31 Ocak 2009 Cumartesi

Anfield Road, 18.00: Liverpool v Chelsea



Premier League'de haftanın maçı, Liverpool ve Chelsea arasında.

Yarın akşam TSİ 18.00'da Anfield Road'da gerçekleşecek karşılaşma öncesi, iki takımın da moralini bozan bir gelişme yaşandı bugün. Manchester United, Everton'ı Cristiano Ronaldo'nun tek golüyle 1-0 yenerek arkasından gelen iki rakibine beşer puan fark yapmış oldu. İçerisinde bulunduğumuz süreç, Liverpool ve Chelsea için çok önemli. Kırmızı Şeytanlar arayı açıyor ve bir yerden sonra yakalamak pek de mümkün gibi görünmüyor.

Manchester United'ın kazanmasıyla moralleri bozulan ikilinin keyfi, Aston Villa'nın Villa Park'ta Wigan'la golsüz berabere kalmasının ardından yerine gelmiş olabilir. Premier League'de sezonun sürpriz takımı Aston Villa, özellikle son 20 dakikasında, dünyaları kaçırdığı karşılaşmadan bir puanla ayrılmak durumunda kaldı. Oysa ki, muhtemel bir galibiyet halinde, o dakikalarda henüz Everton önüne çıkmayan Manchester United ile puanını eşitleyecek olan Aston Villa, 48'er puandaki Liverpool ve Chelsea'nin de iki puan önüne geçecekti. Martin O'Neill ile öğrencilerinin hesapları, ''çizgiye'' takıldı. Şimdilik 48'deler ve yine dördüncü sıradalar.

Liverpool ve Chelsea, bu bilgilerin eşliğinde çıkacaklar yarın akşam sahaya. İki takım ile ilgili önemli haberler var. Detaylara geçmeden önce, bir liverpoolfc.tv klasiği olarak, birkaç istatistikle başlayalım.
  • Yossi Benayoun, Liverpool için 50. maçına çıkıyor.
  • Sezonun ilk yarısında Chelsea'nin evi Stamford Bridge'de oynanan karşılaşmadan Liverpool, Xabi Alonso'nun tek golüyle 1-0 galip ayrılmayı başarmıştı.
  • İspanyol orta saha oyuncusunun golü, Chelsea'nin Şubat 2004'te başlayan iç sahadaki 86 maçlık yenilmezlik serisini de sona erdirmişti.
  • Liverpool ve Chelsea, geçtiğimiz sezon ikisi Şampiyonlar Ligi'nde olmak üzere toplam beş birbirlerine rakip olmuşlar, Anfield Road'da oynanan iki karşılaşmada 1-1'lik skorlar ortaya çıkmıştı.
  • Premier League kurulduğundan bu yana ligde 33 kez eşleşen iki takımdan Chelsea'nin rakibine karşı galibiyet sayılarında 14-12'lik üstünlüğü bulunuyor.
  • Liverpool'da Chelsea'ye karşı hat-trick yapan son isim, Ekim 1997'de Anfield Road'da oynanan maçtaki performansıyla Çek Patrik Berger.
  • Chelsea ile yapılan lig maçlarında hat-trick seviyesine ulaşan diğer üç Liverpool oyuncusu ise şu şekilde: James Stewart (1910), Fred Pagnam (1915) ve Gordon Hodgson (1930).
  • Fernando Torres, Liverpool kariyerindeki ilk golünü geçtiğimiz sezon 1-1 sona eren karşılaşmada atmıştı.
2007-08 Sezonu'nda Anfield Road'da gösterdiği müthiş performansla Kop'un favori oyuncularından biri haline dönüşen Fernando Torres, Kırmızılar için iç sahada attığı 24 golün 17 tanesini Liverpool'un efsanevi tribününün önünde kaydetmişti. Şimdilerde, bu perfomansından oldukça uzak İspanyol forvet.

''Kendi adıma oldukça enteresan bir sezon oluyor. Sakatlığım dolayısıyla birçok maçta takımımdan uzak kaldım ve istediğim sayıda gol atmayı başaramadım.'' diyor sezon başından bu yana yalnızca altı kez gol sevinci yaşayan ve yeni sezonda henüz Anfield Road defterini açamayan Torres. ''Bu durum, hiç kuşkusuz, değişecek; ama her şeyden fazla istediğim bir şey var. O da Liverpool ile kupalar kazanmak. Bunun için daha çok maç kazanmak zorundayız. Yalnızca Premier League değil, FA Cup ve Şampiyonlar Ligi'ni de zirvede bitirmeyi hedefliyoruz. Bu da demek oluyor ki, önümüzde oldukça zorlu maçlar var. Ama şimdilik, tüm yarışmalarda iyi durumdayız. Ve pozitif olmak zorundayız.''

Liverpool'un tekrar ayağı kalkabilmesi ve Manchester United'a şampiyonluk yolunda kafa tutabilmesi için Fernando Torres'in gol sezgisine ihtiyacı var. Torres, Anfield Road'daki gol susuzluğunu Chelsea karşılaşmasıyla sona erdireceğine inanıyor. Ve takımının hedefleri için son derece iyimser düşünüyor. Peki, Liverpool medyası ve İspanyol menajer Rafael Benitez?
  • Liverpool ve Chelsea, yarın akşam, son 4.5 yıldaki 22. eşleşmelerine çıkacaklar.
  • Premier League'de rakibine dört maçtır mağlup olmayan Liverpool, yarın akşam da puan veya puanlarla sahadan ayrılırsa, Chelsea önünde son 12 yıldaki en uzun ''yenilmezlik'' serisini yakalamayı başaracak.
  • Liverpool, 1989-90 Sezonu'ndan bu yana Chelsea karşısında ''duble'' yapamıyor. İçerisinde bulunduğumuz sezon içerisindeki ilk maçı 1-0 kazanan Kırmızılar, Anfield'da da galip gelmeyi başarırlarsa, son şampiyonluklarını kazandıkları sezondan beri Chelsea'yi ilk defa, bir sezondaki iki lig maçında birden mağlup etmiş olacaklar.
  • Liverpool, sezonun ilk yarısında 1-0 kazandıkları karşılaşma, kulüp tarihinin en üst seviye liglerde elde ettiği 600. deplasman galibiyetiydi.
  • İki kulüp arasında Anfield Road'da oynanan lig maçlarından yalnızca bir kez golsüz beraberlik çıktı. (9 Ekim 1971.)
  • Liverpool, yarın akşam Chelsea karşısında kazanmayı başarırsa, Premier League'deki 200. iç saha galibiyetini almış olacak.
  • Liverpool, Anfield Road'da oynadığı son 65 Premier League maçında yalnızca 2 kez sahadan mağlubiyetle ayrıldı - ikisi de 1-0'lık skorlarla Manchester United'a karşı.
  • Liverpool, Arsenal'in Ekim 2003'te 2-1 kazandığı maçtan sonra, Anfield Road'da oynadığı ve ilk golü attığı son 67 Premier League karşılaşmasında mağlubiyet yüzü görmezken, bu maçlardan 59 galibiyet çıkarmayı başardı.
Liverpool için her şey yolunda gidiyordu aslına bakarsanız. Ligde uzun süreli bir yenilmezlik serisi yakalanmış, yeni yıla ligin zirvesinde girilmişti. Ve 18 yıllık şampiyonluk hasretinin sona ereceği günler yaklaşmış gibiydi. Ta ki, Rafael Benitez'in kendisine önerilen sözleşme uzatma teklifini reddetmesi ve Liverpool'un beraberlikler serisinin başlamasına kadar.

Liverpool adına kara bir Ocak ayıydı. Hafta arası, Wigan deplasmanındaki 1-1'lik beraberliğin ardından, Premier League'de üçüncü sıraya kadar geriledi Benitez ve ekibi. Üstelik, şimdilerde lider Manchester United'ın beş puan gerisindeler. Wigan karşısında kaybedilen iki puanın acısını fazlasıyla hissedeceklerdir, diğer yandan Benitez'in artık imzası haline gelen rotasyon takıntısını tartışırlarken. Albert Riera, Xabi Alonso, Robbie Keane ve Dirk Kuyt, yedek başladı Wigan karşısında. Yine de son yedi dakikaya kadar, 1-0 öndeydi Liverpool ilk yarının bitimine dört dakika kala Yossi Benayoun'un attığı golle. Ama rotasyon, kanında vardı Benitez'in. 72. dakikada Steven Gerrard ve 75. dakikada Yossi Benayoun'u yanına aldı. Daha sonra da bitime yedi dakika kala, Wigan'ın beraberlik golü geldi.

''Rafa, I just wonder, if you could turn back the clock, would you go back and do anything differently?'' sorusuna, ''Maybe I would have drank more water for the kidney stones.'' cevabını veren Rafael Benitez, yine de pişman görünmüyor. İspanyol menajer, geri dönme şansı olsa, böbrek taşları için daha fazla su içmek isteyeceğini söyleyerek, ''sağlığın her şeyin önünde olduğu'' mesajını mı vermek istiyor? Belki evet, belki de hayır. Ama rotasyon konusunda yorumu değişmeyecek. Tarzı bu ve böyle devam edecek.
  • Liverpool'un Chelsea karşısındaki en farklı galibiyeti, Nisan 1935'te ve 6-0'lık skorla geldi.
  • Liverpool, 12'si Premier League'de olmak üzere son 15 resmi maçında mağlup olmadı.
  • Liverpool, Premier League'de ise son 10 ay içerisinde yalnızca bir kez mağlubiyetle yüzleşmek durumunda kaldı.
  • Hafta arasında Wigan deplasmanından 1-1'lik beraberlikle dönerek iki puan kaybeden Liverpool, 27 Eylül 2008'den bu yana ilk kez, Premier League'deki puan tablosunun ilk iki sırasından aşağı düşmüş oldu.
  • Son beş yıl içerisinde Anfield Road'da oynanan Premier League maçlarında Liverpool aleyhine yalnızca iki kez penaltı kararı verildi. Ekim 2005 ve Ağustos 2007'de topun başına geçen tek bir isim vardı. Frank Lampard, iki hakkında da hata yapmadı. Beş yıllık periyot öncesindeki son penaltı vuruşunda ise şimdilerde Chelsea kadrosunda yer alan o zamanın Manchester City forveti Nicolas Anelka'nın imzası bulunuyordu.
  • 2005 yılının ilk günü Anfield Road'da oynanan ve Liverpool'dan Xabi Alonso'nun ayak bileğinin kırıldığı karşılaşmada tek gol, Chelsea'nin orta saha oyuncusu Joe Cole'den gelmişti. Chelsea, o günden bu yana, Premier League'deki son 28 deplasman maçının yalnızca bir tanesinde kalesini gole kapayabildi.
Manchester United, Kasım 2008'den beri Premier League maçlarında gol yemeyerek Chelsea'nin Jose Mourinho döneminde yakalamış olduğu savunma rekorlarını kırarken Maviler'in savunmasındaki sıkıntılar, devam ediyor. Yine de hafta arasında Stamford Bridge'deki 2-0'lık Middlesbrough galibiyeti, keyifleri yerine getirmiş olabilir.

Chelsea'de orta saha üçlüsünün form grafiği, yükseliş içerisinde son günlerde. Frank Lampard ve Michael Ballack, işin hücum tarafında aktif roller almaya başlarken Nijeryalı John Obi Mikel, tam bir ''orta saha oyuncusu'' gibi oynamaya devam ediyor. Middlesbrough karşısında gösterdiği performansla, ''Maçın Adamı'' seçilen Mikel'in omuzları, Liverpool deplasmanında da ağır yükler kaldırmak durumunda kalabilir. Rakibin en etkili silahı Steven Gerrard'ın direkt muhatabı olabilir, Nijeryalı. Benitez, Gerrard'ı Torres'in hemen arkasında da kullanabilir; ama Mikel'in merkezinde olacağı alan savunması, Gerrard'ı kontrol etmek için ayrı bir çaba içerisinde olacaktır.

İngiltere Milli Takım Menajeri Fabio Capello da gözlerini bu maça dikecek olmalı. Steven Gerrard ve Frank Lampard özelindeki kararsızlığı gidermek durumunda artık, İtalyan teknik adam. Bu da maçın bir başka hikayesi. İki sembol adamdan hangisi sahadan başı dik ayrılacak, bakalım.
  • Chelsea, Premier League deplasmanları bu sezon yalnızca Everton ve Manchester United karşısında gol bulamadı.
  • Chelsea formasıyla Liverpool'a karşı hat-trick yapan son oyuncu, Ağustos 1937'de Stamford Brigde'de gerçekleşen karşılaşmadaki performansıyla George Mills.
  • Chelsea, 2008 yılında Premier League'de çıktığı deplasman maçlarının yalnızca iki tanesinde birden fazla gol yedi. İlki, White Hart Lane'de Tottenham Hotspur ile 4-4 berabere kaldıkları karşılaşma. İkincisi ise, Aralık ayı sonunda, bu kez 2-2'lik skorun çıktığı Fulham maçı.
  • Liverpool'un sezonun ilk yarısındaki galibiyeti, Chelsea'nin 29 maçlık yenilmezlik serisini sona erdirmişti.
  • Chelsea, Liverpool karşısındaki son dokuz lig karşılaşmasında yalnızca iki kez mağlup oldu.
  • Chelsea, Anfield Road'daki son beş lig karşılaşmasının dördünde gol atmayı başardı.
  • Chelsea, yeni sezonda ilk sekiz deplasman maçından 24 puan çıkardıktan sonra, Everton (0-0) ve Fulham (2-2) deplasmanlarında rakipleriyle berabere kalırken Manchester United'a Old Trafford'da 3-0 mağlup olmaktan kurtulamadı.
  • Chelsea'nin Alman orta saha oyuncusu Michael Ballack, sezon içerisindeki üç golünü son dört maçta attı.
  • Chelsea, hafta arası Stamford Bridge'de Middlesbrough'yu 2-0 mağlup ederken, yedi maçlık aranın ardından ilk kez bir karşılaşmayı gol yemeden tamamlamayı başardı.
  • Chelsea Kaptanı Frank Lampard, son sekiz maçta altı gol attı.
Chelsea'de bir diğer gündem, merkez forvette görev alacak oyuncu. Didier Drogba ve Nicolas Anelka arasındaki kararsızlık devam ediyor. Middlesbrough maçının ikinci yarısında Drogba ve Anelka, üçlü forvet hattında beraber görev yaparlarken sağ forvet Salomon Kalou'nun golleriyle galibiyet gelmişti. Scolari, Liverpool maçında bu denli ''cesur'' olur mu? Sanmıyorum. Mutlaka bir tercih yapacaktır, Brezilyalı menajer.

