30 Mart 2009 Pazartesi

NBA, PER ve En Verimli Pozisyonlar


PER (Player Efficiency Rating) ile artık basketbola bakış açısı daha farklı.

ESPN.com yazarlarından John Hollinger'ın çalışmasından daha önce bahsetmiştik. Basketbol izleyenlerinin büyük resmi görebilmesi adına harika bir örnek, PER. 1980'lerde ve Türkiye'de de özellikle 1990'larda görülen, ''En çok sayı atan oyuncu, en iyisidir!'' kalıbını yıkan Hollinger'ın istatistikleri, daha sonraları tüm NBA çevresi tarafından kabul görünce, yepyeni çalışmalar da çıktı ortaya.

Sporun içerisinde olan veya izlediklerinden zevk alan her insan, sever liste yapmayı. Kimimiz Avrupa'nın en iyi 20 sol açığını sıralarız kendimizce, kimimiz de tüm zamanların en dominant 10 pivot oyuncusunu. Listeleri genişletmek ve altını doldurmaya çalışmak, tamamen kendi hayal gücümüz ile ilgilidir. Bu anlamda, NBA'de pozisyonlarına göre, en iyi beş ismi seçme konusunda çok farklı alternatifler ile karşılaşabiliriz. Ortak isimler mutlaka olur. LeBron James, Dwyane Wade veya başka biri. Ama verimlilik olunca konu, rakamlar ortaya dökülecektir.

John Hollinger ve ESPN işbirliği, ABD'deki NBA sitelerine seçme şansı getiriyor. Güzel bir sistem var elimizde. NBA'de pozisyonlarına göre, en verimli takımlar ve rakiplerin aynı pozisyonda oynayan oyuncularının elde ettikleri verimlilik puanı arasındaki farklara göre bir liste. Buradan iyi bir beş ya da en vasat beş çıkarılabilir. Başlangıcımız, point-guard ile olacak. Sırayla devam edecek.

- Point Guard

1. New Orleans Hornets, (28.1 - 14.6 = +13.5)
2. Denver Nuggets, (18.7 - 14.6 = +4.1)
3. Philadelphia 76ers, (21.0 - 17.0 = +4.0)
4. San Antonio Spurs, (20.4 - 16.5 = +3.9)
5. Boston Celtics, (18.8 - 15.0 = +3.8)

Chris Paul etkisi ile New Orleans Hornets, bir numarada. Hornets'in bu bölgedeki 28.1'lik verimlilik puanı, Byron Scott'ın ekibini ''En iyi point-guard takımı'' yapıyor. Chris Paul ve az da olsa Antonio Daniels'in kullanıldığı rotasyonda Hornets'in bu denli öne çıkmasında takım savunmasının da önemli payı bulunuyor. Paul, her gece triple-double seviyesine yakın performanslar sergilerken rakip takımların bu pozisyondaki 14.6'lık verimlilik puanı, Hornets'a 13.5 gibi müthiş bir fark getiriyor. 13.5, tüm pozisyonlar arasındaki en açık fark.



Yukarıdaki listede hücum performanslarının yanı sıra savunmadaki gayret de dikkate alınıyor. Oysa, yalnızca hücum istatistikleri olsaydı tek amaç; New Jersey Nets, ''En başarılı ikinci point-guard takımı'' başlığı ile girecekti sıralamaya, 22.1'lik verimlilik puanın ardından. Ama Nets'in savunma konusundaki sıkıntıları, duruma engel teşkil ediyor. Format değişince de Denver Nuggets alıyor, Nets'in yerini. Chauncey Billups, Anthony Carter ve Jason Hart rotasyonu, ikinci sırada. Hemen arkalarından Philadelphia 76ers ile San Antonio Spurs geliyor. Rajon Rondo, Eddie House ve Stephon Marbury'nin buralarda olmasını ise takımın savunmadaki esktra gayretine bağlayabiliriz.

Point-guard pozisyonda böyle bir durum söz konusu. İyiler bunlar. Peki, ya başarısızlar?

26. Memphis Grizzlies, (15.2 - 18.8 = -3.6)
27. Oklahoma City Thunder, (13.0 - 17.7 = -4.7)
28. Sacramento Kings, (13.6 - 19.2 = -5.6)
29. Minnesota Timberwolves, (11.7 - 18.9 = 7.2)
30. Washington Wizards, (10.4 - 17.8 = -7.4)

Memphis Grizzlies, PER farkı hesabı katıldığında ligin en başarısız beş takımından biri olabilir; ama 15.2'lik derece de küçümsenmemeli. Zira, Derek Fisher ve Jordan Farmar'dan kurulu Los Angeles Lakers point-guard rotasyonu, sezon boyunca sadece 13.5 seviyesine çıkabildi. Bu noktada önemli olan başlık, savunma. Karşılama konusunda hayli sıkıntılı olan Sacramento Kings de rakip point-guard oyuncularına sağladığı 19.2 PER ile listeye sondan üçüncü sırada giriyor dolayısıyla. (Rakip bir numaraları ''en verimli'' kılan takım, Sacramento.)

Washington Wizards, 10.4 PER ile en başarısız point-guard takımı. Yine de özrü olabilir başkent ekibinin. Sezon başından bu yana forma şansı bulamayan süper yıldız Gilbert Arenas, önceki akşam oynanan Detroit Pistons maçıyla sahalara geri döndü. Mike James ve Juan Dixon rotasyonundan çıkan 10.4 PER, geliştirilebilir; fakat rakiplere sunulan 17.8 PER değişime uğrar mı, bilinmez. Kesin olan bir şey var ki, Arenas'ın en önemli silahı savunma değil. Oklahoma City Thunder da ilgi çekici bir malzeme. Kevin Durant üzerine kurulan Thunder'da Earl Watson ve Chucky Atkins rotasyonunu sağlamlaştırmak adına Russell Westbrook'un elinden gelen bu kadar. Minnesota Timberwolves da bir ''Point-guard'' sahibi olmak isterdi doğrusu.

Süper yıldızların çok fazla öne çıktığı shooting-guard pozisyonuna geçelim usulca.

- Shooting Guard
1. Miami Heat, (26.0 - 14.4 = +11.6)
2. Los Angeles Lakers, (23.6 - 14.1 = +9.5)
3. Portland Trail Blazers, (20.6 - 15.3 = +5.3)
4. Boston Celtics, (17.1 - 11.9 = +5.2)
5. Atlanta Hawks, (18.0 - 13.9 = +4.1)

Kimin için sürpriz? Miami Heat'in süper yıldızı Dwyane Wade, sezon başından bu yana maç başına ortalama 29.8 sayı, 5.0 ribaund ve 7.5 asist ile oynuyor. MVP ödülü, LeBron James'in akıl almaz performanslarının ardından Florida'ya gelmeyebilir; ama Heat ve Wade, içerisinde bulunduğumuz başlığın en başarılı formüllerinden biri olmaya devam edecek. Wade, bu noktada iki önemli avantaja sahip. Birincisi, Miami'de tüm toplar kendisi üzerinden dönüyor. İkincisi, yedeği Daequan Cook da üst düzey bir şutör.



Los Angeles Lakers özelinde de benzer örnekler üzerinden gidebiliriz. Kobe Bryant'ın oyunun her alanına etki eden genel performansı Lakers'ı üst seviyeye taşıyor. Yine burada Kobe'nin iyi bir savunmacı olduğundan bahsetmek gerekir. Sasha Vujacic ve Shannon Brown ile birlikte Lakers, ligin en başarılı ikinci shooting-guard takımı. Lakers'ın arkasından gelen üç takımın içerisinde bulundukları ortak parantez ise, savunma. Brandon Roy etkisi, Blazers'ı bu alanda üçüncü basamağa kadar taşısa da takımın defanstaki başarısı, kesinlikle kayda değer. (İki gece önce Memphis'e yalnızca 66 sayı imkanı verdi, Portland.) Tabii Roy destekli shooting-guard rotasyonu, 20 PER barajını geçen üç takımdan biri NBA'de.

Ray Allen ile Joe Johnson da takımları adına ciddi opsiyonlar. Peki, bunlardan uzak olanlar?

26. Los Angeles Clippers, (12.9 - 16.9 = -4.0)
27. Indiana Pacers, (12.3 - 16.7 = - 4.4)
28. Washington Wizards, (14.4 - 18.9 = 4.5)
29. New York Knicks, (12.9 - 17.6 = -4.7)
30. Oklahoma City Thunder, (11.6 - 16.5 = -4.9)

Oklahoma City Thunder'dan başlamak gerekir. Russell Westbrook (PG), Kevin Durant (SF) ve Jeff Green (PF). Maç başına ortalama 97.2 sayı üreten Thunder'da üç oyuncunun skora katkısı 60.3 olarak çıkıyor karşımıza. Genel anlamda, takımlarının sezon boyunca hücumda ürettikleri rakamların %62.03'ü Westbrook, Durant ve Green üçlüsünden geliyor. Doğal olarak, arada kalan SG pozisyonunun da içler acısı hâli bu istatistikten kaynaklanıyor. Thunder, 11.6 PER ile bu alanda Magic'in (11.5 PER) hemen arkasında. Ama rakiplere maç başına verilen ortalama 103.0 sayı imkanı, genç Thunder ekibini söz konusu başlıkta 30. sıraya kadar itiyor.

Gelecek ile ilgili tüm planlarını 2010 yılı üzerine kuran New York Knicks, sezon boyunca sürekli bir değişim içerisindeydi. Dolayısıyla, bu istikrarsızlıkta sağlam bir rotasyon bulunamadı. Durum en net olarak karşımıza çıktığı pozisyon, iki numara. Yani, shooting-guard. Son değişikliklerin ardından SG rotasyonunda gözüken Knicks oyuncuları; Larry Hughes, Quentin Richardson ve Demetris Nichols. Hücum anlamında Hughes ve Richardson, aslında hiç fena değil. Kaldı ki, yalnızca bu pozisyondaki PER incelense Knicks'ten daha fena durumda olan altı takım daha var; ama işin içerisine savunma girince Knicks, NBA'in en başarısız ikinci shooting-guard takımı olup çıkıveriyor.

