rakipte olsun veya olmasın, kesinlikle durağanlığa yer yoktu Metalist Kharkiv'in futbol modelinde.

Nasıl olması gerekiyorsa öyle davranıyordu, Ukrayna temsilcisi. Üst düzey futbol kapasitesine sahip bir takım değillerdi. Açıklarını da bu şekilde kapatacaklarını biliyorlardı. Yine de ilk yarıda Galatasaray'ın ciddi ataklar bulmasına engel olamıyorlardı, zaman zaman. Yardımcı hakemin bayrağı, tüm stadyuma sirayet etmiş konsantrasyon eksikliği, rakibin başarısı ve biraz da Galatasaraylı oyuncuların beceriksizliği. Galatasaray'ın ilk yarıda skor avantajını yakalayamamasının nedenlerinden birkaçıydı.

45 dakikalık bölümden gol çıkmadı. İki takım da mutsuz değildi. Devre arasında hamle yapan taraf, Michael Skibbe oldu. Emre Aşık'ı kenara alarak Barış Özbek'i oyuna sürdü. Fernando Meira, savunma ikilisinde Servet Çetin'in partneri oldu. Barış Özbek adına önemli bir sınavdı. Keza, sakatlığı nedeniyle takımdan uzak kaldığı dönemde üzerine büyük bir sorumluluk almıştı. Haberi var mıydı, bilinmez; ama suçunun olmadığı kesindi.

Michael Skibbe'nin takımı için yapılan eleştirilerden biri, orta sahanın yumuşak kaldığı yönündeydi. Barış Özbek ve Mehmet Topal gibi oyuncuların dönüşüyle birlikte takımın biraz daha mücadele gücü yüksek bir ekip haline evrileceği düşünülüyordu. Harry Kewell, Arda Turan, Cassio Lincoln ve Milan Baros'un yer aldığı forvet bölgesinde Barış Özbek'e yer yoktu. Tek alternatif vardı, Barış adına. Ayhan Akman'ın yanındaki orta saha kontenjanı. Barış adına Metalist maçını özel kılan da buydu. 4-2-3-1'in orta sahasındaki görevler, oldukça stratejikti. Mücadeleden çok, futbol aklı ve yeteneği ön planda olmalıydı; ama Barış, mücadele gücü yüksek olduğundan dolayı bu seviyelerdeydi. Diğer unsurlar ikinci plandaydı. Çok da başarılı olamadı, Barış. Mutlaka sakatlığının ciddi bir etkisi vardı; ama bu bölgede oynayacak her oyuncunun potansiyel bir bocalama evresi yaşayacağı da bir gerçekti.

İkinci yarının ilk bölümünde de denedi, Galatasaray. Olmadı, bir dakikadan sonra tempo azalmaya başladı. Metalist Kharkiv'in arzuladığı seviyeye geldi, karşılaşma.

Bireysel hatalar değiştirebilirdi maçın kaderini yalnızca. Servet Çetin'in yanlış tercihi ile başlayan hücumda Metalist Kharkiv golü buldu. Gol öncesi bir ilginç ayrıntı, kaleci Morgan De Sanctis'in ayağının kaymasıydı. İtalyan kaleci, ikinci yarının başında kenarda ısınan oyunculardan Ümit Karan'a işaret yaparak kulübeyle konuşmasını istemiş ve ardından Aykut Erçetin, yeleği boynuna geçerek ısınmaya başlamıştı. Muhtemelen bir 20-25 dakikalık bölümdü. De Sanctis'i rahatsız edecek bir pozisyon yaşanmadı, Galatasaray kalesinde. Bu süre içerisinde, kendini denedi Sanctis. Golden önce ayağının kaymasıyla sakatlığının bir ilgisi var mıydı, bilinmez.

Galatasaray kaybetti. Beraberlik, iyi bir sonuç olarak kabul edilebilirdi. Özellikle UEFA Kupası Grupları'nda başarının sırlarından biriydi. Bir puan kazanmaktan ziyade, rakibinizin alacağı iki puanı engellemekti önemli olan.

En başa dönelim. Bu akşam, ağır basan Türk genleri oldu. Michael Skibbe'nin öncelikli hedefinin bir puan olması ve Metalist Kharkiv'in futbol karakterinden dolayı, maç öncesindeki beklentiler dahilinde kısır bir görüntü ortaya çıktı. Yine son maç gününe hesaplarla giriyoruz. Alışık olmadığımız bir durum değil. Kazanmak, rahat nefes almak da bizim elimizde. Ve bu duyguya da yabancı olduğumuz söylenemez.

Bir şansımız var. Beş gün sonra, bir zamanlar her şeyin başladığı yerde.

27 Kasım 2008 Perşembe

Ali Sami Yen, 20.00: Galatasaray v Metalist Kharkiv

Galatasaray, UEFA Kupası 2. Tur B Grubu'ndaki 3. karşılaşmasına çıkıyor.

Olympiakos ve Benfica maçlarında toplanılan altı puanın ardından rakip, Ukrayna'nın Metalist Kharkiv takımı. UEFA Kupası 1. Turu'nda Beşiktaş'ı 0-1 ve 4-1'lik skorlarla eleyerek gruplara kalmayı başaran Metalist Kharkiv hakkında 9 Ekim günü bazı sonuçlara ulaşmaya çalışmıştık. Genel anlamdaki maç yazısı olarak kabul edebiliriz söz konusu mesajı, arzu eden oradan giriş yapabilir konuya.

Galatasaray'da gündem, Karl Heinz Feldkamp'ın Teknik Danışman sıfatıyla göreve getirilmesi. Kafaları karıştıran bu hamlenin detaylarını bilemediğimiz için net yorumlarda bulunmamız doğru olmayacaktır, ama Michael Skibbe'nin açıklamaları gayet mantıklı. İyi bir çalışma olması halinde, Galatasaray'ın yararına olacak gibi görünüyor bu durum. Feldkamp'ın en azından Türk Futbolu'nun ince detayları hakkında değerli yardımları olacaktır Michael Skibbe'ye. Keza Skibbe, Türk Futbolu'nun alışık olmadığı tarza sahip bir spor adamı. Basın ilişkileri, rakibe gösterdiği saygı gibi konularda ayrılıyor, Türk seyircilerinden. Bilhassa bu anlamda genç meslektaşına tavsiyelerinin olmasını diliyorum, Feldkamp'ın.

Saha içerisine döndüğümüzde bazı ayrıntılar üzerinden konuşabileceğimizi sanıyorum, Metalist Kharkiv maçı öncesi.

Galatasaray'ın son haftalarda alışılan oyuncu kadrosuyla sahaya çıkacağını düşünebiliriz. Ankaraspor maçında forma giyemeyen Cassio Lincoln ve Milan Baros, Metalist Kharkiv karşısında şans bulacaklardır. İki oyuncunun da Galatasaray'ın bu sezonki oyun anlayışında hayati önemleri bulunuyor. Bu yüzden Baros ve Lincoln'ün sahada olmaları çok mühim, Galatasaray adına. Baros ve Lincoln dışında Mehmet Topal'ın da sakatlığının geçtiğini, takımla antrenmanlara katıldığını biliyoruz. Yine de Topal, maç eksikliğinden dolayı kulübede kalabilir. Bu durumda, Fernando Meira ile Ayhan Akman da orta sahadaki birlikteliklerine devam ederler.

Michael Skibbe, Fernando Meira ve Ayhan Akman arasında bir tercih sorunu yaşıyor. Kendimizden alıntı ile devam etmiş olalım, bu noktada.

Fernando Meira ile ilgili stratejik bir yanılgı içerisindeyiz, hocamız Michael Skibbe ve Portekizli oyuncumuzun orta sahadaki partneri Ayhan Akman'dan kaynaklanan.

Kağıt üzerinde Fernando Meira'nın orta sahada oynamasının Galatasaray'ın pas futboluna uygun olduğunu düşünenlerdenim. İstanbul Büyükşehir Belediyespor maçını, bu anlamda daha farklı bir gözle izlemeye çalıştım. Meira'nın orta sahadaki futbol performansında belli bir düşüş var keza. Ayhan Akman ile nasıl yardımlaşıyor, ilk topları Emre Aşık ve Servet Çetin'den kim alıyor, öndeki üçlü ile nasıl çalışılıyor? Cevabını aradığım sorular bunlardı, kendi adıma.

Michael Skibbe, Fernando Meira'yı Ayhan Akman ile birlikte kullanıyor bilindiği üzere. Meira'nın orta sahada bulunmasının Galatasaray adına avantajları var. Meira, savunma karakterli bir futbolcu olmasına karşın yüksek top tekniğine sahip. Bu anlamda, Galatasaray'a orta sahada çeşitlilik getirebilir. Emre Aşık ve Servet Çetin gibi, daha çok hamleye dayalı futbol oynayan oyuncuların önünde ilk topları alarak Galatasaray'ın geriden oyun kurmasına yardımcı olabilir. Ayrıca, Galatasaray'ın skor avantajı ile oynadığı dakikalarda, ileri üçlüdeki Cassio Lincoln, Harry Kewell ve Arda Turan hatta en uçtaki Milan Baros ile de pas alışverişine girip Galatasaray'a pozisyon zenginliği de getirebilir; ama tüm bunlar için, Meira'nın orta sahada ya da savunma ikilisinin önünde sorumluluk alması, hücum bölgesine gelmeden oyun kurması gerekiyor.

Ayhan Akman, Michael Skibbe'nin büyük güven duyduğu bir futbolcu. Bu yüzden de, yukarıda saydığımız tüm görevleri Ayhan'a yüklüyor. Fernando Meira ile beraber orta sahada yer alan Ayhan, savunmanın önüne kadar gelerek Emre Aşık ve Servet Çetin'den ilk topları alıyor. Galatasaray'ı hücuma kaldırmaya çalışıyor. Ayhan'ın Gaziantepspor kariyerinde 10 numara olarak kanıksadığımız bölgede, forvet arkasında oynadığını biliyoruz; ama takip eden en az 8 sezonda Türkiye'deki adıyla ''ön libero'' rolleri içerisinde evrildiğini de unutmayalım. Bu yüzden, ''orta saha oyuncusu'' olarak devam etmeli belki de.

Ayhan Akman, Fernando Meira'nın yapması gereken görevleri üstlendiği (biraz da futbol karakterinin içerisine soktuğu heyecanın da etkisiyle) için Meira, orta sahada sıradan bir oyuncu haline geliyor. Yalnızca top kesmek üzerine yoğunlaşmak durumunda kalıyor ve etkisiz oluyor. Bu durum, sıklıkla ve çok sayıda top yapmasına, konsantrasyon kaybına neden oluyor. Galatasaray adına çözülmesi gereken bir problem, Meira'nın pozisyonu. Mehmet Topal, Tobias Linderoth ve Barış Özbek'in yokluğundaki dördüncü alternatif, Meira. Bu yüzden, üç oyuncudan biri geri döndüğünde Meira da Servet'in yanındaki yerini alabilir tekrar. (Tabii Emre Güngör'ü de unutmamak lazım.)

Sonuç olarak, Fernando Meira'nın Galatasaray için önemli bir oyuncu olduğunu söyleyebilirim. Son zamanlardaki görev karmaşasından dolayı, performansında düşüklük yaşıyor; ama en kısa zamanda gerçek futbolunu izletmeye devam edeceğine de inanıyorum.

Ayhan Akman ve Fernando Meira özelindeki görev paylaşımının yanı sıra Galatasaray, bu gece önemli bir karakter sınavı daha verecek. Grup kuraları çekildiğinde Galatasaray'ın ''0'' puan yazacağı tek rakibi, Benfica'ydı. Olympiakos karşısında mağlup olmama hesabı, gerçekçi bir hedef olabilirdi; fakat iki maçı da kazandı, Galatasaray. Ve belki de düşündüğünden 3 ila 5 puan fazla kazanmış duruma geldi.

Türk Futbol Tarihi'nde hiçbir takım, Milli Takım da dahil, herhangi bir organizasyonda rahat başlayıp sonuna kadar aynı tempoda gidememiştir. İstisnalar vardır, tabii. Galatasaray'ın ilk beş maçta on puan toplayıp Çeyrek Final'e yükselmeyi bir hafta öncesinden garantilediği Şampiyonlar Ligi Sezonu'nda gruptaki son maçını Paris Saint-Germain'e 2-0 kaybetmesi ve ardından Real Madrid'i çekmesi, bu başlık altındaki örneklerden biridir.

Galatasaray, mutlak üç puan yazmıştı grup kuraları çekildiğinde Metalist Kharkiv karşısına. Şu anda durum, biraz daha farklı. Galatasaray, kazanırsa müthiş bir yol almış olacak Avrupa'da. Üç maçta dokuz puanın ötesinde, karakter sahibi olduğunu da gösterecek. Ve artık UEFA Grupları'ndaki üçüncüleri gözüne kestirmeye başlayacak.

Galatasaray v Metalist Kharkiv
Ali Sami Yen, 20.00

Yalnızca futbol penceresinden baktığımızda Galatasaray, savunmayı biraz daha fazla düşünebilir bu karşılaşmada. Beraberlik cebinde olacaktır Galatasaray'ın, ama bu Metalist Kharkiv'den iyi olduğu gerçeğini değiştirmez. Milan Baros'tan gol bekliyorum, sadece bir hissiyat olarak. Kazanmaya devam eder umarım, Galatasaray.

2008-09 Şampiyonlar Ligi Sezonu - # 5



Şampiyonlar Ligi'nde beşinci maç günü geride kaldı.

A ve B Grubu dışındaki tüm gruplarda ilk iki sırayı alacak takımlar belli oldu. G Grubu'ndaki Fenerbahçe, kendi sahasında Porto'ya kaybederek geçtiğimiz sezon son sekize kaldığı Şampiyonlar Ligi'nin yeni sezonunda grup aşamalarından öteye gidemedi. Shakhtar Donetsk, AaB Aalborg ve Zenit St. Petersburg'un yeni yolları, UEFA Kupası oldu. Aralık ayının ikinci haftası ile birlikte tüm soruların cevabını alma şansımız var.

A Grubu'nda kesin sonuçlar yine alınamadı. Bilinen tek şey, ilk iki maçından dört puan çıkardıktan sonrak üç karşılaşmadan puansız ayrılan CFR Cluj'un 2008-09 Sezonu'ndaki Avrupa koşusunun sona erdiği oldu. Cluj, İtalya'da mağlup ettiği Roma'ya 3-1 yenildi ve son sırada kaldı. Roma'nın galibiyeti, Chelsea ile Bordeaux'nun Fransa'daki mücadelesinden çıkan beraberlik sonrası farklı bir anlam kazandı. İtalyanlar, son maç gününe 9 puanla lider giriyor. Bir puan arkadaki Chelsea, Stamford Bridge'de Cluj'u ağırlıyor. Bordeaux maçında oyundan atılan Frank Lampard'dan yoksun kalacak, Chelsea. Roma ile Bordeaux'nun randevusu İtalya'da. Roma'ya gruptan çıkma adına tek puan yetecek. Bordeaux, kazanmak zorunda.

B Grubu'nda Jose Mourinho, Panathinaikos maçı öncesi sarf ettiği sözlerle rakibini motive etmiş olmalı. Yunan temsilcisi, Guiseppe Meazza'daki karşılaşmanın büyük bölümünü Inter yarı sahasında oynadı ve hak ettiği bir galibiyetle sahadan ayrılarak tüm dengeleri bozdu. Önce Bremen, ardından Milano deplasmanlarından altı puan çıkaran Panathinaikos, yedi puana yükseldi. Bremen'in Güney Kıbrıs'ta 2-0'dan geri dönmesi ise, Jose Mourinho'nun şansı oldu. Son maç gününde Anorthosis ile Panathinaikos, Atina'da karşılaşacaklar. Werder Bremen, Inter ile oynayacak. Anorthosis'in alacağı bir puan, Bremen Inter'i farklı mağlup etmezse, Rumları UEFA Kupası'na taşır. Kazanan, Şampiyonlar Ligi'nden devam eder. Harika hikayeler çıkar, B Grubu'ndan.

C Grubu'nda Barcelona, tarihe geçecek bir maç sonrası Sporting Lizbon'u 5-2 ile geçerek gruptaki diğer üç takımın efendisi olduğunu gösterdi. 64. dakikası, 3-0'lık Barcelona üstünlüğü ile geçen maçın 67. dakikasında skor 4-2 oldu. Daha önce, üç dakika içerisinde üç gol olmuş muydu, bilemiyorum. Barcelona, La Liga'daki zorlu fikstürü öncesi, müthiş bir özgüven kazandı. Bu kesin. Diğer maçta Shakhtar Donetsk, Basel karşısında UEFA Kupası vizesini 5-0 ile aldı. Gruptaki tüm puanlarını Basel maçlarından kazanan Shakhtar'ın yeri, üçüncü sıra olmamalıydı belki de. Oldukça şanssızlardı, özellikle iç sahadaki Barcelona ve Sporting Lizbon maçlarında. Shakhtar Donetsk adına son yılların alışılan senaryo bir kez daha işliyor. Lucescu'nun yine yolu, UEFA Kupası.

D Grubu'nda herhangi bir değişiklik olmadı. Üsttekiler kazanmaya devam ettiler. Liverpool'da Steven Gerrard, sakatlıktan golle döndü. Liverpool, Erik Gerets'in takımı Marsilya'yı 1-0 mağlup etti. Atletico Madrid, PSV Eindhoven'ı 2-1 ile geçti. Liverpool ve Atletico Madrid arasında oynanan iki maç da 1-1'lik skorlarla tamamlandığı için olası bir puan eşitliğinde devreye genel averaj girecek. Atletico Madrid, rakibinin bir gol önünde lider durumda. Aşağıda ise Marsilya, deplasmanda 2-0 kaybettiği PSV Eindhoven'ı Velodrome'da 3-0 ile geçtiği için avantajlı. Son maç gününde PSV, Hollanda'da Liverpool ile oynuyor. Atletico Madrid, Marsilya'ya gidiyor.

26.11.2008 Çarşamba
A Bordeaux v Chelsea: 1-1
A CFR Cluj v Roma: 1-3
B Anorthosis v Werder Bremen: 2-2
B Internazionale v Panathinaikos: 0-1
C Shakhtar Donetsk v Basel: 5-0
C Sporting Lizbon v Barcelona: 2-5
D Atletico Madrid v PSV Eindhoven: 2-1
D Liverpool v Marsilya: 1-0

E Grubu'nda bir klasik daha yaşandı. Manchester United ve Villarreal, El Madrigal'de golsüz berabere kaldı. Gecenin fotoğrafı, Cristiano Ronaldo'dan geldi. İki takım da dokuz puanla son haftaya girerken genel averajda önde olan Manchester United, avantajlı konumda. Gecenin kritik maçında Danimarka temsilcisi AaB Aalborg, rüya yolculuğuna devam ediyor. Salı gecesi evinde Celtic'i ağırlayan Aalborg, yenik duruma düştüğü karşılaşmada sahadan galibiyetle ayrılarak UEFA Kupası'na kalmayı garantiledi. Sezon başında hayal bile etmediği bir yerde Aalborg.

F Grubu'nda eksik Lyon, Artemio Franchi'de beklenenden rahat kazandı. Juninho'nun direkten dönen serbest vuruşları, geceye damgasını vurabilirdi. Yazık oldu. Sahasında 2-1 kaybeden Fiorentina'nın tek hedefi, UEFA Kupası. Grubun diğer maçında Bayern Münih, Steaua Bükreş'i rahat geçti. Tek puanını Fiorentina deplasmanında kazanan Steaua Bükreş, son maç gününde evinde ağırlayacağı rakibini mağlup etmeyi başarırsa Bayern Münih deplasmanındaki 3-0'lık mağlubiyetin izlerini sarıp UEFA Kupası'ndan yoluna devam edebilir. Ve kim bilir, belki de bir yerlerde Steaua ile Galatasaray'ın kaderleri tekrar birleşir. Bayern Münih ve Olympique Lyon ise, son maç gününde liderlik için sahaya çıkacaklar.

G Grubu'nda Fenerbahçe adına resmi sonuçlar gelmeye başladı. Porto karşısında Dragao'daki başlangıca benzeyen bir duruma düşen Fenerbahçe, gruptaki beşinci maçında da galibiyetle tanışamadı. 2-1'lik mağlubiyet, Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nde devam etme ihtimalini sıfırladı. Tam da bu sırada iyi haber, Dinamo Kiev karşısındaki Arsenal'den geldi. Yeni Kaptan Cecs Fabregas, takımının kazandığı serbest atışta topu önce önüne açtı, daha sonra ileri gönderdi. Danimarkalı Nicklas Bendtner de 87. dakikada golü yaparak Fenerbahçe'nin umudu oldu. Dinamo Kiev'den Aliyev, son dakikada kırmızı kart gördü. Arsenal ve Porto, gruptan çıkmayı garantiledi. Fenerbahçe'nin tek çıkar yolu, Kiev'deki maçı kazanmak.

H Grubu'nda Juventus, liderliği cebine koymuş olmasına karşın Zenit deplasmanında etkili olan taraftı. Zenit'in az olan İkinci Tur şansı için kazanması gerekiyordu. Golsüz beraberliğin ardından UEFA Kupası vizesini alması adına da Real Madrid'in Bate Borisov deplasmanındaki galibiyetini beklemesi. Zenit'in istediği oldu. Raul'ün tek golüyle kazandı, Real Madrid. Juventus ve Real Madrid, üst tura çıktılar. İkili averajda Bate'ye üstünlük kuran Zenit'e UEFA Kupası yolu açıldı. Geçtiğimiz sezonki hedef, aynen geçerli olacak mı, bakalım.

25.11.2008 Salı
E AaB Aalborg v Celtic: 2-1
E Villarreal v Manchester United: 0-0
F Bayern Münih v Steaua Bükreş: 3-0
F Fiorentina v Olympique Lyon: 1-2
G Arsenal v Dinamo Kiev: 1-0
G Fenerbahçe v Porto: 1-2
H Bate Borisov v Real Madrid: 0-1
H Zenit v Juventus: 0-0

26 Kasım 2008 Çarşamba

Internazionale 0-1 Panathinaikos



"It's not Panathinaikos I'm afraid of, it's us. I'm not scared to say that we're a better team. We come from a different reality to theirs. The Greek league is not as good as Serie A and Inter want to win the Champions League – Panathinaikos do not. But great motivation can work miracles and a lack of motivation can create nightmares."

25.11.2008

Yeniliğe En Fazla İhtiyacı Olan 10 Oyuncu



Futbolun benzersiz klişelerinden biridir, ''A ile B arasındaki aşı tutmadı.''

Kariyeri boyunca büyük başarılar yaşamış, yıllarca görev aldığı kulüpte yıldız seviyesinde kalmış bir oyuncu, farklı bir takıma transfer olur ve beklenen performansı sergileyemezse, görebiliriz bu futbol kalıbını.

Günümüzde de çeşitli örnekleri var aslına bakarsanız. Başlıktan daha özele doğru indiğimizde, bazı oyuncuların yalnızca belli liglerde başarılı olabildiğine ya da olabileceği gerçeğine ulaşabiliriz. Bilhassa Premier League için geçerli olan bu yargının net çıkarımları da vardır. Serie-A'da başarısız olduktan sonra elden çıkarılmasına karşın Premier League'de dünya yıldızına evrilen isimlerin hikayeleri, kariyerlerinin sonrasında bile futbol belgesellerine konu olabilir.

Dönelim, tekrar oyuncu/kulüp ve aşı başlığına. Avrupa Futbolu'nda değişikliğe ihtiyacı olan futbolcular var. Transfer oldukları kulüpte arka plana düşen, fakat yeni bir hamleyle tekrar kariyerlerinde çıkışa doğru geçebilecek olan. Bu anlamda, güncel on isim üzerinde durmaya çalışacağız. Bahsini edeceğimiz futbolcular, daha önce yüksek seviyelerde oynamalarına karşın kendi takımlarında değerlerini bulamayan ve yeni bir transfere ihtiyacı olan isimler olacaklar. Yine de bir veya iki istisna gözünüze çarpabilir.

Tümevarım şeklinde ilerleyelim.

10. Fernando Belluschi, Olympiakos: River Plate'deki kariyerinin ardından dev bir transfer bekleniyordu kendisinden. Atletico Madrid, Porto, Benfica derken sene başında Yunanistan'ın yolunu tutmuştu, Arjantinli futbolcu. Olympiakos, o dönemde Şampiyonlar Ligi'ndeki hızlı yürüyüşünün devam edeceğine inanıyor olmalıydı. Belluschi de iyi bir figürdü, ama geçtiğimiz sezon ŞL'de Chelsea'ye elenen Olympiakos, yeni sezonda Şampiyonlar Ligi'ne dahi giremedi. Belluschi'nin Sami Yen'deki görüntüsü ise, hiç iç açıcı değildi. ''Avrupa'da bekleneni veremeyen Güney Amerikalı'' damgasından kurtulabilmesi adına acil bir değişikliğe ihtiyacı olabilir. Tabii Olympiakos izin verirse.

9. Didier Zokora, Tottenham Hotspur: Fransa'da St. Etienne formasıyla mücadele ettiği dönemde, Ligue-1'e özgü olan Afrikalı orta saha oyuncularından biri olduğu düşünülüyordu. Premier League oyuncusu görünümündeydi. Uzunca süre adı, Manchester United ile anıldı. Kulübü izin vermedi. Transferi gerçekleşmedi. Yine de kaderinde vardı, Premier League. Tottenham ile lige adımını attı. Takımdaki sağ bek sorunu nedeniyle savunmanın sağını kontrol durumunda kaldı. Chelsea'deki versiyonu Michael Essien ile benzer kariyer çizgisinde gidiyordu. Orta sahadaki yeteneklerini sergileme fırsatı bulamadı. Eline şans geçmesi durumunda değerlendirse iyi olur.

8. Hasan Salihamidzic, Juventus: Kariyerinin önemli bölümünü Bundesliga'da geçiren Boşnak futbolcularından biri. Hamburg ve Bayern Münih'te geçirdiği futbol yaşantısı, içerisinde bulunduğu tüm takımların joker elemanı olmayı başarmıştı. Geçtiğimiz sezon başında Juventus'a transfer oldu. Bayern Münih'te her sezon 30 ila 40 maç seviyesine çıkan Salihamidzic, iki sezondur Juventus için 32 maçta görev alabildi. 1995 yılından bu yana aktif olarak Avrupa futbol piyasasında boy gösteren Salihamidzic'in 31 yaşında olduğunu ve hala bir transfer hakkı daha olduğunu hatırlatmakta fayda var. Juventus ile imzaldaığı dört yıllık sözleşmeden bağımsız, yolu Türkiye'ye de düşer belki ilerleyen zamanda.

7. Patrick Vieira, Inter: En başta sözünü ettiğimiz durumun önemli temsilcilerinden biri, Vieira. Bazı oyuncular Premier League için yaratılmıştır. Fransız oyuncu, Arsenal'de oynarken dünyanın sayılı orta saha oyuncularından biriydi. 20 yaşında gönderildiği İtalya'ya dokuz yıl sonra gelişi heybetliydi. 2005-06 Sezonu sonunda Juventus'un küme düşürülmesinin ardından transfer olduğu Inter'de şampiyonluklar yaşadı, kupalar kazandı; ama zaman içerisinde sıradanlaşmaya da başladı. Bugün 32 yaşında Vieira. Kim bilir, belki bir şansı daha vardır. Yaş ortalaması 20'lerin altına düşen Arsenal'e dönmesi kolay değil, ama halen göstereceği önemli performanslar olabilir.

6. Lukas Podolski, Bayern Münih: Köln'de forma giydiği dönemde en iyi Alman oyuncuları bünyesine kazandırma geleneğini devam ettiren Bayern Münih'te alternatif olmaktan sıkılan Podolski'yi Ocak ayından itibaren Premier League'de izleyebiliriz. Arsenal ve Tottenham ile adı anılıyor şimdilik. Tıpkı takım arkadaşı Bastian Schweinsteiger gibi. Jürgen Klinsmann'ın takımında forma şansı bulmakta zorlanmasına karşın Alman Milli Takımı'nda her daim önemli bir oyuncu olan Schweinsteiger, daha fazla şans bulacağı takımlarda üst seviyelere çıkabilir. Premier League için yaratılmış isimlerden biridir belki de, Schweinsteiger. Bayern Münih, nasıl olsa doldurur yerlerini iki oyuncunun da.

5. Tomas Rosicky, Arsenal: Robert Pires, Harry Kewell ve Tomas Rosicky gibi futbolculara her zaman saygı duymuşumdur. Dizindeki sakatlıktan dolayı Euro 2008'de Çek Cumhuriyeti forması giyemeyen Rosicky, tıpkı Pires ve Kewell gibi ciddi rahatsızlıklar geçirdi futbol kariyerinde. Diğer örneklerden farklı olarak Rosicky'nin takım tercihi doğruydu. Bahsettiğimiz bir iki istisnasdan biriydi bu anlamda. Yeni yılla birlikte formasına kavuşması bekleniyor Rosicky'nin. İşlerin kötü gittiği Arsenal'de fark yaratacaktır. En kısa zamanda sahalara dönmesini ve gerçek değerini bulmasını diliyorum bir futbolsever olarak.

4. Ryan Babel, Liverpool: Altyapılarda gösterdiği performanslarla dikkati çekmişti ilk olarak, Hollandalı Ryan Babel. Liverpool'a transferi müthiş bir şanstı kendisi adına. Fırsat verildiğinde yeteneklerini bölüm bölüm sergileme fırsatı da buldu, ama bilhassa yeni sezonda Rafael Benitez'in unuttuğu isimlerden biri oldu. Albert Riera'nın alternatifi olmaktan öteye gidemedi. Tüm bunlara rağmen, Liverpool'un kendisinden vazgeçmesi kolay olmayacaktır. 21 yaşındaki Babel'in önünde seçenekler vardır mutlaka. Kariyerini bir süre daha Liverpool'da devam ettirebilir, ama aşama kaydetmesi ve daha iyi yerlere de gelmesi gerekiyor en kısa zamanda.

3. Javier Saviola, Real Madrid: Enteresan bir öykü, aslına bakarsanız Saviola'nınki. Arjantin'den ''genç yıldız'' sıfatıyla Avrupa'nın önemli kulüplerinden birine transfer olan futbolcuların ilk etapta yaşayacakları sıkıntılardan farklı bir kariyer başlangıcı yapmış ve Barcelona ile dünyanın sayılı golcüleri arasına girmeyi başarmıştı. Sonrasında Monaco ve Sevilla'da kiralık olarak geçen yılların ardından kendisini bir anda Real Madrid'de buldu, Saviola. Böylesi seviyelerde kalması da ilgi çekici; ama henüz 26 yaşında ve önünde uzun sayılabilecek bir kariyer var. Yeniden başlayabileceği bir takıma transfer olabilirse, başaşağı giden kariyerini kurtarabilir.

2. Andrea Pirlo, Milan: Listedeki diğer istisna. Dünyadaki en efektif oyuncularını sıralayacak olsaydım, Pirlo'ya mutlaka ilk üç içerisinde yer verirdim. Milan için her zaman önemli bir isimdir, Pirlo. Inter'in de elinden kaçırdığı fırsattır; ancak genel görüntüde asla gerçek değerini bulamamıştır. Gerek Milan'ın oyun karakteri, gerekse de Pirlo'nun alçakgönüllü futbolundan dolayı. Real Madrid, Barcelona, Arsenal, Liverpool veya Manchester United gibi takımlarda görmek isterdim, İtalyan sanatçıyı. Belki de değişikliğe ihtiyacı vardır. Henüz 29 yaşında, Pirlo. Ve hiç kuşku yok ki çok daha fazlasını hak ediyor.

1. Thierry Henry, Barcelona: Ukraynalı meslektaşı Shevchenko'nunki kadar keskin olmasa da Henry de bir kararsızlık yaşıyor olmalı kariyeri hakkında. Arsenal'den ayrıldığında olması gerekeni yapmış ve Barcelona'ya geçmişti, ama özellikle yeni sezonda Samuel Eto'o'nun gölgesinde kalmaktan kurtulamadı. Çoğu zaman yedek kulübesinde kaldı. Tarihin en ofansif takımlarından birinde daha fazla rol alması gerekiyor belki de. Premier League'e dönmesi durumunda kaldığı yerden devam edebilir. Tabii yalnızca PL. Arsenal veya Manchester United, uygun adaylar. Barcelona'da olmasını isterim, ama olmayacaksa da Premier League opsiyonunu düşünmesi gerekebilir.

