8 Mayıs 2009 Cuma

Chelsea v FCB, 1-1: Düzene Karşı Barcelona!





UEFA Şampiyonlar Ligi'nde Premier League dominasyonuna tüm zamanların en iyi takımlarından biri olan Barcelona 2009 müdahale etti. Josep Guardiola'nın takımı, hemen her anında hakem kararlarının tartışıldığı 180 dakikalık serüven sonrasında deplasman golü avantajıyla (0-0 ve 1-1) Chelsea'yi eleyerek Final'de bir diğer İngiliz Manchester United'ın rakibi olmaya hak kazandı.

Farklı birçok pencereden bakılabilir bu eşleşmeye. Chelsea'nin hakem hatalarına olan isyanı, Pep'in 1-1'i getiren gol sonrası yaşadığı o ''amatör'' sevinç ve Iniesta golü attığında Barcelonalı tüm oyuncuların kendilerini kaybedercesine yaptıkları koşular... Günümüz futbol dünyasında aslında kaybetmek üzere olduğumuz ve görünce de çok sevindiğimiz görüntülerin kahramanları oldular, Barcelonalı oyuncular. İşte tam da bu yüzden, Şampiyonlar Ligi'nde herhangi bir Türk takımının mücadele etmiyor olmasına rağmen birçok evden sevinç nidaları yükseldi Çarşamba akşamı. Barcelona, bir döngüyü çevirdi. Öyle ya da böyle.

Barcelona'nın en iyi olduğunun herkes farkındaydı. Salt bir hücum zenginliği değildi bu. Çok daha farklısıydı. Ve Chelsea menajeri Guus Hiddink de biliyordu tüm gerçekleri. İki doksan dakikada da (ikinci maçın ilk dokuz dakikası hariç belki), Barcelona'ya göre bir oyun planı belirledi. Nou Camp'tan başlamak doğru olabilir bu anlamda. Barcelona, oyunu sayısal verilerle de desteklendiği gibi, 40-45 metre gibi çok dar bir alanda oynayarak rakiplerini hataya zorluyor ve Xavi-Iniesta gibi yüz yılda bir gelecek ikilisi ile oyunu karşı sahaya yıkıyordu. Savunmadan çıkışları, hücumdaki varyasyonları ve tüm bunların toplamındaki futbol fikrini kabul ettirmişti Barcelona. Guus Hiddink, Real Madrid'in düşündüğü kahramanlığı yapmadı Nou Camp'ta.

Hollandalı menajerin birkaç planı vardı. İyi uygulanması hâlinde Ada'ya golsüz beraberlikle dönebilirlerdi.

Uzun süre sakatlık sorunları ile uğraşan Jose Bosingwa'yı Barcelona maçı için özel olarak hazırladı, Hiddink. Savunmanın solunda oynayan Ashley Cole, sarı kart cezalısı olduğu için Yarı Final ilk karşılaşmasında oynamayacaktı. Sürpriz bir kararla Bosingwa geçti Cole'un yerine. Nedeni belliydi. Barcelona'nın sağ kanadında ters ayaklı Lionel Messi oynuyordu ve aslında tercih ettiği ayağı sağ olan Bosingwa da Messi'ye bu anlamda bir cevap vererek rakibini savunacaktı.

İlk formülü buydu Guus Hiddink'in. İkincisi, Eric Abidal ve Thierry Henry arasındaki sol kanat organizasyonlarını sekteye uğratmaktı. Liverpool eşleşmelerinde 4-3-3'ün sağ tarafında Salomon Kalou ya da Nicolas Anelka gibi isimleri tercih eden Hiddink, bu defa Michael Essien'i göndermişti bu bölgeye. Son derece ilgi çekici bir tercihti bu. Savunma karakteri baskın olan Michael Essien, rakibin Abidal-Henry bağlantısını kesmek ile görevlendirilmişti. (Ve açıkçası, başarıyla da üstlendi görevini Ganalı.) Bu noktada son bir plan da, Michael Ballack ve Frank Lampard'ı tam olarak Xavi ile Iniesta'nın önüne koyarak bu ikilinin görüş alanını sınırlandırmaktı. Başarılı olmadıklarını söylemek mümkün değil.

