20 Kasım 2009 Cuma

Futbol ve Bir Kültür Olarak Taraftarlık



Futbola tutku ile bağlı olan her insanın ortak bir noktası vardır.

Daha önce televizyondan izlediğiniz, radyodan takip ettiğiniz ya da yalnızca dergilerde gördüğünüz o stadyuma gideceksinizdir. İçeri girersiniz, geçersiniz merdivenleri. Dayanılmaz bir istek vardır içinizde. Önünüzdeki basamakların bir an evvel bitmesini istersiniz. Bir ömür gibidir. Ama en sonunda aşarsınız tüm engelleri. Ve o eşsiz yeşil renk karşılar sizi. Cennette sanırsınız kendinizi, kim bilir. Müthiş bir duygudur. İlk heyecanı yaşayan herkes tadını almıştır bu hissin. Her yeni sezon öncesi tekrarlanır. Ama aslında dahası vardır.

Binlerce kişi ile berabersiniz artık. Nasıl davranacağınızı bilemezsiniz. O an, yanınızdaki insanlarla ortak bir dileğiniz olur. Takımınız sahaya çıkar. Tek bir ağızdan bağırır herkes. Doksan dakika, yirmi iki kişi, tek bir top... Ve evet. Tek bir amaç: O küçücük meşin yuvarlağın 7,32 metreye 2,44 metrelik dikdörtgenin bir bölgesinde kendisine yer bulmasını beklemek. İsteğiniz gerçekleştiği anda ise, dünyanın en mutlu insanı olursunuz. Yalnızca bir an. Az önce tek ses olduğunuz insanlarla birlikte yaşarsınız sevincinizi. Günlük yaşamınızda asla bir araya gelemeyeceğiniz, ortak noktada buluşamayacağınız kişilerle belki de. Ama işte o an. Sadece yaşanır. Neticede; taraftarlık, bir duygu işidir.

Futbolun kendisine has güzelliklerinin en saf yaşandığı dönem olarak gösterilebilir, 19. yüzyıl.

Tamamen doğallık üzerinedir, taraftarlık. Komşu mahallelerin rekabetinden doğan futbol kulüpleri vardır o zamanlar. Özellikle de futbolun beşiği İngiltere'de. Tahtadan yapılan kale direklerinin arkasında sevinen onlarca taraftar görmek mümkündür, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın hemen başında. İngiliz Futbolu'nun karakteristiği olmuştur o görüntüler. Bu yüzden, hâlâ, son dakikaya 6-0 geride giren takımlarının attığı tek gole olağandışı bir reaksiyon verebilir Everton taraftarı. Goodison Park, skor 1-6 olduğunda bayram yerine dönebilir. Ve yalnızca üç gün sonra yine tıka basa dolu olabilir. Evet, bu atalardan kalan miras biraz da.

Birlikte sevinmek, beraber üzülmek... Futbol, taraftarlar ile var olan bir oyun. Ve bu sporun gelişim süresi içerisinde insanların bir araya gelmesi, tüm duygularını paylaşmalarından daha doğal bir sonuç olamaz. Ki varılan noktada ortaya taraftar grupları çıkar. Şu an hâlâ tribünlerde olan en eski oluşum, 1950 yılında kurulan Torcida Split grubu. Şimdilerde Hırvatistan Ligi'nde mücadele eden Hajduk Split'in taraftarları, Ultras akımının öncüsü olmuşlardır Eski Yugoslavya'daki bu hareketleri ile. Torcida Split'in açtığı yoldan ilerleyen İtalyanlar, 1960'lı yılların sonundan itibaren taraftar gruplarının yoğun artışına katkıda bulunuyorlardı. Ancak ne var ki; devam eden yıllarda taraftarlık kavramının yanlış yorumlanması, futbolun en büyük sorunu olan holiganizmi ortaya çıkaracaktı.

Kendilerini Ultras olarak adlandırılan gruplar, günümüzde, genel bir çekirdek etrafındaki küçük başlıklar ile ayrılıyorlar birbirlerinden.

Politik bakış açıları, arkadaşlıklar veya yalnızca bulundukları bir bölge. Ama tamamını dört ana özellik üzerinden değerlendirmek mümkün.

