4 Ocak 2009 Pazar

Glen Johnson ve Sağ Bek Sorunsalı



Futbol, 1840 ve 1860'lı yıllar arasında yalnızca bir topun peşinde koşmak anlamıyla karşımıza çıksa da zaman içerisinde yaşadığı değişikliklerle 21. yüzyıla kadar gelmeyi başarmıştır. Kurallar özelinde varılan radikal kararlar, cesur çıkışlar ve oyuncuların bölgelere yayılarak sahip oldukları görev kavramı, futbolun gelişip büyümesini sağlayan önemli etkenlerdir.

Tarihin derinliklerinde topun olduğu bölgelere doğru koşu yapan ve top yerine rakibinin kaval kemiğine konsantre olan örnekler görebiliriz, fakat öğrenmeye devam ettiğimizde farklı görüntüler karşımıza çıkar. Toplu halde oynanmaya başlanır, futbol. Herkesin bölgesi ve yapacağı görev bellidir. Sistemler ortaya çıkar. 1970'li yıllara kadar geldiğimizde ise, farklı bir yol açılır. Savunmaya önem verilmeye başlanmıştır artık. 1950'li yıllarda Macaristan'ın İngiliz ekiplerini yenerek devrim gerçekleştirdiği sistem, 4-2-4'tür. Ve dörtlü savunma, yeni bir devrin başlamasına sebep olmuştur.

Bir çıkış noktasıdır, dörtlü savunma. Yeter ki bir fikriniz olsun. 1970'li yılların hemen başında geliştirildi, Macarların 4-2-4'ü. İlk hamle, 4-3-3 oldu. Kısa bir süre sonra da 4-4-2. Günümüzde, tam anlamıyla bir klasik haline gelen 4-4-2.

Ülkemizin 4-4-2 ile tanışması, 1990'lı yıllara kadar sarkmış olsa da, bu ana fikir, somut başarıları da beraberinde getirdi. Galatasaray'ın UEFA Kupası Şampiyonluğu veya Türkiye Milli Takımı'nın Euro 2000, 2002 Dünya Kupası ve Euro 2008'deki performanslarının altında oluşan temel sistem, 4-4-2'ydi. Tabii, tüm bunların yanında sistemin aradıkları da vardı. Futbolun son 40 yılındaki 4-4-2 etkisinde ihtiyaç duyulan hayati noktalar, yaratıcı oyunculardan ziyade, iki kanadın savunmacıları üzerindedeydi.

Futbol adına konuşmak için keyifli başlıklar vardır. ''Rüya 11'' yazmak veya üzerinde tartışmak da bunlardan biri olarak kabul edilebilir. Arkadaş ortamlarında ve otorite yorumlarında böylesi bir başlık üzerinden gidildiğinde, ironik görüntüler ortaya çıkar, çoğu zaman. Yakın geçmişe kadar, oluşturulan tüm rüya takımların sol kanat savunucusu Real Madrid'den Roberto Carlos olmuştur. Ya da bir dönem, Roma'nın çıkışından etkilenen isimlerden Fransız Vincent Candela, bir ihtimal de Arsenal'in rüya kadrosunun sol beki Ashley Cole.

Avrupa Futbolu'nun evlerimize kadar girmesinden midir, bilemiyorum; ama artık birkaç yıl öncesine değin gözümüzde ilah haline getirdiğimiz isimleri kolay kolay beğenemiyoruz. Hücum oyuncularını biraz dışarıda bırakabiliriz tabii. Rüya 11 oluşturulurken yine santrforlar ve ''deep-lying forward'' tarzındaki oyuncular, yerlerini garantiliyorlar; fakat ortaya çıkan sistemde savunma, üçleniyor. (Zamanı gelince 4-4-2 ve 3-5-2 karşılaştırılması ile de bir değerlendirme yapma fikrimiz var.) Sol bek veya sağ bek olmuyor. Klasik üç stoper izliyoruz ya da yazıyoruz.

Ve son dönemde, hem lokal anlamda hem de Avrupa Futbolu'nda dikkat çeken bir pozisyon kuraklığı yaşanıyor: Sağ Bek!

Ülkemizde bu başlık altındaki en net örnek, Galatasaray. 2000'li yılları başında Ümit Davala ve Capone ile bu bölgeyi ikame edebilen Galatasaray, geçici bir dönem Fransız Sebastien Perez'den verim almış olsa da ardından gelen herhangi bir isim, Galatasaray'ın savunmanın sağındaki yaralarına merhem olamadı. Uğur Uçar, bu konuda bir kurtarıcı olarak görülebilirdi. Şayet, Konya'daki büyük kaza yaşanmasaydı. Sabri Sarıoğlu, devşirildi bu bölgeye. Ardından Bursaspor'un 18 yaşındaki oyuncusu Serkan Kurtuluş alındı. Dahası, şu an sakatlıklarla başı belada olan Tobias Linderoth, geri döndüğünde yıllardır görev yaptığı ortaya sahaya veda edecek. Galatasaray'ın sağ bek zaafı da sürüp gidecek.

Brezilya'nın son yıllarda yetiştirip Avrupa'ya pazarladığı Maicon, Cicinho, Mancini, Rafael, Rafinha, Daniel Alves ve Juliano Belletti gibi üst düzey isimleri saymazsak eğer, yurt dışında da bu konuda ciddi sorunlar yaşayan takımlara rastlayabiliriz. Premier League'den Tottenham Hotspur mesela.

Sağ bek rotasyonu hususunda bir kafa karışıklığı daha var, genel manada. Afrikalıysanız, siyahi bir orta saha oyuncusuysanız ve tabii kas yapınız metrelerce ötesinden dikkat çekebiliyorsa, savunmanın sağı için günün birinde mutlaka değerlendirileceksiniz. Aklıma gelen ilk isim, Didier Zokora. Yıllardır maddi anlamda herhangi bir sıkıntı yaşamayan Tottenham, yukarıda bahsi geçen Brezilyalılar bir yana, sağ bek mevkiisinde ortalama performanslar sergileyecek bir isim bile bulamadı. Bu yüzden, Fransa'nın St. Etienne takımından aldıkları Zokora'nın orta sahadaki gücünden bile vazgeçtiler. Uzun süre savunmanın sağında görev yaptı, Zokora. Tıpkı Chelsea'deki örneği Ganalı Michael Essien ya da Galatasaray'ın Ahmed Barusso deneyindeki gibi.

Tottenham, dünyaları harcadığı yaz mevsimi transfer sezonunun son günlerinde Dinamo Zagreb'ten Vedran Corluka'yı kadrosuna katarak sorununun üzerine gitmeyi kabul etmişti.

Yine de, iyi bir sağ bek bulmak hala kolay değil. Premier League'de şampiyonluk için mücadele ediyorsanız bile.

Liverpool, savunmasının sağını sezon başından bu yana tek bir isme emanet etmek durumunda kalmıştı. Alvaro Arbeloa, Kırmızılar'ın bu bölgedeki yegane temsilcisiydi. Temmuz 2008'de Arbeloa ile rekabete girebilmesi adına Borussia Dortmund'dan transfer edilen İsviçreli Philipp Degen'in Carling Cup'taki Crewe Alexandra maçında Sami Hyppia ile çarpışması ve iki kaburgasının kırılmasının ardından iki ay boyunca sahalardan uzak kalacağının açıklanması, Rafael Benitez'e sezonun devam eden bölümünde seçme şansı vermedi. Arbeloa'nın yokluğunda stoper Jamie Carragher, savunmanın sağında oynasa da Liverpool, durumdan karlı çıkamadı.

Liverpool, yeni bir sağ bek arıyor. Gündemdeki ilk isim de, Portsmouth'tan Glen Johnson.

Sezon içerisinde en çok çalkanan kulüplerden biriydi, Portsmouth. Menajer Harry Redknapp'in Tottenham Hotspur'a gitmek için kulübü terk etmesi ve yerine yardımcı antrenör Tony Adams'ın getirilmesinin ardından Kulüp, devre arasındaki transfer sezonunda da önemli isimlerini kaybetti, kaybetmeye de devam edecek gibi. Orta sahanın beyni konumundaki Lassana Diarra, artık Real Madrid için oynuyor. Sezon başında Tottenham Hotspur'dan alınan Jermaine Defoe, Harry Redknapp'in yanına doğru yol almaya başladı. 20 milyon £'luk bonservis ücreti, transferin uzamasına neden olabilir; ama Portsmouth'un eline Juventus kozu da geçmiş durumda.

Lassana Diarra ve Jermaine Defoe sonrası Glen Johnson'ı da kaybetmek, Portsmouth'un tüm fikirlerini alt üst edebilir; ama Johnson'dan gelecek potansiyel 12 milyon £, akılları çelmek için yeterli bir neden. Kriz ortamındaki ekonomide Liverpool'dan alınacak bu miktar, Pompey'i rakiplerine oranla avantajlı duruma getirebilir. Tabii, Liverpool da krizden etkilenmezse. Liverpool menajeri Rafael Benitez, Glen Johnson'ı almak için elinden birkaç oyuncu çıkarması gerektiğini iyi biliyor. Yaz mevsiminde aynı nedenlerden dolayı, Gareth Barry transferi gerçekleşmemişti. Şimdi ise durum biraz farklı.

Real Madrid'in yeni antrenörü Juande Ramos'un İngiltere'deki kısa kariyerinde beğendiği isimleri Santiago Bernabeu'ya getirme projesi, Liverpool'un yararına olabilir. Keza, Ramos'un yeni hedeflerinden biri, Kırmızılar'ın sağ kanat oyuncusu Jermaine Pennant. Liverpool, Pennant için 3,5 milyon £ istiyor. Pennant'ın yurt içindeki taliplileri ise, Wigan ve Hull City. Tek başına Pennant, yeterli olmayabilir tabii. Liverpool'un diğer planı, Emiliano Insua'nın çıkışının ardından Andrea Dossena'yı göndermek olabilir. Tüm bunların bir toplamı olarak Liverpool, Glen Johnson için yeterli parayı denkleştirebilir.

Liverpool'un ihtiyacı var mı, Glen Johnson'a? Bence, var. Glen Johnson'ın Liverpool'a? Kesinlikle. İyi bir bileşim olabilir, ikili arasında. Glen Johnson, Chelsea kariyerinin ardından yeni bir şans bulmuş olur. Liverpool da ortalamanın üzerinde bir sağ bek.

Lassana Diarra, Jermaine Defoe, Glen Johnson. Hatta Niko Krancjar ve Slyvain Distin. Pompey'in bulması gereken ise, yeni bir formül.

5 yorum:

scapula dedi ki...

Chelsea, Glen Johnson gibi bir oyuncuyu 4 milyon pound gibi hayli düşük bir fiyata neden sattı, hâlen anlamış değilim zaten. Hele ki o bölgeyi uzun süre Paulo Ferreira, Belletti ve hatta Essien gibi (sağ bek pozisyonunda elbette) Johnson'dan iyi olmayan oyuncularla (bu da bence elbette) idare etmiş iken... Ben o zaman da çok beğenirdim bu oyuncuyu, bu sezon Spormax sağolsun hiçbir maçını izleyememiş olsam da en son izleyebiliyor olduğumda hâlen beğeniyordum. Şimdi de Liverpool'a transferi gündemde demek... Arbeloa'dan daha fonksiyonlu bir oyuncu olduğunu düşünüyorum, Liverpool'a defansif ve ofansif anlamda güç katacaktır, şayet transferi gerçekleşir ise.

ASY dedi ki...

Glen Johnson'ı bir kez çıplak gözle izleme şansı bulmuştum.

West Ham United'dan Chelsea'ye geçtiği sezonun hemen başında. İnönü Stadı'na gelmişti, İngiltere U-21 Milli Takımı ile. Henüz 19 yaşındaydı. Ve şöhret basamaklarını hızla çıkan her İngiliz gibi, ''şımarık'' bir görüntü içerisindeydi. Fatih Sonkaya'nın golüyle 1-0 kazanmıştı, Türkiye.

Türkiye U-21 Milli Takımı'nın o dönemdeki kadrosunda (2003-04) yer alan Serkan Balcı, Servet Çetin, Kemal Aslan, İbrahim Yavuz, Suat Usta, İbrahim Toraman, Selçuk Şahin, Okan Koç ve Tuncay Şanlı gibi oyuncular, İngiliz meslektaşlarından fazla bir popülariteye sahip olabilirlerdi. Keza, Portekiz ve İngiltere'nin önünde gruptan lider çıkmışlardı; fakat farklı bir klasik olarak, her Türk gencinin profesyonelliğe geçiş süreci içerisindeki buhranlarını yaşayarak kaybolmaya yüz tuttular.

Konuyu fazla dağıtmayalım.

Glen Johnson, Chelsea'de fena bir performans sergilemedi. Üç veya dört sezon Stamford Bridge'de kaldı; ama Roman Abramovic, sabırsız olunca ve Glen Johnson da hamle yapmak isteyince 2006-07 Sezonu'nda Portsmouth'a kiralandı. Geçtiğimiz sezon başında bonservisi de Pompey'e geçti.

Portsmouth'un formülünden daha önce bahsetmiştik. Arsenal, Tottenham, Chelsea ve Liverpool'da kariyerlerinin bir bölümünde yer aldıktan sonra çıkış arayan isimlerin adresi olmuştu, Portsmouth. Lassana Diarra'nın Chelsea ve Arsenal'deki maceralarının ardından soluğu önce Portsmouth, daha sonra Real Madrid'de alması, gayet iyi bir örnek olabilir bu duruma. Şimdilerde ise, Glen Johnson. Hala genç ve iş yapacak, seviye atlayacak durumda. Liverpool, bulunmaz bir fırsat olabilir kendisi adına.

Sevineceğimi söyleyebilirim bu transfere, bir futbolsever olarak. Bakalım. İlerleyen günlerde belli olur.

martin dedi ki...

chelsea bosingwayı aldığı için sattı glen johnson'ı.. ki bence doğrusunu yaptı..bence abartıldığı kadar iyi bir bek değil..

scapula dedi ki...

Bosingwa gelmeden iki sene önce kiralanıp, bir sene önce satılmadı mı Johnson? Tamam, elbette ki bir Bosingwa değil ama en iyi İngiliz sağ bek; bana göre tabii.

***

Eray,

Tuncay, Servet ve İbrahim Toraman yaşamadılar bence o buhranı. Bilhassa Tuncay, kendini futbola adadı, hep üzerine bir şeyler koydu ve hedefleri doğrultusunda yürüdü. Fenerbahçe seyircisiyle bütünleşmesi bile bu hedeflerini gerçekleştirme doğrultusunda bir araçtı, bana göre. Hâlen yaşı genç, o İngiliz meslektaşları kadar popülariteye sahip olmak üzere. Olacak da bu gidişle.

Servet, aynı şekilde, çok da fazla büyüsüne kapılmadı sanki şöhretin. Hayatını gece kulüplerinde, barlarda, sokaklarda geçirmedi. Onun futboluna level atlatma sürecindeki gecikme, Fenerbahçe formasıyla geçirdiği ciddi sakatlık ve Fenerbahçe savunmasının o dönemki oturmuş yapısına bağlanabilir bana göre. Ki Servet, geldiği yere, Anadolu'ya dönüş yapmasına rağmen tekrardan basamakları çifter çifter çıkmaya başladıysa, bu onun genel Türk futbolcusu mantalitesinden farklı hareket ettiğini gösteriyor.

İbrahim Toraman'ı ise yanlış kulüp seçimi bitirdi. Tuttuğu takım olan Galatasaray'a gelse, kaptandı şimdi. Yazık oldu.

Konuyu sen dağıtmayalım dedin ancak ben dağıttım, kusuruma bakma. Sağ bek ve Liverpool demişken, tekrardan konuya ucundan kıyısından yaklaşan küçük bir soru yöneltip öyle bitireyim bari.

Bonservisi Liverpool'a ait olan Godwin Antwi diye bir oyuncu var. Hiç izledin mi? Ya hazırlık maçıydı, ya kupa; bir kez 60 dakika civarı oynamıştı Liverpool formasıyla ve ben tesadüfen izlediğim o maçta çok beğenmiştim Antwi'yi. Stoper ve orta saha oynadığı ve Afrikalı (Gana asıllı İspanyol), yapılı bir oyuncu olduğu düşünüldüğünde; Glen Johnson transferi gerçekleşmediği ya da Liverpool o bölgeye benzer niteliklere sahip bir oyuncu monte edemediği takdirde Chelsea ve Tottenham örnekleri Anfield Road'da da karşımıza çıkabilir, belki. Antwi, Tranmere'de oynuyormuş şimdi. O izlediğim maçta kapasitesinin çok üzerine çıkmadıysa ve olağan futbolu bu ise, sene sonunda Liverpool kapıları ona ardına değin açılacaktır, diye düşünüyorum. Zaten biraz baktım, referansları da olumlu gibi.

ASY dedi ki...

Ata,

Buhrandan kastım farklıydı, aslına bakarsan. Bir klasik olmuştur ya, alt yapıdaki Türk yıldızların üst seviyeye çıktıklarında fiziksel manada yaşadıkları sorunlar. Onunla ilgiliydi biraz. Yoksa, İngiltere'de de genç futbolcular, barlara gidiyor, kız arkadaş ediniyor veya çok daha fazlasını yapıyor.

Okan Koç örneği, gece kulübü ve barlar kapsamına giriyor ne yazık ki. Tıpkı, eline geçen şansları, her defasında harcayan Berkant Göktan gibi. Çok önemli değerlerdi. Cristiano Ronaldo ve Quaresma, bahsettiğim gruptaki maçlarda Tuncay Şanlı ile Okan Koç'un gölgesinde kalan isimlerdi. Bir altın jenerasyon daha gelebilirdi, olmadı.

Türk futbol seyircisi olarak, bir yanılgımız daha var elbette. Alt yapıda oynayan tüm oyuncuların, birkaç yıl içerisinde, dünya yıldızı olmalarını bekliyoruz. Hepsinin bir Arda Turan haline dönüşmeleri kolay değil. Bu yüzden, bir önceki mesajda yazdığım bazı isimlerin (Suat Usta, İbrahim Yavuz, Serkan Balcı ve Selçuk Şahin gibi) seviye atlamaları, o günlerde de zordu. Aynı durum, Galatasaray'ın 1987-88 jenerasyonunda da yaşandı. Cafercan Aksu, Özgürcan Özcan, Erkan Ferin, Oğuz Sabankay ve Ferhat Öztorun gibi oyuncular, artık son şanslarını kullanmaktalar. Belki de, hepsinden bir anda, Hakan Şükür, Bülent Korkmaz veya Gheorghe Hagi olmalarını beklediğimiz için.

İbrahim Toraman, Servet Çetin ve Tuncay Şanlı'ya da değinelim.

Toraman, farklı türde bir adamdı. Orta saha ve savunmada oynayabilen, liderlik vasıfları olan, hücuma çıktığında skor yapabilen. Hem forvet, hem orta saha oyuncularına markaj uygulayabilen. Ama çok doğru. Son 10 yıllık dönem içerisinde başlı başına bir buhran yaşayan Beşiktaş'a gitmesi, bitirdi kendisini.

Servet Çetin'in izlediği yol, İbrahim Toraman'ın modeli olabilirdi. Fenerbahçe'de yaşadıklarının ardından ancak Sivas'a giderek soluk alabilmişti, Servet. Daha sonra Florya'nın havasını aldı. Galatasaray kariyerinin hemen başında, yaptığı hataların altından da kalkmasını bildi. Türk Futbolu'ndaki en uç örneklerden biridir, Servet Çetin. İngiltere'yi mağlup eden takımın bir elemanı olduğu için ismi geçmişti, bir önceki mesajda.

Tuncay Şanlı, Türk futbolcularının tamamına örnek olabilecek bir harekette bulundu. Bir sıkıntıdan daha bahsetmiş olalım, tam da bu noktada. Galatasaray veya Fenerbahçe'de (bir ihtimal Beşiktaş) kariyerinin zirvesine çıkan genç oyuncuların Avrupa'ya transferleri gündeme geldiğinde, ''X takım, Galatasaray'dan büyük değil. Gidersem, Real Madrid veya Barcelona'ya giderim.'' tadında açıklamaları oluyor. Middlesbrough ile tüm tabuları yıktı, Tuncay. Doğru olanı da yaptı. Fenerbahçe formasıyla yılda iki veya üç kez çıkacağı seviyeyi 38 haftanın her anında yaşadı. Bu bilinçle gitti. Ve iki sezonluk performansıyla da daha büyük bir transfer yapabileceğini kanıtladı. Tabii, bir iki yaş genç olsaydı, iyi olurdu.

Godwin Antwi.

İzlediğin maçın bir hazırlık maçı olması, kuvvetle muhtemel. FA Cup veya League Cup'ta sahaya çıkmamış kendisi. (Kulübün maç notlarının tutulduğu siteye göre.) Açıkçası, ben hiç izleyemedim. Adını da geçtiğimiz günlerde, Rafael Benitez'in Liverpool'daki menajerlik kariyerinde transfer ettiği oyuncular listesinde görmüştüm. Bir fikrim yok, kendisi hakkında. Şöyle bir şey var tabii. 20 yaşında. 2005-06 Sezonu'ndan bu yana, İngiltere'de üç ayrı takıma kiralanmış. Ve Tranmere Rovers ile sözleşmesi, Ocak 2009'da bitiyor. Bunun ardından da geri dönüş olmazsa, dahası zor olur sanırım.

Yine de Ganalı, stoper, orta saha. Görebiliriz tabii kendisini, Liverpool savunmanın sağında. Tıpkı şartlı bir refleks gibi.