14 Nisan 2009 Salı

Beautiful Mind: Rafa Benitez v Guus Hiddink



''Yaparsa, Liverpool yapar!'' diyordu, Kızıllar'ın İspanyol kalecisi Pepe Reina.

''İstanbul, ilham kaynağı olmalı. Çok zor olacağını biliyoruz ama hâlâ umudumuzu koruyoruz. Eğer bu durumu lehine çevirecek bir takım varsa, o da Liverpool'dur.'' Hiç de az değildi, Anfield Road'da 3-1 kaybedilen Chelsea maçının ardından Stamford Bridge'deki randevu öncesi Pepe Reina gibi düşünenlerin sayısı.

Reina, 2005 yılındaki o unutulmaz Mayıs akşamında Liverpool'un Milan'a karşı 3-0 mağlup duruma düşmesine rağmen, sahadan Şampiyonlar Ligi Kupası'nı kaldırarak ayrıldığı dakikalarda Villarreal'in sözleşmeli futbolcusuydu belki ama Liverpool'un ne anlama geldiğini de biliyordu. Tıpkı Rafael Benitez gibi. ''Oyuncularıma İstanbul'dan bahsetmedim. O gece orada olan oyunculardan bazıları ile hâlâ birlikteyiz. Dolayısıyla, bunun ne demek olduğunu onlar biliyor. Ve umut ediyoruz ki, bu hissi kadromuzdaki diğer arkadaşlarımız da öğrenecekler. İşte o zaman, bizim için harika geçen başka bir geceden daha bahsedebiliriz.

Rafael Benitez ve Pepe Reina'nın açıklamalarına Liverpool'da son haftaların önemli isimlerinden Yossi Benayoun da, ''Fernando (Torres), bize yepyeni bir hikâye yazabilir.'' diyerek katılırken Anfield sakinlerinin bir bölümü, Stamford Bridge'deki yerlerini almaya başlıyordu. Hillsborough Faciası'nın yaşandığı 15 Nisan 1989 (ki bu olay için de ayrı bir başlık altında konuşacağımızı söylemiş olalım) tarihinin üzerinden 20 yıl geçmesine yalnızca saatler kala yaşanacak bir Liverpool mucizesi, kulübün unutulmaz kahramanlık destanlarından biri olarak geçebilirdi kayıtlara.

Stamford Bridge'de kırmızıya boyanan bölümün aklından geçenler de bununla ilintiliydi mutlaka. Endüstriyel futbol klişesinin içerisinde, dolaylı veya dolaysız, yer alan kulüpler arasında en ''amatör'' taraftar grubuna sahip olmanın gururuna yaşamalıydı, Liverpool. Zira; dün akşam, misafir takım tribünlerini dolduran 3000 Liverpool taraftarı, Londra deplasmanında alınacak Yarı Final vizesinin getirebileceği mutluluğun, kaybedilecek Çeyrek Final sonrası yaşanılması muhtemel hayal kırıklığından daha değerli olduğunu biliyordu. Bir bakıma, hayal kırıklığı yaşama olasılığını yanlarına alarak gelmişlerdi Chelsea deplasmanına.

Chelsea, son yıllarda klasik hâline gelen Liverpool eşleşmeleri özelinde belki de ilk kez böylesine rahat bir rövanş karşılaşmasına çıkacaktı. Diğer yandan; Rafael Benitez'in akıl oyunları, Chelsea'nin kafasını karıştırmış olabilirdi. Ama neyse ki, Maviler'in buna bir karşılığı vardı. Kulübedeki kozun adıydı, Guus Hiddink. Mutlaka, karşılığı olacaktı.

Liverpool, en az üç gol atmalıydı Yarı Final için. Kesin olan bir şeydi bu. Dolayısıyla, hücum yapmak zorundalardı. (Ülkemizdeki karşılığına bakalım: ''Vur, kır, parçala!'') Liverpool, skor bulmalıydı. Ama bunu maçın hemen başında rakibine basarak ya da kuru bir agresiflikle gerçekleştirme yolunu seçmeyecekti. Mutlak gerçeklerden biri de buydu maç öncesi. Aklın öne çıktığı bir futbol olacaktı Liverpool'un sahadaki görüntüsünde. Öyle oldu. Liverpool, 90 dakika içerisinde olup biteceğini biliyordu her şeyin. Yani; ilk dakikalarda gol bulabilmek adına sert bir giriş yapıp oyunun geri kalan dakikalarını çöpe atmak istemeyecekti. Ne olacaktı ki? Doksanıncı dakikaya da ihtiyacınız vardır sonuç olarak bu gibi maçlarda, en az birinci dakika ya da ilk yarım saat kadar.

İlginç bir gelişme yaşandı Liverpool'da maç öncesi. Steven Gerrard sakatlığı nedeniyle Chelsea'ye karşı oynayamayacaktı. Rafael Benitez adına sıkıntılı bir haberdi bu. İki farklı tercih. Geçtiğimiz sezon sıkça yaptığı ve bu sezon da Robbie Keane sonrası uygulamaya devam ettiği, 4-4-1-1 modeli. Gerrard'ın yokluğunda yıldız oyuncusunun görevini Dirk Kuyt veya Yossi Benayoun'a vererek sol tarafta Albert Riera'ya emanet etmek. Ya da Robbie Keane ile sezonun ilk bölümünde denediği 4-4-2'ye biraz daha yakın bir tercih olarak, Dirk Kuyt'ı Fernando Torres'in yanına gönderip Albert Riera ve Yossi Benayoun ile kanat rotasyonunu oluşturmak. İlk ihtimaldi daha yakın olan. Ama radikal bir karar aldı Benitez.

Orta sahada Xabi Alonso, Javier Mascherano ve Lucas Leiva ile başladı. Fernando Torres'in iki yanında ise, Dirk Kuyt ve Yossi Benayoun vardı. Doğru yol üzerinden gitti ama, Liverpool. Kesin bir sakinlikle başladı. Topa hakim olmayı hedefledi ilk olarak. Ve başardı bunu. Oyunun ilk bölümünde, topla oynama oranlarında rakibine %64'e %36 gibi üstünlük kurdu. Akıl hakimdi oynanan futbola. Ödül ise, 19. dakikada Fabio Aurelio'nun serbest vuruştan kazandırdığı gol ile geldi. Chelsea kalecisi Petr Cech, Euro 2008 sonrası ilk büyük hatasını yapmış ve kim bilir belki de, yeni bir İstanbul mucizesinin de yolunu açmıştı. Ama daha vardı. 30 dakikalık periyodun son dakikasında yine Aurelio imzalı bir serbest vuruş organizasyonunun ardından kazanılan penaltı atışını Xabi Alonso gole çevirerek skoru 2-0'a getirdi.

Ne demiştik? Kazanmak, hatta başarılı olmak için üç gol atmak durumunda olduğunuz bir maça son derece sakin başlayıp akıllı hareket ederek de istediğiniz sonuca ulaşabilirdiniz. Liverpool, bu anlamda müthiş dersler verdi oyunun ilk 30 dakikalık bölümünde. İronik, iki gol de duran top pozisyonlarından gelmişti; ama yine 19 ve 28. dakikalar arasında gelişen Liverpool ataklarından birinde Fernando Torres ile Yossi Benayoun biraz daha uyumlu olsalardı; Benitez'in takımı, skoru nispeten erken ve son derece modern şekilde bulacaktı. Yalnızca duran top değildi yani, gerçek olan. ''Vuralım, kıralım!'' ile ilerlemiyordu Liverpool.

Anfield Road sakinleri, hedeflerine iki gol daha yaklaşınca oyunu biraz tutmaya çalıştı. Bu dakikalarda, Chelsea'de Guus Hiddink'in hamlesi geldi. Benitez ve Liverpool'dan bazı oyuncuların açıklamaları, gereksiz yere Chelsea'yi strese sokmuş gibiydi. Sahadaki görüntü buydu en azından. Hiddink, beklemedi. Duruma müdahele etti. İlk yarının bitimine on dakika daha varken. Chelsea hücumuna çeşitlilik getirmek istiyordu. 4-3-3'ün öndeki sağında oynayan Salomon Kalou'yu yanına aldı. Ve Nicolas Anelka oyuna girdi. Soldaki Florent Malouda'dan farklı bir futbol karakterine sahipti, Anelka. Bu yüzden seçme şansı getirebilirdi takımına. İlk yarı sonuna kadar durgun oldu oyun. Ama Hiddink, Benitez'e cevabının olduğunu göstermişti.