Chelsea, tüm bunları gerçekleştirirken bir şeyden vazgeçecekti. Barcelona'nın pas trafiğini izlemekle kalabilirlerdi. Chelsea'nin dezavantajı, Barcelona'nın pas yaptığı anlarda savunmada kalacağı için psikolojik olarak fazla yorulacak olmasıydı. Hücum yapan takım karşısında savunmada kalmak, mutlaka daha dikkatli olmayı gerektirirdi. Üstelik, karşınızdaki takım Barcelona ise gözünüzü bile kırpmamanız lazım. Ama bunu zaten risek etmişlerdi. Ortaya çıkan rakamlar da söylediklerimizi destekler cinsten. Daha sonra Stamford Bridge'de de göreceğimiz gibi Barcelona, akıl almaz bir seviyeye çıkıyordu pas yapma konusunda. Nou Camp'taki maçta oyuncuların yaptıkları pas sayılarına bir göz atalım.
  • 88 - Xavi, Barcelona
  • 69 - Yaya Toure, Barcelona
  • 58 - Daniel Alves, Barcelona
  • 56 - Andres Iniesta, Barcelona
  • 52 - Gerard Pique, Barcelona
  • 43 - Eric Abidal, Barcelona
  • 39 - Rafael Marquez, Barcelona
  • 29 - Lionel Messi, Barcelona
  • 27 - Jose Bosingwa, Chelsea
Dikkatli okumak gerekebilir aslında tüm bu sayıları. Chelsea'nin en fazla pas yapan oyuncusu olan Jose Bosingwa'ya gelene kadar Barcelona'dan sekiz oyuncu saymak durumunda kalmak, başlı başına bir mesaj aslında. Ama Barcelona'nın topu arkadaşlarına dağıtan ilk dört ismi arasında Xavi, Yaya Toure ve Andres Iniesta'nın yer alması, Chelsea'yi nasıl bir alanda oynamak zorunda bıraktığının da bir göstergesi. Aradaki kalan adam Daniel Alves de Barcelona'daki performansını Xavi ile Iniesta'nın kendisine göndereceği paslarla sürdürüyor, ki bu da başka bir sonuç.

Yine de tüm bunlara rağmen Barcelona, Chelsea karşısında gol atamadan İngiltere yolculuğuna başlamak durumunda kalıyordu. (Tabii arada altı golle alınan bir de Real Madrid galibiyeti vardı.) Peki, bu çok mu avantajlı bir skordu Chelsea adına? Açıkçası, çok da fazla bir anlam ifade etmeyebilirdi; çünkü Barcelona, sezon boyunca sahaya çıktığı resmî karşılaşmalarda 150'ye yakın gol bırakmıştı rakip ağlara. Yani, 1/150'de bile tüm resim değişebilirdi. Barcelona'nın atacağı bir gole Chelsea, en az iki gol ile cevap vermeliydi. Barcelona, arka arkaya iki maçta gol atamayacak mıydı bir takıma? 180. dakikada bile olsa bir çıkış yolu bulabilirdi. Bu yüzden, Stamford Bridge'de favori değildi Chelsea.

Final bileti ortada duruyordu hâlâ. Ama Chelsea'nin yapması gerekenler, Nou Camp'takilerden farklı olmalıydı.

Ashley Cole, takıma geri dönüyordu. Bu, Chelsea'ye savunmanın her iki kanadında da seçme şansı verebilirdi. Böylece güçlü bir savunma kurgusu en geride oluşuyordu, Jose Bosingwa'nın da katılımıyla. İlk maçta ileride oynayan Michael Essien, biraz daha geri gelecekti, John Obi Mikel kulübeye doğru yol alırken. Hiddink, Salomon Kalou ve Nicolas Anelka arasındaki tercihini ise kendisine Liverpool karşısında opsiyon yaratan Anelka'dan yana kullanıyordu. Nou Camp'ta çok dar bir alana sıkışan Chelsea'de Frank Lampard da Didier Drogba'ya biraz daha yakın oynayacaktı. Zira Barcelona'nın merkez savunmasındaki eksikleri, oldukça ciddi boyutlara çıkıyordu ilk maçın ardından.

Carles Puyol ve Rafael Marquez'in yokluğunda Pep Guardiola'nın hangi oyuncular ile yola devam edeceği soru işareti idi. Eric Abidal'ın merkeze çekilip sol kanat savunmasına Slyvinho'nun getirilmesi, bir alternatifti. Ya da uzun süredir kulübede bekleyen Caceres, ilk 11'de Gerard Pique ile birlikte kendisine yer bulabilirdi. Ama farklı bir yoldan gitmeyi tercih etti, Guardiola. Orta sahada pas yüzdesi yüksek Yaya Toure'yi geri çekti. Ondan boşalan yeri Sergio Busquets'e verdi. Ve Thierry Henry'nin yokluğunda 4-3-3'ün solunda görev yapacak olan Andres Iniesta'nın orta alandaki boşluğunu da Seydou Keita ile kapamaya çalıştı. Toure, yüksek top tekniği ile durumu idare edebilirdi. Ama yavaşlığı mutlak bir sorundu.

Chelsea, Nou Camp'taki gibi oynamayacaktı. En azından öyle olmalıydı. Ki bu fikirle de başladı.

Lionel Messi ile Samuel Eto'o, markajdan kurtulmak adına sürekli sol kanada kaçarlarken Messi, maçın hemen başında ayakta duramayarak topu rakibine kaptırdı. Ve Chelsea orta sahası, zaman kaybetmeden Yaya Toure'nin üzerinde bulunan Didier Drogba'ya oynadı, sonuç çıkmadı; ama Chelsea, durumun farkında olduğunu gösterdi. Farklı oynayacaklardı belli ki. Ta ki, Michael Essien'in dokuzuncu dakikada gelen golüne kadar. Sol kanattan gelişen atakta Frank Lampard, topu ceza sahasına göndermek isterken rakip oyuncudan havalanan topun gelişine vuran Essien, imkânsız bir gol attı. Ve 1-0 öne geçen Chelsea, kısa süre içerisinde maçı Nou Camp formatına çevirdi.

Dokuzuncu dakika sonrası gelişen seksen bir dakika boyunca Barcelona, ilk maçtaki arayışları ile sürdürdü mücadelesini. Burada Chelsea ve Guus Hiddink'in başardığı bir şey var. Belki de ilk defa Barcelona, sezon içerisindeki sisteminden vazgeçmenin eşiğinden döndü bazı bölümlerde. Sisteme ve belli fikirlere inanan bir takım karşısında bunu başarmak, çok ciddi iş. Daniel Alves, iyi gününde değildi ve hakemin yanlış faul kararlarının ardından sarı kart görerek muhtemel Final maçı için cezalı duruma düşmüştü; ama ceza sahasındaki arkadaşları ile tartışması, pek de alışık olunan bir durum değildi. Sinir, Barcelona futbolunun içinde yer almıyordu çünkü. Eric Abidal'in kırmızı kart görmesinden sonra, son anlarda uzun boylu Gerard Pique'nin Tayfun Türkmen modeli ile ileri gönderilmesi de aynı şekilde.

Guus Hiddink'in planı tutmuştu. Didier Drogba ve Nicolas Anelka ile istenilen pozisyonlar yakalanıyordu. Ama Belletti tercihi, rakibi 10 kişi kalmasına rağmen, aynı fikirle devam edeceğini gösteriyordu ev sahibi ekibin. Barcelona, ilk yarım saat içerisinde 268 pasa ulaştığı ve rakibini ise 64 pasta bıraktığı karşılaşmanın son dakikalarında aslında sezon boyunca hak ettiği şansı yakalamak üzereydi. O ana kadar tek bir isabetli şut bile gönderememişti Chelsea kalesine Barcelona; ama Lionel Messi'nin pasında Andres Iniesta, tek atımlık barutunu kullandı. Ve ayağının dışıyla Chelsea ağlarını buldu. Gol sonrası sevinç inanılmazdı. Zafere kaçmıştı adeta Barcelona.

Chelsea'de Michael Ballack, bir Final daha kaybediyordu. Guus Hiddink, mucizenin eşiğinden dönmüştü; fakat yer yüzünde futbolu gerçek anlamda seven herkesin dileği de gerçek olmuştu. Futbolun zirve yaptığı 2008-09 Sezonu'nun sonuna Barcelona ve Manchester United arasındaki Final yakışırdı. Öyle de oldu.

Ne mutlu futbolu sevenlere!

Hiç yorum yok: