19 Mart 2009 Perşembe

1994-2009: Futbolun ''Efendi'' Efsaneleri



Dünyanın her yerinde kanıksanmış bir profili vardır futbolcuların.

Tüm hayatlarını bu meslek üzerindeki şekillendirirler, futbolu kurtuluş olarak görürler. Ve gerekirse eğitimlerine devam etmeyip yalnızca bir topun peşinde koşmaya adarlar kendilerini. Futbolcu figürünü dev şirketlerin Genel Müdür koltuğunda hayal edemezsiniz. Yeşil saha için yaratılmışlardır onlar zira. Ama her örnekte geçerli olmayabilir bu durum. Özeldir bazıları.

Harry Kewell. Çıkış noktamız bu asil Avustralyalı. Yerli ve yabancı oyuncu çekişmesinden tamamen uzak, herkes tarafından saygı gösterilen, kesinlikle kendisini diğer arkadaşlarından üstün görmeyen müthiş bir profesyonel. Bayrak Adam. Stoper. Oynadığı veya oynayacağı tüm takımlarda değişmeyecek gerçek bu. Günümüz futbol dünyasında apayrı yere sahip bir futbol adamı, Harry Kewell; çünkü maalesef ki, bu gibi isimler yavaş yavaş azalmaya devam ediyor.

Galatasaray adına son derece önemli bir karşılaşma var bu akşam. UEFA Kupası'nda son sekiz takım arasına kalabilmek için Almanya temsilcisi Hamburg'un saf dışı bırakılması gerekiyor. Ama kolay değil. Servet Çetin, Fernando Meira, Emre Güngör, Emre Aşık ve Mehmet Topal. Galatasaray, UEFA Kupası'nda yürüyüşünü planladığı yola başladığında kağıt üzerine yazılan beş stoper, çeşitli nedenlerle yok maç kadrosunda. Bu bölge için kalan tek isim Semih Kaya da antrenörüne yeterli güveni vermiyor. Kaçış, sol kanat savunucusu Hakan Balta'yı stoper oynatmak. Yanında da Harry Kewell. Şartlar böylesine zor. Ama yine de birkaç ipucu var, bu noktada.

Harry Kewell'ın savunmanın tam kalbine koyabilmek adına dayanılan iki çıkarım söz konusu.

1. Kewell, özgüveni ve duruşuyla takım arkadaşlarına da gerekli motivasyonu sağlayacaktır.
2. Kewell, stoper oynamayı kesinlikle dert etmeyecek ve işini yapmaya çalışacaktır.

Tesadüf mü, Avustralyalı'nın savunmada başlayacak olması? Hayır, değil. İşte, tümevarım da buradan başlıyor.

1994 Dünya Kupası. Kişisel konuşalım. Futbol adına ilk büyük organizasyondu, kendi jenerasyonumuz için. Dolayısıyla, 2009'dan geriye doğru giderken 1994 yılında duracağız. Harry Kewell gibi örnekleri çoğaltmaya çalışacağız. (Mutlaka, unutacaklarımız da olacak. Ama bir şekilde eli yüzü düzgün bir 11 çıkacak ortaya. Çeşitli kriterler de var tabii. Kewell gibi futbolculara tekme atılması veya faul yapılması içinizi acıtır ya, hani. Öyle bir sentez işte, yapmaya çalıştığımız.)

Kalecilerden başlayalım. Birkaç aday içerisinden seçtiğimiz isim, çok da yabancı değil.

CLAUDIO TAFFAREL: ''Brezilya'dan kaleci çıkmaz!'' önermesini tarihe gömen efsanevî isim. Başarılarla dolu futbol kariyerinde yolunun Türkiye'ye düşeceğini tahmin ediyor muydu, bilinmez; ama yaşattıklarıyla unutulmazlar arasındaki yerini aldığı kesin. Yalnızca yeşil sahada değil. Dünya tatlısı çocukları ve sempatik eşiyle rol aldığı reklam çekimleri, ''çok güzel'' repliklerine kattığı orijinal yorum ve hepsinden önemlisi, ''İnsanların beni çok iyi futbolcu olarak hatırlamasındansa çok iyi insan olarak hatırlamasını tercih ederim.'' açıklaması.