• Sonuç, ne olursa olsun; 90 dakika boyunca asla susmazlar.
• Bir maç süresi içerisinde asla oturmazlar.
• Maddî karşılığı veya uzaklıklığı ne olursa olsun; sezon boyunca gidebildikleri kadar maça iştirak ederler.
• Grup olarak bulundukları lokasyona bağlılık duyarlar. ''Curva'' ve ''Kop'' en yaygın olanlarıdır.

Son maddeden devam edebiliriz bu noktada. Curva, özellikle İtalya'daki stadyumların kale arkalarında bulunan taraftar gruplarının kullandıkları bir isim. Tribünlerin kavisli olması nedeni ile bu adla anılan oluşumların kendi içerisinde de ilgi çekici hikâyeler mevcut.



Roma'nın İki Ayrı Kutbu: Curva Nord ve Curva Sud

Curva geleneğinin merkezi İtalya'nın başkenti Roma'da iki dev kulüp: Associazione Sportiva Roma ve Societa Sportiva Lazio.

Tarihin derinliklerinden bugünlere dek uzanan bir rekabettir, AS Roma ve SS Lazio arasındaki. 1900 yılında bir atletizm kulübü olarak spor dünyasına giriş yapan SS Lazio, 1903 yılında ilk futbol maçını yaptıktan 24 yıl sonra, dönemin devlet yönetimi tarafından Roma'daki diğer tüm kulüplerle birleştirilmeye ve AS Roma ismini almaya zorlanır. Üç kulüp, Mussolini Hükümeti'nin isteğini yerine getirir. (Roman FC, SS Alba-Audace, Fortitudo-Pro Roma.) Ve 1927 senesinde AS Roma çatısı altında toplanır. SS Lazio ise, mücadelesini tek başına sürdürmeye karar verir. Nihayet; yıllar içerisinde ''Derbi Della Capitale'', İtalya'nın bir numaralı rekabeti hâline gelir.

II. Dünya Savaşı'ndan, sağ-sol çatışmasına; Mussolini'den, ırkçılığa...

AS Roma ile SS Lazio taraftarları, asla ortak bir noktada buluşamazlar. Bu tartışmalara, Roma'daki ''ilk kulüp'' olma başlığını da ekleyebiliriz aslında. SS Lazio, 1900 yılında kurulması itibari ile Roma kentinin en eski spor kulübüdür. Ama SS Lazio'nun başlarda yalnızca atletizm branşında yer alması, AS Roma taraftarlarının elini güçlendirir. 1927 yılında AS Roma ismi altında toplanan üç kulüpten biri olan Roman FC, 1903 senesinde kurulduğu için AS Roma taraftarları, kendilerinin ilk futbol kulübü olduklarını ve dolayısıyla Roma'nın asıl sahipleri konumunda bulunduklarını iddia ederler.

İki ayrı cephenin aynı yerde oldukları tek bir nokta vardır: Roma Olimpiyat Stadı.

Rekabetin tarihî gelişimi incelendiğinde, ne denli büyük bir çekişmenin yaşandığı görülebilir. Gerçekten de AS Roma ile SS Lazio taraftarlarının bir araya gelme fikri, hiç mantıklı değil. Bu anlamda; Olimpiyat Stadı'nın birlikte kullanılması, büyük bir tezat aslında. Ama iki takım taraftarlarının söz konusu duruma bir çözümleri var. Olimpiyat Stadı'ndaki Kuzey Tribünü (Curva Nord), SS Lazio'ya ait. Güney Tribünü (Curva Sud) ise, AS Roma'nın. AS Roma taraftarları için Kuzey Tribünü, yasaklı bölgedir. Aynı durum SS Lazio taraftarları özelinde Güney Tribünü için geçerli olur. İki tarafın destekçileri, farklı yollardan girerler Olimpiyat Stadı'na. Ve asla görmezler birbirlerini. Böylesine ilgi çekicidir, İtalya'dan çıkan Curva geleneğinin öyküsü.

Milano'nun iki temsilcisi AC Milan ve FC Internazionale arasındaki paylaşım da benzer şekilde gerçekleşir (Curva Nord - FC Internazionale ve Curva Sud - AC Milan). Ama hiç kuşku yok ki; Roma'daki kadar şiddetli değildir, Milano Derbisi.



Spion Kop: Liverpool ile Özdeşleşen Gelenek

Spion Kop veya kısaca Kop, özellikle Ada Futbolu'ndaki stadyumların kale arkalarında yer alan tribünlerine verilen bir isimdir. Bu bölgede, takımların en ateşli taraftarları oturur ve yüksek seviyede ses çıkararak sahadaki oyunculara sürekli destek olurlar.