UEFA Şampiyonlar Ligi'nde 5. Maç Günü - # 2



Şampiyonlar Ligi 2008-2009 Sezonu'nun beşinci maç gününde perde, bu akşam oynanacak sekiz karşılaşma ile kapanacak.

A Grubu'nda bitime iki maç günü kala henüz hiçbir şey belli değil. CFR Cluj galibiyetleriyle hayata dönen Bordeaux'nun rakibi, Chelsea. İlk maçta Stamford Bridge'den farklı mağlubiyetle dönen Bordeaux, yedi puanlı lider Chelsea'nin bir puan arkasında üçüncü sırada. Muhtemel bir üç puan, müthiş bir avantaj getirecektir Bordeaux'ya. Söz konusu ihtimalde Chelsea, resmin dışında kalabilir. Romanya'da Cluj ve Roma'nın karşı karşıya gelecekleri maçın sonucu da büyük önem arz ediyor grubun geleceği adına. Cluj, Olimpiyat Stadı'ndaki mucizenin peşinden gitmek isteyecektir.

B Grubu'nda Inter, Güney Kıbrıs'taki 3-3'lük maçın ardından Guiseppe Meazza'da Panathinaikos ile karşılaşıyor. Bremen deplasmanından 3-0 ile dönen Panathinaikos, muhtemel bir yenilgide kulağını iyiden iyiye Güney Kıbrıs'a çevirebilir. Dört puanlı Yunan temsilcisinin isteği, hem Anorthosis hem de Werder Bremen'in aynı anda puan kaybı yapacağı formülden yana olacaktır. Bu şekilde, UEFA Kupası ile Şampiyonlar Ligi iddiasını devam ettirebilir. Werder Bremen'in ise hata yapma lüksü kalmadı. Üç beraberlikten fazlasını yapmış olmalıydı, Bremen. Bir şansı daha var.

C Grubu'nda Sporting Lizbon ile Barcelona, liderlik maçına çıkıyor. Nou Camp'ta Basel'i mağlup edemeyen Barcelona'nın ihtiyacı, bir puan. Sporting, grubu zirvede tamamlamak istiyorsa kazanmak zorunda. Bu karşılaşmanın ardından La Liga'da zorlu bir fikstürle mücadele edecek olan Barcelona, konsantrasyon eksikliği yaşar mı, bilinmez. Grubun diğer maçının başlığı, UEFA Kupası. Shakhtar Donetsk, başladığı yerde. Basel'i deplasmanda yendikten sonra, üç mağlubiyet alan Ukrayna temsilcisi karşısında Basel, Nou Camp'tan çıkardığı bir puana güveniyor. Shakhtar'a beraberlik yetiyor. Basel, kazanmak zorunda.

D Grubu'nda Anfield'daki Atletico Madrid maçının son dakikasında kazanılan penaltı ve bir puan sonrası Liverpool, liderlik şansını devam ettiriyor. Erik Gerets, geçtiğimiz sezon Marsilya ile Liverpool'u Anfield'da 1-0 yenmeyi başarmıştı. Ana hedef, UEFA Kupası. Bu anlamda, deplasmanda 2-0 mağlup oldukları PSV Eindhoven'ı 3-0 ile geçerek dev bir avantaj elde etmişti, Marsilya. Atletico Madrid, Hollanda'da 3-0 yendiği PSV Eindhoven'ı Vicente Calderon'da ağırlıyor. Genel averaj, liderlik hesaplarını direkt olarak etkileyecektir. Ev sahipleri kazanırsa, grup özelinde alışılan formül devam etmiş olacak.

Tam program şu şekilde:

26.11.2008 Çarşamba, 21:45
A Bordeaux - Chelsea
A CFR Cluj - Roma
B Anorthosis - Werder Bremen
B Inter - Panathinaikos
C Shakhtar Donetsk - Basel
C Sporting Lizbon - Barcelona
D Atletico Madrid - PSV Eindhoven
D Liverpool - Marsilya

LeBron James, Madison Square Garden'da



# LeBron James, bu gece TSİ 02.30'da Madison Square Garden'a çıkıyor. Cavaliers formasıyla.

25 Kasım 2008 Salı

Bulls v Jazz, 100-101: Bir NBA Klasiği



NBA'de dün gece bir ''klasik'' vardı.

1990'lı yıllardaki rekabetleriyle basketbolun seyrini değiştiren iki takımdan Utah Jazz, Energie Solutions Arena'da Chicago Bulls'u konuk ediyordu. Bulls'ta Michael Jordan, Scottie Pippen, Dennis Rodman veya Toni Kukoc yoktu. Jazz de Karl Malone ve John Stockton'dan yardım alamayacaktı. Üstelik Deron Williams, Kyle Korver, Matt Harpring ve Carlos Boozer güncel Jazz silahları da karşılaşmayı kenardan izlemek durumundalardı; ama maç öncesindeki tüm bu handikaplar, iki takımın genç yıldızlarının göstereceği muazzam mücadeleyi gölgeleyemeyecekti.

Utah Jazz ve Chicago Bulls arasındaki rekabeti ayrı kılan bir ince detay daha vardı her zaman. 1988-89 Sezonu'ndan bu yana Utah Jazz antrenörlüğü görevini devam ettiren ve geçtiğimiz günlerde Jazz ile 1000. galibiyetini kutlayarak tek bir NBA takımında 1000 galibiyet yaşayan ilk antrenör olan Jerry Sloan, oyunculuk kariyerinde bir Bulls efsanesiydi. Öyle ki, 1966-76 yılları arasında ıslattığı 4 numaralı Bulls forması, kariyerini sona erdirdikten sonra United Center'ın tavanları arasındaki yerini almış ve emekliye ayrılmıştı. Bulls'taki on sezonunda iki kez All-Star olan, altı kez All-NBA savunma takımlarında yer alan Jerry Sloan'ın antrenörlük kariyeri de ilgi çekici olacaktı.

1976 yılında basketbolu bırakan Jerry Sloan, 1979-80 Sezonu'nda tüm kariyerini borçlu olduğu Chicago Bulls'ta başladığı antenörlük macerasının ilk yılında playoffları kaçırdıktan sonra, ikinci sezonunda Bulls'u playofflara taşımayı başarmıştı. Üçüncü sezon ise hayalkırıklığıydı. Sloan, 50 maçlık periyodun ardından kulüpteki görevinden alınacaktı. Bu süreçte Bulls'un galibiyet haznesinde yazan sayı yalnızca 19'du. Jerry Sloan, kendi takımında yaşadığı hüsranın ardından gelen altı sezonda takım çalıştırmıyordu; ama 1988-89 Sezonu, Jerry Sloan'ın tekrar oyuna dönmesi için uygun zamandı.

1996-97 Sezonu ise, Sloan adına bir hesaplaşma anlamına geliyordu. Utah Jazz, normal sezonda 64-18 gibi müthiş bir galibiyet-mağlubiyet oranı ile NBA Finalleri'ne ulaşmayı başarmıştı. Diğer tarafta, bir önceki sezonun şampiyon takımı vardı. Ve muhtemelen Jerry Sloan adına çok daha fazlasıydı. Illinois'da doğan ve büyüyen Sloan, hayatının en mutlu günlerini yaşadığı, aşık olduğu, bir basketbol yıldızı haline dönüştüğü şehrin takımına karşı, farklı bir ekibin şampiyon olması için mücadele edecekti. Mutlaka sanatsal unsurlar içermesi gerekiyordu bu durumun. 1996-97 Sezonu'nda Bulls'a kaybeden Jazz, ertesi yıl 62-20 ile geldiği NBA Finali'nde bir kez daha Chicago Bulls'a boyun eğiyordu.

Chicago Bulls'un Michael Jordan sonrası, Utah Jazz'in de 2000'li yılların başından itibaren yaşadığı düşüş, NBA'in en unutulmaz rekabetlerinden birinin değerini azaltmıştı belki; ama dün geceki müthiş mücadele, 1990'lı yılların son bölümünde yaşanan ve herkesi kendisine hayran bırakan o eşsiz çekişmeyi bir kez daha hatırlatmış olacaktı.

Bulls karşısına çok sayıda önemli oyuncusundan yoksun çıkmak durumda kalan Utah Jazz'de en değerli koz, Mehmet Okur olmalıydı. Andrei Kirilenko'nun rolünde bir değişiklik yoktu. Yine kenardan gelecekti, Rus yıldız. İki oyuncu, genç takım arkadaşlarını toparlamalı ve Bulls karşısında zafere ulaşan yolu açmalıydı. Ronnie Price, Roonie Brewer, C.J. Miles ve Paul Millsap, daralan rotasyonda Jazz'in ilk beşindeki diğer isimlerdi. Chicago Bulls'un yolu da farklı değildi. Bulls da gençliğine ve Derrick Rose'un liderliğine güveniyordu. Hızlı başlayan da onlardı.

Derrick Rose, ilk bölümde takımını son derece başarılı bir şekilde kontrol ediyordu. İlk çeyreğin bitimine 3:30 kala skorda 26-16 ile öne fırlayan Bulls karşısında Jazz'i ayakta tutan oyuncu Mehmet Okur olacaktı. Okur'un katkısıyla oyun içerisinde kalan Jazz, söz konusu bölümde yakaladığı 10-2'lik seriyle skoru 28-26'ya kadar getirip ikinci çeyrek öncesi farkı, kabul edilebilir seviyelere çekiyordu. Jazz, eksik oyuncularının yokluğunu fazlasıyla hissetmişti. İkinci çeyrekte de Mehmet Okur dışında Utah Jazz özelinde farklılık yaratan oyuncu yoktu. İkinci çeyreğin ilk bölümünde Bulls lehine açılan sayı farkı, devreye 2:16 kala Mehmet Okur'un üç sayılık oyunuyla bire kadar inse de devam eden sürede Bulls'un 9-2'lik serisi, deplasman ekibine soyunma odası öncesi 53-45 ile avantajı getirecekti.

Utah Jazz, sezon içerisinde Energie Solutions Arena'da oynadığı altı maçı da kazanmayı başarmıştı. Chicago Bulls ise tüm ligin en başarısız deplasman ekiplerinden biriydi; ama ilk 24 dakikada Bulls, belli ki Salt Lake City genlerinden yararlanmıştı. Yine de Jazz'in farklılık yaratması gerekiyordu. Bu anlamda, muazzam bir üçüncü çeyrek performansı da bizleri bekliyordu.

Utah Jazz, ilk bölümdeki atağıyla üçüncü çeyreğin bitimine 7:31 kala skoru 57'de eşitleyecekti. Mehmet Okur, ilk yarıda uyuyan Jazz takımında ayakta kalan tek oyuncu olmuş ve takımını skorda tutmayı başarmıştı. Bulls'un ilk çeyrekte yakaladığı 16-2'lik serinin ardından Jazz, ilk kez üçüncü periyodun altıncı dakikasında Paul Millsap'in kaçan serbest atışını tipleyen Mehmet Okur'un basketi ve 60-59'luk skorla öne geçiyordu. Sıra, maçın başından itibaren yeteri kadar etkili olamayan genç Jazz oyuncularındaydı. C.J. Miles'ın müthiş oynadığı, Paul Millsap ve Ronnie Brewer'ın da takım arkadaşlarına destek verdiği bölümle birlikte Utah Jazz, maça dönecekti.

Aradığı görüntüye üçüncü çeyrekte ulaşmıştı, Jazz. Bu bölümde Bulls'a karşı 30-19'luk üstünlük kuran Jazz, savunmadaki sertliğinin karşılığını hızlı hücumlarda alıyor ve boyalı alanda rakibini ezip geçiyordu. 12 dakika sonrasında Jazz adına ortaya çıkan hücum istatistikleri inanılmazdı. Üçüncü çeyrekte saha içinden 20 atış kullanan ev sahibi, %70 ile hücum etmişti. Utah Jazz, beklediği ateşi yakalamıştı. Yapması gereken, son çeyreğe de iyi başlamaktı.

Chicago Bulls, dördüncü periyodun ilk bölümünde göstereceği direnç ile maçın içerisinde kalacağını biliyor olmalıydı. Utah Jazz'in 0-5 saha içi şut isabetiyle başlaması da Bulls'un ekmeğine yağ sürecekti. Bulls, yaklaşık dört dakikalık süreçte yakaladığı 6-0'lık seriyle 78-75 öne geçti ve görüntü tekrar ilk yarıdaki haline geri döndü. Bitime 5:37 kala Derrick Rose'un serbest atışları ile 87-81'lik üstünlüğü sağlayan Bulls önünde Jazz, son bir hamle daha yaptı ve 3:51 kala skoru 87'de eşitledi. 2:46 kala Ronnie Brewer'ın üç sayılık isabeti ise, bir basketbol klişesiyle karşı karşıya kalınmasını sağlayacaktı. Jazz, Brewer ile 92-91 öne geçmişti ve skordaki üstünlük her pozisyonda diğer takıma geçmeye başlıyordu.

Brewer'a Derrick Rose cevap verdi evvela. Bulls, 93-92 ile üstünlüğü ele aldı. Ardından Andrei Kirilenko'nun basketi sonrası Utah Jazz, 94-93 öne geçti. Takip eden Bulls atağından tartışmalı bir karar çıktı. Derrick Rose ve Paul Millsap çarpıştı. Millsap, altı faulle oyun dışı kaldı. Rose, serbest atış çizgisinde hata yapmayınca Bulls, 95-94'lük üstünlüğü yakaladı. İkinci yarının ilk bölümünden bu yana sessiz kalan Mehmet Okur için hareket vaktiydi. Okur'un smacı 96-95 ile skoru Jazz lehine çevirdi, bitime 1:00 kala. Sonraki Bulls atağında Rose'un şutunu bloklayan Andrei Kirilenko'nun hamlesi, Jazz'e maçı getirebilirdi; ama Bulls koçu Vinny Del Negro, doğru zamanda molayı alacaktı. Molanın ardından Rose'un basketi, Bulls'a 97-96'lık üstünlüğü getirdi. Cevap bir kez daha Mehmet Okur'dan geldi. Ardından Rose, tekrar sahneye çıktı. Bitime 0:23 kala Bulls, 99-98 öne geçti.

Jazz'in bir şut şansı vardı. Maçı tek hücumla bitirebilirdi, ama denemedi. Önce Mehmet Okur, yayın gerisinden şutunu gönderdi. Ronnie Brewer, hücum ribaundunu aldı ve C.J. Miles'a asisti yaptı. Jazz, 100-99 ile öne geçtiğinde bitime 11 saniye vardı. Jazz, yalnızca bir pozisyonu savunmak durumundaydı. Derrick Rose, 2 saniye kala şutu kaçırdığında Jazz, galibiyet yolunda dev bir adım atmıştı; ama seken top Larry Hughes'un önüne düşecek ve Hughes da son sözü söyleyecekti.

Mehmet Okur (11-18 FG, 26 sayı ve 9 ribaund) ve Derrick Rose'un (10-18 FG, 25 sayı ve 9 asist) yıldızlaştığı gecede başrolü Larry Hughes çaldı. Her şeye rağmen, nostaljik bir maçtı. Belki de son yıllardaki en iyi Bulls-Jazz karşılaşmasıydı. Ne de güzeldi, o 90'lardaki rekabet.

ŞS Stadı, 21.45: Fenerbahçe v Porto



Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi'nde bir kez daha kritik eşikte.

Fenerbahçe'nin üst tur için kazanması gerekiyor. Beraberlik veya mağlubiyet durumunda, Dinamo Kiev'in Arsenal maçını puansız geçmesini beklemeye başlayacak. Dinamo Kiev deplasmanından üç puanla dönen Porto, işleri net olarak yoluna koymak adına Fenerbahçe'den puan çalmak isteyecektir. Olası bir puan kaybında Fenerbahçe, yeni hesaplarını UEFA Kupası üzerine yapabilir. Bunun için, Porto'nun yaptığını son maç gününde yapmak durumunda kalacak, Fenerbahçe. Tüm bunların dışında, bu akşamki maçlarda Dinamo Kiev ve Porto, deplasman maçlarından puan çıkarmayı başarırlarsa Fenerbahçe adına Avrupa sezonu sona erecek.

Porto ve Fenerbahçe arasındaki ilk randevuda Portekiz temsilcisi, maçın başında rakibinin savunma zaaflarından yararlanarak önemli bir avantaj yakalamış ve Fenerbahçe'nin Daniel Güiza ile bulduğu gole rağmen tüm karşılaşmayı kontrolü altında götürmüştü. Son dakikadaki gol ise, maçı gayrıresmi olarak bitirmiş, Porto da 3-1'lik skorla Şampiyonlar Ligi'ne iyi bir başlangıç yapmayı başarmıştı.

Porto'nun ilk maçtaki kadrosundan farklı olarak, Kaptan Lucho Gonzalez Kadıköy'de olmayacak. Lucho, Dinamo Kiev deplasmanında takımına galibiyeti getiren son dakika golünü attıktan sonra, sarı kartı olmasına karşın, formasını çıkarınca kırmızı kart görerek oyun dışı kalmıştı. Arjantinli oyuncunun hareketi, bir profesyonele yakışmıyordu kesinlikle. Yine de Porto, öylesine kritik bir galibiyet almıştı ki, bir anda dipten zirveye çıkmıştı sanki. Lucho'nun yokluğu önemli bir eksiklik olacak Porto adına; ama Jesualdo Ferreira'nın ekibi, iyi bir sistem takımı. 4-3-3 üzerinden sahaya dizilecektir Porto, bir kez daha.

Porto'nun kalesini Brezilyalı Helton koruyacaktır. Savunma kanatlarında, ilk maçta Rumen Cristian Sapunaru ve Arjantinli Nelson Benitez oynamıştı. İki oyuncunun sağlık durumları yerindeyse veya oynamalarına engel bir durum yoksa devam etmelerini bekleyebiliriz görevlerine. Ek olarak, Uruguaylı Jorge Fucile'nin her iki oyuncuyu da yedekleyebileceğini söyleyelim. Merkez ikiliden biri, Brezilya Rolando olacaktır. Rolando'nun partnerinin Bruno Alves ve Pedro Emanuel arasından tercih edileceğini düşünebiliriz. Estadio do Dragao'daki maçta Bruno Alves, 33 yaşındaki Pedro Emanuel'den formayı almıştı.

Orta sahada bir üçlü göreceğiz muhtemelen. Lucho Gonzalez'in yokluğunda Raul Meireles, daha fazla sorumluluk alacaktır. Sezon başında Ricardo Quaresma alışverişinde Inter'den alınan Pele, aradığı fırsatı Fenerbahçe önünde bulabilir. Pele, Şampiyonlar Ligi'ndeki ilk üç maçta görev almamasına karşın Dinamo Kiev deplasmanında son 20 dakikadaki performansıyla dikkat çekmişti. Orta sahada oluşan kontenjan boşluğunda Pele'nin yanı sıra bir diğer aday da Tomas Costa olabilir. Tomas Costa, Portekiz'deki ilk maçta Raul Meireles ile değişmişti. Brezilyalı Fernando ile de orta sahadaki üçlü tamamlanacaktır.

Porto'nun üç ayaktan oluşan forvet hattında Lisandro Lopez, en önemli koz. Dragao'da Fenerbahçe ağlarını havalandıran ve Daniel Güiza'nın farkı bire indiren golünden önce net bir fırsatı değerlendiremeyerek takımını sıkıntıya sokan Lisandro, Lucho Gonzalez'in yokluğunda Porto'nun saha içindeki oyun karakterinin temsilcisi olacaktır. Lisandro'nun iki yanında kanat oyuncularını izleyebiliriz. Cristiano Rodriguez ve Mariano Gonzalez. İlk maçtaki formül, bu şekildeydi; ama istenileni veremeyen Mariano Gonzalez, yerini daha sonra Hulk'a bırakmıştı. Bir kez daha Hulk'ı izleyebiliriz bu akşam Porto forvetinde.

Dinamo Kiev deplasmanındaki üç puan, Porto'ya seçme şansı verdi. Bu yüzden, Fenerbahçe karşısında ilk hedefleri bir puan almak olacaktır. Keza, Porto teknik direktörü Jesualdo Ferreira'nın açıklaması da bu yönde. Dinamo Kiev'in Kadıköy'deki stratejisini tercih edebilir, Porto. Yine de kazanmak zorunda olan Fenerbahçe'den 90 dakika boyunca saldırgan bir futbol beklemek, doğru olmayabilir. Bu sezonki oyun karakteri, bahsettiğimiz şekilde ilerlemiyor çünkü.

Fenerbahçe'de bir veya iki noktada bazı çelişkiler yaşanıyor. Semih Şentürk, Alex de Souza ve Daniel Güiza'nın bir arada oynamasının mutlak şekilde sistem anlamında Fenerbahçe'ye zarar verdiği konuşuluyor sezon başından bu yana. Alex'in olmadığı Arsenal ve Galatasaray maçlarından istenilen sonuçların alınması, kafa karışıklığının devam etmesini tetiklemiş oldu. Alex de Souza döndü. Bu kez de Semih Şentürk sakatlandı. İki taraflı bakmak gerekebilir olaya bu noktada.

Fenerbahçe, Alex de Souza'nın yokluğunda, orta sahada Claudio Maldonado, Emre Belözoğlu, Josico veya Selçuk Şahin gibi yaratıcılıktan uzak oyuncularla oynuyor. Yanılgı da burada oluşuyor. Fenerbahçe'nin bu dört oyuncudan üçünü tercih ettiği maçlarda, daha fazla koştuğu ve mücadele ettiği yorumları yapılıyor. Aslında bu oyuncularla ''düz'' bir takım haline geliyor, Fenerbahçe. Rakiplerinin oyunlarını bozmak oluyor, ilk hedefi. Arsenal ve Galatasaray maçlarından alınan sonuçlar, bu başlık üzerinden geldi. Alex'in döndüğü Ankaragücü maçında ise Fenerbahçe'nin rakibinin, ikinci yarının tamamında rakip sahada yer aldığı görüldü. Tüm bunlara karşın Fenerbahçe'nin tehlikeli pozisyonları, yalnızca Brezilyalı oyuncusunun kullandığı duran toplardan oluştu.

Fenerbahçe'nin çelişkiye düştüğü bir diğer isim de, Daniel Güiza. Fenerbahçe camiası, İspanyol oyuncusunu görmek isteği gibi algılamaya çalışıyor. Sistem oyuncusu mu, Güiza? Açıkçası sanmıyorum. Koşması, mücadele etmesi veya ileride tek kalması gibi geçici övgüler var, kendisi hakkında. Bu noktada bir şey kaçırıyor olabilir, böyle düşünenler. Daniel Güiza'nın Fenerbahçe'ye geldiğinden beri Şampiyonlar Ligi grup maçlarında ve Süper Lig'de attığı golleri incelediğimizde enteresan bir tablo çıkıyor karşımıza.

TSL'de iki golü bulunuyor, 2007-08 Sezonu La Liga Gol Kralı'nın. 3-0 kazanılan Gençlerbirliği maçı ve 3-2 ile dönülen Kocaelispor deplasmanı. İki goldeki görüntüde de Güiza, karşı atağa kalkan takımın en uçtaki oyuncusu olarak yapıyor son vuruşu. Gençlerbirliği önünde, yanlış hatırlamıyorsam, Roberto Carlos'un kendi yarı sahasından attığı uzun pas sonrası, kaleciyle karşı karşıya kalıp golü yapıyor. Kocaeli'deki golde ise tam bir kontra atak pozisyonu sonrasında geliyor, Güiza'nın golü. Tüm bunların dışında, Porto ve Arsenal maçlarında attığı gollerde de, Fenerbahçe'nin ''underdog'' olarak sahada yer aldığını unutmayalım. Bu anlamda Güiza'yı büyük takım golcüsü başlığı dışında değerlendirmek gerekirse, Porto gibi rakipler karşısında etkili olabileceğini düşünebiliriz, İspanyol oyuncunun.

Fenerbahçe'de Diego Lugano ve Selçuk Şahin'in yoklukları, sıkıntı yaratabilir. Özellikle savunmada Yasin Çakmak oynayacaksa. Orta sahada ise Selçuk'un görevi, Emre Belözoğlu'na verilir ve yanına Josico ya da Maldonado ikilisinden biri gönderilirse, vaziyetler karışabilir Fenerbahçe adına; ama Porto'nun bir puan ihtiyacı, kendi yarı sahasına çekerse Portekiz ekibini, Fenerbahçe'nin işi kolaylaşacaktır.

Dinamo Kiev'in Arsenal deplasmanından galip dönmemesi durumunda Porto, Fenerbahçe'den alacağı bir puana mutlu olabilir. Bu paralelde bir maç izleyebiliriz. Fenerbahçe'nin ana hedefi, UEFA Kupası olacaktır belki de. Puan alıp Kiev'e taşımak isteyebilir umutlarını. Beraberliğin ağır bastığı bir maç olarak görüyorum, bu akşamki Fenerbahçe-Porto karşılaşmasını.

UEFA Şampiyonlar Ligi'nde 5. Maç Günü - # 1



Şampiyonlar Ligi 2008-2009 Sezonu'nun beşinci maç gününde perde, bu akşam oynanacak sekiz karşılaşma ile açılacak.

E Grubu'ndaki ''hafif'' karşılaşmaların ardından hedef maçlarının oynanacağı hafta geldi çattı. Manchester United ile Villarreal, El Madrigal'de karşılaşacaklar. İlk haftada Old Trafford'dan bir puan koparmayı başaran Villarreal'de teknik direktör Manuel Pellegrini, hedeflerinin grup lideri olarak üst tura çıkmak olduğunu söyleyerek Alex Ferguson'a meydan okudu. Muhtemel bir beraberlikte, genel averajda rahat konumda bulunan ve son maç günü Old Trafford'da Aalborg'u ağırlayacak olan United, avantajlı. Edwin van der Sar ve Gary Neville, deplasman ekibinin eksikleri. Villarreal'de de Nihat Kahveci ile Joseba Llorento olmayacak. Grubun diğer maçında Aalborg ve Celtic, Danimarka'da UEFA Kupası için mücadele edecek.

F Grubu'nda gecenin maçı, Artemio Franchi'de. Sekizer puanlı Olympique Lyon ve Bayern Münih'in arkasında üç puanla yer alan Fiorentina'nın son maç gününe umutlu çıkabilmesi adına kazanmaktan farklı bir tercihi bulunmuyor. Cesare Prandelli, takımının bu akşamki karşılaşmaya son derece konsantre hazırlandığı konusunda iddialı. Olympique Lyon antrenörü Claude Puel ise, sakat oyuncuların fazlalığından dolayı sıkıntılı. Francois Clerc, Anthony Revelliere, Fabio Santos, Mathieu Bodmer ve Cesar Delgado, Olympique Lyon'un eksikleri. Son hafta, Bayern Münih'i evinde konuk edecek olması, muhtemel iki kayıp puana karşın, Lyon'u liderlik adına resmin içerisinde tutacaktır. Diğer maçta Bayern Münih, Steaua'yu Allianz Arena'da konuk ediyor.

G Grubu'nda Fenerbahçe, Arsenal deplasmanından çıkardığı bir puanın ardından oyun sınırlarında kalmayı başardı. Yine de Porto'nun Kiev'deki son dakika golü, Fenerbahçe'ye seçme şansı bırakmadı. Fenerbahçe'nin bu akşam Porto karşısında kazanmaktan başka alternatifi bulunmuyor. Kiev'de takımına galibiyete taşıyan Lucho Gonzalez, bir profesyonele yakışmayacak şekilde kırmızı kart gördüğü için Fenerbahçe karşısında forma giyemeyecek. Fenerbahçe'de Diego Lugano ve Selçuk Şahin, sarı kart cezalısı. Roberto Carlos ile Semih Şentürk de sakatlıkları nedeniyle haftasonu takımlarındaki yerlerini alamamışlardı. Zor maç. Grubun diğer maçında kaos takımı Arsenal, Emirates'te Dinamo Kiev ile oynuyor.

H Grubu'nda gece, Rusya'da açılıyor. Haftasonu tamamlanan Rusya Ligi'nde önümüzdeki sezon için Avrupa Kupaları'na kalmayı başaran Zenit, Şampiyonlar Ligi'nde devam etmek adına gruptan çıkmayı garantileyen Juventus'u evine eli boş göndermek zorunda. Altı puanlı Real Madrid'in iki puan arkasında yer alan Zenit, Juventus'u mağlup edip Bate Borisov'un Real Madrid'den puan çalmasını bekleyecektir. Kolay bir hesap değil; ama Real Madrid'deki sakat oyuncuların fazlalığı, umutların devam etmesini sağlayabilir. Tüm bunlara ek olarak, son maç gününde Zenit'in Santiago Bernabeu'ya konuk olacağını hatırlatmakta fayda var. Bate'nin hesabı daha farklı. Zenit'in iki maçını da kaybetmesini bekleyen Belarus temsilcisi, UEFA için Real veya Juve'den üç puan çalmak zorunda.

Gecenin tam programı şu şekilde:

25.11.2008 Salı, 19:30

H Zenit v Juventus

25.11.2008 Salı, 21.45
E AaB Aalborg v Celtic
E Villarreal v Manchester United
F Bayern Münih v Steaua Bükreş
F Fiorentina v Olympique Lyon
G Arsenal v Dinamo Kiev
G Fenerbahçe v Porto
H Bate Borisov v Real Madrid

24 Kasım 2008 Pazartesi

Mitchell & Colangelo: Yürekleri Ağızlarında



İşte, Toronto Raptors taraftarlarının bakmak bile istemeyecekleri görüntü.

Geçtiğimiz sezonun ardından Toronto Raptors'ın hedefleri daha gerçekçi olacaktı. Chris Bosh'ın seviye atlaması bekleniyordu. 2007-08 Sezonu'ndaki performansıyla T.J. Ford'un sakatlığından dolayı takımdan uzak kaldığı dönemi All-Star seviyesinde oynayan İspanyol Jose Calderon'dan da istenilenler farklı değildi. Bu yüzden T.J Ford'dan vazgeçilmiş ve Calderon, arkasında kendisini fazlaca tehdit etmeyecek (Reno Ukic ve Willie Solomon) iki alternatifle yeni sezona girmişti.

Raptors, T.J. Ford'u elden çıkarırken belli riskleri göze alıyordu. Genel Menajer Bryan Colangelo, iyi bir formülle başarıyı yakalamıştı geride kalan iki sezon içerisinde. Öyle ki, Toronto Raptors'ın asist ve şuta dayanan basketbolu, birçokları tarafından Kanada ekibinin ''Euroleague takımı'' olarak değerlendirilmesine neden olmuştu. Jose Calderon, Anthony Parker, Rasho Nesterovic, Andrea Bargnani gibi kariyerinin önemli bölümünü Avrupa'da geçiren oyuncuların da bu tanımda katkıları vardı tabii. Tüm bunların dışında bir şey eksikti, Raptors takımında. Sertlik.

Pota altında sertliğe ihtiyacı vardı Raptors'ın özellikle. Bu anlamda, T.J. Ford ve Rasho Nesterovic ile vedalaşılırken Indiana Pacers'tan Jermaine O'Neal kadroya kazandırılmıştı. O'Neal, Toronto Raptors'a ön alanda ihtiyacı olan sertliği getirebilecek bir oyuncuydu. Ayrıca, yeni sezonda daha üst seviyelere çıkması muhtemel Chris Bosh ile müthiş bir ikili de oluşturabilirdi; ama bazı şartların tam olarak oturması gerekiyordu formülün kusursuz olarak işleyebilmesi için.

Sezon öncesi Toronto Raptors özelindeki incelemelerde varılan ortak sonuç, sağlıklarının yerinde olması durumunda başarıya ulaşacakları yönündeydi. Jermaine O'Neal ve Chris Bosh'ın muhtemel ortaklığı, Toronto Raptors'ı Boston Celtics, Cleveland Cavaliers ve Detroit Pistons üçlüsünün arasına sokabilirdi. Tabii, Jermaine O'Neal'in kronikleşen ve geçtiğimiz sezonun yarısında kendisini Pacers formasından uzak tutan diz sakatlığının nüksetmemesi gerekiyordu. Dizindeki kat kat bandajlarla sezona başlayan ve aslında hiç de fena gitmeyen O'Neal, Bosh'ın arkasındaki rolünü de benimsemişti. Raptors, kaybettiği maçlarda bile beğeni kazanan bir basketbol ortaya koyuyordu; ama dün akşam yaşanmaması gereken bir şey oldu.

New Jersey Nets maçında Sean Williams ile çarpışan ve oyuna devam edemeyen O'Neal, Boston Celtics karşısında sahaya çıkarak başlı başına bir risk almıştı. Ve arzu edilmeyen son yaşandı. Jermaine O'Neal, ikinci çeyrekte hücum ettikten sonra yere düşerken dizi esnedi. Ardından devam etmek istedi- ki muhtemelen sakatlığına karşı yenilmek istemiyordu. Bir pozisyon sonra, Celtics'in fast-break'inde geriye dönemeyince pes etti ve maçın geri kalanını soyunma odasında tamamladı. Sean Williams ile çarpıştığı Nets maçının ardından geceyi hastanede geçiren O'Neal, bir gün sonra antrenmana çıkmamış, fakat dün akşamki Boston Celtics maçında forma giymeyi tercih etmişti. O'Neal, kendini yere bıraktığı anda Air Kanada Center'a sessizlik hakim oldu. Sakatlığının süresi, Raptors'ın sezon içerisindeki hedefleri ile direkt ilişkili olacaktır.

Jermaine O'Neal'in sakatlığının damgasını vurduğu maçı Boston Celtics, 48 dakika boyunca istediği tempoda oynayarak 118-103 kazandı.

Yayın gerisinden gösterilen müthiş performans, galibiyeti getiren en önemli faktördü belki ama başta Kevin Garnett olmak üzere bazı Celtics oyuncularının gösterdiği profesyonelliğe sığmayan davranışlar, lig çevresinde tepkiyle karşılanmaya devam ediyor. Şampiyonluğun ardından daha olgun olmaları gerekiyordu belki de.

Steve Nash ve New York Knicks



''Tüm bunlar, medya ve taraftarlar adına eğlenceli haberler. Bir basketbolcu için en aptalca şey, iki sene sonrasını düşünerek oynamaktır.''

Steve Nash, Arizona Republic.

Real Madrid: Forvet Krizine ''Bueno'' Çözüm



Real Madrid'de Bernd Schuster adına işler yolunda gitmiyor.

Geçtiğimiz sezon yaşanılan müthiş şampiyonluğun ardından yeni sezonda ezeli rakip Barcelona'nın gölgesinde kalan Real Madrid, İspanya Kral Kupası'nda 3. Lig temsilcisi Real Union'a elendikten sonra geçtiğimiz hafta da Barcelona'nın 6-0 mağlup ettiği Valladolid'e 1-0 yenilmekten kurtulamamıştı. Birçoklarına göre, Valladolid mağlubiyetinin ardından Schuster'in görevine son verilecekti, ama Schuster, Santiago Bernabeu'daki Recaro koltukları ısıtmaya devam ediyor.

Real Madrid, cumartesi akşamı kaos ortamında çıktığı Recreativo Huelva maçını Wesley Sneijder'in tek golüyle 1-0 kazandı. Dün gece Barcelona, Getafe'ye takılınca puan farkı, üçe indi. Senaryo, olumlu bir hal almaya başlamıştı ki, kötü haber gelmekte gecikmedi. Recreativo Huelva maçında sakatlanan Arjantinli Gonzalo Higuain'in de uzun süre sahalardan uzak kalacağı açıklandı. Ruud van Nistelrooy, Mahamadou Diarra, Arjen Robben, Ruben de la Red ve Fabio Cannavaro'nun bulunduğu sakatlar kervanına katıldı, Gonzalo Higuain.

Şampiyonlar Ligi'nde Juventus karşısında alınan iki mağlubiyetle tablo, olumsuza doğru evrilmişti. Real Madrid, arkadan gelen Zenit St. Petersburg'un sürpriz yapmasını istemiyorsa, Salı akşamı Bate Borisov deplasmanından üç puan ile dönmek zorunda.

Bernd Schuster'in seçme şansı bulunmuyor. Ruud van Nistelrooy ve Gonzalo Higuain'in yokluğunda Raul Gonzalez'in partneri olabilmek adına iki aday öne çıkıyor. Arjantinli Javier Saviola, favori. Kariyerinin son iki sezonunda serbest şekilde düşmeye devam eden performansından daha fazlasına ihtiyacı var, Javier Saviola'nın. Bu anlamda ortaya yeni bir isim atılıyor. O da Real Madrid Castilla'nın forvet oyuncusu, Alberto Bueno. Huelva maçının son bölümünde Raul'ün yerine oyuna dahil olan 20 yaşındaki forvet, Real Madrid'in Bate karşısındaki umudu olabilir.

2006 FIFA U-19 Dünya Kupası Finali'nde attığı iki golle İspanya'ya altın madalyayı getiren ve turnuvanın 5 golle en skorer oyuncusu olan Alberto Bueno adına yeni bir kariyer başlangıcı olabilir, Ruud van Nistelrooy ve Gonzalo Higuain'in sakatlıkları. Kim bilir, belki de sırası gelmiştir.

23 Kasım 2008 Pazar

OC Thunder: Yeni Döneme CP3 Damgası



''NBA'de Cuma'', New Orleans Hornets takımı adına geri dönüş gecesiydi. Hornets, Katrina Kasırgası dolayısıyla evinden uzak kaldığı iki senede ikamet ettiği Oklahoma'daydı.

Chris Paul ve arkadaşlarını konuk ettikleri dönemde, basketbola duydukları sevgi ve Hornets takımına verdikleri destekten dolayı gönüllerde taht kuran Oklahoma'daki basketbol seyircilerinin artık farklı bir ikonu vardı. Kevin Durant ve Thunder, Oklahoma'nın yeni evsahibiydi; ama gecede rolü çalan taraf, New Orleans Hornets olacaktı.

Hornets, 105-80 kazandı ve Oklahoma City Thunder'ın kısa basketbol tarihindeki ilk antrenör değişikliği gerçekleşti. Thunder ile sezonun ilk 13 maçında yalnızca 1 galibiyet alabilen P.J. Carlesimo'nun görevine son verildi. Yerine asistanı Scott Brooks getirildi. Scott Brooks'un Thunder'daki ilk maçı ise yine New Orleans Hornets'a karşı olacaktı. İki takım, arka arkaya iki gecede birbirlerine rakip oluyorlardı. Bu kez karşılaşma, Hornets'ın sahasındaydı ve Chris Paul, oldukça formdaydı.

Sezon başındaki performansıyla Paul, 20 sayı ve 10 asist başlığı altında NBA Tarihi için yeni bir sayfa açmıştı. Yeni sezonun ilk yedi maçında söz konusu barajları aşan Chris Paul, John Stockton'ın dokuz maçlık ''çift haneli asist'' rekoruna da serisinin sona erdiği Portland Trail Blazers maçında veda etmişti. New Orleans Hornets'in rakibini 87-82 ile geçtiği karşılaşmada 17 sayı ile oynayan Paul, 9 asistte kalıyordu. Paul, asistlerde çift haneli sayılara ulaşması halinde, sezonun ilk sekiz maçında 10 asist barajına ulaşacak ve Utah Jazz efsanesi John Stockton'ın dokuz maçlık serisine bir adım daha yaklaşacaktı, olmadı.

Devam eden maçlarda ise Chris Paul, etkileyici performansını sürdürecekti:

Houston Rockets, 12 sayı ve 12 asist
Sacramento Kings, 20 sayı ve 15 asist

Oklahoma City Thunder, 16 sayı ve 6 asist


Chris Paul, cumartesi gecesi de New Orleans Horrnets'in en önemli silahı olarak çıkacaktı sahaya.

Oklahoma City Thunder, geçici antrenörü Scott Brooks ile daha dengeli başladı karşılaşmaya. New Orleans Hornets adına David West'in 13 sayı ürettiği ilk çeyrekte rakibine Jeff Green ve Kevin Durant üzerinden cevaplar veren Oklahoma City Thunder, periyodun bitimine bir saniye kala Joe Smith ile bulduğu basket sonrasında da ilk 12 dakikalık bölümü 30-28'lik üstünlükle geçiyordu. Yeniliğin bir habercisi miydi, bilinmez; ama bazı şeyleri düşünmek için erken olabilirdi.

Thunder, NBA Tarihi'ndeki ikinci galibiyeti almak istiyordu muhtemelen. Scott Brooks'un planları bu hedefin üzerineydi. İkinci çeyreğin başındaki hızlı oyunla da skor 41-34'e kadar gelmişti; ama New Orleans Hornets, söz konusunda vites yükselterek oyunun kontrolünü eline alacaktı. Chris Paul'ün beş sayısı ile başlayan 13-0'lık seri, yine Chris Paul ile sona erdi. Devam eden bölümde Kevin Durant'in iki sayılık oyunu, New Orleans Hornets'in 34-41'den 51-43'e yükseldiği bölümde Thunder'ın hücum anlamındaki tek olumlu hareketi olarak kalacaktı.

New Orleans Hornets, ikinci çeyreğin ortasındaki atağıyla öne geçtikten sonra arkasına bakmadı. Thunder, son bölümde rakibini sıkıştırmaya çalışsa da Paul ve arkadaşları, sahadan 109-97 ile galip ayrılan taraf oldular. Hornets'da David West, 13-20 saha içi isabeti ile hücum ettiği karşılaşmada ürettiği 33 sayı ile maçın en skorer ismi olmayı başardı. Kevin Durant'in 11-16 şut isabeti ile bulduğu 30 sayı, Thunder'a galibiyeti getirmedi. (Durant üzerinden gelen 30 sayı ne kadar değerli, tartışması ayrıca yapılır; ama Durant'in iyi bir lider olmadığı kesin.)

Gecenin adamı Chris Paul oldu, tahmin edileceği gibi. Paul, 11-17 ile hücum ettiği karşılaşmayı 29 sayı, 10 ribaund ve 16 asist ile tamamlayarak triple-double yaptı. Kariyerinde beşinci kez bu seviyeye çıkan Paul, Thunder'ın yeni antrenörü Scott Brooks'a da kötü bir karşılama töreni hazırlamış oldu. Scott Brooks'un NBA'deki ilk antrenörlük deneyiminde triple-double ile oynayan Paul, bu anlamda son 23 sezondaki tek örnek oldu. En son 1985-86 Sezonu'nun açılış gecesinde Boston Celtics'ten Larry Bird, New Jersey Nets antrenörü Dave Wohl'ün antrenörlük kariyerindeki ilk maçında 21 sayı, 12 ribaund ve 10 asist ile oynarak triple-double yapmıştı. Dün gecenin ardından, Brooks da Wohl ile aynı kaderi paylaşmış oldu.

Chris Paul adına bir diğer önemli gelişme, top çalma serisinin devam ediyor olması. Paul, sahaya çıktığı son 96 maçın her birinde en az bir kez top çalmayı başardı. Bu anlamda, NBA Tarihi'nin en iyi ikinci ismi. Ve ilk sıra için de en kuvvetli aday.

Alvin Robertson, 105 maç, Kasım 1985-Aralık '86
Chris Paul, 96 maç, Nisan 2007-

Michael Jordan, 77 maç, Mart 1988-Mart '99

Eddie Jordan, 64 maç, Aralık 1978-Kasım '99

Gary Payton, 63 maç, Şubat 1996-Aralık '96

Oklahoma City Thunder adına P.J. Carlesimo, iyi bir birliktelik olmadı.