Liverpool adına maçın kader adamı Dirk Kuyt olabilir. Büyük maçların denge bozan oyuncusu. Dörtlü orta sahanın sağında görev yapmasına karşın, rakip savunmayı tercih sıkıntısına sokan ve Fernando Torres ile Steven Gerrard'a boş alanlar yaratan Hollandalı, yine ''gizli kahraman'' olarak çıkabilir karşımıza. Chelsea için John Obi Mikel ismi üzerinde durmaya çalıştık. İki takımın orta sahası, belirleyici olacaktır.

Chelsea ve Liverpool, 2004-05 Sezonu'ndan bu yana 21 kez birbirlerine rakip oldular. Son iki karşılaşma, Stamford Bridge'deydi. İki takımın Anfield Road'daki son görüşmeleri ise, Liverpool taraftarlarının hatırlamak dahi istemeyecekleri bir görüntüyle nihayete ulaşmıştı. Norveçli John Arne Riise'nin duygu dolu sözcükler eşliğinde kaleme aldığı mektup ile tamamlanan bir serüvendi.

Bu anlamda, yarın akşam, farklı gözlerle Anfield Road'a bakacak bir isim daha olabilir.

Liverpool v Chelsea
Anfield Road, 18.00
Spormax, Canlı Yayın

FedEx Forum, 03.00: Grizzlies v Lakers



NBA'de 2007-08 Sezonu'nun dönüm noktalarından biriydi, Memphis Grizzlies ve Los Angeles Lakers arasındaki Pau Gasol merkezli takas anlaşması.

Pau Gasol'ün Lakers'a geçişinin hemen ardından sezon sonundaki Celtics ve Lakers Finali'nin muhtemel senaryosu yazılmaya başlanırken Batı Konferansı'nın iddialı takımları, bu takasın incelenmesi gerektiği düşüncesini savunuyorlardı. Lakers, en kritik bölgesine müthiş bir takviye yapmış ve operasyonu neredeyse bedavaya tamamlamıştı. Hemen hatırlayalım: Kwame Brown, Javaris Crittenton, Aaron McKie, Marc Gasol, 2008 ve 2010 birinci tur draft hakkı.

Sıfır fedakarlıktı Lakers'ınki. Aaron McKie, yalnızca maaş dengesini kurabilmek adına gözüküyordu formülde. Crittenton, inactive listesinin vazgeçilmezlerindendi. Kwame Brown ise Lakers'ta belki de ilk kez işe yarıyordu. Yüksek maaşı, Gasol'ü Lakers'a getirmek adına kilit unsurlardan biriydi. Ve bir ek vardı. Pau Gasol, 6.5 yıllık Grizzlies kariyerinin ardından Los Angeles Lakers'a geçerken arkasında bir başka Gasol daha bırakıyordu. O Gasol de, kardeşi Marc'tan başkası değildi. Marc, kendisinden beş yaş büyük ağabeyinin ilerlediği kariyer yolunu takip edecekti, hakları Lakers'tan Grizzlies'e geçtikten sonra.

Marc'ın Tennessee'ye gelişinin ardından Memphis Grizzlies ve Los Angeles Lakers arasındaki takas, nispeten anlam kazanmaya başlıyordu. Mutlaka iyi bir hikayeydi. Pau Gasol, 2001 NBA Draftı'nın üçüncü sırasında Atlanta Hawks tarafından seçilirken, ''en yüksek sıradan lige giriş yapan Avrupalı'' ünvanını kazanmış ve o günlerden bu yana, NBA'in Avrupalı oyunculara bakış açısı fazlasıyla değişmişti. Artık, iki İspanyol kardeşin NBA'de birbirlerine rakip olma ihtimalleri bile vardı.

Memphis Grizzlies, Marc Gasol için hiç de fena bir tercih sayılmazdı. İspanyol oyuncunun sezonun ilk bölümündeki performansı da, bu görüşü destekler nitelikteydi. 3 Kasım 2008 günü, Memphis Grizzlies'in evi FedEx Forum'da Golden State Warriors'ı 90-79 mağlup ettiği karşılaşmayı, 9-11 saha içi isabeti, 27 sayı ve 16 ribaundla tamamlayan Marc Gasol'ün Grizzlies Tarihi'nde ''New Gasol Era'' olarak adlandırılabilecek dönemi başlatacağı yüksek sesle dile getiriliyordu. Karşılaştırıldığı isim, son derece tatmin ediciydi. NBA kariyerindeki henüz dördüncü maçta 25 sayı ve 15 ribaund barajını geçmeyi başaran Marc, Kasım 1992'de bu başarıyı gerçekleştiren Shaquille O'Neal'dan sonra NBA'deki ilk örnek oluyordu, söz konusu başlıktaki.

Orlando Magic ve Shaquille O'Neal birlikteliğinin ilk beş gecesinde Kocaoğlan'ın rakamları ise şu şekildeydi:

Kasım 6, 1992: 4-8 saha içi isabeti, 12 sayı, 18 ribaund ve 3 blok
Kasım 7, 1992: 8-16 saha içi isabeti, 22 sayı, 15 ribaund ve 4 blok
Kasım 10, 1992: 15-25 saha içi isabeti, 35 sayı, 13 ribaund ve 3 blok
Kasım 12, 1992: 12-19 saha içi isabeti, 31 sayı, 21 ribaund ve 4 blok
Kasım 14, 1992: 9-16 saha içi isabeti, 29 sayı, 15 ribaund ve 3 blok

Shaquille O'Neal ile aynı satır içerisinde isminin geçmesi bile, son derece değerli bir hatıra olmalıydı Marc Gasol için. Çünkü, şu yukarıdaki rakamlara bakarak konuşmak çok da kolay olmasa gerek.

Shaq'ten çıkarak farklı bir sonuca daha ulaşabiliriz, Marc Gasol ile ilgili. Gasol'ün kariyerinin dördüncü maçında sergilediği 27 sayı ve 16 ribaundluk performans, Gasol ailesi adına da ayrı bir gurur kaynağı oluyordu. Marc'tan önce, defalarca 25 sayı ve 15 ribaund barajlarının üzerine çıkan Pau ile birlikte ''Gasol Biraderler'', NBA'de bu başarıyı gerçekleştiren üçüncü ''ağabey ve kardeş'' oluyorlardı. Harvey Grant ve Horace Grant ile Chuck Person ve Wesley Person'ın ardından kulübün beşinci ve altıncı üyeleri de belliydi artık.

İki kardeşin NBA seviyesindeki ilk eşleşmeleri ise, 22 Aralık 2008 gecesi gerçekleşiyordu. Yalnızca bu anlamda bile ilgi çekici bir maçtı, Memphis Grizzlies'in Los Angeles Lakers'ı evinde ağırladığı karşılaşma. Fakat daha fazlası da vardı. Pau Gasol, Grizzlies'de geçirdiği 6.5 yıl süresince -içerisinde sayı, ribaund ve blok gibi başlıkların da bulunduğu- 12 ayrı istatistiksel kategoride kulüp tarihinin en başarılı ismi olurken Grizzlies organizasyonundan All-Star seçilmeyi başaran ilk oyuncu olarak da tarihe geçmişti. Grizzlies organizasyonu, her ne kadar eski yıldızlarına minnet duygularını sergilemek için uğraşsa da, FedEx Forum'daki taraftarların pek de kadirşinas olduklarını söylemek mümkün değildi.

Pau Gasol, küçük kardeşi ve eski takımıyla NBA'de ilk kez yüzleştiği maçı, 15 sayı, 7 ribaund ve 6 asist ile tamamlarken Marc Gasol, 8 sayı, 7 ribaund ve 2 asistte kalıyordu.

22 Aralık, bu şekilde geçmişti. Sırada bir yenisi var. Bu gece, yine FedEx Forum'da.

Değişen bir şeyler var mı? Memphis, Gasol'e hak ettiği saygıyı gösterecek mi? Yoksa, Kobe bir kez daha herkesten rol çalarak maçın yıldızı mı olacak? Göreceğiz.

NBA All-Star 2009, Phoenix: Batı Takımı



Batı Konferansı'nda oyuncu seçimi, Doğu'ya göre biraz daha karışıktı.

İlk bölüm, halk oylamalarıyla ilgili. Pivot pozisyonunda Houston Rockets'ın Çinli pivotu Yao Ming, rakipsizdi. Kobe Bryant ve Tim Duncan da geçtiğimiz yıllardaki üstünlükleriyle ilk beşteki yerlerini alacaklardı; ama diğer iki kontenjan için bazı soru işaretleri vardı.

Houston Rockets'ın bir diğer yıldızı Tracy McGrady, halkın seçmesi beklenen oyunculardan biriydi her sezon olduğu gibi. Son geridönüşlerde New Orleans Hornets'tan Chris Paul'ün de 57000 oy önündeydi. Klasik bir tartışma yaşanacak gibiydi. T-Mac, sakatlıklar veya benzer nedenlerden dolayı, yine yüksek verimle oynamamıştı. Ve halk oylamalarında yerini kaybetmesi halinde, All-Star seçilemeyecekti. Son hafta, görüntü tamamen değişti. Paul, inanılmaz bir atakla, T-Mac'in önüne geçti, 2009 NBA All-Star'daki yerini aldı.

İkinci kontenjan, forvet pozisyonundaydı. 8 Ocak'ta açıklanan geridönüşlerde Denver Nuggets'tan Carmelo Anthony, en yakın rakibi Amar'e Stoudemire önünde 100000'den fazla oy avantajına sahipti; fakat 5 Ocak'tan bu yana sakatlıklarla boğuşan Carmelo'nun Phoenix'e gidebilmesi adına tek çıkar yolu, ilk 5'te yer almaktı. Çünkü, Melo ve Batı antrenörlerinin arası hiç de iyi değildi. Demiştik ya, ilginç bir hikayeye sahip Carmelo Anthony. NBA'in en önemli draft sezonlarından 2003'te lige giriş yapan Syracuse mezunu yıldız, 2004, 2005, 2006 ve 2007 yıllarında Batı antrenörleri tarafından kadroya alınmamış; fakat 2007'de sakatlıklar nedeniyle oluşan boşluk sonrasında NBA'in patronu David Stern'in kullandığı forsla ilk All-Star maçına çıkabilmişti. Geçtiğimiz sezon ise, halk oylarıyla ilk beşteydi.

Carmelo Anthony'nin seçilmemesi, bu anlamda hiç de sürpriz değil. Yerine gelen Amar'e Stoudemire ise kendi evinde sahaya çıkacak. Yeni sezonda Terry Porter'ın takımın başına geçmesinin ardından çehresi değişen Phoenix Suns'ta ana oyun planı, boyalı alan özelinde oluşuyor; fakat bu durumun Run & Gun'da durdurulamaz bir güce sahip olan Stoudemire'a çok da fazla yaradığını söylemek mümkün değil. Geçtiğimiz sezon maç başına 25.2 sayı ve 9.1 ribaund ortalamalarıyla oynayan Amar'e, istatistiksel anlamda birtakım düşüşler yaşadı. (21.3 sayı ve 8.1 ribaund.) Fakat buna rağmen, Suns'ın en değerli oyuncusu. Diğer yandan, ilk beşte yer alıyor olması, yedek seçimlerinde antrenörlerin işini kolaylaştıran bir etmen oldu. Bu bir gerçek; çünkü Phoenix'te düzenlenen All-Star'da Suns'tan birileri olmalıydı.

İlk beşin ardından sıra, yedeklerin belirlenmesine gelmişti. Birkaç isim öne çıkıyordu tabii.

Portland Trail Blazers'ın iki sezondur sergilediği istikrarlı performansın ardından Brandon Roy'un Phoenix'te olması kesin gibiydi. 2008 New Orleans'ta harika bir All-Star performansı sergileyen Roy, bu sezon da önemli gelişim gösterdi ve takımı Portland Trail Blazers'ın Batı'daki Playoff resminin içerisinde tutmayı başardı. Genç Blazers takımının lideri Roy'un All-Star olması gerekiyordu. Hakkı verildi.

Chris Paul'ün ilk beşte başlayacağının kesinlişmesinden sonra gard rotasyonunda birkaç isim daha gündeme geldi. Sezona oldukça kötü bir giriş yapmasına karşın şampiyon karakteriyle durumu düzelten San Antonio Spurs'ün bir numarası Tony Parker adayların başında geliyordu. Sezon içerisinde Minnesota Timberwolves önünde ürettiği 55 sayı bile, tek başına yeterli olabilirdi Fransız oyuncunun Phoenix'te kendisine yer edinmesi için; ama daha fazlası da vardı. Maç başına asist ortalaması, saha içi şut isabet yüzdesi, saha içi şut isabet sayısı ve asist/top kaybı gibi farklı birçok kategoride NBA'in en iyi 25 oyuncusundan biriydi, Tony Parker. O da hak ettiği yerde, sonuç olarak.

Batı Konferansı'nda yer alan antrenörler, wild card opsiyonlarından birini gard pozisyonundan yana kullandılar. Sezon içerisinde Detroit Pistons'tan Denver Nuggets'a geçerek yeni takımının derin yaralarını kapamayı başaran Chauncey Billups, Nuggets'ı Lakers'ın ardından Batı zirvesine taşımasının karşılığını All-Star olarak kaldı. Belki, Detroit Pistons'ta devam etseydi, Phoenix'teki bu dev organizasyonu evinden izleyecekti, Billups; ama Nuggets'ta değişen rolü, kendisine All-Star yolunu açtı. Tabii, Carmelo Anthony ile takım arkadaşı olmasının da payı var bu sonuçta. Çünkü, Nuggets'tan bir oyuncu mutlaka yer almalıydı Phoenix'te. Ve bu Carmelo Anthony değildi. Geri tek bir isim kalıyordu. O da Chauncey Billups'tan başkası değildi.

Forvet pozisyonunda pek fazla sürpriz yaşanması beklenmiyordu; ama New Orleans Hornets'tan David West seçimi, herkesi şaşırtacaktı.

Hornets, sezon öncesi oynadığı tüm hazırlık maçlarını kazanırken büyük bir özgüven depolamıştı, 2008-09 Sezonu için. James Posey'nin katılımıyla birlikte, daha sağlam bir takım görüntüsü çiziyordu New Orleans Hornets. Oyuncular arasında eksik olan şampiyon karakteri tamamlanmış gibiydi. Posey, dış atışlarda ve savunmada da oldukça başarılı bir isimdi üstelik. Chris Paul'ün gelişimine devam etmesinin yanına David West'in yardımcı oyuncu rolünü ekleyince Hornets, bir anda Batı'nın en ciddi favorilerinden biri haline gelmişti. Peki, ya şimdi? Sezon öncesi konuşulanlardan oldukça uzak, Hornets. Ve buna rağmen iki All-Star birden. Paul, hak etti. West için aynı şeyi söylemek kolay değil.

