28 Mayıs 2009 Perşembe

FC Barcelona '09: Düzene Karşı Bir Kez Daha!



1960 Glasgow, 1968 Londra, 1974 Heysel, 1994 Atina, 1999 Barcelona, 2005 İstanbul.

Roma'da oynanan UEFA Şampiyonlar Ligi 2008-09 Finali, tüm zamanların en iyisi olmadı belki. Ama futbol tarihinin söz konusu süreci üzerine konuşuyorsak eğer, dün gece Manchester United'ı 2-0 mağlup ederek kendi sezonuna mütbiş bir final yapan FC Barcelona'yı ayrı bir yere koymak gerekir. Samuel Eto'o'nun golü ile açılan perde, yer yüzündeki en muhteşem futbolculardan biri olan Lionel Messi'nin Şampiyonlar Ligi Tarihi'ne geçecek bir poz verip attığı kafa golü ile kapandı. Ve 38 yaşındaki Josep Guardiola, 35 yıllık tecrübeye sahip ''meslektaşı'' Sir Alex Ferguson önünde şampiyonluğa ulaştı.

Manchester United, 26 Mayıs 1999 günü Teddy Sheringham ve Ole Gunnar Solskjaer ile gerçekleştirdiği o unutulmaz geri dönüş sonrasında sezonu Premier League, FA Cup ve Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olarak kapatmayı başarmıştı. Bu, Manchester United Tarihi'ndeki ilk ve tek ''The Treble'' (üç büyük kupa) olarak kaldı. 2008-09 Sezonu, Manchester United adına bu anlamda yeni bir başlangıç olabilirdi. Premier League'de şampiyon olan Sir Alex Ferguson ve öğrencileri, League Cup'da da en üst basamağa çıkmış, FA Cup'ı ise Yarı Final'de kaybetmişti. Yine de bir ''The Treble'' ihtimali daha vardı: Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu. Roma'da Kupa'ya uzanacak Manchester United oyuncuları, müthiş bir hatıra bırakacaklardı taraftarlarına. Bu yüzden, İngiltere'deki internet siteleri ve günlük gazetelerde geçen bazı başlıklar vardı: ''Tüm zamanların en iyisi?'' Öyle miydi, sahiden?

Evet, çok büyük başarılara imza atmıştı Manchester United. Ama sanki bu apoleti daha fazla hak eden bir takım vardı, en azından içerisinde bulunduğumuz sezon değerlendirildiğinde. Barcelona, tabii ki. Burada da sıkça dile getirmeye çalışmıştık zaten. Ve daha önemlisi; dün akşam Manchester United, sahadan galibiyet ve dolayısıyla Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olarak ayrılsaydı dahi değişmeyecekti bu durum. Önemli farklılıklar var iki takımın sezon içi gelişimlerinde. Barcelona, kötü başladığı ilk iki maçın ardından katılımcısı olduğu tüm organizasyonları domine etmeyi başardı. La Liga'da en yakın ve ezelî rakibini her iki maçta da mağlup ederken deplasmanda 6-2 mağlup etti. Copa Del Rey Finali'nde Atletic Bilbao ile olan hesabı 4-1 ile kapadı. En sonunda da Şampiyonlar Ligi'ni kazandı, Final'de Manchester United 2-0 yenerek. Ferguson'ın takımı adına ise sezonun en büyük anlamı, Premier League'de şampiyonluğa ulaşarak Liverpool'u 11-0'lık bir serinin ardından yakalamak oldu. Ama aynı Manchester United, ligde her iki maçta da boyun eğdi Liverpool'a. Üstelik, Old Trafford'da 4-1'lik mağlubiyet ile yüzleşmek durumunda kaldı.

Manchester United, kazansaydı tüm bunlar hatırlanmayacaktı elbette. (Tıpkı, Wolfsburg'un şampiyon olarak tamamladığı Bundesliga sezonun ilk yarısını sekizinci sırada tamamlaması ve Beşiktaş'ın tarihin en düşük puanlı şampiyonlardan biri olarak kalacak olması gibi.) Ama Kırmızı Şeytanlar'ın sezon boyunca sergilediği yüksek performansa saygı göstermek ile birlikte, Barcelona'nın daha iyi olduğunu söyleyelim. Bu çok açık.



Üzerinde durduğumuz bu uzun girizgâhın ardından Roma'ya özel konuşmaya başlayalım.

Final'in iki katılımcısında da eksikler vardı. Özellikle Barcelona'da. Yarı Final'deki Chelsea karşılaşmasında gördükleri kartlarla cezalı duruma düşen Eric Abidal ile Dani Alves, kanat savunmasında yerlerini alamayacaklardı. Rafael Marquez'in sakatlığı da merkezde boşluk yaratabilirdi. Pep Guardiola, elindeki alternatifler özelinde hareket etti. Carles Puyol, Barcelona'daki kariyerine başladığı sağ bek pozisyonuna geçerken Puyol'un terk ettiği savunma merkezinde Yaya Toure yer alıyordu. Savunmanın solu için iki opsiyon vardı. Birincisi, Seydou Keita. Chelsea maçında Eric Abidal'ın kırmızı kart ile cezalandırıldığı pozisyonun ardından bu bölgede oynamıştı, Keita. İkincisi ise, Slyvinho. Andres Iniesta'nın Stamford Bridge'deki muhteşem golü sonrası kendini kaybeden Pep Guardiola'yı hayata döndüren telkinleri yapan isimdi, Slyvinho. Ve yüksek tecrübeye sahipti. İyi biliyordu bu seviyelerde oynamayı.

Barcelona'da Yaya Toure, özel bir anlama sahip. 4-1-2-3'ün 1'i. Dolayısıyla, savunmadaki eksiklerden dolayı daha geri çekildiğinde Barcelona, birtakım dezavantajlarla karşılaşmak durumunda kalabilirdi. Guardiola, Cacares'e güvenmiyordu. Bu yüzden; Puyol, savunmanın sağına atılmış ve Toure de merkeze gelmişti. Ama takım içerisinde yalnızca bir alternatifi vardı Toure'nin: Sergio Busquets. Seydou Keita'yı daha çok 4-1-2-3'teki 2'nin yedeklerinden biri olarak düşünen Guardiola (Ki Henry'nin olmadığı maçlarda Iniesta, öndeki üçlünün sol tarafına geçerken; Iniesta'nın orta saha-sol iç ikâmesi oluyordu Keita), Malili oyuncuyu yanına alıyordu. Geri kalan diziliş ve oyuncu seçimlerinde herhangi bir farklılık yoktu. Xavi ile Andres Iniesta, Busquets'in hemen önünde başlayacaklardı. İleri uçta ise, Samuel Eto'o'nun her iki yanında Lionel Messi ve Thierry Henry oynayacaktı. Tabii; Daniel Alves'in yokluğu, saha içi dağılımında farklılık yaratabilirdi.

Manchester United tarafında, Sir Alex Ferguson'ın taktisyen tarafını ön plana çıkaran bir diziliş vardı sahada. Arsenal maçına kadar, çokça denenmeyen bir görüntüydü bu. Park Ji-Sung, Wayne Rooney ve Cristiano Ronaldo ileri üçlüdeydi. Sezon içerisinde Carlos Tevez, Dimitar Berbatov ve Wayne Rooney, periyodik olarak rotasyona uğrayan oyunculardı. Ama Rooney'nin tek başına sahada olduğu maç çok azdı. Üstelik; Rooney solda başlayacakken Ronaldo, en uçta oynayacaktı. Park'ın sürpriz çıkışlardan yararlanmaktı, bir başka hedef. Orta sahadaki üçlüye kaydırılan Ryan Giggs özelinde de konuşmak gerekir. Darren Fletcher'ın cezalı ve Paul Scholes'un yedek olduğu Manchester United'da Giggs, maç içerisinde oyuncu değişikliklerine anlam katabilmek adına da bu bölgede başlamış olabilirdi. Bir diğer ihtimal, tabii ki, ilerleyen yaşı. Nispeten yavaşlayan ayakları.



Öngörüler bu şekildeydi kadrolar ekrana geldiğinde. Sezon başından beri beklenen final, başlıyordu artık.

Manchester United, Şampiyon Kulüpler Kupası ve Şampiyonlar Ligi'nde oynadığı üç finali de (1968, 1999, 2008) kazanmanın verdiği özgüvenle giriş yaptı karşılaşmaya. Kulübedeki tecrübenin de sağladığı bir sonuçtu bu belki. Guardiola ve genç Barcelona, daha fazla kendi sahasında kalan takım oldu ilk 10 dakikada. Manchester United, Barcelona'nın üzerine gelirken sezon boyunca görmeye alıştığımız alan savunmasında bile aksaklık yaşıyordu Guardiola'nın takımı. Vurup geçmek istedi bu bölümde, Kırmızı Şeytanlar. Cristiano Ronaldo'nun hızlı başlangıcının da etkisiyle Victor Valdes'in kalesine beş şut gönderilmişti bile. Söz hakkı alamıyordu, Barcelona.

2006 yılında Paris'teki Final'e kulübede başlayan Xavi ve Andres Iniesta, ''Tüm Zamanların En İyisi'' denilebilecek Barcelona 2009 mucizesinin sahadaki temsilcileriydi. Ve başarıya giden yol, bu ikili üzerinden geçiyordu. Topla buluşmaları lazımdı, Xavi ile Iniesta'nın. Top, ilk kez 10. dakikada geldi Iniesta'nın ayağına. Phil Jackson'ın hayranlıkla izliyor olabileceğini düşündüğümüz bir üçgen yaşandı. Iniesta, Manchester United orta sahasını geçti. Daniel Alves'in yokluğunda Brezilyalı takım arkadaşının sağ taraftaki etkinliğini sürdürme vazifesi gören Samuel Eto'o, ceza sahasına daldı. Yılın savunmacısı Nemanja Vidic'i alt edip Edwin van der Sar'ın koruduğu kaleye Barcelona'nın maç içerisindeki ilk şutunu gönderdi. Tıpkı, Chelsea deplasmanında Andres Iniesta'nın yaptığı gibi. Kaldığı yerden devam ediyordu işte Barcelona. Premier League düzenine karşı geliyordu. Ve kendini buluyordu tam da bu dakikadan sonra.

Karşılaşmaya yüksek özgüvenle başlayan Manchester United, gerçek dünyaya dönüş yapmıştı. Barcelona ise, oldukça stratejik bir anda ulaşmıştı gole. Golün gelmeyeceği her dakika, sıkıntı olabilirdi Barcelona adına. Ama gerek kalmadı. İlk yarıda skoru korudu. Ve ikinci yarı itibariyle sıradan bir takım muamelesi yaptı Manchester United'a. Bayern Münih, Real Madrid gibi nice yiğitlerin geçtiği bir yoldu bu. Sir Alex Ferguson'ın değişikliklerinin de payı vardı. Kumar oynadı, tutmadı. Ryan Giggs, Wayne Rooney, Carlos Tevez ve Cristiano Ronaldo gibi, saha içi diziliş anlamında ''esnek'' olan oyuncularına güvendi. Anderson ile Tevez'i değiştirdi, ikinci yarının hemen başında. Olmadı. Andres Iniesta ve Xavi, topu daha fazla kontrol etmeye başladılar. Ve biliyoruz ki; saha içerisindeki top, bu ikilinin ayağına geçtiği anda o sahneye tanıklık eden herkes adına yepyeni bir serüven başlıyor. Hem de uzun soluklu bir serüven.



Barcelona, Manchester United'ın ilk yarıda yapamadığını ikinci yarıda gerçekleştirdi. Samuel Eto'o, Lionel Messi ve Xavi ile gole yaklaştı. Manchester United'a bu maçı kazanamayacağını hissettirdi. 70. dakikada ise, Puyol'un başlattığı atağı Xavi'nin ortası ve Lionel Messi'nin harika kafa vuruşu sonlandırdı.

La Liga, Copa Del Rey ve en sonunda Şampiyonlar Ligi. Barça, La Liga'yı bitiren Real Madrid maçında 6 gol attı. Copa Del Rey Finali'ni 4-1 kazandı. Şampiyonlar Ligi Finali'nde ise Manchester United'ı 2-0 mağlup etti. Üç kupa, üç final ve toplam 12 gol. Bu bile, Barcelona'nın ne kadar dominant bir sezon geçirdiğine kanıt olmalı. Ama Barcelona'nın genç takımının elinde çok daha önemli bir fırsat var. 38 yaşındaki teknik direktör Josep Guardiola, çaylak sezonunda tarihe geçti. Kupa 1'i hem futbolcu, hem de antrenör olarak kazanan altıncı isim oldu. Önümüzdeki sezon Real Madrid, mutlaka bir hamle yapacaktır. Ama Barcelona'nın önündeki fırsat, hanedanlığa sahip olmak. Buna uygun bir oyuncu kadrosu ve teknik ekip var. Arka arkaya şampiyonluklar ve kupalar gelebilir Barcelona'dan.

Barcelona'nın yanındaki ''2009'', ardışık sayılar hâlinde ilerleyebilir. Bize de tarihe tanıklık etmenin keyfi kalır. Güzel olmaz mı?... Sahiden ne de güzel olur!

4 yorum:

erdersson dedi ki...

barca nın düzene karşı olduğunu sanmıyorum.zaten ayrılıkçı bir tavırları var.hangi düzene karşı.dünya sistemi(kapitalizm)ayrılıkçı her hareketi destekler.futbol düzeninde eğer ingilizler hakimse yarı finaldeki barca -chelsea maçını izledik.düzen yerli yerinde ve barca-manu finali istedi düzen denen şey.paranın artması reklam vs.oynanan oyuna gelirsek.barcanın orta sahada çok pas yapması taraftar için bence hiç heyecan verici bir şey değil.barca 20 pas yapacakta pozisyona girecek de seyirciler heyecanlanacak.bence barca bu pas işini çok abartıyor.ama daha heyecan veren takım manu bence.4-5 pasta pozisyona girebiliyorlar.devamlı kaleyi düşünüyorlar.barcanın kendi aralarında neden bu kadar ÇOK paslaştığını anlamak bazen zor oluyor.taraftar seyirci orta sahada üçgenler kurup pasları izlemek için orada bulunmuyorlar herhalde.zaten barca ilk golde dikine pas attığı zamanda golü buldu.ama bunu manu gibi devamlı yapmıyorlar.ingiliz futbolunun görselliği hucumu en kısa ve tempolu yoldan düşünmek yatıyor.bundan dolayı 4-4 lük maçlar oluyor.liverpool-arsenalve chelsea-liverpool gibi.barca topu kazanıyor manu bekliyor hucum yapsın.yok.barca top çeviriyor.tempo düşüyor tabii bu arada.seyircilerde barca ne güzel futbol oynuyor diye düşünüyor:)birde ntvsporda barca örnek alınsın falan diyorlar bazı yorumcular.yakında orta sahada üçgen şeklinde pas yapan bir yığın takım izleyebiliriz:))manu nasıl dikine hucum yapılırın dersini verdi.ama barca topu vermediği için(haklı olarak)bunu fazla gerçekleştiremedi.yani 20 defa sağa sola pas yapıp hucum etmenin hiç heyecan tempo yaratan bir tarafı yok.

SozenE. dedi ki...

Erdersson,

Yorumun için teşekkür ederim. Farklı bir bakış açısı olmuş. =)

Barcelona'nın pas olayını yanlış yorumladığını düşünüyorum açıkçası. İroni yapmıyorsan eğer. Manchester United ve Barcelona'yı ''golü düşünme'' başlığında değerlendireceksek; Barcelona, öne çıkar. Çok net şekilde hem de. 20+ pas olayından ziyade -ki bu da harika bir olaydır- Barcelona'nın savunmadan çıkışını incelemek gerekir. Hiçbir zaman uzun top yoktur, Barcelona'nın bu sezonki futbolunda. Özellikle kanat savunmacılarında. Daniel Alves ve Eric Abidal, en geriden çıkarlarken yanlarına ya Andres Iniesta ya da yandaki stoper (Rafael Marquez/Carles Puyol) gelir ve orta sahadan hücuma geçer Barcelona. Gol düşüncesi, kalecinin hemen önündeki oyuncudan başlar yani.

Uzun uzun yazılabilir. Ama alıntı ile devam etmek lazım bu noktada:

''Futbol maçları, bir at yarışı gibidir. Biz bu gerçeğin farkına, rakip kaleye gönderdiğimiz bir topun çıkışını en geriden yaparak vardık. Avrupa'da Latinler'e karşı oynarken öğrendik bunu. Bir süre, kedi ve fare olayına dönebilir; açık yakalamak adına beklediğiniz için. Ama aslında çok basit ve oldukça efektif bir şeydir. Tamamen doğaçlama!

Eğer, oyuncularınız, kısa süre içerisinde değişen durumlara karşı doğaçlama yeteğine sahiplerse ve neler olabilecekleri konusunda fikirleri varsa; kesinlikle şansınız bulunuyordur. Rakibiniz her hareketinizi takip ediyorken, enerjinizi korumanız çok önemlidir; çünkü sezon boyunca altmıştan fazla maç yapıyorsanız, her bir karşılaşmada doksan dakika süre ile deli gibi koşamazsınız. Bunun üstesinden gelemezsiniz.

Liverpool'da kurduğumuz sistem, rakibin kafasını karıştırmak üzerine kuruluydu. Ve çok da ekonomikti, açıkçası. Önemli bir şey vardır. Her takım, topu kontrol etmeyi ve basit şeyleri yapmayı bilir. Kontrol ve pas. Gelen topu kontrol et ve arkadaşına gönder. Eğer, gecikirseniz; rakibiniz gelir ve topu ayağınızdan alır. Dolayısıyla, sizin ihtiyacınız olan, topla buluştuğu anda onunla vedalaşıp ileriye doğru gönderecek adamlardır. Bu size seçme şansı verir. Bazı takımlar vardır. Sahadaki hiçbir oyuncusu topu istemez, ayağında top olan arkadaşından kaçar. Ama Liverpool'da, size yardımcı olacak biri mutlaka vardır. Kenny Dalglish'in kulübe gelir gelmez, yakaladığı başarının en büyük nedenidir bu. Kenny, tüm şartların mükemmel olduğu takımlarda efsane hâline gelebilecek bir oyuncuydu.''

diyor, Bill Shankly. Geçtiğimiz günlerde de üzerinde durduğumuz gibi. Sonu ise daha önemli:

''Futbolumuzdaki sanat tarafı buydu kısaca. Topu al. Çabuk bir pas ver. Topu dolaştır. Size çok uzak gibi durmayabilir; ama rakibin saha içerisindeki dizilişi, sürekli değişir. Ve son pas için her zaman bir boşluk vardır. Tüm futbolcuların anlaması gereken bir şey var. Topu takım arkadaşlarına ilettikleri an, yalnızca başlangıçtır. Bunun hemen ardından saha içerisindeki arkadaşlarınıza destek çıkmak ve yardım edilebilecek birilerini aramak zorundasınız.''

Sevgili erdersson,

Bir takım hücumda 20+ pas yapıyorsa eğer, yorulan pas yapan taraf değildir. Karşıdaki takım, savunmada kalan yani, hem fiziksel hem de psikolojik olarak düşer oyundan. Ve mutlaka hata yapar. Sürekli savunma pozisyonu alacağından dolayı, kedin boşluk verir. En sonunda da hücumda 20+ pas yapan takım, gole gider.

Sonuç olarak; sezon içerisinde de Manchester United ile Barcelona'nın hücum fikirlerini incelersek, Barcelonalı oyuncuların gece yataklarına yattıklarında bile golü düşündükleri neticesine ulaşabiliriz.

Selamlar,
Eray.

erdersson dedi ki...

eray ağabey

ben pas yapmaya karşı değilim tabiiki.ama izlerkende anlıyorsunki barca çoğu zaman pas yapmak için pas yapıyor.hele birde öne geçerse.yani topu dolaştırıyor.ben taraftar seyirci olarak baktığımda bana fazla göze hoş gelmiyor bu durum.tempo dediğimiz şey ingiliz futbolu dediğimiz şey hucumu düşünmek ve KISA YOLDAN VE EN HIZLI bunu yapabilmektir.barcada belki istesede 4-5 isabetli ve hızlı pasla bunu yapabilir.eğer bunu yapsaydı seyirci daha keyifli bir maç izlerdi.çünkü manuda daha fazla hucum şansı bulabilirdi.manu maçta bekliyor barca hucum yapsın.barca orta sahada top çeviriyor.haklı olarak tabiiki bunu yapıyor.ama bence tempoyu düşürüyor.barcanın savunmadan çıkışı ile manunun savunmadan çıkışı izlediğimiz zaman manu daha heyecan verici oluyor.görüyorsun sağdan bindiriyor soldan kaçıyor gereksiz sağa sola pas yok vs.barca hucuma çıkıyor 20 pas izleyecekte seyirci bir pozisyon izlesin.seyirci açısından durum bu.ama kazanmak için topa sahip olmakta takım için önemlidir.zaten manunun maçtaki en önemli sıkınıtısı buydu.topu az kazanmak.az kazandığı içinde az hucum etti.ama yinede etkiliydi.belki andersson-carrick-flecher(yoktu) üçlüsü olsaydı topu daha fazla kazanıp daha fazla hucum edebilirlerdi.gol düşüncesi elbette barcada var ama bunu uygulamak için biraz fazla pas yapıyorlar.sağa ve sola.ilk golde de zaten öyle 20 pas yaparak golü bulmadılar.3 kişiyle geldiler ve derinlemesine bir pas .barca kazanmak için doğru yapabilir bu çok pası.ama barcayı mı izlemek manu yumu izlemek dersen manu derim kesinlikle.tabii en makbulu liverpool-manu maçlarıdır.hani top bir o kalede bir bu kalede derler ancak bu maçlarda olur bu olay.yani barca-manu maçında olmadı.oysa beklenen buydu.manu topu hızlıca barca kalesine taşıdı ama barca hızlıca manu kalesine topu götürmediği için bu olmadı.hiçbir zaman uzun top yoktur diyorsuun barcada.ama seyirci açısında bakacak olursa eğer isabetli uzun top varsa (manu-shaktar)bir anda pozisyon yada gol olması seyirci açısından daha makbul.bunu doldur boşalt yada şişirme gibi anlamamak lazım.yazdıklarım seyirci ve seyir keyfi açısından.ama futbolda kazanmakta önemli.biz diyoruz bu premier ligde müthiş tempo var.bunu sağlayan hızlı tempodur.ve dikine paslardır.

erdersson dedi ki...

birşey daha ekleyeyim.seyirci için ingilterede futbol izlemek özellikle stadlarda bu tempoyu izlemektir.tv den görünmeyebilir.sağdan bindirmeyi taraftar görüyor stadda.bu maçtada manunun nasıl hucuma çıktığını nadirde olsa gördük.görüyorsun ve manu geliyor diyorsun acayip hızlı hucumlar.saldııırr diye bağırırlar bazen trübünlerde manuda futbol olarak bazen öyle saldırıyor.birçokta pozisyon buldular .eksik olan orta 3lünün eksik pres yapmasıydı. futbol izlemek ve heyacan duymak demek her an gol olabilme olasılığıdır.yada her an pozisyona girebilme olasılığıdır.başka bir taraftan bakarsak günümüz dünyasında herşey hız üzerine kurulmuştur.bunun içinde insanoğlu durup düşünmez.(düşünecek vakti yoktur)o kadar çok hız varki durduğu zaman insanoğlu düşebilir.büyümek,ilerlemek,uçmak,tüketmek bile hızlıdır.onun için futbolda ingilterede buna paralel çok hızlıdır:)barcada biraz yavaş olunca manu düşmüştür:))belki barcaya durup düşündüğü için sempatiyle bakabiliriz.