Akıl oyunlarının son derece baskın olduğu bir futbol ülkesi, İngiltere. Maç öncesindeki konuşmalar bu yöndeydi. Ama ilginçtir, 90 dakika içerisindeki hamleler bile kaçamıyordu bu özellikten. İkinci yarının hemen başında Anelka, sırtına iki rakibini alıp köşe gönderine ilerledi, içeri gönderdi. Drogba, hamle yaptı. Ve Chelsea, ayağa kalktı. İki Chelsea maçı arasında önemli sözler sarf eden Pepe Reina'nın goldeki hatası büyük. Toparlanabilirdi Liverpool. Tabii, Alex'in duran toptan attığı müthiş gol olmasaydı. Brezilyalı savunma oyuncusunun golünden hemen önce Drogba, yoklamıştı Reina'yı. İsabeti bulan Alex oldu. Chelsea'nin üçüncü golü ise, diğerlerinden tamamen farklıydı.

Chelsea, Anfield Road'da 3-1 kazanırken hareketli oyunda yalnızca bir gol bulabilmişti. Ivanovic'in kafa gollerini saymazsak. Nasıl gelişmişti, Chelsea'nin Didier Drogba ile bulduğu gol? Michael Ballack. Alman oyuncu, orta sahadan Liverpool savunmasının sağ beki ve sağ stoperi arasına müthiş bir pas bırakmış, Chelsea'den Florent Malouda'nın sert ortasına da Drogba dokunmuştu. Bir bakıma, doksan derecelik bir açı gibiydi bu gol. Liverpool'un zayıf tarafından gelmişti. Benzer senaryo, dün akşam yine yaşandı.

Michael Ballack. Yerini kaybeden sağ bek Alvaro Arbeloa ile o anda sağ stoper olarak kalan Martin Skrtel'in arasına bıraktı. Bu defa, Didier Drogba ortaladı. Ekstra katkı, Nicolas Anelka'dan geldi. Jamie Carragher'ı ön direğe götürdü, Fransız oyuncu. Ve boşta kalan Frank Lampard, Chelsea'yi öne geçiren golü attı. Ne var ki; Liverpool, sezon içerisinde birçok kez olduğu gibi, bir kez daha geri dönecekti. Jamie Carragher'a göre, 30-40 yıldır yerleşmiş olan bir kulüp karakteriydi bu. Öyle ya da böyle. Önce, Lucas Leiva'nın Michael Essien'e çarparak ağlara giden vuruşu. Ardından Dirk Kuyt'ın kafası. 81 ve 83. dakikalarda bulduğu gollerle ayağa kalkmıştı Liverpool. Üstelik, Fernando Torres kulübede iken.

Frank Lampard'ın 4-4'lük beraberliği getiren golü sonrası Chelsea, yayıncı kuruluşun maçı anlatan spikerinin ağzından çıkan, ''Bay Bay Liverpool!'' sözünü gerçekleştirdi. Ama David N'gog 4-5 yapsaydı... Yok. O kadar da değil herhâlde.

(Son olarak, bir de maç yayını ile ilgili konuşmak gerekir. Şampiyonlar Ligi maçlarının yayın hakkını elinde bulunduran Star TV, bu tip maçlarda, çalışanlarını Old Trafford, San Siro veya işte dün akşam olduğu gibi Stamford Bridge gibi stadyumlara gönderip onlara ''canlı'' yayın şansı veriyor. Belki formattır bu, tam olarak bilemiyorum; ama her defasında ilginç bir psikoloji yansıyor ekrandan evlerimize. ''Şu an siz göremiyorsunuz; ama Benitez çıldırdı!'', ''Ekranlara gelmeyen bölümde, müthiş bir gösteri var şu an!'' ya da ''Siz ancak görüyorsunuz, işte az önce bahsettiğim görüntü!''

Zaten, bilmiyor muyuz orada olduklarını? Çok enteresan. Özellikle vurgulamak istiyorlar, ilginç. Ben çok gülüyorum, bu duruma.)

Hiç yorum yok: