15 Ocak 2009 Perşembe

Metin Oktay, Ağları Yırtan Gol ve Rekabet



Cumartesi günü, Galatasaray ve Fenerbahçe rekabetinin 100. yıldönümü.

Türkiye'nin iki dev kulübü, ilk kez 17 Ocak 1909 günü Union Club sahasında karşılaşmış ve o dönem rakibinden oldukça güçlü bir kadroya sahip olan Galatasaray, Emin Bülend Bey'in (Serdaroğlu) iki golüyle Papazın Çayırı'ndan 2-0'lık skorla galip ayrılmıştı.

Galatasaray, 1905 yılında kurulduktan iki sene sonra bir başka Müslüman takımı olan Fenerbahçe kurulacak ve durum Galatasaray cephesinde sevinçle karşılanacaktı. (Detaylı bilgileri alabileceğiniz bir yer biliyorum.) 1909 yılındaki ilk mücadelenin ardından da iki kulüp arasında oldukça içten ve saf, yalnızca sporun ruhuna yakışabilecek bir rekabet başlamıştı. Herhangi bir çıkış noktası yoktu. Tarihteki tüm örneklerinden farklı olarak. Hiç kimse, ayrı uçlardan gelmiyordu. Ya da değişik bir sosyal seviyeden.

Rekabet gelişti devam eden yıllar içerisinde. Hikayeler çıkardı, efsaneler oluşturdu.

Fenerbahçe tarafında da. Galatasaray tarafında da. Rekabetin sarı ve kırmızı olan yanına baktığımızda modern çağa geçiş döneminde büyük bir efsaneyle karşılaşıyoruz: Metin Oktay. Galatasaray sevgisi dillere destan olan. Ama bir yandan, sahip olduğu sportmen karakteriyle rakip taraftarlar tarafından da saygı duyulan.

Galatasaraylı Metin'in kulübündeki 14 yıllık futbolculuk kariyerinde yaşadığı unutulmaz an, hiç kuşku yok ki, 10 Haziran 1959 günü Fenerbahçe'nin 1-0 mağlup edildiği karşılaşmada attığı ağları yırtıp geçen goldü. Birçoğumuz, belki de hepimiz, golü canlı olarak yaşayamadık. Hep dinledik, öğrenmeye çalıştık. Fotoğraflarını gördük. Bilemedik, Metin Oktay'ın topa vurduğu anda hissettiklerini. Ya da vurmadan önce düşündüklerini. Neler olmuştu ki sahi? Nasıl bir güçtü, Metin Oktay'a o vuruşu yaptıran?

Metin Oktay'ın kaleminden okuyalım o anı, öncesi ve sonrasını. Ardından düşünelim.

''...Fenerbahçe ile oynayacağımız her maçın havası ayrı olurdu. 1959 yılının 10 Haziran günü oynayacağımız Milli Lig'in ilk final maçının önemi de çok büyüktü. Futbol Federasyonu, maçın kritik olması yüzünden Yugoslavya'dan hakem getirmeye karar vermişti. Federasyon bile, o yüksek tansiyon içerisinde yerli hakemlerin maçı bitiremeyeceklerine inanmıştı. Peki, gelecek olan Yugoslav hakem bitirebilecek miydi acaba 90 dakikayı?...

Spor basınında da maçın tansiyonu yükselmişti. O yüzden, Belgrad'dan Yeşilköy'e inen Yugoslav Havayolları'ndaki hakemin üzerine çevrilmişti bütün flaşlar... Zaten hakem Yeşilköy'e inince neye uğradığını şaşırmış o kadar gazeteciyi karşısında görünce. O arada şaka da yapmış. 'Pardon, ben Avrupa Finali yönetmeye mi geldim?' diye.

Maçtan bir gece önce, Yeşilköy'deki Çınar Otel'de Yugoslav hakemin üç Fenerbahçeli yöneticiyle birlikte yemek yediği görülünce, İstanbul'da kıyametler koptu... Galatasaray Kulübü'nün telefonları yüzlerce ihbarla inliyordu. 'Maç, Çınar Otel'de masa başında, hem de içki masasında satıldı... Yugoslav hakem, Fenerbahçe'yi galip getirmek için ne lazımsa yapacak!...'

Bunun üzerine Galatasaray Kulübü, maçın hakeminin değiştirilmesi için Federasyon'a başvurdu. Fenerbahçelilerle yemek yiyen hakem, bu itirazdan sonra ne yapacağını şaşırmıştı. Gazeteciler, Çınar Otel'de Yugoslav hakeme, 'Şimdi, ne yapacaksınız?' diye sorunca, adam ağlayıp zırlamaya başlamış: 'Ben, bu yüzle memleketime dönemem. N'olur, lütfen Galatasaraylılara iletin. Maçı namuslu bir şekilde yöneteceğim...' Bu mesajdan sonra Galatasaray Yönetimi, olağanüstü bir toplantı yaptı ve meselenin üzerine gitmemeye karar verdi. Ve o Yugoslav hakemle iki takım sahaya çıktı.