Wild Card kontenjandan girmiş olmalı takıma, West. Çünkü diğer iki isim, West'in yanında oldukça dominant kalıyor. Sezonun büyük hayalkırıklıklarından biri olan Dallas Mavericks'te kişisel anlamda inanılmaz performanslar sergileyen Dirk Nowitzki, takımının başarısızlığına karşın kadroda yer almalıydı. Hakkı verildi. Maç başına ortalama 25.7 sayı ve 8.4 ribaund rakamlarıyla oynayan Nowitzki, 25'lere yaklaşan PER puanıyla sezonun geri kalan bölümünde takımını kurtarmak isteyecektir. Devin Harris konusunda aceleci davrandığını düşünüyor olabilir, Mavericks patronu Mark Cuban. Daha iyi olabilirdi. Ve olsalardımutlaka bir oyuncu daha Phoenix'e giderdi, Dallas'tan. Yine bireysel anlamda iyi bir sezon geçiren fakat takım performansına takılan Jason Terry, belki.

Forvet pozisyonunda kendisine yer bulan bir diğer oyuncu Los Angeles Lakers'tan Pau Gasol. Geçtiğimiz sezon geldiği Lakers'ta eksik olan tüm parçaları tamamlayan İspanyol forvet, yeni sezonda All-Star olarak başarılı performansının karşılığını aldı. Gasol'ün seçilmesi gerekiyordu; ama bir ihtimal olarak pivot pozisyonuna kaydırılması ve forvet oyuncularına yer açması da gündemdeydi. Bu anlamda, Phoenix Suns'tan Shaquille O'Neal dışarıda kalacaktı. Denenmedi. Forvet pozisyonunda seçildi, Gasol. All-Star organizasyonlarının en neşeli figürü O'Neal da 15. kez bu gurura layık görüldü. Aslında biraz iyi bir performans bile yeterliydi, Shaq için. Değişen Suns'ta hemen hemen tüm hücumlar önün üzerinden dönüyor şu sıralar.

2009 NBA All-Star'da Batı takımı formasını giyecek oyuncular bu şekilde. Peki, organizasyonda kendilerine yer edinemeyenler ne alemde?

Gardlardan başlayalım. Mike D'Antoni'nin takımdan ayrılmasının ardından yapayalnız kalan Steve Nash'i kariyerindeki 2 MVP Ödülü bile kurtaramadı. Kanadalı'nın Phoenix'te düzenlecek All-Star gösterisinde yer almıyor olması, her şeye rağmen, hayalkırıklığı. Utah Jazz'den Deron Williams da aynı şekilde. Sezonun önemli bir bölümünde sakatlığı nedeniyle gözlerden uzak kaldı. Üstelik, takımı da Batı'daki dokuz başlı yarışın en zayıf halkası konumuna düşünce Williams, All-Star olamadı. Yine de Jazz, biraz daha iyi olmayı başarsaydı, durum değişebilirdi. Bir klasik olarak, San Antonio Spurs'ten Manu Ginobili'yi de seçilmeyen Batı gardlarına ekleyebiliriz.

Forvetlerde David West'e giden wild card için birçok talipli vardı, aslına bakarsanız. Utah Jazz'in oluşturduğu başarısızlık havası, en fazla Paul Millsap'i yaraladı. Carlos Boozer'ın yokluğunda takımının sezon boyunca bir numaralı skor opsiyonu olan Millsap, çabasının karşılığını almayı başaramadı. Ligin belli bir bölümünde arka arkaya double-double performansı sergilemesi de yeterli olmadı, kariyerindeki ilk All-Star maçı için. Oklahoma City Thunder'dan Kevin Durant de benzer bir durumla karşı karşıya. Thunder, zamanla daha iyi olacak. Takımın yıldız oyuncusu Durant'in son dönemdeki ''All-around'' performansına bakarak bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Rookie-Sophomore maçı için Phoenix'te yerini alacak, Durant. All-Star Haftasonu'nda Pazar günü sahaya çıkabilmek adına ise biraz daha beklemesi gerekiyor. Tıpkı Blazers'tan LaMarcus Aldridge gibi.

Ve en büyük kıyametin koptuğu pozisyon. Shaquille O'Neal'in All-Star olmasına kimsenin itirazı yok. Ama Minnesota Timberwolves'un genç pivotu Al Jefferson'ın dışarıda kalmasına da gönül el vermiyor. Boston Celtics ile geçtiğimiz sezon Kevin Garnett merkezli girilen takasta Minnesota'nın ısrarla istediği isimdi, Al Jefferson. Celtics, uzun süre dirense de, başaramamış ve üzerine gelecek kurmak istediği Jefferson'ı bırakmak durumunda kalmıştı. Timberwolves, GM Kevin McHale'in takımın başına geçmesinin ardından şu sıralar ligin en formda takımlarından biri. Bu anlamda da önünde herhangi bir engel yoktu, maç başına 22.7 sayı ve 10.5 ribaund ortalamaları ile oynayan Al Jefferson'ın; ama Batı antrenörlerinin tercihi, David West'ten yana oldu. Pivot pozisyonu için Denver Nuggets'tan Nene ve Utah Jazz'den Mehmet Okur'un da isimleri geçiyordu, olmadı.

Batı Takımı, kuvvetli bir yedek kadroya sahip. Pau Gasol, Tony Parker, Dirk Nowitzki ve Brandon Roy gibi isimler, oyunun kızışacağı dakikalarda söz hakkı alabilirler. Kazanırlarsa, MVP Ödülü'nün Chris Paul veya Kobe Bryant'tan birine gideceğini sanıyor ve Kobe'den triple-double seviyelerinde bir perfomans bekliyorum. Onu istediği çok açık çünkü.

Süre bulursa oralara yaklaşacaktır. Tabii; Batı takımının antrenörü Phil Jackson, oyuncusunu normal sezon maçlarına saklamak istemezse.

NBA All-Star 2009, Phoenix: Doğu Takımı



Arizona'nın Phoenix kentinde gerçekleşecek NBA All-Star 2009 organizasyonunun ana yemeği için takım kadroları belli oldu.

İlk beşlerin açıklanmasından kısa bir süre sonra, NBA'de başantrenörlerin oylamalarıyla ortaya çıkan tam kadrolarda yine birtakım isimler tartışıldı. Genel olarak görüldüğü gibi, kadroda olanlar değil, daha çok olmayanlar üzerinde yoğunlaştı sunulan birçok görüş.

Doğu Konferansı'nun ilk beşinin dört oyuncusunda herhangi bir tereddüt bulunmuyordu. Dwyane Wade, LeBron James ve Dwight Howard, sezon başından bu yana sergiledikleri performansla PER Sıralaması'nda sürekli ilk beş sıra içerisinde yer alırlarken bu üç isme eklenecek oyuncu da belli gibiydi. Her ne kadar, geçen sezonki kadar etkileyici bir görüntü içerisinde olmasa da, Boston Celtics'ten Kevin Garnett ile dörtlü tamamlanacaktı. Beşinci ismin halk oylamaları tarafındaki isminde sorun yaşanması beklenmiyordu. Denver Nuggets'tan Detroit Pistons'a geçen Allen Iverson'ın ilk beşteki yeri garantiydi.

Doğu Konferansı'nın dominant beşlisinin ardından gelecek yedili merak konusuydu tabii ki. Birkaç önemli başlık vardı. Ve Phoenix'te olması kesin gibi gözüken birkaç isim. Sürpriz yaşanmadı, Doğu'da; ama yine de dışarıda kalan isimler özelinde bazı fikirler ortaya çıktı.

Türkiye'den ilk etapta bakıldığında Hidayet Türkoğlu'nu arıyordu gözler. NBA'de 2008-09 Sezonu'nun en fazla geliştirme gösteren takımı Orlando Magic'ten en az iki oyuncu alınması garanti gibiydi. Dwight Howard sonrası iki önemli aday vardı, bu kontenjan için. Birincisi, Rashard Lewis. İkincisi, Hidayet Türkoğlu. Howard'ın ardından söz konusu ikiliden birinin seçilmesi bekleniyordu. Mutlaka karşılaştırılacaklardı. Lewis, istatistiksel anlamda öne çıkan isimdi. Ve Hidayet'i geçmesi, sürpriz sayılamazdı. Tabii, farklı açılardan bakınca görüntü değişebilirdi. Evet, rakamlarda Lewis önde; ama değer anlamında Hidayet, Orlando Magic için oldukça anlamlı bir parça. Bunun için yalnızca, son çeyrek performanslarına bakmak bile yeterli olabilir. NBA'de en iyi 20 clutch time (maçların önem derecesine göre son iki dakika ve devamı) oyuncusundan biri, Hidayet Türkoğlu.

Devam edelim. Dört şutör ve bir Dwight Howard anlayışındaki en ciddi opsiyon. Jameer Nelson'ın yeni sezondaki seviye atlamasını bir kenara bırakırsak; Magic'in en iyi pasörü de Hidayet Türkoğlu. Şut yüzdesindeki düşüş, geride kalmasına neden olmamalıydı; ama All-Star için Hidayet'in adı bile, nadiren geçti ABD basında. (Yalnızca Gary Payton'ın listesinde ismine rastladığımı söyleyebilirim. Jameer Nelson ile birlikte.) Orlando Magic'in Batı turnesinde grup liderlerini teker teker yenmesiyle gelişen süreç esnasında gündeme gelen konu, Magic'ten All-Star'a gidecek oyuncu sayısının üçe çıkıp çıkmayacağı oldu. Burada, sıranın Hidayet'e geldiğini düşünebilirdik; fakat öyle değildi. ''Doğu Konferansı'nda Haftanın Oyuncusu'' seçilmesinin ardından Nelson, All-Star için ciddi bir adaydı artık.

Doğu Konferansı'nda üç takım, sezon boyunca gösterdikleri performansla diğer rakiplerinden ayrıldılar: Boston Celtics, Cleveland Cavaliers ve Orlando Magic.

Cleveland Cavaliers, Phoenix'te LeBron James ile temsil edilecekti. İkinci isim, Mo Williams olabilirdi. Bir üçüncüsü yoktu. Boston Celtics'te Kevin Garnett, ilk beşteydi. Kalan kontenjanlara adaylar Ray Allen, Paul Pierce ve Rajon Rondo'ydu. Boston, Lakers'a kaybettiği maç öncesindeki müthiş başlangıcını devam ettirebilseydi eğer, Phoenix'e 3 veya 4 oyuncu birden gönderebilirdi; ama olmadı. Bu yüzden; Boston için dört temsilci imkansız, üç temsilci ise sürpriz olurdu. Geriye Magic kalıyordu. NBA'de böyle bir opsiyon var açıkçası. Sezon başında; Allen, Garnett ve Pierce daha şanslıydı; fakat Magic, zaman içerisinde Celtics'i geçti.

Boston Celtics medyası, sezon başında Rajon Rondo'nun All-Star olması için ciddi kampanyalar düzenlemişler ve takım arkadaşları da Rondo'ya önemli destekler vermişlerdi. 19 maçlık galibiyet serisinin sona ermesi bir yana, Rondo'nun çok önemli rakipleri vardı bu konuda. Sezona girerken birçok NBA yazarı tarafından 30. takım olması beklenen New Jersey Nets'i Playoff resminin içerisine sokan isimlerden Devin Harris'in hakkını vermek gerekiyordu. Bu anlamda, gard rotasyonunda bir isim kesin gibiydi. Diğer opsiyon için ise, biraz daha detaylı düşünmek lazımdı. Atlanta Hawks'tan Joe Johnson, Orlando Magic'ten Jameer Nelson, New Jersey Nets'ten Vince Carter, Boston Celtics'ten Ray Allen ile Rajon Rondo ve Cleveland Cavaliers'tan Mo Williams vardı radarlarda.

Tüm bu isimlerden Joe Johnson'ı kenarda tutmak lazım. Onun da yeri garantiydi çünkü. Geçtiğimiz sezon, Boston Celtics karşısında rüştünü ispat eden Atlanta Hawks, yeni sezonda o başarısının bile üzerine çıkınca takım liderinin All-Star olmaması, çok büyük bir sürpriz sayılırdı. Vince Carter, geçtiğimiz sezondan çok daha iyiydi. Belki de, All-Star olması gerekirdi; ama Devin Harris'in çıkışı, Carter'ın en büyük dezavantajıydı. İki oyuncu birden gider miydi, Nets'ten All-Star'a? Hayır. Keza, Ray Allen için de. Yukarıda değindiğimiz gibi, Celtics'in üç oyunculuk performansı, yeni yıl öncesi sekteye uğramıştı. Ray Allen ve Rajon Rondo'yu bu anlamda, kadro dışı tutmak gerekebilirdi. Elde daha sınırlı bir rotasyon kalmıştı, seçenekleri biraz daha azalttıktan sonra. Mo Williams ve Jameer Nelson arasında bir tercih gelecekti.

Devreye yine Doğu Konferansı'ndaki dengeler giriyordu bu noktada.

Cleveland Cavaliers, yeni sezonda geçtiğimiz yılların aksine daha bir takım görüntüsü çizmişti. Takas mevsiminde senaryo belliydi. Milwakuee Bucks'tan Mo Williams'ı kadrosuna katan Cavaliers'ta hedef, hem LeBron James'in yanında ikinci bir skor opsiyonuna sahip olmak, hem de bir numaradaki sorunlarını minimize etme kolmuştu. Sezon boyunca mantalite, kelimenin tam anlamıyla ''tıkır tıkır'' işledi. All-Star'da yedek oyuncuların seçileceği dönem yaklaştıkça LeBron James, saha içi ve dışında takım arkadaşına somut destekler verdi. Q Arena'da oynanan Kings maçında arka plana çekildi ve Williams, 43 sayı ve 11 asistle kariyer sayı rekorunu kırma fırsatını yakaladı. LeBron'un Mo Williams için yaptığı, ''Doğu'daki en iyi gard.'' açıklaması da kulis yaratmakla ilgili olabilirdi.

Jameer Nelson'ın seçilmesi, Rashard Lewis ile birlikte Phoenix'teki Magic sayısını üçe çıkaracaktı. Bu da Hidayet Türkoğlu'nun dışarı kalması anlamına geliyordu; çünkü ABD'de genel kabullenme, Lewis'in Hidayet'ten önde olduğu şeklindeydi. Magic'ten çıkıp tüm resme baktığımızda Nelson'ın en büyük rakibi, Cavaliers'tan Mo Williams'dı. Kendi fikrimi söylemiş olayım. Oy hakkım bulunsaydı, Williams'a giderdi bir elim. Çeşitli gerekçeleri var tabii.

Birincisi, Doğu'daki üç takım hegemonyasıyla ilgili. Boston Celtics'te Paul Pierce ve Kevin Garnett, Orlando Magic'te de Dwight Howard ve Rashard Lewis'in seçilmesi kesinken Cleveland Cavaliers'tan yalnızca bir oyuncu seçilmesi, Cavaliers'ın sezondaki tek başarı kriterinin LeBron James olduğunu işaret ederdi. Magic konusunda belki haklı olunabilirdi; ama Cavaliers, buralara yalnızca LeBron'un kişisel çabalarıyla gelmemişti. Evet, önemli ve büyük bir destekti; ama özellikle Quicken Loans Arena'da oynarken Mo Williams'ın takımına ciddi katkıları oluyordu. Bu anlamda, oyum Williams'ın olurdu. İkinci bir neden ise, Cleveland Cavaliers'ın sezon öncesi planıyla ilgili. Kağıt üzerindeki fikirlerin çok büyük bir bölümü gerçekleşti, sezon içerisinde. Göz ardı edilmemeliydi. Ama edildi.