İngiltere'de ''Kop'' adı ile anılan ilk tribün için 1904 yılına dek uzanmamız gerekiyor. Woolwich Arsenal'in maçlarını oynadığı Manor Ground'ın yeni yapılan tribünündeki taraftarların görüntüsü, bir yerel gazeteci tarafından, II. Boer Savaşı esnasında Güney Afrika'daki Spion Kop Dağı'nın tepesinde bulunan askerlerin siluetine benzetilir. Bu anlamda; ''Kop'', ilk olarak Arsenal kulübü ile anılabilir. Ancak ''Kop'', Liverpool FC ile özdeşleşmiştir. Nedenleri var elbette.

Liverpool'un 1906 yılında Lancashire Ligi'nde kazandığı ikinci şampiyonluğun ardından, Anfield'ın Walton Breck Road tarafına yeni bir tribün yapılır. İnşa işleminin tamamlanması ile birlikte ortaya çıkan görüntü ise, Liverpool Daily Post gazetesinin spor editörü Ernest Edward tarafından ''Spion Kop'' adı ile tasvir edilir. Göndermenin adresi bellidir tabii. 1900 yılındaki II. Boer Savaşı'nda Spion Kop Dağı'nın zirvesini eline geçirmek isteyen İngiliz ordusundan 300'ün üzerinde asker, çarpışma sırasında hayatını kaybeder. Ve bunlardan çoğu bir liman şehri olan Liverpool'dan savaşa katılan gençlerdir. Biraz da bu yüzden; Liverpool taraftarları tarafından biraz daha fazla sahiplenir, ''Kop''.

Liverpool'un evi Anfield, zaman içerisinde bazı değişimlere uğrasa da; Kop, tüm yüzyıl boyunca İngiltere'nin en fazla seyirci kapasiteli ''Kop Tribünü'' olmayı başarmıştır. 1982 senesinde Anfield Road'un giriş kapılarından biri, Liverpool'un efsanevî İskoç menajeri Bill Shankly'nin anısına ''Bill Shankly Gates'' ismi ile hizmete açılır. Kapının üzerinde bir de slogan vardır: ''You Will Never Walk Alone.'' Yani, ''Asla Yalnız Yürümeyeceksin!'' Bu söz, Liverpool taraftarlarının kendini ifade etme şeklidir. Mersey'nin Kızıl Yakası ile özdeşleşmiştir, Liverpoollu bir grup olan Gerry & the Pacemakers'ın Ekim 1963 çıkışlı şarkısının sözleri.

Öyle ki; şimdilerde Galatasaray forması ile ülkemizde top koşturan Harry Kewell, ''Liverpool'da iken Kop Tribünü, 'You Will Never Walk Alone'u söylediğinde, tüylerim ürperirdi.'' diyor Anfield Road günlerini anlatırken. Ama yalnızca Kewell değil, Kop Tribünü'nün ihtişamı ve Liverpool sevgisinden etkilenen.



Anfield Road, Kop: Köklerine Sadık Kalarak Büyüyen Bir Tribün

Liverpool'un Kop Tribünü, dünyadaki diğer tüm örneklerinden tamamen farklı karakteristiklere sahip. 19. Yüzyıl'daki saf futbol sevgisini hâlâ içerisinde barındıran, takımı ile maçı yaşayan, rakip oyunculara son derece zeki espriler ile takılan ve gerektiğinde onlara haklarını da veren bir taraftar topluluğu yer alıyor, Kop Tribünü'nde.

Bazı ünlü futbol figürlerinin Kop ile ilgili anıları ile devam edebiliriz bu noktada.

''Yaklaşık sekiz yıldır tanıdığım Runar isminde Norveçli bir arkadaşım vardı. Yılını tam olarak hatırlamıyorum; ama Eski Kop'taydı sanırım, Tottenham Hotspur ile oynuyorduk. İlk golü onlar atsalar da maçı 6-2 kazanmıştık. Runar, daha önce Kop'a hiç gelmemişti. İlk defa aramızda bulunuyordu. O'na birer şapka ve atkı alıp, kırmızı ekoseli bir bayrak verdik. 'Bizimle Kop'a gel. Gol attığımızda ise endişelenme. Her zaman, nerede isen orada kalırsın.' Önce beraberliği yakaladık. Ardından ikinci gol geldi...''

''...Gol sonrası, büyük bir karmaşa yaşandı. İnsanlar, Liverpool'un galibiyet golünü akın hâlinde kutluyorlardı. Ve biraz önce yanımda duran Runar, gözden kaybolmuştu. Arkadaşım Chris ile birbirimize baktık ve hemen bağırmaya başladık. 'Runar, Runar!' Sonrasında; Kop'un bizim bulunduğumuz bölümündeki kalabalık, 'Runar, Runar' diye tempo tuttu. Bir süre sonra; Runar, yaklaşık 10 basamak aşağıdan, yanımıza doğru gelecekti. Yemin ederim ki; adamın iki gözü, farklı yönlere bakıyordu. Bayrağı, atkısı ve kafasındaki şapka, artık yoktu. Gördüğüm manzaradan dolayı endişelenmiştim. Ve kendisine bakarak, 'İyi misin?' diye sordum. O da karşılık verdi: 'Aman Tanrım! Bu inanılmaz bir şey, harika!' Gerçekten de öyleydi.''

Bir Liverpool taraftarı olan Pete ''Kopite'' Sampara, Norveçli arkadaşı ile olan anısını bu şekilde anlatıyordu.

’’Futbolun En Kızıl Efsanesi’’ Liverpool'un unutulmaz 7 numarası Kevin Keegan ise, Kop Tribünü için şu sözleri kullanıyordu geçtiğimiz yıllardaki bir söyleşisinde: ''Tek korkum, Kop'un önünde -müsait pozisyonda iken- bir gol kaçırmaktı. Böyle bir şey olsaydı, üzüntümden herhalde ölürdüm. Onlar, 'You Will Never Walk Alone'u söylemeye başladıklarında; gözlerimden yaşlar süzülürdü. Liverpool kariyerim boyunca saha içerisinde, maçlar devam ederken, gerçek anlamda duygulanarak ağladığım çok olmuştur.''

Kop, Liverpool için son derece önemli bir olgu. Oyuncular, aldıkları sonuçlar ne olursa olsun, arkalarında kendilerine her zaman destek olan bir gücün varlığını bilerek hareket edebiliyorlar. Ama bu, Anfield Road'daki Kop Tribünü'nü diğerlerinden ayrı kılan özelliklerden yalnızca biri. ''Kopites'', yeri geldiğinde rakip oyunculara da haklarını teslim ediyorlar. Ki bu paralelde yer alan en net örnek olarak, Stoke City ve İngiltere Milli Takımı'nın efsanevî kalecisi Gordon Banks'in yaşadıkları gösterilebilir.



İngiltere'nin FIFA Dünya Kupası'ndaki tek şampiyonluğunu kazandığı 1966 yılı kadrosunda yer alan isimlerden olan Banks'in kariyerinde Liverpool'un ayrı bir yeri bulunuyor.

21 Ekim 1972 günü Liverpool ve Stoke City, Anfield Road'da birbirlerine rakip olduklarında Banks, deplasman ekibinin kalesini koruyordu. Ian Callaghan'ın 90. dakikadaki golü, Liverpool'a 2-1'lik galibiyeti getirmişti. Skor, sezon sonunda şampiyonluğa ulaşacak olan Liverpool adına sürpriz değildi. Cumartesi günü oynanan bu karşılaşmanın ardından Pazar günü, Stoke City fizyoterapisti ile takım antrenmanından evine dönmekte olan Banks, kullandığı otomobilin kontrolünü kaybederek şarampole yuvarlanıyordu.

Yakın tarihte; 20. Yüzyıl’ın en başarılı ikinci kalecisi seçilen Banks, bu kazanın ardından sağ gözündeki görme yeteneğini kaybedecekti. Dolayısıyla; Ekim 1972'deki karşılaşma, Anfield Road'daki son maçı olmuştu. Ancak, ironik bir şekilde, 1973-74 Sezonu'nda Stoke City'nin ligdeki ilk maçı, yine Anfield Road'da Liverpool'a karşıydı. Banks, artık Stoke City'nin teknik ekibinde bulunuyordu. Ama Liverpool menajeri Bill Shankly'nin özel misafiri olarak karşılaşmaya davet edilmişti. Liverpool taraftarları, maç öncesi Gordon Banks için özel bir tören hazırlıyorlardı. Bill Shankly ise, Gordon Banks'e bir Liverpool atkısı vermiş ve o atkıyı boynuna dolayan Banks ile beraber Liverpool taraftarlarının önünde bir tur atmıştı.

O gün oldukça duygusal anlar yaşayan Banks, Liverpool taraftarlarına duyduğu minneti, ''Tabii ki, kendi takımlarının kazanmasını çok istiyorlar. Ancak bu durum, rakiplerin haklarını verme konusunda onları asla sınırlandırmıyor. Eğer; özel bir şey ya da iyi bir gol görürlerse, ona her zaman alkışlarla karşılık verirler.'' sözleri ile gösterecekti.

Taraftarlık, biraz da böyle bir his belki de. Futbola taraftarlık tabii.



AFC Wimbledon & FC United of Manchester: Tribündekilerin Onurlu Direnişleri

ABD'li iki işadamı George Gillett ve Tom Hicks, 6 Şubat 2007 tarihinde Liverpool'un hisselerinin bir kısmını başkan Davis Moores’tan, 218,9 milyon pound karşılığında satın aldılar.

Gillett ile Hicks arasındaki anlaşmazlıklar, Liverpool taraftarlarının ABD'li sahiplere vermedikleri güven oyu ve diğer sorunlar, iki yıllık süre içerisinde daima gündemde kaldı. Tüm gelişmelerin ardından; Liverpool'un Dubai International Capital'e satılacağı dedikoduları ayyuka çıktı. DIC, Liverpool'u Gillett & Hicks öncesinde de satın almak istemişti. Ama olmadı. Bu noktada devreye başka bir ortaklık girdi. Liverpool'un satışına şiddetle karşı çıkan taraftarlar, “Share Liverpool” adlı bir grup kuruyorlardı. Liderliğini Liverpool Üniversitesi’nde futbol endüstrisi üzerine dersler veren Rogan Taylor'ın yaptığı grubun planına göre; 100.000 taraftar 5.000 euro ödeyecek ve toplamda 500 milyon euro ile kulüp satın alınacaktı. Ancak ABD'liler satışı gerçekleştirmeyince, bu oluşum da -şimdilik- ertelenmiş oldu.

Yine de; Liverpool taraftarlarının girişimlerini uygulamaya dökenler vardı geçtiğimiz yıllarda. Hikâyenin anlam kazanabilmesi adına 1889 yılından bakmamız gerekiyor bugünlere.

Londra'nın güneyinde Wimbledon Old Centrals adında bir takım kuruluyor o sene. 1905 yılında ''Old Centrals'' ekini atarak Wimbledon ismini alan kulüp, 1970'lerin sonu ve 1980'lerin başında profesyonel seviyede boy göstermeden evvel, uzun süre amatör liglerde mücadele ediyor. 1984 yılında ise, 3. Lig'e çıkıyor ve burada başarısını devam ettirerek kendisini 2. Lig'de buluyor bir anda. 2. Lig'deki ilk senede elde edilen 12. sıranın hemen ardından gelen sezon, yeni bir dönemin başladığını müjdeliyor sarı mavili takım adına. Nihayet; 1986-87 Sezonu'nda, şimdilerde Premier League olarak bilinen, 1. Lig'e yükseliyor Wimbledon.



Bir peri masalı adeta. 1988 Federasyon Kupası Finali ile ölümsüzleşebilecek bir masal hem de.

98.203 kişi vardı 14 Mayıs 1988 günü, İngiltere'nin dünyaca ünlü Wembley Stadı'nda. Wimbledon, Efsane Liverpool'un rakibi olacaktı. Tarihindeki ilk büyük kupayı kazanmak için sahaya çıkıyordu, Güney Londra temsilcisi. Karşılaşmanın 37. dakikasında Dennis Wise'ın ortasına yaptığı kafa vuruşu ile anlam kazandıran Lawrie Sanchez, takımını öne geçirdiğinde herkes için farklı bir yol çiziliyordu artık. Liverpool'un maç içerisindeki en ciddi şansı, John Aldridge'in kullandığı penaltı vuruşunun Wimbledon kalecisi Dave Beasant'ın ellerinde erimesi ile değerlendirilememişti. Aldridge, Federasyon Kupası Finalleri Tarihi'nde bir penaltı vuruşundan yararlanamayan ilk isim olurken; Dave Beasant, maç sonunda Wimbledon Kaptanı olarak Kupa'yı havaya kaldırıyordu. Wimbledon FC, adını altını harflerle kazımıştı artık tarihe.

Türkiye'nin Wimbledon FC ile tanışması, 1995 Intertoto Kupası'ndaki Bursaspor eşleşmesi ile olmuş ve Mususi'li, Balic'li, Ercüment'li Bursaspor, Londra'dan 4-0’lık galibiyetle dönmeyi başarmıştı. Daha sonra; ekonomik krizler Wimbledon'ın belini bükmeye başladı. 1992-93 Sezonu'nda kurucu üyelerinden biri olduğu ve sürekli ilk 10 içerisinde yer aldığı Premier League'de sıkıntılı sezonlar yaşadı, Güney Londra ekibi. Nihayet; 1999-2000 Sezonu'nda Premier League'den düşen Wimbledon'ın sahipleri, 2002 senesinde kulübü Wimbledon'dan 90 km. uzaklıktaki Milton Keys'e taşıma kararı alıyorlardı. Tüm işlemler tamamlanmıştı. Ama Wimbledon taraftarları, bu ayrılışı kabullenemiyorlardı. Bir fikir birliğine vardılar. Ve Wimbledon FC'nin taraftar temsilcileri, AFC Wimbledon projesini hayata geçirdiler. 2003 yılında Milton Keys Dons ismi alıp renklerini değiştiren Wimbledon FC yerine, AFC Wimbledon vardı artık.



Yarı profesyonel olarak yeni hayatına başlayan AFC Wimbledon'da taraftara ait hisselerin %25'i stat sahibi olmak için halka açılarak Kingsmeadow Stadı, "The Fan's Stadium"a geçildi. Ve yedi sezonda dört aşama birden atladı, AFC Wimbledon. 2009-10 Sezonu'nda Conference National'da, İngiltere Lig Sistemi'nin altıncı seviyesinde, mücadele ediyorlar. 7-19 yaş aralığında 21 ayrı takımı var AFC Wimbledon'ın. Ama 2002 yılından bu yana başarmış oldukları, ne bir Kupa, ne de 78 maçlık yenilmezlik serisi ile değerlendirilebilir. AFC Wimbledon, bir yol açtı. Kendilerinden sonra gelenlere örnek oldu.

2005 yılında İngiliz devi Manchester United'ın hisselerinin %98'lik bölümü ABD'li milyarder Malcolm Glazer'e satılınca, Old Trafford'da da benzer bir tablo çıktı ortaya. Wimbledon'daki kadar kesin bir dönüş olmasa da; Manchester United taraftarlarının bir bölümü, bu şaibeli satışa tepki göstererek FC United of Manchester takımını kurmaya karar verdiler. Mücadelesine İngiltere Futbol Sistemi'nin 10. seviyesinden başlayan kulüp, ilk üç senesinin tamamında bir üst lige yükselmeyi başardı. Şu an; Northern Premier League Premier Division, yani 7. Lig'de, FC United of Manchester.

25 Temmuz 2009 günü, AFC Wimbledon ile FC United of Manchester United, 2002 yılından bu yana düzenlenen Supporters Direct Cup mücadelesinde karşılaştılar. Tecrübeli AFC Wimbledon, The Fans Stadium'da 2-1 kazanarak Kupa'nın sahibi oldu. Tüm dünyanın üzerine konuştuğu küçük meşin yuvarlağın 7,32 metreye 2,44 metrelik dikdörtgenin bir bölgesinde kendisine yer bulması, belki hiçbir vakit, o günkü kadar değerli olmamıştı. Ülkemizde taraftarların kulüpler için ne anlama geldiği sorgulanır zaman zaman.

Evet, kulüplerinin tam kalbindedirler taraftarlar. AFC Wimbledon ve FC United of Manchester'ın gösterdiği, Kop'un yıllardır kanıtlamayı sürdürdüğü gibi. Günün birinde biz de anlayacağız bu gerçeği. Ve şimdilerde hasretle bekliyoruz o günü.

* Bu yazı, ilk defa Roadlife adlı derginin Kasım ayı sayısında yayımlanmıştır.

1 yorum:

Fatih Önder dedi ki...

Sevgili kardeşim Eray,
Roadlife Dergisi adına sana bir de buradan teşekkürlerimi sunuyorum. Eline ve futbol bilgine sağlık.