Yeşil saha kısmını da açmak gerekir. Evinden Florya'daki antrenmanlara gelirken bisiklet kullanmayı tercih eden Brezilyalı (ki sponsor firma, kendisine bir otomobil hediye ettiğinde çocuklar gibi mutlu olmuştur), Milli Takımı ile 4 Dünya Kupası'nda mücadele ederken Galatasaray SK Tarihi'ndeki en büyük başarı UEFA Kupası Şampiyonluğu'nun da sembollerinden biri olmuştur, Final maçının en iyi oyuncusu seçilerek. Türkiye'ye yolunun düşmesi büyük şanstı, ülke futbolu için. Hücumun defans dörtlüsünden değil, kaleden başlayabileceğini ve hatta kalecilerin asist(ler) yapabileceğini öğrendik Taffarel sayesinde. Ama en önemlisi, bir insanın hem örnek hem de efsane olabileceğini gördük. Kötü yanı, yeri biraz zor doluyor işte.

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: David Seaman, Gianluigi Buffon...)

Sağ bek. Dünya futbolunda ''sorunsal'' hâline gelen terim. Neyse ki; Brezilyalılar adına, böyle bir problem yok. Gelenek; Dani Alves, Maicon, Cicinho, Mancini, Belletti, Rafinha ve Rafael ile devam ediyor. Ama seçimimiz, Brezilya'dan değil. Yine de yakın oralara.

JAVIER ZANETTI: ''Ben de zorlu bir çocukluk dönemi geçirdim. Ve ne yazık ki; bu kriz ortamında olan çocuklara oluyor.'' Zanetti'nin 2001 Arjantin Ekonomik Krizi üzerine yaptığı açıklama bu. Ardından da PUPI adlı yardım kuruluşunu ortaya çıkıyor zaten. Ülkesinde ''Pupi'' takma adıyla tanınan Javier Zanetti, eşi Paula ile birlikte hayata geçirdiği projede Arjantin'den yardıma ihtiyacı olan çocukların tüm bakımlarını üstlenip onlara yeni bir hayat fırsatı sunuyor. Bu işin bir tarafı. Zanetti'nin Zapatistalar'a sağladığı yardım ve takım arkadaşı Esteban Cambiasso ile kurduğu dernekler de Arjantinli'yi diğer örneklerden ayırıyor.

Yalnızca bunlar mı, tabii ki hayır. Zanetti, ''yardımsever'' olduğu için yer almıyor listede. Inter gibi her sezon 10+ oyuncu transfer eden bir klüpte 600 maç barajını aştığı, yıllarca kaptanlık yaptığı, yalnızca işine konsantre olduğu, saygınlık kazandığı ve liderlik karakteri için listedeki savunmanın sağına yerleşiyor. Ama gerekiyorsa orta sahanın sağında veya merkezinde de görebilirsiniz, Zanetti'yi. Bu anlamda bir sorun olmayacaktır. Il Trattore, Il Capitano veya sadece Pupi. Ne derseniz deyin. Mar Del Plata'daki SOS Çocuk Köyü ve Gençlik Evleri'nin (SOS Children Villages) sponsoru olan isim değişmeyecek: Javier Adelmar Zanetti. Kariyerinin kalan bölümünde de işini yapmaya ve diğerlerini örnek olmaya devam edecek, Arjantinli efsane.

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Dan Petrescu, Cafu...)

Savunma merkezi konusunda bazı sıkıntılar olmalı. Futbolun en sert mevkiisinde oynarlar zira buradaki isimler. (En azından 1990'lı yıllarda durum böyleydi. Daha sonra, ''ön libero'' kavramı çıkınca işler değişti.) Dolayısıyla; hangi ismi seçersek seçelim itirazlar olabilir. Ama bir yerden de başlamak lazım.

FRANCO BARESI: O bir ''One Club Man.'' Kendisinden iki yaş büyük kardeşi Guiseppe gibi Inter efsanesi değil, en büyük Milan sembollerinden biri olma yolunu henüz 16 yaşında iken seçen Franco, futbolu bıraktığı 37 yaşına kadar yalnızca kırmızı ile siyah renklerini taşıdı. Ve 21 yıllık kariyeri boyunca üzerinden çıkarmadığı 6 numaralı forma ile de futbol lügâtına, ''Emekli Forma'' kavramını sokmayı başardı. Belki, faul yapmaya ''kıyabilirdiniz''; ama Ruud Gullit, Marco van Basten ve Frank Rijkaard'lı takımın arkasını toplayan isim olması bile kendisine saygı duymanıza yeterli olacaktır.

Milan için 532 karşılaşmada 16 gol attıktan sonra, jübilesinde rakip ağları havalandırmasının ardından göz yaşlarını tutamayan bir profesyoneldi, Franco Baresi. İlginç anektodların adamı. Roberto Baggio'nun kaçırdığı penaltı ile jeneriklere konu olan ABD 1994 Dünya Kupası Finali'nde İtalya'ya karşı kullanılan penaltı vuruşlarından yararlanamayan diğer isimdi. Hırsın ve mücadelenin sembolüydü. 1992 ilâ 2002 yılları arasında Şampiyonlar Ligi'nde yer alan oyuncular arasındaki en iyi stoperdi. Ve bunlardan çok daha fazlasıydı. Milan'ın efsanevî döneminde Alessandro Costacurta, Mauro Tassotti ve biraz daha ileride Demetrio Albertini gibi semboller de vardı; ama tüm bunların toplamı olarak Franco Baresi'nin listeye dahil edilmesi gerekiyordu.

FERNANDO HIERRO: Kariyeri sürprizlerle dolu bir defans oyuncusu. Harry Kewell'ın 2005 yılında UEFA Şampiyonlar Ligi Finali'ne Liverpool forveti olarak başlaması ve bu akşam UEFA Kupası maçı için Galatasaray stoperi görevini üstlenecek olmasının üzerinden üç yıl bile geçmedi. Avustralyalı oyuncu adına hızlı bir değişim. Öyle ki; bu konuda en net örneklerden biri olan Hierro bile, bu dönüşümü yıllar içerisinde yaşamıştı. Forvet olarak başladığı kariyerinin devam eden seyrinde önce defansif orta saha oyuncusuna evrilen Hierro, Real Madrid savunmasının merkezinde efsane olmayı başarmıştı en sonunda.

Liderlik, oyun zekâsı ve saygınlık. Tüm bu vasıflar, Hierro ile vücut buldu yıllarca. 1991-92 Sezonu'nda La Liga'da attığı 21 gol sonrası yıllarca stoper olarak görev yapsa da tam 10 sezon sonra 3-1 kazanılan bir Real Zaragoza maçında hat-trick seviyesine çıkmayı başarmıştı, Hierro. Ama Real Madrid'in antrenman sahasında yıllardır alışılagelen o tartışmalardan birinde Clarence Seedorf ile birbirine girince kendisini evvela Al-Rayyan, sonra da Bolton Wanderers'da bulmuştur. İspanya Milli Takımı'nın Raul'den sonraki en golcü oyuncusu olan Hierro, bir sezon formasını giydiği Bolton'un simgelerinden biri hâline gelmiş; fakat tüm ısrarlara karşın 2003-04 Sezonu sonunda futbolu bırakmayı tercih etmiştir. Başlığın en iyi örneklerinden biri olarak kabul edilebilir, bu anlamda.

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Laurent Blanc, Nestor Sensini, Alessandro Costacurta, Frank de Boer, Miguel A. Nadal, Alessandro Nesta...)

Asıl sıkıntı, savunmanın solunda galiba. İsim saymak veya sıralamak çok kolay değil. Bunda biraz da, yıllar boyunca bu bölge için yalnızca ''Roberto Carlos'' opsiyonunun mevut olmasının katkısı bulunabilir. Ama yine Milan'ın o efsanevî kadrosundan yola çıkalım. Sol kanadı savunan bir genci yerleştirelim buraya da.

PAOLO MALDINI: Bir başka ''One Club Man.'' 1984 yılından 2009'a kadar yalnızca tek forma. Tabii, biraz daha farklı durum söz konusu Baresi'den. 6 numaralı forma, sonsuza kadar kalacak Milan müzesinde. Milan için ilk defa 16 yaşında sahaya çıkmasının üzerinden 25 yıl geçen Maldini'nin sırtına geçirdiği 3 numaralı forma ise, sadece tek bir vücutta simgeleşebilecek önümüzdeki yıllarda. Paolo; babası Cesare'den aldığı bayrağı, 1996 doğumlu oğlu Christian'a devretmeyi bekliyor olmalı. (Paolo ile ilgili olarak fazlaca söz kullanmaya gerek yok, aslına bakılırsa.)

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Bixente Lizarazu, Christian Ziege...)

Takımı biraz da zorlama bir kararla 4-2-3-1 şeklinde süreceğiz sahaya. İki kişilik orta saha kontenjanını iyi değerlendirmek gerekiyor bu anlamda. İsimlerimiz kesin; ama dışarıda kalanlar da örnek alınası isimler olacak. Devam edelim orta sahadan.

PEP GUARDIOLA: Dünya futboluna ''ön libero'' kavramını yerleştiren isimdir. Belki, yalnızca Türkiye'de bu isimle geçiyordur söz konusu mevkii; ama ''Defensive Midfielder'' açılımına yeni bir anlam katmıştır Guardiola, 30 yaşına kadar formasını giydiği Barcelona'daki performansıyla. Listeye giriş yapmasının bir numaralı nedeni değildir ama yine de bu durum. Çok farklı bir anlamı vardır, Guardiola'nın.

Yıl 1992. İspanya Milli Takımı, Barcelona Olimpiyatları'nda şampiyonluğa ulaşırken kürsüye çıkan ilk futbolcu oluyor takımı adına, Guardiola. Kaptanlık bir gelenektir. 21 yaşında milli formayla şampiyonluk yaşayan Pep, devam eden yıllarda da Johan Cruijjf'un efsane Barcelonası'nda kilit rol oynayacaktır. ''Savunma ve orta saha arasındaki köprü.'' Bu klişeye de en fazla yakışan insandır kendisi. Ama yalnızca 30 yaşına kadar devam eder Barcelona'daki futbolculuk kariyeri. Sonrası, biraz da Galatasaray taraftarına acı verir. Her yaz, transferi konuşulsa da futbol kariyerini sırasıyla Brescia, Roma, Brescia, Al Dahli ve Dorados de Sinaloa takımlarında tamamlar. Şimdilerde ise, Barcelona teknik adamlığında oyuncularının ''Coldplay'' ile seyahat etmesini sağlamaktadır.

ANDREA PIRLO: (Söyleyeceklerimizi tekrarlamayalım.) ''...Pirlo'yu iki farklı kategoride değerlendirmek gerekiyor. Evvela, İtalya Milli Takımı'nda. Sonra da, kulübü Milan'da. İtalya ile Avrupa ve Dünya Futbol Şampiyonaları'nda her daim göz önünde olan Pirlo, turnuva sonlarında altın ya da gümüş kadroların da vazgeçilmezi haline gelir. Yaz mevsiminde öylesine parlar ki Pirlo, yeni sezonda Milan'ın en yeni transferi olarak algılanır.

Milan'a döner Pirlo. Birçok yıldız vardır takımda. Bu sezondan yola çıkalım. Gennaro Gattuso'nun yanı sıra, orta sahadaki Massimo Ambrosini, Kaka, Clarence Seedorf ve David Beckham opsiyonları çıkar karşısına. Andrea Pirlo, yine Milan'ın en stratejik isimlerinden biridir; ama İtalya Milli Takımı'ndaki kadar da ön planda değildir. Oynatıldığı mevkii veya aldığı görevler... Mutlaka birkaç neden bulunabilir; ama özelde farklıdır. Pirlo, işini yapmaya devam eder. Bir ressamın, sanat eseri olacak resmine duyduğu saygının benzerini işlediği futboluyla.

Pirlo'nun Milan'da rol kapma arzusu da yoktur. Kulüp kültürünün sahadaki ciddi temsilcilerinden biridir. Belki; Real Madrid, Barcelona, Manchester United veya Liverpool gibi takımlara da çok yakışır, Pirlo; ama Milan'da memnundur. Yeteneklerini sergilemek adına en yakın milli maçı bekler. Bu anlamda, Brezilya karşısındaki görüntüsü, formüle pek uygun olmayabilir; ama hemen yakın geçmişe, Euro 2008'e uzanırsak, aslında anlattıklarımızın bir kez daha kademe kademe gerçekleştiğini görmemiz de mümkündür. Pirlo, İtalya Milli Takımı'nın en önemli kahramanıdır. Milan'da ise bu niteliğin önüne 'görünmez' sıfatı gelir.''

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Fernando Redondo, Xavi, Philip Cocu, Gaizka Mendieta, Gheorghe Popescu, Demetrio Albertini...)

Biraz daha golü düşünelim artık. Her ne kadar; Hierro, Guardiola, Pirlo ve hatta Taffarel gibi skora dönük isimler olsa da kadroda, mutlaka daha baskın hücum karakterine sahip oyuncular da vardır, hem saygın bir isme sahip hem de bir efsane olmayı başaran. Sağ açıktan devam edelim.

ROBERT PIRES: Fransa'nın Reims kentinde Portekizli bir baba ve İspanyol bir annenin çocuğu olarak 1973 yılında dünyaya geldi, ''Fransız'' oyuncu. Çocukluk dönemi boyunca Portekiz Milli Takımı ve Real Madrid formasıyla sokaklarda top koşturduğu rivayet edilse de kariyerinin en büyük başarılarına Premier League'de Arsenal formasıyla ulaşmıştır, Robert Pires. Her daim kendine has bir duruşu, efendiliği ve asilliği mevcuttur. Kendisini diğerlerinden ayıran en büyük özelliktir bu da.

Listeye dahil edilmesinin en büyük nedeni ise centilmenliği ve kendisini kimseden üstün görmemesi olarak kabul edilebilir. Zira, çok net olarak hatırladığım bir fotoğraf var zihnimde. 2002 Dünya Kupası'ndan önceydi. Arsenal için sahaya çıktığı bir Premier League karşılaşmasında yerde yatan rakibine basmamak adına saha dışına doğru adım atmış ve bileğinden sakatlanmıştı, Pires. Ardından bir türlü iyileşemedi. Dolayısıyla, Fransa'nın hayalkırıklığı yarattığı Uzakdoğu'da da Milli Takım formasını giyemedi. Tabii; Pires ile ilgili olarak en büyük hatıra, 2005 yazında Galatasaray'a gelme ihtimaliydi. Olmadı tabii.

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Steve McManaman, Sebastian Deisler, Dennis Rommedahl, Karel Poborsky, Lars Ricken...)

MARC OVERMARS: Futbolseverlerin izlemeye doyamadığı bir isim daha. Neyse ki, erken başlamıştı futbola da Ajax, Arsenal ve Barcelona formalarıyla az da olsa takip etme fırsatı bulabildik, Rüzgarın Oğlu'nu. Türk futbolseverinin platonik aşkı Overmars, Ajax kariyerinde çıktığı Beşiktaş maçında dönemin en iyi sağ beklerinden Recep Çetin'e zor anlar yaşatarak girmişti ülkemizin sınırları içerisine. Devam eden yıllarda ise özellikle Galatasaraylıların her transfer döneminde uykusuz geceler yaşamasına neden oldu.

Kişisel olarak birçok an var Overmars ile ilgili, zihnimde. Galatasaray öznesini bir kenara bırakırsak; Barcelona'da mücadele ediyorken takımının Liverpool deplasmanında 3-1 kazandığı maçta attığı gol geliyor aklıma. Anfield Road'da Cruijjf günlerinden kalan bir planla art arda 25 pas yapan Barcelona'da Xavi'nin asistini gole çeviren adamdı Overmars. 31 yaşında, diz sakatlığından dolayı futbolu bırakması, çok büyük bir talihsizliktir. Zira, 35-36 gibi Türkiye'ye gelme ihtimali olabilirdi; ama Go Ahead Eagles, erken davrandı. Ve Overmars, dört yıl sonra futbola döndü. Olur mu? Maalesef. Tatlı bir hayalden öteye gidemeyecek bizler için 1990'lı yıllardaki Overmars.

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Ryan Giggs, Tomas Rosicky, David Ginola, Patrik Berger...)

Sağına Robert Pires ve soluna da Marc Overmars'ı alan bir adam biraz yetenekliyse formasını giydiği takıma birçok kupa kazandırabilir. Tabii; bu isim, Alessandro Del Piero olacaksa, daha detaylı incelemek gerekir söz konusu durumu.

ALESSANDRO DEL PIERO: Müthiş bir idoldür Del Piero, kendi jenerasyonum adına. Ve şaşılası şey, hâlâ en iyiler arasındadır. Çok eskiden bir röportajını okumuştum kendisiyle ilgili. Serbest atışlarındaki sırrını açıklamıştı. ''Bir odaya kapanır ve odadaki düğmeyi vurmaya çalışırdım.'' diyordu. Tabii, futbol topu ile. Herkes, elini kullanır aydınlığa kavuşmak için. Ama ayağınızı kullarsanız farklı olursunuz.

Futbola başlama hikâyesi de ilgi çekici Del Piero'nun. Büyük kardeşi Stefano, Sampdoria'da oynarken çok büyük bir sakatlık geçirip futboldan kopmak durumunda kalınca anne Del Piero, küçük oğlu Alex'in aynı yoldan gitmesini istemez; ama yine de O'nun yeteneklerine bir süre sonra karşı gelemez. Alessandro Del Piero'nun 7 yaşındayken San Vendemiano'nun kalesinde başlayan futbol kariyeri de Juventus'un ileri ucunda zirveye çıkar. Ve oradan hiç inmez. Serie-A'da, Serie-B'de veya Milli Takım'da...

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Kaka, Pablo Aimar, Guiseppe Signori...)

Ve en uca gelelim son olarak. Seçeceğimiz isim, daha çok forvetlerin arkasında görev yaparken başarıya ulaşmış olsa da, 4-2-3-1 için biçilmiş kaftan.

DENNIS BERGKAMP: ''Non-Flying Dutchman!'' veya ''Ice-Man!'' Taktik zekası, liderliği, saygınlığı, soğuk kanlılığı veya öldürücü gol vuruşları. Hollanda'nın en elit efsanesinin adı birçok sıfatla betimlenebilir. Ama diğer yandan bir gerçek de vardır. Yükseklik Korkusu. (Aviphobia.) Kariyeri boyunca, önündeki en büyük engeldi Bergkamp'ın. Hâlâ da karşısına çıkmaya devam ediyor bu endişesi. (Ama Fransa '98 Elemeleri'nde Bursa'da Hollanda'ya karşı kazanılan 1-0'lık maçta işe yaramadığını söylemek de doğru olmayabilir tabii.)

Yalnızca bunlar değil elbette. Unutulmayacak goller de attı Bergkamp, kariyeri boyunca. İki golden konuşalım. Bir. Türkiye mağlubiyetine rağmen vize alınan Fransa 98'de Frank de Boer'in uzun pasını müthiş kontrol etmiş ve harika bir vuruşla Arjantin ağlarını havalandırmıştı, Buz Adam. Ve İki. Bir klasik olarak, Newcastle United maçındaki unutulmaz golü. Sihirden başka bir şey olamazdı. Kim bilir, öyleydi belki de. Thierry Henry, Patrick Vieira, Robert Pires ve Marc Overmars gibi yıldızlardan vazgeçebilen Arsene Wenger, yalnızca Dennis Bergkamp'tan kopamadı. Hâlâ öyle ve Fransız teknik adam, hiç de haksız sayılmaz.

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Henrik Larsson, Alan Shearer, Gianfranco Zola, Fernando Morientes, Michael Owen...)

Son şeklini verelim şu 11'e. Ve sahaya serelim bir de.

Taffarel

J. Zanetti Hierro Baresi Maldini

Guardiola Pirlo

Pires Del Piero Overmars

Bergkamp

Bu takıma faul yapmaya kıyamaz insan. Düşünsenize. (Hierro ve Baresi'yi biraz daha geri alabiliriz ama olsun.) Asiller karması gibi. En baştaki, genel futbolcu profiline dönelim. Bir şirketin başına koyun şu 11 kişiyi. Hangisi sırıtır? (Evet, belki Taffarel. İşin ciddiyetine bağlı olmalı oturacağı koltuk.) Kaldı ki, Franco Baresi ve Fernando Hierro gibi isimler, futbolculuk kariyerleri sonrasında ülke futbolunda saygın mevkiilerde görev yapmaya devam etmektedirler.

Günümüzde sayıları giderek azalıyor. Ama futbolun böylesi ''asil'' efsanelere ihtiyacı var. Belki de her zamankinden daha fazla.

(Son Not: Kadronun onursal üyesi Harry Kewell. Yine de unuttuklarımız olacaktır. Zamanla güncelleme yapma opsiyonumuz hazır olsun bu yüzden. Gerekli düzeltmeleri üzerlerinden yapabiliriz.)

12 yorum:

extensor dedi ki...

1- Ergün Penbe
.
.
.

ASY dedi ki...

Selamlar,

Mutlaka. Akıllara gelen ilk isimdir, Ergün Penbe. Ama ABD 1994'ten bu yana hayatımıza giren yabancı oyunculardan düzenleyeceğiz listeyi.

Harry Kewell'dan yola çıkılarak oluşan bir fikir aslında. Bazı oyuncular vardı ya. Herkesin saygı duyduğu, formalarını giydikleri her takımda kaptanlığa yükselen (ya da kaptan gibi algılanan) ve en önemlisi futbolun bir sanat olduğunu hatırlatan. Öyle bir 11 düşünüyoruz.

Bakalım. Eğlenceli olacaktır. Geniş liste ve isimler de belli aslında. Zaman bulduğumuz ilk anda konuşmaya başlayacağız hakkında.

Eray.

MOURINHO dedi ki...

Demetrio Albertini

Adsız dedi ki...

Robbie Fowler

extensor dedi ki...

Fowler mı? Yok daha neler.
Eray o zaman
1- Ryan Giggs :D
.
.
.

Nusret dedi ki...

Fotoğrafta da görüldüğü gibi,Dennis Bergkamp...

90'lı yılların ortalarında,yani futbolu sıkı bir şekilde takip etmeye başladığım yıllarda,hayran olduğum üç futbolcu vardı.Gheorghe Hagi,Hristo Stoitchkov ve Dennis Bergkamp...