Gard rotasyonundan Devin Harris ve Joe Johnson kadroya alındı. Wild Card, Jameer Nelson'a gitti.

Indiana Pacers, NBA'de en özgür hücum eden takımlardan biri. Durumdan en büyük payı çıkaran isim ise, Danny Granger. Sezon boyunca Pacers'ın yüksek skorlu maçlarında takımın bir numaralı opsiyonu olan Granger, istediği gibi hücum etti ve çoğu zaman da kulüp tarihinde önemli yerlere sahip olabileceği müthiş rakamlar yakaladı. Bu anlamda, ''bireysel başarı'' başlığıyla All-Star olması bekleniyordu Granger'ın. Sürpriz olmadı. Diğer ismin Rashard Lewis olacağını biliyorduk. Boston Celtics'ten Paul Pierce da repütasyon farkıyla takım arkadaşlarının önündeydi. Ray Allen ve Rajon Rondo, kaptanlarına yetişemediler. Forvet havuzunda Orlando Magic'ten Rashard Lewis ile Boston Celtics'ten Paul Pierce çıktı. Wild Card, Danny Granger'a gitti.

All-Star oylamasında üç milyonun üzerinde oy olarak bu alanda bir rekor kıran Dwight Howard'ın yedeğinin kim olacağı da belli gibiydi. 2008-09 Sezonu'nun şu ana kadarki bölümünde en büyük hayal kırıklığı yaratan takımlardan biri olan Toronto Raptors'ta Chris Bosh, beklenildiği üzere, Doğu Konferansı'nda yer alan takımların antrenörleri tarafından seçilerek Phoenix'e gitme hakkı kazandı.

Son olarak, Doğu Konferansı'nda ''yarış dışı'' kalan oyunculara bir göz atalım.

Atlanta Hawks, hakkını Joe Johnson ile kullandı; ama bu sezonki başarıda önemli katkı sahiplerinden biri de hiç kuşkusuz Mike Bibby idi. Sacramento Kings ile 2000'li yılların başında yaşadığı heyecan dolu günlerin ardından sürekli aşağı düşen kariyer çizgisini tekrar yukarı taşımayı başardı, Bibby. Johnson'ın seçilmesinin yanı sıra, gard pozisyonundaki kalabalık, Bibby'nin dışarıda kalmasına neden olan unsurlardan biriydi. Gardlarda Ray Allen ve Vince Carter'ın seçilmemesini de benzer başlıklar içerisine ekleyebiliriz.

Forvet pozisyonunda Andre Iguodala'nın kadroda yer alamaması, sürpriz olarak değerlendirilebilir. Tıpkı Hidayet Türkoğlu gibi. Sanıyorum, kılpayı kaçırdı Iguodala. Philadelphia 76ers'tan oyuncu seçilmedi. Iguodala'nın bilhassa ''ince'' istatistiklerde ligin önemli isimleri arasında yer alıyor olması, mevcut kadrodaki muhtemel bir eksilme yaşanması durumunda devreye girecektir. Bir bakıma, Hidayet Türkoğlu'nun burada da ikinci planda kalacağını söyleyebiliriz. NBA'de sürpriz çıkış yapan takımlardan New York Knicks'ten David Lee ve yine Atlanta Hawks'tan Josh Smith de geniş liste içerisinde kendilerine yer bulabilirler.

Doğu Konferansı'nda ince farklar dışında hakkaniyetli seçimler oldu. Ama Andre Iguodala, Hidayet Türkoğlu, biraz da Vince Carter. Bu isimler hak ediyordu, All-Star'da olmayı. Yine de ilk beş oyuncuları, oldukça dominant. Dwyane Wade ve LeBron James, öne çıkabilir maç içerisinde. Wade'in MVP için oynayacağını ve Doğu kazanırsa ödülü alacağını tahmin ediyorum. LeBron James ile ilgi çekici bir rekabet olabilir bu konuda belki de.

Orlando Magic, sezon içerisinde, 20 yıllık kulüp tarihinde daha önce gerçekleştiremediği birçok başarıyı tattı. All-Star'a üç oyuncu birden göndermek de bunlardan biriydi. Ama ne yazık ki, bu durum Hidayet özelinde gerçekleşmedi. En azından şimdilik.

Avrupa Liglerinin En ''Başarısız'' 10 Kalecisi



Premier League'de Manchester United'ın Hollandalı kalecisi Edwin van der Sar, geride bırakmak üzere olduğumuz hafta içerisinde göstermiş olduğu performansla tarihe geçmeyi başarmıştı.

Kariyerinin son bölümünde tekrar zirveye çıkan van der Sar, 5-0'lık galibiyetle çıkılan West Bromwich Albion deplasmanında bir kez daha kalesini gole kapayarak Premier League'de gol yememe serisini 1032 dakikaya çıkardı. Daha önceki rekor, 1025 dakika ile Chelsea'nin Çek kaleci Petr Cech'e aitti. Mutlaka, iki kalecinin de büyük takımlarda oynuyor olmak gibi önemli avantajları var; ama 38 yaşındaki van der Sar'ın gerçekleştirdiği başarının da hakkını vermek lazım. Kasım 2008'de 2-1 kaybedilen Arsenal maçında Samir Nasri'den yediği golün ardından hiçbir topu filelerinden çıkarmak durumunda kalmadı, Hollandalı. Ve rekorunu geliştirmesi, tamamen kendi elinde.

van der Sar, bu sezon Manchester United adına çıktığı 15 Premier League maçını gol yemeden tamamladı. Bu kategoride de önündeki isim Petr Cech. Çek kaleci, 2004-05 Sezonu'nda 24 maçta tekrarladığı başarısıyla, Premier League rekorunu elinde bulunduruyor. İşin eğlendirici tarafı bu. Kazananı takdir edersiniz, uzun seriler ve kırılamaz rekorları izlersiniz; fakat diğer taraftan da madalyanonun öteki yüzüne bakmanız gerekebilir. Manchester United taraftaları, şu sıralar oldukça keyifli. Takımları tüm maçları gol yemeden kazanıyor neredeyse. Peki, ya Avusturya'daki Altach taraftarları? Onlar, Old Trafford sakinleri kadar şanslı değiller.

2008-09 Sezonu'ndaki 22 lig maçında kalesinde 66 gol gören Altach, dakika başına gol ortalamasında Avrupa'nın, vasat üstü ligleri göz önüne alındığında, en başarısız savunma takımı. Herhangi bir kalecinin tüm kariyerini bitirebilir, Altach. Diğer ekip ve kalecilere de bir bakış atabiliriz, bu anlamda. Neler çıkacak, bakalım. (Bir oyuncunun listeye girebilmesi için en az 720 dakika süre alması gerekmektedir.)

10. German Lux, Mallorca: La Liga'da sezon boyunca puan tablosunun son üç sırasında yer alan Real Mallorca'dan bir oyuncunun buralarda olması, çok da büyük sürpriz olmasa gerek. Arjantinli kaleci Lux, River Plate'den Avrupa'ya geçerken kariyerinde böylesi listelerin unsurlarından biri olacağını düşünüyor muydu, bilinmez; ama takımının kötü performansının karşılığını bu şekilde almak durumunda kalıyor. La Liga'da aldığı 764 dakikalık süre içerisinde 19 gol yiyen Arjantinli, her 40.2 dakikada bir kalesinde gol görüyor.

9. Levente Szantai, Rakospalotai EAC: Macaristan Ligi'nde sergilediği performansla üst seviye ligdeki sayılı günlerini geçiren Budapeşte temsilcisi Rakospalotai EAC'nin talihsiz kalecisi, Szantai. Yeni sezonda takımıyla birlikte geçirdiği 810 dakikalık beraberlikte kalesinde toplam 21 gol gören Macar kaleci de listede kendisine hatırı sayılır bir yer kapmış durumda. Ortalamaya vurulduğunda ise, ''38.6 dakika ve 1 gol'' sonucu çıkıyor karşımıza. Tüm bunlara rağmen, Rakospalotai'de hayat devam ediyor.

8. Martin Eisl, SV Kapfenberg: Değerlendirmeleri yaparken birkaç ayrıntıyı dikkatli incelemek gerekebilir. Avusturya Bundesliga gibi liglerde belli takımlar, diğer ekiplerden ayrılıyorlar. Hem ekonomi, hem de kulüp karakteri bakımından. Bu anlamda, Red Bull sponsporluğundaki Salzburg, Rapid Wien, Austria Wien ve Strum Graz gibi ekipler ve aşağıdakiler arasındaki makas, oldukça açık. 10 takımlı ligin sekizinci sırasındaki Kapfenberg'in kalesini korumaya çalışan Martin Eisl de kötü kaderin temsilcilerinden. 1350 dakika ve 39 gol.

7. Serdar Kulbilge, Kocaelispor
: Listedeki en tanıdık isim; fakat buna rağmen, ligin ilk bölümünde sürekli bir kaos ortamı içerisinde yer alan Kocaelispor'un yanlış futbol fikrinin sonucudur, Serdar Kulbilge'nin dakika ve gol ortalamasında Avrupa'nın en başarısız kalecilerinden biri olması. Puan tablosunun dibine demir atan Kocaelispor'un birçok maçında takımının en iyi isimlerden biri olmayı başaran Serdar Kulbilge, 14 maçta aldığı 1360 dakika içerisinde yediği 34 golle yedinci sırada. (Her 37.1 dakikada bir gol.)

6. Harald Wapenaar, Sparta Rotterdam: Böylesi bir listede Hollanda'dan birkaç takım ve kalecinin olması gerekirdi. Eredivisie'de her sezon, bir veya iki hatta zaman zaman üç ekip çıkar, sezon genelinde diğer kulüplerden ayrılarak puan sıralamasının en altında yer alan. Sparta Rotterdam, bir seviye daha üstte olabilir; ama bu durum Eredivisie'nin en fazla gol yiyen ikinci takımları olduğu gerçeğini değiştirmiyor. 38 yaşındaki kaptan Wapenaar, takımı için görev yaptığı 1036 dakikada kalesinde gördüğü 28 golle altıncı sırada.

5. Thomas Borenitsch, SV Mattersburg: SV Kapfenberg'in kalecisi Martin Eisl ile aynı kaderi paylaşıyor, Borenitsch. 22 haftası geride kalan Avusturya Bundesliga'da rakiplerinin geliştirdiği 49 hücumu savuşturamayı başaramayan Mattersburg'ta görev aldığı 1260 dakika içerisinde toplam 35 gol yiyen 1.93 m. boyundaki Thomas Borenitsch, Avusturya'da futbol sezonunun bir an evvel sona ermesini istiyor olabilir. Tüm bu rakamlara karşın, 2000 yılından beri Mattersburg kalesinde olan Avusturyalı'nın kulüple herhangi bir sorunu gözükmüyor.

4. Jeroen Verhoeven, FC Volendam: Sparta Rotterdam kalecisi Wapenaar'ı değerlendirirken üzerinde durduğumuz başlık, FC Volendam'a daha net oturuyor. Volendam, bu sezon Eredivisie'nin konuk takımı. Sezon başından bu yana gösterdikleri performansla ''Play-out'' için bile umut vermiyorlar. Buna rağmen, Verhoeven'in ligin en fazla gol yiyen takımı Volendam'da sezon başından bu yana tek bir dakika bile kaçırmaması, oldukça enteresan. 19 maç, 1710 dakika ve 48 gol. Her 35.6 dakikada bir gol. Etkileyici.

3. Andreas Michl, SC Rheindorf Altach: Avrupa Ligleri'nin en başarısız 10 kalecisini incelemek isterken listeye Avusturya'dan üç takımın birden girmesi, sürpriz mi? Bence hayır. Avusturya Bundesliga özelinde konuştuğumuz durumun net göstergesi. Avrupa'da en marjinal skorların (8-1, 7-2, 6-3, 6-5 gibi) görüldüğü ligden bahsediyoruz. Böylesi bir senaryoda, kimsenin Altach kalesinde olmak isteyeceğini sanmıyorum. Antrenör Georg Zellhofer de öyle düşünmüş olacak ki, sezon boyunca iki kalecisini birden değişmeli olarak kullandı. Birinci sıra için bekleyelim.

2. Sergio Sanchez, Real Sporting de Gijon
: Sanchez'in listeye girebilmesi için 2008-09 La Liga Sezonu'nda takımının ilk dört maçında kaleyi koruması yeterliydi. Getafe 1-2, Sevilla 3-4, Barcelona 1-6 ve Real Madrid 1-7 maçlarında Gijon kalesinde olan Sanchez, sezon boyunca görev aldığı 8 maçta yediği 21 golün 19 tanesiyle bu seri içerisinde yüzleşmek durumunda kaldı. Devam eden dört maçlık seride (ki sezonun çeşitli periyotlarında) yalnızca iki gol yemesi ise, ayrı bir detay. Yine de 720 dakika ve 21 gol, ikincilik adına oldukça iddialı.

1. Mario Kressnitzer, SC Rheindorf Altach: İngiltere karşısında Türkiye formasıyla iki ayrı maçta sekizer gol yiyen Yaşar Duran ve Fatih Uraz arasındaki ilişkiye benzer görüntüler içerebilir, Andreas Michl ile Mario Kressnitzer birlikteliği. Altach'ın 22 maçta yediği 66 golü paylaştı, bu ikili. Tabii, birkaç farkla. Michl, 1170 dakikada 34 gol görürken kalesinde; sezon boyunca yalnızca 810 dakika görev alan Kressnitzer, 32 gol ile takım arkadaşını gölgede bıraktı. Ne talihsiz bir durum, Altach kalecisi olmak! Neyse ki; Kressnitzer, Austria Lusteanu'ya geçerek bu işkenceden kurtuldu; ama Michl, o kadar şanslı değil.

30 Ocak 2009 Cuma

Premier League, 30 Ocak: Haftalık Mini Test



Premier League'de 24. maç haftası, haftasonu gerçekleşecek karşılaşmaların ardından tamamlanacak.

Geçtiğimiz haftasonu FA Cup 4. Tur karşılaşmaları ile geçilirken Salı ve Çarşamba günü, Premier League fikstürüne devam edildi. İlgi çekici sonuçlar vardı. Manchester United, West Bromwich Albion deplasmanında beş golle patladı. Gol yememe serisi sürüyor, Edwin van der Sar ve United savunmasının. Liverpool, arka arkaya aldığı beraberliklere Wigan karşısındaki 1-1'lik skoru da ekledi. Chelsea, korku dolu Stamford Bridge tünelinde Middlesbrough'yu iki golle geçti. Aston Villa ise, yukarıdaki üçlünün arkasındaki takibini Fratton Park'taki galibiyetinin ardından sürdürmeyi başardı.

Aston Villa'nın Portsmouth deplasmanındaki 1-0'lık galibiyeti ile bir ayrıntı daha vardı, üç puanı getiren golü atan oyuncu özelinde. Transfer mevsimi boyunca Liverpool'a dönüp dönmeyeceği soruları gündemi meşgul eden Wigan'ın forvet oyuncusu Emile Heskey, 3.5 milyon £ bonservis ücreti karşılığında ve belki de sürpriz bir kararla Aston Villa'ya verildi. Heskey, Şampiyonlar Ligi için mücadele eden takımı ile çıktığı ilk karşılaşmada attığı golle de yeni kariyerine oldukça iyi bir başlangıç yapmış oldu. Benzer senaryo, City için siftahını golle yapan Craig Bellamy adına da geçerliydi. Manchester City, Newcastle United'ı 2-1 ile geçerken Bellamy, 76. dakikada takımının ikinci golünü kaydetti.

Premier League'de yeni haftanın dev maçı, Liverpool ve Chelsea arasında.

Yeni yıla Premier League'de bir numara olarak giren Liverpool için Ocak ayı, hiç de iç açıcı sonuçlar getirmedi. Ligde arka arkaya alınan beraberliklerin arasında Everton ile Anfield Road'da oynanan iki karşılaşma da vardı. Chelsea adına da keyifli geçtiği söylenemez, yeni yılın ilk ayının. Manchester United deplasmanında kaybedilen 3-0'lık maç, üç puandan fazla anlamlar içeriyor olmalıydı ki ertesi hafta Stamford Bridge'de Stoke City karşısında oldukça zor anlar yaşamıştı, Maviler. 89. dakikasına 1-0 geride girdikleri maçı kazandılar, ardından Middlesbrough'yu da mağlup ederek Liverpool'un üzerine çıktılar. İki kulüp, 48'er puanda ve bir maçı eksik olmasına karşın iki puan farkla liderlik koltuğunda oturan Manchester United'ın gözü de bu maçta.

Birkaç önemli transfer haberi daha var Premier League'de. Bolton Wanderers'ın Kaptanı Kevin Nolan, yıllar önce yapması gereken hamleyi gerçekleştirdi ve 4 milyon £ bonservisücreti karşılığında Newcastle United'a geçti. Artık iyiden iyiye futbol sözlüğüme giren ''under-rated'' tanımının karşılıklarından biridir, Nolan. Yeniliğe ihtiyacı vardı. Doğru yer mi, bilemeyiz; ama değişiklik iyidir. Üstelik ilk maçınız Tyne-War Derbisi ise. Bolton'daki 4 numaralı formasını giymeye yeni takımında da devam edecek olan Nolan'ın Pazar günkü Sunderland karşılaşmasında görev alabileceği konuşuluyor. Diğer yandan Sunderland, El Hadji-Diouf'u Blackburn Rovers'a verdi. Roque Santa Cruz'u Manchester City'ye satmamak için direnen Blackburn, Diouf'u kadrosuna katarak yardımcı bir plan edinmek istemiş olabilir.

Haftanın bir diğer önemli eşleşmesi, Old Trafford'da. Üst üste oldukça zorlu maçlardan minimum zararla çıkan Everton, Manchester United'ın konuğu olacak Cumartesi akşamı. Liverpool ile oynanan iki karşılaşmanın ardından Arsenal'i de 1-1'lik skorla elinden kaçıran Everton, arkasındaki ekiplerle arayı açtı. Yukarılara tırmanmak adına, şu sıralar geçilmez bir savunmaya sahip olan, Manchester United'dan puan koparmak durumunda. Kırmızı Şeytanlar ise daha rahat. Haftalarca Liverpool ve Chelsea'nin arkasında kalan Sir Alex Ferguson'ın öğrencileri, yedekte bekleyen puanları son haftalarda devreye sokunca zirveye çıkmayı başardılar. Bir maçları eksik ve Liverpool ile Chelsea birbirleriyle oynuyorlar. Puan farkı açılabilir. Tabii, Villa Park'ta Wigan Athletic ile karşılaşacak Aston Villa da kazanamazsa.

Haftanın beş soruluk mini testi, telegraph.co.uk'tan.

1. Premier League'de mevcut durumunda en uzun süredir maç kazanamayan takım hangisidir?

2. Ligde en son 51 maç önce golsüz berabere biten bir karşılaşmanın tarafı olan Premier League takımı hangisidir?

3. Premier League'de hangi takım, son haftalarda sergilediği performansla Mart 1989'dan bu yana kulüp tarihinin en kötü sonuçları ile karşı karşıya kalmıştır?

4.
Premier League'de, son 10 dakikalar göz önüne alındığında, en golcü takım hangisidir?

5. Premier League'de bu sezon en fazla rastlanılan skor hangisidir?

Cevaplar, yorum bölümünde.

31.01.2009 Cumartesi

Stoke City v Manchester City, 14.45
Arsenal v West Ham United, 17.00
Aston Villa v Wigan Athletic, 17.00
Bolton Wanderers v Tottenham Hotspur, 17.00
Fulham v Portsmouth, 17.00
Hull City v West Bromwich Albion, 17.00
Middlesbrough v Blackburn Rovers, 17.00
Manchester United v Everton, 19.30

01.02.2009 Pazar
Newcastle United v Sunderland, 15.30
Liverpool v Chelsea, 18.00

Spordan Kumanda: 30-31 Ocak ve 1 Şubat



Haftasonunda yine hareketli bir spor takvimi var.

Turkcell Süper Lig'de ikinci yarı başlıyor. Lider Sivasspor'un Federasyon'a yapmış olduğu ''naklen yayın talebi'' olumlu cevap gördü. Lig Tv de gerekli imkanları sağlayacağının garantisine verince haftalık maç yayın sayısı beşe çıkmış oldu. Tabii, bu her hafta sürecek bir uygulama mı, bilemiyoruz. Yani, söz konusu beş takımdan ikisi veya dördü aralarında oynayacaklarında sayı yine beş olarak sabitlenecek mi, o konuda bilgimiz şimdilik yok.

Hafta arası Türkiye Kupası'nda oynanan karşılaşmalardan dolayı Turkcell Süper Lig, cuma gününü boş geçecek. Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Sivasspor, Kupa'da mücadele ettiler. Naklen yayın havuzundaki diğer ekip Trabzonspor'un rakibi yine Kupa'daki çeyrek finalistlerden Ankaraspor olunca tüm program, iki güne sıkıştırılmak zorunda kaldı. Buna göre, haftasonuna geçiş süresi içerisinde, ikinci yarıyla birlikte dönüş yapan Bundesligateselli olabilir. Kanal 24, Cuma akşamı, haftanın maçını ekranlara getiriyor. Hamburg ve Bayern Münih. Sezonun ilk maçında Bayern, 2-0 öne geçmesine karşın karşılaşma, 2-2 sona ermişti. Nostaljik eşleşme, iyi bir maç.

30 Ocak Cuma
21.30 Hamburg - Bayern Münih (Kanal 24)
23.10 NBA Stüdyo (NTV Spor)

Cumartesi günü, oldukça ilgi çekici maçlara ortam hazırlıyor.

Lig Tv'den arka arkaya üç canlı yayın. Başlangıç, 13.30'da. Kadir Has Stadyumu'na taşınma sürecinde maçlarını geçici olarak Adana'da oynayacak olan Kayserispor'un konuğu Sivasspor. Bir zamanların düşman kardeşlerinin karşılaşması, Sivasspor'un gözünü Arsenal menajerliğine diken hocası Bülent Uygun'un dostluk nağmeleri eşliğinde gerçekleşecektir. Saat 16.00'da iyi bir maç daha. Ankaraspor ile Trabzonspor, Başkent'te karşılaşıyor. Ligin üst düzey pas yapan takımlarından Ankaraspor, Trabzonspor'dan puan alabilir.

Premier League izlemek isteyenler, saat 17.00'da Spormax kanalını açtıklarında ''Tuncay'lı Middlesbrough'' ve Blackburn Rovers arasındaki karşılaşma ile yüzleşecekler. Yerelde kalmayı düşünenler ise, saat 19.00'ı bekleyebilirler. Hafta içerisinde, ''Akıllara Zarar'' bir kararla Roman Kratochvil ve Tomas Abraham'ı serbest bırakan Denizlispor'un konuğu Galatasaray. Aynı saatte NTV Spor'un ekranlara getireceği Napoli ve Udinese arasındaki mücadele de kuvvetli bir alternatif. Napoli'de Arjantin ekolü devam ediyor. Havayı da yakaladılar, bildikleri yoldan gidiyorlar. Boca Juniors'ın sol kanat oyuncusu Jesus Datolo'yu kadrolarına katarak önemli bir iş yaptılar. Udinese de iyi takım. ''Sağlam'' maç olacaktır.

Cumartesi gecesi Barcelona keyfi yok, bu hafta. Onun yerine, Real Madrid var. Beyaz Şimşekler, Numancia deplasmanında. Barcelona'nın bu sezon kaybettiği tek mekanda. Tabii, Real'in de beş haftadır kazanıyor olmasını unutmayalım. Sanki, tüm maçlarını kaybetmiş gibiler halbuki.

31 Ocak Cumartesi
03.00 Minnesota T'wolves - LA Lakers (NBA TV)
13.00 Kartalspor - Kasımpaşa (D Spor)
13.30 Kayserispor - Sivasspor (Lig TV)
14.45 Stoke City - M.City (Spormax)
16.00 Ankaraspor - Trabzonspor (Lig TV)
17.00 Middlesbrough - Blackburn (Spormax)
19.00 Denizlispor - Galatasaray (Lig TV)
19.00 Napoli - Udinese (NTV Spor)
20.00 PSG - Caen (Kanal A)
21.30 Juventus - Cagliari (NTV Spor)
21.45 Benfica - Rio Ave (Spormax)
22.00 Rennes - Toulouse (Kanal A)
23.00 Numancia - Real Madrid (NTV)

Spordan Kumanda, Pazar günü yine NBA'den üç maç ile başlıyor.

Danny Granger'ı All-Star haftasonu için Phoenix'e göndermeyi başaran Indiana Pacers'ın konuğu New York Knicks. Ligdeki hücum delisi iki takımın eşleşmesinden inanılmaz skorlar çıkabilir. Bilhassa, New York Knicks GM'i Donnie Walsh adına enteresan bir gece. Knicks'ten Al Harrington da eski takımına karşı. TSİ 02.00'da başlayacak ve NBA TV'den naklen yayınlanacak bu maçtan sıkılanlar 03.30'da NTV'ye geçip San Antonio Spurs ile New Orleans Hornets arasındaki mücadeleyi izleyebilirler. Final ise, hepsinden keyifli. Portland Trail Blazers, evlerimize geliyor bir kez daha. Rakip, Mehmet Okur'un takımı Utah Jazz.

Üç maçı da izleme niyeti olanlar varsa, uyanma saatlerine yakın, iyi bir derbi mücadelesi ile Pazar gününü devam ettirebilirler. Tyne-War Derbisi'nde Newcastle United ve Sunderland, St. James' Park'a çıkıyorlar TSİ 15.30'da. Spormax'ten mahrum olanlar için NTV, 16.00'da Jose Mourinho'nun takımını sunuyor ekrana. Ama Turkcell Süper Lig tarafı, bu hafta oldukça ağırlıklı. Önce 17.00'da Gaziantepspor, Kadıköy'e çıkıyor. Bekir İrtegün sonrası Fenerbahçe ile yaşanılan sorunun ardından şeref tribünündeki muhtemel görüntüler, merak konusu. 20.00'da ise Beşiktaş'ın İnönü'deki konuğu Antalyaspor. Sanki, sonsuza dek karşılaşacaklar gibi.

Fenerbahçe ile Beşiktaş arasında, bir ölçü Orlando Magic ve az miktar da Barcelona alabilirsiniz. Liverpool ve Chelsea'nin yine bu iki maçın içerisine girmiş olması ise, bir başka şanssızlık. Gecenin sonunda Serie-A. Lazio ve Milan.

01 Şubat Pazar
02.00 Indiana Pacers - New York Knicks (NBA TV)
03.30 San Antonio Spurs - New Orleans Hornets (NTV)
05.00 Portland Trail Blazers - Utah Jazz (NBA TV)
10.30 Roger Federer - Rafael Nadal (Eurosport)
13.00 Manisaspor - Malatyaspor (D Spor)
15.30 Newcastle - Sunderland (Spormax)
16.00 Inter - Torino (NTV)
16.00 Inverness - Celtic (Futbol Smart)
17.00 Fenerbahçe - G.Antepspor (Lig TV)
18.00 Bordeaux - Lille (Kanal A)
18.00 Liverpool - Chelsea (Spormax)
18.00 Racing Santander - Barcelona (NTV Spor)
19.00 Toronto Raptors - Orlando Magic (NBA TV)
20.00 Beşiktaş - Antalyaspor (Lig TV)
20.00 Belenenses - Porto (Spormax)
21.30 Lazio - Milan (NTV Spor)
22.00 Lyon - Saint Etienne (Kanal A)

Boston Celtics ve Küllerinden Doğan ''Efsane''



Sonunu görebildik nihayet. Öğrencilik hayatımızın 17. senesinde tüm kariyerimizin en hareketli haftalarından birini geride bırakmayı başardık. Sorun yok gibi şimdilik. Geri dönmek ve tempoyu yeniden yukarı çıkarmamak adına da herhangi bir engel gözükmüyor.

Gündem oldukça yoğundu hafta boyunca. Galatasaray ve Sivasspor, ligdeki 2-0'lık maçın ardından Türkiye Kupası'nda birbirlerine rakip oldular. NBA All-Star 2009 kadro seçimi öncesi dedikodular iyice su yüzüne çıktı. Keza, 21 Şubat gecesi sona erecek takas sezonuna özel olarak da bazı söylentiler vardı. Galatasaray ve Sivasspor'un arasındaki hikayeye benzer bir senaryo Liverpool ile Everton arasındaydı. Haftasonunda FA Cup'ta 1-1'lik eşitliği yine bozamadı iki takım. Premier League'de önemli transferler gerçekleşti, birkaçı direkten döndü. Dedik ya hareketliydi, gündem.

Yaşanan tüm gelişmeleri değerlendirebilmek için bazı planlarımız vardı elbette. Bu düşünceler eşliğinde bilgisayarımızın başına geçmek üzereyken enteresan bir olayla karşılaşmak durumunda kaldık. Ve kendi adımıza gündem bir anda değişti.

Blogger.com'un engellendiği günlerden önceydi. Yaklaşan NBA Sezonu öncesinde 30 takımı da ayrı ayrı değerlendirme projemiz vardı. Atlantik Grubu'nun bitirmiştik. Doğu'daki ilerleyişimizi sürdürecektik ki, bloglarımıza ulaşma hakkımız -kısa süreliğine de olsa- elimizden alınmıştı. Tabii, bu süre içerisinde proje yarım kaldı. Batı Konferansı'na geçemeden NBA Sezonu başladı. Büyük bir hayalkırıklığıydı; ama yine de birkaç kalburüstü analiz olduğu söyleniyordu. Boston Celtics ile başlamıştık. Belki, hatırlayanlar vardır. Anımsayamanlar için adresi verelim: http://eraysozen.blogspot.com/2008/10/nba-2008-09-sezonu-boston-celtics.html

Başlangıçtı. Bazı nedenlerden dolayı devamı gelemedi. Önümüzdeki sezon için sıcaklığını korusun, o zaman gerçekleştirmek isteriz yine. Dün akşam bir başka başlangıç daha vardı.

''Yeni sezonda Boston Celtics Değerlendirmeleri ile karşımızda olacak olan Ali Ünlü ilk yazısı "Celtics Küllerinden Doğdu!" ile karşınızda.'' başlığıyla da nbatr.com adlı sitenin tüm okuyucularına duyurulmuştu. Sayın Ünlü, yeni bir yolun henüz başındaydı. ''Küllerinden'' doğamamıştı henüz. Çünkü, doğacağı bir külü yoktu. Ama ilk yazısını okuduktan sonra, kendisindeki yeteneği görememek imkansız ile eşdeğer olmalıydı. Fotoğraf seçimi, girişi, gelişmesi, sonucu ve en sonunda yorumlar kısmındaki, ''Yeni yazı ve değerlendirmelerle yeniden karşınızda olacağım.'' cümlesiyle.

Harika bir iş çıkarmış, Ali Ünlü. Kendisini kutlar, kariyerinde başarılar dileriz.

Okuyalım: http://www.nbatr.com/boston-celtics/celtics-kullerinden-dogdu.html

25 Ocak 2009 Pazar

26-27-28-29 Ocak: Azami Hız 20 km/h



Üniversitelerde final zamanı.

Pazartesi gününden başlayan ve Perşembe'ye kadar devam edecek olan bir sınav maratonu söz konusu. Yarın hafif bir başlangıç ve tek sınavla geçiyor. Ardından ara sıcak. Ama epey sıcak. 17.00, 18.00 ve 20.00'da olmak üzere üç sınavla yüzleşmek durumunda kalacağız. Ders seçerken sınav programlarına da bakmak gerekirmiş demek ki. Neyse. Çarşamba, iki sınav. Ve Perşembe, saat 20.00'da final.

Söz konusu dört gün içerisinde zaman zaman sıkılacağız, bazen yorulacağız, ara sıra da sinir katsayımızın yükseldiğini göreceğiz. Ve maalesef blogla fazla ilgilenmek durumunda kalamayacağız. Salı akşamı Sivasspor ile olan Türkiye Kupası maçını da sınavımızla aynı saate koyan TFF'ye de kırgın olduğumuzu belirtelim. Malatyaspor maçı yetmemişti hasret gidermeye. Özlemiştik, Sami Yen'i. Bir süre daha uzak kalacağız maalesef.

Gündemdeki birtakım konular hakkında yorum yapabilmek adına da zaman yaratamıyoruz bir süredir. Kısa kısa geçelim, genel işleyişimizin aksine.
  • NBA'de All-Star'da ilk beş başlayacak oyuncular açıklandı.
  • Batı takımında merakla beklenen iki sorunun cevabı bulundu. Chris Paul ve Amar'e Stoudemire kendilerine yer açtılar. Carmelo Anthony ile Tracy McGrady dışarıda kaldı. Özellikle Carmelo'nun ilginç bir hikayesi var, All-Star seçimleri ile ilgili.
  • Doğu takımında sürpriz yok. Dwight Howard, 3 milyonun üzerinde oy toplayarak rekor kırdı. Orlando Magic'te Hidayet Türkoğlu, Rashard Lewis ve Jameer Nelson'dan en az birinin daha All-Star olması bekleniyor. Lewis'in avantajlı gibi şimdilik. Bir değerlendirme yazımız var, All-Star ile ilgili. Üç veya dört gün içerisinde paylaşmak isteriz.
  • Galatasaray, Sivasspor'a mağlup oldu. 17. hafta komedisi, maç öncesi açıklamalar, Bülent Uygun'un Uğur Uçar hatırlatması, olmayan brandalar, zemin. Ve maçın yıldızı yan hakem. Mevcut şartlarda oldukça zordu kazanması Galatasaray'ın. Yine de ilk 45 dakika boyunca şaşırtmıştı izleyenleri. 45'in +'sında yaşananlar gerçekleşmeseydi, sonuç farklı olacaktı.
  • Barcelona, Numancia'yı 4-1 mağlup etti. Ne 4-3-3, ne 4-2-3-1, ne de 4-1-2-3. Barcelona, 2-3-5 oynuyor. (2-3-5, futbol tarihinin en eski saha dizilişlerinden biridir ayrıca.) Büyük keyif, Messi ve arkadaşlarını izlemek. Nou Camp'a gelen rakip takımlar, yedek kulübeleri ve yöneticiler de artık Barcelona'dan zevk almaya bakıyorlar olsa gerek.
  • NBA'de Alonzo Mourning basketbolu bıraktı. 38 yaşındaki ''Big Zo'', NBA'in en saygın karakterlerinden biridir gözümüzde. Aralık 2007 olması lazım, sahaya çıktığı son tarih. Kahraman gibi terk etmişti. Daha özgün bir değerlendirmemiz olacaktır, ilerleyen zamanda.
  • Bu akşam, FA Cup'ta Liverpool ve Everton karşılaşıyor. 210. Merseyside Derbisi. İlginç detaylar var. Ama bunlarla idare edebiliriz sanırım bir süre.
  • Günü, NTV ve NBA TV'deki ''Doubleheader'' gecesi ile sona erdirebilirsiniz. Önce, 22.30'da NTV. Los Angeles Lakers ile San Antonio Spurs karşılaşıyor. 2008 NBA Batı Konferansı Finalleri'nin tarafları. Bu maçın hemen ardından, 01.00'da NBA TV. Atlanta Hawks ile Phoenix Suns oynuyor. Atlanta, sahasında oldukça iyi. Phoenix, bunalımda. İyi bir maç olacaktır.
Şimdilik bu şekilde. İlerleyen zamanda eksikleri kapatmaya çalışacağız tabii ki. Fırsat bulursak, boş geçmek istemiyoruz. Ama bakalım.

Sevgiler herkese.

22 Ocak 2009 Perşembe

Brezilyalı Sağ Bekler ve ''Yeni X'' Sorunsalı



Futbolda sol ayaklı adamlar, özel insanlardır.

19. yüzyıldan itibaren birçok yıldıza rastlarız, sol ayağıyla tarih yazan. Uzunca bir süre devam eder bu durum. Diego Maradona ile zirve yapar. Gheorghe Hagi ile de ağızlara bir parmak bal çalar.

Kolay olmamıştır tabii, futbolun bu günlere kadar ulaşması. Sistemler ve taktiklerden bahsetmeye çalıştık daha önce. Üzerinden geçtiğimiz bazı başlıklar vardı. 1950'li yıllarda Macaristan'ın dünya futboluna sunduğu ve kısa süre içerisinde İngilizlere karşı kullandığı öldürücü 4-2-4, hücum yönüyle tarih kitaplarında yer alıyor olsa da, aslında çok daha farklı bir yolun açılmasına neden olmuştu mesela. Macarların dörtlü savunması, o dönemler iki yeni pozisyonun daha ortaya çıkmasını sağlamıştı futbol dünyasında: Sağ bek ve sol bek.

İlerleyen yıllarda klasik anlamdaki 4-4-2 ve 3-5-2'nin temsil ettiği dörtlü ve üçlü savunma anlayışında temel dayanak noktası, dizilişlerin saha içerisinde kapladıkları bölge sayısı özelinde birleşti. 3-5-2 ile beş alanda oyuncu bulundurabilirdiniz. Orta sahadaki beşlinin kanatlarındaki elemanlar, oyunun iki yanında yer almak durumundalardı. Savunmada, üç stoper işinizi görebilirdi. (En azından teori bu şekilde.)

4-4-2'de ise beş değil, yedi alanda faaliyet gösterebilirsiniz. Bu anlamda, yeni pozisyonların doğması sürpriz değildi. 3-5-2 ile yaratılan fark, savunmanın iki yanındaki oyuncular başlığında toplanınca, özellikle 1970'li yıllardan itibaren, futbol altyapılarında iki mevkii özelinde birtakım evrimler yaşanma gereksinimi ortaya çıkıyordu.

Dönelim, sol ayaklı özel adamlara. (Her zaman işlemez tabii bu kural. Yeryüzündeki tüm solakları altında toplayabileceğimiz bir konudan bahsetmiyoruz.)

Dörtlü savunmaya geçiş süreci içerisinde takımlar, sol ayaklı oyuncularını arka alanda daha rahat kullanma imkanı buldular. Yurt içerisinden de örnekler verebiliriz. Bir Gheorghe Hagi'yi alıp savunmanın soluna yerleştiremezdiniz. Ama, orta sahada oynayan solak Ergün Penbe'yi alabilirdiniz bu bölgeye. Ya da aslında futbol kariyerine sol bek olarak başlamayan Hakan Ünsal'ı. Hatta Osman Coşkun, Hakan Balta ve Volkan Yaman'ı. Milli Takımımız seviyesinde de durum böyleydi. Abdullah Ercan'ın uzun süre, ilk başlarda yalnızca sol ayaklı olduğu için, ülkenin en iyi sol beki olduğunu kabullenmek durumunda kaldık. (Beşiktaş, benzer bir tecrübeyi yıllardır savunmasının solunu kontrol eden İbrahim Üzülmez ile yaşıyor.)

Durum böyleydi. Sol ayaklıysanız, orta saha oyuncusuysanız ve çok da fazla ''yetenekli'' değilseniz, sizden pekâlâ bir sağ bek yaratılabilirdi. Ama sağ tarafta durum farklıydı. Keza, sağ ayaklı oyuncular her zaman daha fazlaydı. Seçim yapma şansınız fazla değildi, ironik gibi görünse de. Diğerlerinden ayrılmıyordu çünkü, sağ ayaklılar. Yıllarca, tek bir cevap verildi, ''Dünyanın en iyi sağ beki?'' sorusuna. Brezilyalı Cafu. Sol bekteki yanıt da değişmedi, genellikle. Sambacı Roberto Carlos. Fakat yine de bir çok takım, sol bekten ziyade sağ kanat savunmasında sıkıntı yaşadı. Zaman içerisinde sorunsala doğru evrildi, bu başlık. Cafu'nun 38 yaşına kadar devam etmesinin nedeniydi belki de tüm bunlar.

Sağ bek konusu ile ilgili birkaç enteresan yaklaşım var, ilk bakış olarak.

Chelsea ve Tottenham örnekleri. Daha önce de konuştuğumuz gibi. Yokluk içerisinde, dünya futbolu. Bu anlamda, Afrikalı'ysanız, kuvvetliyseniz ve orta sahada defansif görevler üstleniyorsanız, alternatif bir sağ beksinizdir. Michael Essien ve Didier Zokora, misal.

Ülkemizden, Galatasaray. Yıllardır çözüm bulamadı, sağ bek sıkıntısına. Fatih Akyel ve Capone sonrası, çeşitli ihtimaller denendi. Sebastien Perez ve daha sonra inceleyeceğimiz Cesar Prates gibi. Şimdilerde Sabri Sarıoğlu, Uğur Uçar ve Serkan Kurtuluş. (Daha sonra, sağ beke evrilen oyuncular?) İngiltere'de Chelsea, Tottenham. Türkiye'de Galatasaray. Ve genel anlamda dünya futbolu. Sağ bek, bulunmaz kumaş statüsünde. Tüm ekollerin sorunu var. Bir ülke hariç: Brezilya.

İsimleri saymadan evvel, bir konu üzerine gidelim. Roberto Carlos'un Fenerbahçe'ye geçerek gayrıresmi anlamda bitirdiği futbol kariyerinin ardından ülkesinden birçok ''Yeni Roberto Carlos'' çıktı. Akıllara gelen ilk isim, Marcelo. Yalnızca Brezilya özelinde değil aslında. Tüm dünyada birçok ''Yeni Roberto Carlos'' ile karşılaştık. Genel anlamda hayata dair olan, bir futbol klişesi. Nerede, ''Yeni X'' fazlaysa orada sorun vardır. Yani, en kısa yoldan, X'in sürekli yenisi çıkıyorsa, bir öncekinin başarısızlığı söz konusu olmalıdır. Diğer tarafta, ''Yeni Cafu'' daha az. Çünkü, Brezilya'da oldukça fazla ''Yeni Cafu'' var şu sıralar.

Şimdi isimleri sayma zamanı. Neler var, bakalım. Maicon, Daniel Alves, Mancini, Cicinho, Rafinha ve Rafael da Silva. Söz konusu altı oyuncu, tüm ulusal takımlar ve kulüpler için oynayabilir. Peki, nasıl oluyor da, sağ bek konusunda tüm dünya sıkıntı yaşarken Brezilya, sürekli bu pozisyonda oyuncu üretiyor?

Çeşitli cevaplar bulabiliriz tabii. Kendi adıma birkaç fikir ürettiğimi de söyleyebilirim. Ortak bir özellikleri var bu oyuncuların, takımlarında genel olarak savunmanın sağında yer alıyor olmalarının dışında. Altısı da hücumu seven oyuncular. Sürpriz mi, değil. Doğdukları anda kazanıyorlar zaten bu karakteri. Brezilyalılar çünkü. Maicon ve Daniel Alves. Brezilya Milli Takımı'nın kadrosunda yer alan iki oyuncu. Görev yaptıkları kulüp takımları ise Inter ve Barcelona. İki kulüp de bulundukları tüm yarışmaları kazanmak için mücadele ediyorlar.

Inter'de Maicon'un yokluğu, İtalyan kulübünün karşı kaleye gitme konusundaki planlarında bazı sektelerin yaşanmasına neden olabiliyor. Tıpkı Pazar günkü Atalanta karşılaşmasında olduğu gibi. Ya da Barcelona'nın dün akşam Kral Kupası'nda Espanyol önünde, Daniel Alves'ten yoksun kaldığını hissetmesi. Bu oyuncular, savunma dörtlüsünde bulunmalarına karşın, aynı zamanda takımlarının hücum planlarında stratejik görevlere sahipler. İronik olan tarafı da bu işin. Yakın örnek olarak Türkiye'ye bakalım. Belki, Fatih Akyel'in çok iyi olduğu zamanlar. Somut vakalar bulmak, kolay değil.