10 Haziran 1959... Dolmabahçe Stadı yükünü almış, ezeli mücadeleyi bekliyor. Sıcağa rağmen tribünler, her zaman olduğu gibi, rengarenk... Oyun çok hızlı başlamıştı. Maçı mutlaka kazanmak istiyorduk. Çok hırslıydık. Turgay, uzun bir degaj yaptı. Boş top, ceza sahasının üstüne süzülmüştü. Topa, kaleci Özcan Arkoç ile birlikte yükseldik. Özcan, topa uzanabilmek için, adeta benim sırtıma tırmanmıştı. Çok yükselmiş, çok yükselince de dengesini kaybetmişti. İkimiz birden yere düştük. Özcan, anlayamadığım bir şekilde kıvranmaya başladı.

O anda da Fenerbahçe tribünleri ayaklanmıştı. Benim Özcan'a vurduğumu sanıyorlardı. Halbuki, hiçbir şey yapmamıştım Fenerbahçe kalecisine. Ama artık, tribünleri durdurmak mümkün değildi. O çirkin tezahüratın, tribünlerden yükselen o çirkin kelimenin muhatabı ilk defa ben oluyordum. Beynim yumak yumak olmuştu. Şaşırmıştım. Tribünlerin kötü tezahüratlarından utanmıştım. Suçlu olmamama rağmen utanmıştım. O sırada yanıma Fenerbahçeli Naci Erdem ile Basri Dilimlili geldiler. İkisi de çok sevdiğim arkadaşlarımdı. Benim kasıtlı hareket yapmayacağımı gayet iyi biliyorlardı.

Ben, Basri ve Naci ile konuşurken birden diz kapağıma bir tekme yedim. Acıyla, tekmeyi vurana baktım. Bana vuran, kendine Fenerbahçe'de o sırada yer edinmeye çalışan Avni idi. O acıyla ben de Avni'ye bir yumruk attım.

Yumruğu Avni'nin suratına indirince saha karıştı. Antrenörümüz George Dick, Eşfak Aytaç, Muzaffer Bozok ve menecerimiz Osman İncili, beni olaylardan sıyırıp saha dışına kaçırmaya çalışıyorlardı. O kargaşa arasında da Muzaffer Bozok ile menecer Osman İncili Yugoslav hakemi cimcirip, 'Utanmaz adam, Çınar Otel'de yediğin yemeğin bedelini mi ödüyorsun?' diye bağırıyorlardı. Cimcirilen hakem de, Türkçe bilmediği için boş gözlerle etrafına bakınıp yardım istiyordu.

Aradan iki üç dakika geçmiş, saha boşalmıştı. Yugoslav hakem hışımla yanıma yaklaştı ve bana saha dışını gösterdi. O güne kadar hiçbir hakemden bu kararı duymadığım için, neye uğradığımı şaşırmıştım. Ağlıyordum. Hem de hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Sahadan çıkmadan önce gittim, Fenerbahçe tribünlerinin önüne çakıldım. Ben gidince, tribündekiler de şaşırmıştı. Biraz önce o çirkin kelimeyi bana layık gören insanlardı onlar. Durdum. Bir baştan, bir başa Fenerbahçe tribünlerini gözlerimle süzdüm. Sonra yere eğildim ve bana küfreden Fenerbahçe tribünlerini selamladım.

Ortalık sakinleşmişti. Ben soyunma odasına gitmeye karar verirken Suat, Turgay ve diğer arkadaşlarım, kolumdan tutup, 'dur' dediler. 'Galiba hakem kararını değiştiriyor...'

Oyun duralı, 7 dakika kadar olmuştu. Ve 7 dakika sonra, Yugoslav hakem beni sahadan atmaktan vazgeçti. Karar değişince, Fenerbahçeli futbolcular kahroldular. Çünkü benim çıkmamla onlar rahat bir nefes alacaklar ve belki de maçı kazanacaklardı.

İşte, bundan sonra bir gol geldi ki, ne gol... Türk Futbol Tarihi'ne geçen bir gol... Yüzbinleri ağlatan gol. 37. dakikadaki tek golü ben atıyorum, ağları parçalayan bazukayı Fenerbahçe kalesine yolluyorum. Ve Milli Lig'in ilk final maçında Fenerbahçe'yi 1-0 yeniyoruz. 3-5 dakika önce, sahadan atılmaktan kurtul, sonra da o muhteşem golü at. Allahım rüya gibiydi sanki o an.

Evet, önümdeki topa çok dar bir açıda vurmak zorundaydım. Bu bir an meselesi idi. Zaten birçok gol, böyle anları değerlendirerek atılır. Bu kısa zaman içinde başımı kaldırdım ve kale içinde bir noktaya bütün kuvvetimle vurdum. Kaleci Özcan, kaleyi kapatmıştı. Buna rağmen vurduğum top, Fenerbahçe kalesine hızla gitti. İnanın, topun baktığım noktadan dışarı çıktığını, ağları parçaladığını sonra öğrendim. Golden sonra, arkadaşlarımın kucağındaydım. Tribünlerden 'Cim... Bom... Bom...' sesleri geliyordu. Halbuki hakem de dahil, golü Dolmabahçe Stadı'nda kimse fark etmemişti. Yugoslav hakem de önce aut vermiş, sonra yırtılan ağları görünce, gole hükmetmişti.

Maçtan sonra, soyunma odalarının tünelinde, Fenerbahçe'nin eski kaptanlarından Fikret Arıcan, Dr. İsmet Uluğ'a benim de duyabileceğim bi şekilde şöyle diyordu:

'Vallahi azizim, bizim zamanımızda topa en iyi vuran adam Bekir'di. Ama itiraf edeyim ki, Metin daha iyi vuruyor'...''

Böyleydi o efsane golün hikayesi.

E, peki tanıdık semboller yok muydu? Tabii ki, vardı. Yeni transfer olduğu veya forma şansı bulmakta zorlandığı takımda kendine yer edinebilmek adına tribündeki taraftarına yaranmaya çalışan oyuncu? Yabancı hakem tartışmaları? Hakemle maç öncesi yenilen yemek ve o yemeğin konu edilmesi? Tribündeki fanatizm? (Her ne kadar dönemimizdeki kadar olmadığını düşünsek de.)

Rekabet, hiçbir zaman Fenerbahçe'nin 25. kuruluş yıldönümü törenlerindeki gibi olmayacak. Ya da iki sene içerisinde eve yeni bir kardeşin gelmesi sevinçle karşılanmayacak. Ona destek olunmayacak. Ama bize anlatılanlar? ''Biz, eskiden hep beraber maç izlerdik. Futbolcular, birbirlerine karşı hep sportmenlerdi. Tribünlerde en ufak bir kötü söz olmazdı. Rekabet, o zamanlar çok anlamlıydı.'' sözleri?

Son 15 veya 20 yılda kirlendiği söylenir, rekabetin. Doğrudur. Kendi jenerasyonumuz olduğu için rahat konuşabiliriz bu manada. Daha öncesi ise karanlık. Dipsiz bir kuyu. Bilemezdik ki, izlemediğimiz, görmediğimiz, bilmediğimiz maçlardaki rekabeti. Şimdi, karşılaştırma yapabilir miyiz peki? Metin Oktay gibi, Fikret Arıcan gibi insanlara rağmen nasıl ve tam olarak ne zaman kirlenmişti bu rekabet?

Ve bizim rolümüz ne olmuştu tüm bunlar yaşanırken?

3 yorum:

Ack dedi ki...

Karşı tarafta da böyle bir bilgi var:

http://www.3puan.net/09/11/2008/aglari-delen-gol/

scapula dedi ki...

Eray,

Ben bu hikayeyi bilmiyordum. O yüzden önce teşekkür ediyorum, keyif aldım okurken. Yalnız, kafam karıştı şimdi. Metin Oktay'ın, kariyeri boyunca yalnızca bir kez oyundan atıldığı söylenir, o da Fenerbahçe maçında, bildiğimiz gibi. Peki o Fenerbahçe maçı, bu Fenerbahçe maçı mıdır? Yani Metin Oktay aslında hiç oyundan atılmamış mıdır? Ya da, iki ayrı Fenerbahçe maçında olmak üzere iki kez oyun dışı kalmış, birinde bu karar geri mi alınmıştır; bu konuda net bir bilgin var mı?

Biraz araştırmak istedim, ancak hep çarpık bilgilerle karşılaştım. Yıllar yılı okuduğumuz, duyduğumuz neydi? Fenerbahçeli Yılmaz Şen'in maç boyunca süren tekmelerine sonunda bir yumrukla cevap vermiş; bu yumruk sonrası kırmızı kart* görmüş ve "Taraftarların yüzüne nasıl bakarım baba?" diyerek futbolu bırakmayı düşünmüş, Metin Oktay. Ancak aynı hikaye, yabancı hakem ve tribünleri selamlama ögelerini de içinde barındırıyor. Benim çıkarımım şu ki, iki olay var ve bunlar birbirine karıştırılmakta. Yılmaz Şen'in Fenerbahçe'ye transfer oluş tarihinin 1965 oluşu da bu ihtimali kuvvetlendiriyor. Ancak bu durumda, bilgi kirliliğinin önlenmesi gerekiyor. İkinci ihracında da aynı şekilde tribünler Metin'e küfretmiş, Metin de onları selamlayarak bu tepkiyi alkışa çevirmiş değil ise; ortada birbiriyle iç içe geçmiş yanıltıcı hikayeler dolaşıyor. Eğer ulaşma olanağın var ise, bu ikinci kırmızı kartın hikayesini de bizimle paylaşabilirsen sevinirim.

* Elbette burada geçen "kırmızı kart" tabiri, güne uyarlanmış. Yoksa o zaman kırmızı kart yok tabii; hakem oyuncuya parmağıyla saha kenarını gösteriyor sadece...

Son olarak, kitabına göz koydum, haberin olsun. :)

Sevgiler;

neretva dedi ki...

Fener'i seviyorum ama futbolu daha çok. Bence bunu beyninde kaybedenler rekabetin kirlenmesine neden olmaktadır. O virüs beyne girdiği zaman sorun da başlıyor.