UEFA Kupası finalinde etkisiz futboluna sevinmiştim;ama Bergkamp'ın :)

Othello dedi ki...

Kariyerinin son saniyesine kadar Zizou da fena gitmemisti aslen...

YILMAZ dedi ki...

Eray,
Maçta da konuşmuştuk, İtalyanlardan bu listeyi hakeden bence yok. Baresi ve yukarıda ismi yazılan Albertini olabilir ancak.

Guardiola çok doğru bir tercih olmuş, Henrik Larsson kaçırmasa iyi olurdu. Fowler da güzel insandı, Liverpool forması giyip de kötü diyebileceğimiz adam da pek yok gerçi.

Bu yazıyı yazdıktan sonra futbolun efsaneleri yazı dizisine deli oğlanlarını eklemeni beklemek bizlerin hakkıdır.

hagi dedi ki...

Hagi nerede?

MOURINHO dedi ki...

albertini bu listede olmayı hakedıyordu bence.

ASY dedi ki...

Othello Selamlar,

Kendisinin en büyük hayranı değildim.
Bir Hamburg maçında rakibine kafa atarak kırmızı kart görmüştü. Ve nihayet de kariyerinin son maçında yaptığı hareketle kaldı akıllarda.
Haklı veya haksız mıydı, bilinmez tabii; ama bu şekilde.

***

Yılmaz Abi Selamlar,

Haklısın. Ama Andrea Pirlo'yu dışarıda bırakmak, haksızlık olur diye düşünüyorum.
Henrik Larsson da olabilirdi ama kontenjan Bergkamp'a gitti.
Robbie Fowler'ı geniş listeye ekleyecektim, unutmuşum.
Liverpool ile ilgili farklı bir mesaj bile yazılabilir, bu konuda.
''Deli'' oyuncu başlığında çok daha fazla alternatif var.
Gerekirse, Türkiye ve Avrupa diye ikiye bile ayırabiliriz.

***

Hagi Selamlar,

Futbolun ''Cool'' veya ''İsyankâr'' Efsaneleri başlığında incelememiz gerekir diye düşünüyorum, Commandante'yi.

***

Mourinho Selamlar,

Demetrio Albertini ve Alessandro Costacurta konusunda açıklama yapmak gerekebilir.

''Milan'ın efsanevî döneminde Alessandro Costacurta, Mauro Tassotti ve biraz daha ileride Demetrio Albertini gibi semboller de vardı; ama tüm bunların toplamı olarak Franco Baresi'nin listeye dahil edilmesi gerekiyordu.'' cümlesini açmalıydım, haklısınız. Fazla sayıda Milan oyuncusu olmaması adına Baresi ile Maldini'yi eklemiştim listeye. Guardiola'nın yanına da yeni nesil Milan'dan birini göndermeyi tercih ettim.

Sonuç olarak, kesin bir doğru yok. Dediğim gibi, mutlaka unuttuklarımız olacaktı. Güncellemeye devam edebiliriz.

(* Bir de son bir not ekleyeyim. Yalnızca, ''efendi'' değildi anlatmak istediğim özellikler. Bazı futbolcular vardır. Sahada öyle bir dururlar ki; sanki başka bir gezegenden gelmiş gibidirler. Franco Baresi, Paolo Maldini ve Dennis Bergkamp'ı burada inceleyebiliriz örneğin. Hatta Fernando Hierro'yu. Claudio Taffarel, Javier Zanetti ve Pep Guardiola karakterleri dolayısıyla; Andrea Pirlo, Robert Pires, Alessandro Del Piero gibi isimler de ''bir şirketin CEO'su'' olarak tanımlanabilecek havalarından girdiler listeye. Marc Overmars ise opsiyon.)

Eray.

MOURINHO dedi ki...

bilgi için teşekkürler Eray.