Bilmiyorum mümkün mü, Brezilya'da sağ ayağını daha fazla kullanan oyuncu yüzdesinin ne kadar olduğunu belirlemek. Ama tahmin ediyorum ki, solaklardan fazladırlar. Hücum yapmayı biliyorlar. Ve içlerinden birini savunmanın sağına yerleştirdiğinizde sırıtmadan oynuyorlar. Maicon, Daniel Alves, Rafinha ve Cicinho.

Sonuç. Brezilyalı sağ bekler: ''En iyi savunma hücumdur!'' prensibinin tam karşılığı.

* Bir de Cesar Prates var, diğer yandan.

Yukarıda anlattığımız tüm özellikleri aslında bünyesinde barındıran bir sağ bek. Ama eksik olan, ''takım olarak hücum'' başlığından o dönemki Galatasaray'ın tam olarak sebeplenememesiydi. Aksi halde, ''Koy bakalım, o adamı orta sahanın sağına. Neler olur neler.'' tekerlemesini söyleyip durmak olur kaderde, ''Geri dönmüyor, bu adam!'' çıkışına karşılık. Ya da anlamadan, büyük fotoğrafa bakmadan bir sonuca ulaşmaya çalışmak.

Spordan Kumanda: 23-24-25 Ocak Programı



Sezon başındaki SK 08-09 adlı yazı dizimize uzun bir aradan sonra devam etme zamanımız gelmiş olmalı. Program müsait. Özellikle Cumartesi, tüm gün ekran karşısında kalabilirsiniz. (Dikkatli davranın. Dışarıda da hayat olduğunu unutmayın.)

Turkcell Süper Lig'de ilk yarının son haftası, zirvedeki dört takımın birbirleriyle mücadelesine tanıklık edecek. Bu anlamda, Lig Tv'nin Anadolu'ya göz atması ve uygun fikstür içerisinden bir karşılaşma seçmesi gerekiyordu. Dört büyük takım ile Sivasspor'un arasında, kendisine ilk altı sıra içerisinde yer bulan Ankaraspor'un Konyaspor'u evinde ağırlayacağı eşleşme, yayıncı kuruluşun Cuma akşamı seasında ekranlarda olacak. Alışıldık menüden uzak tabii. Neyse ki, Premier League'de FA Cup arası var. NTV Spor, bu hafta Spormax'in rolünü alıyor. Başlangıç, Derby County ile Nottingham Forest arasındaki karşılaşma ile. Tarihin en eski futbol organizasyonunda (halen devam edenler içerisinde) İngiliz Futbolu'nun köklü iki takımı. Nostaljik bir eşleşme. Bu maçın hemen ardından, yine NTV Spor ekranlarında NBA Stüdyo. Sezondaki en iddialı bölümüyle.

23 Ocak Cuma
20.00 Ankaraspor - Konyaspor (Lig Tv)
21.45 Derby County - Nottingham Forest (NTV Spor)
22.45 Belenenses - Benfica (Spormax)
23.45 NBA Stüdyo (NTV Spor)

Cumartesi gününü ilk saatlerinden itibaren yaşamak istiyorsanız, NBA TV'deki Chicago Bulls-Toronto Raptors mücadelesi, ilginizi çekebilir. 10 maçlık programa karşın güçlü bir eşleşme yok. Bu yüzden, tercih şansı da az. Derrick Rose ile teselli bulabilirsiniz. Ama asıl gösteri, günün ikinci yarısında. Galatasaray, buzla kaplı 4 Eylül Stadı'nda Sivasspor'un konuğu olacak. Karşılaşmanın tamamlanma ihtimali, oyuncuların sahada donma tehlikesi yaşayıp yaşamaması ile direkt ilintili. Kaleciyle karşı karşıya kalan forvet elemanının şut pozisyonu aldığı anda donabileceğini ve arkadan gelen rakibin topu sıcak bölgeden uzaklaştırabileceğini canlandıralım gözümüzde. Biraz üşüyebiliriz yani, maçı izlerken. Arada, Brezilya Ligi'nden bir maç olabilirdi aslında. Ama tatildeler maalesef, böyle bir şansımız yok.

İstanbul'un Sivas'tan ılık olacağını düşünebiliriz, yine de. Bu anlamda, İnönü'deki Beşiktaş-Denizlispor eşleşmesi, iyi bir seçim olabilir akşam seansı için. Tabii, NTV Spor'un Old Trafford yayını olmasaydı. FA Cup 4. Tur'daki en iyi iki karşılaşma NTV Spor'da, bu hafta. Birincisi, Cumartesi günü. Dün akşam, oldukça dramatik bir 120 dakika sonunda Burnley'yi eleyerek League Cup'ta finale yükselen ve Manchester United'ın rakibi olmaya hak kazanan Tottenham Hotspur, ön hazırlığı FA Cup üzerinden yapacak. Manchester United'ın tüm değerli oyuncularını sahaya sürmesini bekleyebiliriz. İyi bir maç olacaktır. Futbol Smart'ın fazla destekçisi olmadığını düşünerek, 21.30'daki Juventus-Fiorentina karşılaşmasına direkt geçiş yapabiliriz. Serie-A'da fikstür, şu aralar oldukça iyi gidiyor. Geçtiğimiz hafta, San Siro'da Milan'a yenilen Fiorentina, bu kez Delle Alpi'de olacak.

Günün finali, Nou Camp'ta. Sezonun en ironik eşleşmelerinden biri. La Liga'da 18 maçtır yenilmeyen Barcelona, son mağlubiyetini aldığı Numancia'yı evinde ağırlıyor. Samuel Eto'o hakkında bazı tereddütlü haberler duyuluyor olsa da, Barcelona'nın uzun süredir Numancia'yı beklediğini düşünebiliriz. Geçtiğimiz hafta, Deportivo'yu yenerken yalnızca golleri bulduğu bölümlerde tempo yükseltmeyi tercih eden Barcelona, Numancia'dan rövanşı almak için ne kadar istekli olacak? Günün soru bu olmalı. Merhamet gösterip göstermeyeceği oldukça önemli, Lionel Messi ve arkadaşlarının. Neler olacak, bakalım.

24 Ocak Cumartesi
03.30 Chicago Bulls - Toronto Raptors (NBA TV)
13.30 Samsunspor - Kartalspor (D Spor)
14.00 Sivasspor - Galatasaray (Lig TV)
14.30 Aberdeen - Glasgow Rangers (Futbol Smart)
17.00 Celtic - Hibernian (Futbol Smart)
19.00 Beşiktaş - Denizlispor (Lig TV)
19.15 Manchester United - Tottenham Hotspur (NTV Spor)
20.45 PSV Eindhoven - NAC Breda (Futbol Smart)
21.30 Juventus - Fiorentina (NTV Spor)
22.45 Braga - Porto (Spormax)
23.00 Barcelona - Numancia (NTV)

Spordan Kumanda, Pazar gününe üç NBA maçıyla başlıyor.

Geçtiğimiz hafta, San Antonio Spurs'ü Wachovia Center'ın parkelerine gömen Philadelphia 76ers, hafta içerisinde Dirk Nowitzki'nin son saniye performansının ardından 7 maçlık galibiyet serisine veda etmek durumunda kalmıştı. Sixers, yeni koşusuna NBA Tv ekranlarında başlayabilir. Rakip New York Knicks. Seçme şansınız var yine de. Aynı saatlerde NTV, Florida Derbisi için American Airlines Arena'ya çevirecek yüzünü. Hidayet Türkoğlu'nun takımı Orlando Magic, Miami Heat karşısında. Bu mücadelenin hemen ardından Portland Trail Blazers'ın Rose Garden'daki Washington Wizards maçını da TSİ 05.00'da NBA TV ekranlarından takip edebilirsiniz. NBA'de altı karşılaşma olacak, Pazar sabahı. Üçü canlı yayında. Kaçan üçlü arasındaki en büyük balık ise, Energie Solutions Arena'daki LeBron James.

Neyse. Pazar günü, öğleden sonra programı oldukça zayıf. Nefes almak adına son derece sağlıklı bir program. En azından 18.00'a kadar. Gönül isterdi, biraz daha erken saatte olsaydı şu Merseyside Derbisi. 15.30, ideal bir saat olabilirdi mesela. Yine de NTV Spor ekranlarındaki Liverpool ve Everton karşılaşması, Pazartesi günü yine Anfield Road'da oynanan 1-1'lik maçın rövanşı olması açısından da önemli bir mücadele olacaktır. Maça doğru, nabız tutma imkanı arayacağız tabii. 210. Merseyside Derbisi'nin ikinci yarısıyla birlikte, Lig TV'deki Fenerbahçe-Trabzonspor karşılaşması, akılları çelebilir. Keza, Cumartesi günü Sivasspor ile Galatasaray arasında oynanmış olan maçın ardından, iki takım da ilk yarıyı lider kapatma fırsatını ellerine geçirebilirler. (Sivasspor'un ilginç rekorlarına bir yenisinin eklenip eklenmeyeceğinin cevabını da bulabiliriz.)

Pazar günün finaline doğru uzanalım. NTV ve NTV Spor. NBA ve La Liga'dan birer maç. Geçtiğimiz hafta, Barcelona deplasmanında kulüp tarihindeki en uzun 90 dakikalardan birini oynayan Deportivo, Santiago Bernabeu deplasmanında olacak. İyi bir maç. NBA'de haftanın maçı ise, NTV ekranlarında. Los Angeles Lakers, ''Sunday White'' ile San Antonio Spurs'ü ağırlayacak. Ve 2008 Batı Konferansı Finalleri'nin rövanşında iki ekip kozlarını paylaşacak. Bu da iyi maç.

25 Ocak Pazar
02.00 Philadelphia 76ers - New York Knicks (NBA TV)
02.30 Miami Heat - Orlando Magic (NTV)
05.00 Portland Trail Blazers - Washington Wizards (NBA TV)
13.30 Kasımpaşa - Kayseri Erciyesspor (D Spor)
15.30 Groningen - Ajax (Futbol Smart)
16.00 Bologna - Milan (NTV Spor)
18.00 Liverpool - Everton (NTV Spor)
19.00 Fenerbahçe - Trabzonspor (Lig TV)
22.00 Real Madrid - Deportivo (NTV Spor)
22.30 Los Angeles Lakers - San Antonio Spurs (NTV)

20 Ocak 2009 Salı

Kazanan: Savunma, Batı, Kobe ve Lakers



NBA'de Martin Luther King Day'in en özel eşleşmesi, Staples Center'da, Los Angeles Lakers ile Cleveland Cavaliers arasındaydı.

Cavaliers, Doğu Konferansı'nın bir numarası olarak çıktığı dört maçlık deplasman serisinin ilk ayağında Batı'nın zirvesindeki Los Angeles Lakers'a konuk oluyordu. Cavaliers ve Lakers arasındaki rekabet, kendi içerisinde hayli ilgi çekici hikayeler barındırıyor olabilirdi. Örneğin, NBA'de savunma verimliliği açısından en iyi takımdı Cavaliers. Rakibi ise, ligin hücum gücü en yüksek kadrosu olduğu gerçeği, istatistiki verilerle de desteklenebilecek Los Angeles Lakers. Ama tüm bunlardan çok fazlası olarak, bir Kobe Bryant ve LeBron James karşılaşmasıydı, Marin Luther King Day'e denk getirilen bu dev randevu. 2008 yılının MVP'si Kobe Bryant ve 2009 yılının müstakbel MVP'si LeBron James...

Cleveland Cavaliers'ın süper yıldızı James, yaklaşık 10 gün önce, geçtiğimiz sezonun NBA Şampiyonu Boston Celtics karşısında gösterdiği akılalmaz performansın ardından Finaller MVP'si Paul Pierce'ı denize dökerken sıranın Kobe Bryant'a geldiğini düşünüyor olmalıydı. Mutlaka planları içerisindeydi, 2008 NBA Finalleri'nin En Değerli Oyuncusu'ndan sonra, 2007-08 Sezonu'nun En Değerli Oyuncusu'nu kendi sahasında mağlup etmek. Kobe Bryant ile LeBron James, 2003 yılından bu yana dokuz defa birbirlerine rakip olmuşlar ve LeBron, beşi arka arkaya olmak üzere toplam altı kez Bryant önünden zaferle ayrılan taraf olmayı başarmıştı.

Staples Center'daki karşılaşmanın henüz ikinci dakikası dolmadan Kobe Bryant'ın rakibi LeBron James'ten top çalmak istediği pozisyon sırasında şut elinde (sağ) yaşadığı sorun, Cavaliers'ın seriyi altı maça kadar çıkarmasını sağlayabilirdi. Kobe, sakatlığıyla yüzleşmek durumda kalacağını biliyordu; ama Cavaliers, ''topu taca atmayacaktı.'' LeBron James ve arkadaşları, Kobe'nin çektiği acı dolayısıyla oyundan düşmesini ''iyi'' değerlendirerek 5'e 4 geliştirdikleri ataklar sonrasında Mo Williams'la 4-2 öne geçiyorlardı.

2008 Playoffları, NBA Finalleri, Pekin 2008 ve NBA 2008-09 Sezonu.

Kobe Bryant adına ameliyat için zaman kalmamıştı. Üstelik, normal sezondaki en büyük maçlardan birinin henüz ikinci dakikası içerisinde sağ elinden tekrar sakatlanıyordu. Çıkış yolunu kendi yaratmalıydı, Kobe Bryant. (1996 yılından bu yana NBA'de olan süper yıldız, Cavaliers karşısında yaşadığı sorunun tüm kariyerini göz önüne getirdiğinde, en can acıtıcı sakatlığı olduğunu söyleyecekti karşılaşmanın ardından.) Kenara gitmedi. LeBron James üzerindeki savunmasını arttırmak ve takımına galibiyeti getirmek için mücadele etmeye karar vermişti.

Kobe Bryant'ın savunmada LeBron James ile eşleşmesi bir sürprizdi mutlaka. (En azından, bu duruma maçın henüz ilk dakikasında rastlanılması.) LeBron ve Kobe'nin, kafa kafaya giden bir karşılaşmanın son çeyreğinde, birbirlerini karşılamaları ihtimalinin yüksek olması, bir sır değildi. Ama sonradan öğrenilenlere göre; Kobe, Phil Jackson'a soyunma odasında, LeBron James'i savunmak için yalvarmış ve antrenörünü ikna etmeyi başarmıştı. Diğer yanda Mike Brown ve Cavaliers'ın mantalitesi, daha farklıydı. LeBron James'i ilk üç çeyrekte Kobe Bryant'ın savunmasından uzak tutarak oyuncusunun temposunu korumak istiyordu, Brown.

İlk çeyreğin bitimine 1:49 kala çaylak pivot J.J. Hickson'ın önce hücum ribaundunu alması ve sonra iki sayılık atışla skoru Cavaliers lehine 24-18'e getirmesinin ardından Brown, rahat bir nefes alabilirdi. Kobe Bryant ve sol eli, sahneye çıkmasaydı tabii. Sasha Vujacic'e yayın gerisinde iki asist yaptı, Kobe. Maçtaki en büyük yardımcılarından Pau Gasol'ün de iki sayıyla destek verdiği periyotta takımını ikinci çeyreğe 26-24 önde götürmeyi başardı. Bu bölümde söz hakkı alan isimler, LeBron ve Kobe'den ziyade, rol oyuncularıydı. Cavaliers adına Wally Szczerbiak ve Lakers adına ise Andrew Bynum ile Lamar Odom. Ama son oyunda, asıl adam sahneye çıkıyordu. Kobe Bryant, James'in üzerine gidip geriye çekilerek attığı şutta başarı sağlamış ve Cavaliers ile aradaki farkı bir sayıya indirmeyi başarmıştı.

İkinci yarıda Lakers, daha istekliydi ve Kobe Bryant ile Pau Gasol'ün liderliğinde son çeyreğe 75-66'lık üstünlükle girecekti. Özel bir maçtı, tıpkı yaklaşık 10 gün önce gerçekleşen Cavaliers ve Celtics arasındaki mücadele gibi. LeBron, normal sezondaki rotasyon farklı bir dakika planlaması içerisine sokulmuştu, Mike Brown tarafından. Lakers karşısında da değişmedi bu durum. LeBron, dördüncü çeyreğin başında sahadaydı. Kobe Bryant da. (Ve iki oyuncu, maçın karara bağlandığı son bölüme kadar kenara gelmedi. LeBron James, 1:31 kala maçı kendi adına noktalarken Kobe Bryant, yerini Sun Yue'ya bıraktığında karşılaşmanın tamamlamasına :31 vardı.)

Dördüncü çeyreğe dair anlatılacak iki önemli olay var.

Kobe Bryant, sakatlığına karşın ortalamanın oldukça üzerinde bir performans koymuştu ortaya; ama yardımcıları da fazlaydı. Trevor Ariza, son derece kritik roller aldı maçın son çeyreğinde. Ariza'nın, bitime 6:33 kala Kobe Bryant'a yapmış olduğu asistin ardından Lakers, 91-73 ile maçtaki en büyük farkı yakalarken galibiyeti aldığını düşünmeye başlıyordu. Sezon boyunca uğradıkları mağlubiyetlerin birçoğu, bu başlıkla ilintiliydi. Ve belli ki, durumdan ders çıkarmamışlardı. Takip eden pozisyonda LeBron James'i Kobe Bryant değil, Lamar Odom savundu. James, boşluğu gördü ve o ana kadar ikinci kez girebildiği boyalı alanda sayı yaparak 11-0'lık atağı başlattı.

LeBron James ve Cavaliers'ın göstermiş olduğu baskın reaksiyonun ardından Phil Jackson, takımını yanına çağırdı. Ve Lakers, moladan müthiş bir dönüş yaptı. Derek Fisher'ın uzun mesafeli iki sayılık atışı, Lakers'a derin bir nefes aldıracak; Kobe Bryant ile yaptığı ikili oyunun ardından potaya giden Pau Gasol'e sekiz sayılık destek veren Trevor Ariza da maça son noktayı koyacaktı.

105-88 kazanarak Cleveland Cavaliers'a sezon içerisindeki en ağır mağlubiyeti yaşattı, Lakers. Kobe Bryant, LeBron James'e karşı mağlubiyet serisine son verdiği karşılaşmada 9-22 saha içi isabeti, 20 sayı, 6 ribaund ve 12 asistle oynadı. Ama daha etkileyici olan LeBron James üzerinde sergilediği savunmaydı. Yine de son çeyrekte 9 sayı ve 3 asistle hücumdaki yeteneklerini gösterme fırsatı buldu, maçın hemen başında sağ elinden sakatlanan Kobe Bryant. Lakers adına en skorer oyuncu, gece boyu 11-13 ile şut kullanan ve 22 sayı üretip 12 ribaund toplayan İspanyol Pau Gasol oldu. (Gasol'ün dört isabeti, Kobe ile oynadığı ikili oyunların ardından geldi.)

LeBron James, 23 sayıyla sahanın en skorer oyuncusu olsa da saha içinden 9-25 ile oynadı ve 4 asistine karşılık 6 top kaybı yaptı. 23 sayı, 9 ribaund, 4 asist, 4 top çalma ve 1 blok. Rakamlar bazında Kobe'ye üstünlük sağlamış olabilirdi, LeBron; ama repertuvarındaki önemli eserleri, Staples Center'da sergileme şansını bulamadı. Kobe Bryant, karşılaşma boyunca yapmış olduğu savunma ile, aslında ne kadar iyi bir savunmacı olduğu gerçeğini de rakiplerine hatırlatmayı bildi. Lakers, kendi adına önemli bir maç daha kazandı. Cavaliers'ın Doğu Liderliği dışında şimdilik çok da fazla bir şey kaybetmedi.

Ve LeBron.

Bu yıl üstesinden geldiğini düşünebileceğimiz şut zaafına Lakers karşısında bir kez daha yenik düşen süper yıldız, şimdiden, Quicken Loans Arena'daki rövanşın hesaplarını yapmaya başlamış olabilir. Mesele edecek bir şey var mı, 8 Şubat gecesi göreceğiz.

19 Ocak 2009 Pazartesi

Liverpool v Everton, 1-1: Karakter Sınavları



Anfield Road'da altı gün içerisinde oynanacak iki Merseyside Derbisi'nden ilkinde Liverpool ile Everton dengeyi bozamadılar.

İlk yarısı golsüz kapanan karşılaşmanın 68. dakikasında Steven Gerrard'ın golüyle 1-0 mağlup duruma düşen Everton, maçın normal süresinin sona ermesine üç dakika kala Avustralyalı golcüsü Tim Cahill'in kafa vuruşuyla beraberliği yakalayarak sahadan bir puanla ayrılmayı başardı. Premier League'deki yenilmezlik serilerini altı maça çıkaran Maviler, ezeli rakipleri Liverpool'a da zirve yarışında sert bir çelme takmayı bildiler.

Maç öncesine gidelim ve Liverpool Kaptanı Steven Gerrard'ın sözlerini hatırlayalım. ''Açıkçası, nasıl oynayacakları pek de umrumuzda değil.'' diyordu, Merseyside Derbisi'nde iki ayrı maçta oyundan atılan iki oyuncudan biri olan Steven Gerrard. ''Karşılaşmayı iple çekiyorum. Derbi maçları için her zaman oldukça hevesli olurum; ama ışıklar altındaki bir gece maçı, kendi adıma çok daha özel anlamlar içeriyor. Öğleden sonra, akşam için taze ve formda olabilmek adına, güzel bir uyku çekebilirim. Sanırım, tüm takım arkadaşlarım da böyle düşünüyor. Onları buradan defetmek için sabırsızlanıyoruz.''

Everton tarafında ise daha mütevazi açıklamalar vardı. ''Liverpool ile oynadığımız son maçlarda, olmamız gereken seviyeye çıkmayı bir türlü başaramadık. Yine de rahatım; çünkü oyuncularımın üst düzey performanslar sergileyebileceğini gördüm. İyi pas yapıyorlar ve çok sayıda gol fırsatı yakalıyorlar. Eğer, sahip oldukları potansiyeli sahaya yansıtmayı başarabilirlerse, korkacak hiçbir şey yok.'' diyordu, menajer David Moyes.

Karşılaşma, bu öngörüler ve Anfield Road'un ışıkları altında başlayacaktı.

Liverpool: Reina, Carragher, Hyypia, Skrtel, Aurelio, Kuyt, Gerrard, Alonso, Riera (Babel 89), Keane (Benayoun 67), Torres (Leiva Lucas 85).
Subs Not Used: Cavalieri, Dossena, Arbeloa, Mascherano.
Goals: Gerrard 68.

Everton:
Howard, Hibbert, Lescott, Jagielka, Baines, Osman, Arteta, Neville, Pienaar, Cahill, Anichebe.
Subs Not Used: Nash, Van der Meyde, Castillo, Rodwell, Jutkiewicz, Gosling, Kissock.
Goals: Cahill 87.

İlk dakikalarda, klasik derbi maçı görüntüleriden farklı sonuçlar vardı ortada.

Henüz birinci dakikanın içerisinde Everton, Victor Anichebe ile bir fırsat yakalarken Liverpool, Fernando Torres'in rakip ceza sahasındaki vuruşuyla harekete geçmiş, ama istediğini alamamıştı. Everton'ın ilk atakla birlikte yapmış olduğu hızlı başlangıç, oyundaki tempoyu da arttıracak ve Liverpool, Robbie Keane'in sağ kanattan geliştirdiği hücumda Fernando Torres ile beş dakika içerisindeki ikinci gol pozisyonuna girecekti. Skor değişmese de yüksek tempo, kaliteli bir maç izleyeceğimizin sinyallerini veriyordu.

Ligin ilk yarısında Goodison Park'ta 2-0 kazandığı formülün üzerinden gitme planları içerisindeydi belli ki, Liverpool menajeri Rafael Benitez. Orta saha düzeninde değişiklik yoktu. Merkez ikilide Steven Gerrard ile Xabi Alonso vardı. Kanatlarda Albert Riera ve Dirk Kuyt. İleri uçtaki Fernando Torres'in yanında ise Robbie Keane.

Everton'ın başlangıcının ardından Liverpool, bir şekilde dengeyi kurdu. Organize çıkamıyordu, deplasman ekibi. 12. dakikada sağ kanattan kullanılan serbest atışta Dirk Kuyt, iyi bir vuruş çıkarsa da şutu Everton savunmasından geçmiyordu. Rakibinin ceza sahası çevresinde yaptığı hataları değerlendirme niyetindeydi, Liverpool. Ama sonuç alamayacaktı. En azından ilk 15 dakika için. Sonrasında Everton, kendine gelmeye başladı. Phil Neville'ın orta sahadaki hareketliliği, David Moyes'in takımına oyunun geri kalan bölümü için ilham kaynağı olabilirdi.

İlk yarının son dakikalarında Liverpool ceza sahasına gönderdikleri toplarla etkili olmaya çalışan Goodison Park temsilcisi, köşe vuruşlarında rakibine karşı üstünlük kursa da, Tim Cahill ve Victor Anichebe'yle girdiği pozisyonlardan yararlanamayınca soyunma odasına golsüz beraberliğe razı olarak gitmek durumunda kalıyordu.

Liverpool, Everton'ın maça yapmış olduğu hızlı başlangıcın bir benzerini ikinci yarının hemen başında denemek isteyen taraftı. 48. dakikada Fernando Torres'in penaltı aradığı pozisyonun da içerisinde yer aldığı yaklaşık 15-20 dakika periyotta Kırmızılar, bir baskı kurmaya çalıştı Everton kalesi özelinde. Konuk ekip, uzun süre rakibinin temposunun üzerine çıkamayınca sahasında kaldı. Ta ki, 67. dakikada Victor Anichebe'nin Liverpool ceza sahası içerisinde göstermiş olduğu reaksiyona kadar.

Liverpool, savunmasından çıkmak isterken bir top kaybı yaptı. Victor Anichebe'nin çabası, kendisini kısa süre içerisinde Liverpool kalecisi Pepe Reina ile karşı karşıya bırakabilmek için yeterliydi; fakat Liverpool adına o dakikaya kadar maçın yıldızlarından olmayı başaran Slovak savunma oyuncusu Martin Skrtel'in hamlesinin ardından Everton atağı son buluyordu. Anichebe'nin ve Everton kenar yönetiminin itirazları, pozisyonun penaltı olduğu yönündeydi; fakat böylesi bir karara da alışık değillerdi. Everton, 1937 yılından bu yana Anfield Road'da oynanan 55 Merseyside Derbisi'nde (sadece resmi maçlar) yalnızca bir kez penaltı noktasına gelmiş ve Aralık 1988'de Wayne Clarke'ın penaltı golünün ardından Anfield'dan 1-1'lik beraberlikle ayrılmayı başarmıştı.

Howard Webb, Anichebe ile Skrtel arasındaki mücadelenin ardından oyunu devam ettirdi. Bu sırada, Liverpool'da Robbie Keane ile Yossi Benayoun yer değiştirmiş ve Rafael Benitez, takımını 4-2-3-1 düzeni ile oynatmaya başlamıştı. Penaltı itirazlarının yaşandığı pozisyonun ardından karşı yarı sahanın solunda topla buluşan Liverpool forveti Fernando Torres, arkasından gelen Albert Riera'ya döndüğünde Everton savunmasındaki üç oyuncu birden, Torres'in kaçtığı sol tarafa yönelince merkez bomboş kalıyordu. Riera'nın tek pası, Steven Gerrard adına harika bir pozisyonun yaratılmasına neden olacaktı. Gerrard, boşluğu gördü. Ve artık imza haline getirdiği gollerinden birini atarak takımını öne geçirdi.

Liverpool Kaptanı sıfatıyla çıktığı 250. maçta oldukça kritik bir gol atmıştı, Steven Gerrard. Everton tarafında ise Amerikalı kaleci Tim Howard'ın Premier League'de beş maçlık gol yememe serisi, sona eriyordu.

Karşılaşma, ilk dakikalarındaki temposundan oldukça uzaktı artık. Liverpool, galibiyetini koruma çabası içerisindeydi. Everton, fırsat bulursa bir gol atma. Bekledi ve bitime üç dakikadan az bir süre kala da kendi şansını yarattı, Liverpool'un mavi yakası. Tim Cahill'in kafa vuruşu, Everton'a 1-1'lik beraberliği getirdi. Avustralyalı, Anfield Road'daki üç ayrı Merseyside Derbisi'nde gol atarak Everton'ın en büyük efsanelerinden Dixie Dean'e bir adım daha yaklaştı. (Dean, Anfield Road'daki beş Liverpool eşleşmesinde rakip fileleri havalandırmayı başarmıştı.)

Cahill'in golünün kendi içerisinde bir başka hikayesi daha var. Oyunun son bölümünde, sol kanattan kullanılan bir serbest vuruşun ardından geldi beraberlik golü. Liverpool savunmasında dörtlü ya da beşli bir hat görünüyordu, Everton'ın kullanacağı duran top öncesinde. Ve bu hat üzerinde ise mavi formalı iki oyuncu vardı; fakat Tim Cahill, vuruşun yapılmasından kısa bir süre evvel Liverpool alan savunmasının içerisine dalarak Rafael Benitez'in tüm çalışmalarını çöpe gönderebileceği bir golün altına imzasını attı.

Everton, altı gün sonra bir kez daha ziyaret edeceği Anfield Road'dan evine bir puanla dönüyor. Liverpool adına hasar büyük. Hem sanılandan çok daha büyük. 1990'dan beri kazanamamanın vermiş olduğu stres, yakalanma korkusuyla birleşmiş durumdaydı.

Ve bir karakter sınavından daha çıkmayı başaramadı, Liverpool.