İç sahadaki 25 sayılık Hornets karşılaşması, Carlesimo'nun 500. kariyer maçıydı. Yalnızca Thunder için mi yanlış adamdı Carlesimo, bilinmez; ama istatistiksel anlamda bazı gerçekler vardı. Carlesimo, geride kalan 500 maçlık kariyerinde 204 kez kazanan tarafta yer alırken 296 gecede başını yastığa mağlup takımın antrenörü olarak koydu. Carlesimo, bu anlamda 40.8'lik kariyer galibiyet yüzdesiyle, en az 500 maça çıkan ve %50 galibiyet oranın altında kalan en başarısız dört antrenörden biri. P.J. Carlesimo'dan daha kötü olan isimler de var, elbet: Wes Unseld (202-345, %36.9), Tom Nissalke (248-391, %38.8) ve Don Chaney (337-494, %40.6).

NBA'de son yılların en güçsüz takımı, Oklahoma City Thunder. Lige, ''averaj takımı'' kavramını sokacak türden bir yapılanma. En kısa zamanda toparlanmalarını ve maçlarının ''angarya'' olmaktan çıkmasını dileyelim. Ek olarak, Chris Paul'ün istatistiksel anlamda iyi günler geçirmesine karşın, New Orleans Hornets'ın de bir an önce toparlanması ve Batı'da Los Angeles Lakers'a kafa tutabilecek takımlar arasına girmesi gerekiyor.

Ocak ayında Portland, Denver, Lakers ve Utah deplasmanları var. Hornets adına, sezon hakkında net fikirler edinebiliriz yeni yılın ilk haftasında.

Premier League'de Garip Cumartesi



Premier League'de son haftaların en ilginç maç haftası geride kalmak üzere.

Dün oynanan ve gol sesi çıkmayan üç maçın ardından bugün Blackburn Rovers'ı tek golle mağlup eden Tottenham Hotspur, sezon başından bu yana gördüğü kabustan uyanma yolunda emin adımlar atmaya devam etti. Sezonun ilk sekiz maçında İspanyol menajer Juande Ramos ile yalnızca iki puan toplayabildikten sonra takımın başına Harry Redknapp'ı getiren Spurs, 14 maç sonunda 15 puana yükseldi ve komuşusu Arsenal'in yer aldığı 5. sırayla arasındaki puan farkını 8'e kadar indirmeyi başardı.

Sondan başlamış olduk, ama tabii ki bu senaryonun gerçekleşmesi için birçok yardımcı faktörün aynı anda devreye girmesi gerekiyordu. Cumartesi günü, ne Stamford Bridge'de, ne Anfield Road'da, ne de Manchester United'ın konuk olduğu Villa Park'ta gol sesi çıktı - üç maçın da kendi içerisinde ayrı hikayeleri var. Mutlaka bunlara değineceğiz. Hull City, bir kez daha son saniyeye kadar mücadelesini sürdürdü ve Portsmouth savunmasının hatasıyla Fratton Park'tan bir puanı 2-2'lik skorla kopardı. Böylece, ilk altı sıradaki takımların tamamı, puan kaybı yaşamış oldu.

Liverpool, deplasman fakiri Fulham'a bir puan kaptırdı. Fulham, stratejik bir puan kazandı.

Steven Gerrard'ın yokluğu, Brezilyalı Lucas Leiva ile ikame edilmeye çalışıldı. Fernando Torres ve Robbie Keane, sahadaydı. Klasik 4-4-2 görünümündeydi, Liverpool. Sezon başından bu yana Steven Gerrard, iki forvet oyuncusundan uzak kalmanın sıkıntısını istatistiksel anlamda yaşıyordu. Robbie Keane, Gerrard'ın olmadığı maçlarda kulüpte 10. profesyonel senesini geçiren takım arkadaşını yerini dolduramıyordu. Bunun için suçlamak da yanlıştı, İrlandalı oyuncuyu aslına bakarsanız. Dirk Kuyt, bir şeyler yapmaya çalıştı. 70. dakikada Fulham kalecisi Mark Schwarzer'e takıldı. Liverpool, alışılagelmiş Anfield kayıplarından birini daha yaptı.

16.03.2005, v Birmingham: 0-0
18.09.2005, v M. United: 0-0
04.03.2006, v Charlton: 0-0
29.11.2006, v Portsmouth: 0-0
03.02.2007, v Everton: 0-0
10.02.2008, v Chelsea: 0-0
20.09.2008, v Stoke City: 0-0
22.11.2008, v Fulham: 0-0

Rafael Benitez ve Liverpool ilişkisine bu anlamda baktığımız zaman, enteresan sonuçlarla karşılaşabiliyoruz. Anfield Road'daki Premier League maçlarında gol gecikince pas yapmakta zorlanıyor, Liverpool. İçerisinde bulunduğumuz sezonda, bu sorunu aşmak üzerelerdi. Son dakikalarda gelen goller ve galibiyetler, önemli ışıklardı; ama Stoke City karşısında kaybedilen iki puan, herkesin aklının bir köşesinde kalmış olmalıydı. Yine de Stoke City maçında, sayılmayan gol, rakip kaleye gönderilen 25 şut ve kaçan bir dolu gol fırsatı ile karşılaştırıldığında dün akşamki Fulham maçı, oldukça yumuşak kalıyor.

Premier League'de cumartesi gününün bir diğer sürprizi, Stamford Bridge'deydi.

Chelsea, Jose Mourinho döneminde fırtına gibi estiği sahasında bu sezonki puan kayıplarına bir yenisini daha ekledi. Liverpool'a karşı alınan 1-0'lık mağlubiyet ile birlikte tarihe karışan müthiş serinin ardından Chelsea, Stamford Bridge'de sallanmaya devam ediyor. Yine de fazla haksızlılık etmemek lazım. Senaryo, Liverpool'un Stoke City önünde kaybettiği maçtakiyle örtüşüyor. Özetlerden anlaşıldığı kadarıyla, Chelsea'nin 90 dakika boyunca oyunu Newcastle United sahasında tuttuğunu, sayısız gol fırsatından yararlanamadığını ve Joe Cole ile bulduğu bir golün de yardımcı hakem tarafından iptal edildiğini söyleyebiliriz.

Chelsea'nin Brezilyalı menajeri Luiz Felipe Scolari, maçın ardından şunları söylemiş: ''Oyunun %70'ini rakip sahada oynadık. En az 10 kez gol pozisyonuna girdik. Onlar, bize karşı bunu bir kere bile denemediler. Peki, kim kazandı? Newcastle United, çünkü buraya bir puan için gelmişlerdi. Oyuncularım denediler, ama bizim günümüz değildi.'' Scolari'nin sezon başından bu yana sergilediği sessiz tavrın şaşkınlığı içerisinde olanlardanım. Jose Mourinho'dan aşağı kalmayacağını söylemiştik sezon başında. Brezilya veya Brezilya Milli Takımı'ndaki haline dönmesi için bu tip maçlar gerekiyor sanırım.

Arsenal, City of Manchester'dan 3-0'lık mağlubiyetle dönüyor; ama kimse için sürpriz olmasa gerek.

Sıkıntıları olduğunu biliyoruz, Arsenal'in. Sezon başından bu yana yaşanan ciddi sakatlıklar, Arsenal'i ideal bir kadro oluşturma konusunda rahat bırakmadı. Carling Cup'taki 19 yaş ortalamalı takımla idare etmeye çalıştı, Arsene Wenger; fakat dün akşam Emmanuel Adebayor'un yanına Cecs Fabregas da eklenince Wenger'in pek seçme şansı kalmadı. Yine de alınan 3-0'lık mağlubiyetten çok daha fazlası var, Arsenal adına. Manchester City'nin ilk golünde Mikael Silvestre ile Gael Clichy arasında yaşanan anlaşmazlık, Arsenal'in futbol karakterine uymadı.

Tüm bunların dışında William Gallas ve Gunners'ın genç oyuncuları arasında yaşanan kaptanlık krizi, Arsenal'i ilk dört sıranın ardından daha da aşağılara doğru götürebilir. Arsenal için iyi olmayan günlerde Manchester City'de de Arap sahiplerin menajer Mark Hughes ile yollarını ayıracakları konuşuluyordu. Sezon sonundaki kaçınılmaz son, Arsenal galibiyeti sonrası şimdilik ertelenmiş olabilir. Arap sahiplerin gönlünün nasıl alınacağını bilen Robinho, ikinci golde yanındaki takım arkadaşına göndermediği topu Arsenal kalecisi Manuel Almunia'nın üzerinden aşırttı ve 11. maçında 8. golüne imza atarak maaş zammı yolunda önemli bir adım attı.

Chelsea, Liverpool ve Arsenal'in kaybettiği toplam 9 puanın ardından Villa deplasmanında kazanacak Manchester United, müthiş bir avantaj elde edebilirdi.

Dört takım arasında en zorlu fikstüre sahip olan takımdı, Manchester United. Dahası, Chelsea, Liverpool ve Arsenal'in puan kayıpları, Aston Villa adına da fırsat olarak görülebilirdi. Villa, Emirates'te kazanarak Big Four'un arasına girme isteğini belli etmişti. Manchester United'ı mağlup edip rakibinin üzerine çıkma şansı da elindeydi; ama karşılaşmadan gol çıkmadı. Beraberlik sürpriz sayılamasa da golsüzlük, ihtiyatla karşılanmalıydı. Manchester United'ın bu konuda ne kadar dikkatli olduğunu biliyorduk. 36 maçlık seri sona erdi. Ağustos 2007'den bu yana ilk kez bir Manchester United maçı, golsüz tamamlandı.

İlk beş sıradaki takımların puan kaybı, Hull City ve Portsmouth için önemli birer fırsattı. Peter Coruch ile avantajı yakaladı, Portsmouth. İkinci yarıda beraberliği buldu, Hull City. Çok geçmeden Glen Johnson ile üst sıralara kapağı atan yine Portsmouth oldu, ama Hull City bırakmadı. 89. dakikada Pamarot'nun kendi kalesine attığı gol, Hull City'yi resmin içerisinde tutmak için yeterliydi. Diğer iki maçta, Riverside'dan mutlu dönen 3-1'le Bolton Wanderers oldu. Stoke City de West Bromwich'i 1-0 ile geçti. Orta sıralar, yukarılara biraz daha yaklaştı.

Tottenham Hotspur, 1-0 kazandı. Nefes aldı. Middlesbrough, Bolton önünde kaçan üç puanı çok arayabilir. Fulham, Liverpool'dan aldığı bir puanla yukarılarda kaldı. Eksik maçlarında Manchester United karşısında mucizeyi gerçekleştirebilirlerse, daha da fazlası için umutlu olabilirler. Orta sıradaki takımlar, bundan böyle yukarıya çıkabilirler; ama dikkat etmezlerse kendilerini bir anda aşağıda da bulabilirler. Enteresan bir tablo var, Premier League'de. Neler olacak, bakalım.

Son olarak. Pazartesi akşamı, Wigan deplasmanına çıkacak olan Everton, puan sıralamasında üstünde yer alan altı takımın da puan kaybettiği haftada kazanırsa, önemli bir avantajı da cebine koymuş olacak. Toffees adına son derece kritik bir sınav.