Süper yıldız performanslarının ön planda olduğu bir diğer pozisyonu inceleyelim şimdi de.

- Small Forward


1. Cleveland Cavaliers, (23.3 - 12.2 = +11.1)
2. Boston Celtics, (19.4 - 14.2 = +5.2)
3. Philadelphia 76ers, (18.3 - 15.3 = +5.0)
4. Oklahoma City Thunder, (20.3 - 16.0 = +4.3)
5. Denver Nuggets, (18.1 - 14.3 = +3.8)

2008 NBA Doğu Yarı Finalleri 7. Maçı'nda NBA Tarihi'ne geçecek unutulmaz bir düello içerisine giren LeBron James ve Paul Pierce ikilisi, en verimli small-forward olma konusunda da çekişmeye devam ediyorlar. Tabii, rakamsal anlamda James farklı bir dünyada. Cavaliers'ın süper yıldızı, tüm zamanların en başarılı üçüncü verimlilik puanı ile geçiriyor sezonu. Maç başına ortalama 27.7 sayı, 7.7 ribaund ve 7.4 asist. Arka arkaya dört sezonda 2000+ sayı, 500+ ribaund ve 500+ asist ile oynayan LeBron James'in rotasyonda bulunduğu SF pozisyonunun bir numara olması, kesinlikle sürpriz değil.



Cavaliers'ın bu denli öne çıkmasındaki diğer etken, mutlaka takım savunması. +11.1 PER farkının hemen arkasından gelen Boston Celtics, yalnızca +5.2'de kalıyor. Celtics, salt verimlilik puanında Oklahoma City Thunder'ın arkasında yer alsa da bir kez daha savunmanın ekmeğini yiyor burada da. Thunder demişken Kevin Durant'ten bahsetmek gerekir. NBA'de ikinci yılını geçiren Durant, kendi sınıfının çok üzerinde olduğunu All-Star Haftasonu'ndaki Rookie Challenge'da attığı 46 sayı ile göstermişti. All-Star sonrası gelişimine devam etti. Birçok maçta triple-double seviyesine yaklaştı. Ve bu durum, kendisine 21.10 gibi saygı uyandırıcı bir PER imkanı sundu. Thunder SF rotasyondaki 20.3 de hiç fena değil. Andre Iguodala ve Carmelo Anthony etkisi, 76ers ile Nuggets'ı da listeye alıyor son olarak.

Yükseklerde vaziyet bu şekilde. Alçaklara bakalım bir de.

26. New Jersey Nets, (12.7 - 16.7 = -4.0)
27. Miami Heat, (11.5 - 15.8 = -4.3)
28. Toronto Raptors, (12.9 - 17.2 = -4.3)
29. Los Angeles Clippers, (13.0 - 17.3 = -4.3)
30. New York Knicks, (11.8 - 18.3 = -6.5)

New Jersey Nets'in buralarda olması, hiç de yadırganacak bir durum değil. Devin Harris (PG) ve Vince Carter (SG) üzerine kurulu Nets, diğer pozisyonlara fazlaca zaman ayıramıyor. Harris ile Carter'ın toplam verimlilik puanı 42.41 (22.76 + 19.65). Dolayısıyla; Trenton Hassell, Jarvis Hayes ve Bobby Simmons'lı SF rotasyonunun söz hakkı almasına pek de imkan yok. Yukarıdaki listede bulunmuyor; ama San Antonio Spurs, 11.5 PER ile NBA'in ''en verimsiz SF takımı'' olarak çıkıyor karşımıza. Michael Finley ve Ime Udoka'nın biraz daha fazla çalışması gerekiyor.

Phoenix Suns kariyerinde NBA'in en verimli oyuncularından olan Shawn Marion, kısa bir süreliğine Florida havası aldıktan sonra Kanada'ya kadar uzandı. Marion öncesi SF pozisyonunda ciddi sıkıntılar yaşayan Raptors, All-Star yıldızı ile daha sağlam adımlar atmak isteyecektir. Ama şimdilik biraz erken. Bu kesin. Raptors, 12.9 PER ile NBA'in en başarısız beş SF takımından biri. Üstelik, hiç de iyi savunma yapmıyorlar. Dolayısıyla 12.9 ve 17.2'nin bir araya gelmesinin ardından Raptors'ın 28. sıraya kadar düşmesini doğal karşılamak lazım. Daha kötüsü de var elbet. Tek düşüncesi hücum olan Knicks takımında Wilson Chandler ve Danilo Gallinari, rakip SF oyuncularına maç başına ortalama 18.3 gibi bir PER imkanı veriyor. Belki, 2010'da düzeltirler.

Üç pozisyonun ardından biraz boy uzatmanın vakti geldi. PF ile devam edelim.

- Power Forward

1. Dallas Mavericks, (23.1 - 15.5 = +7.6)
2. Utah Jazz, (20.7 - 16.1 = +4.6)
3. Cleveland Cavaliers, (19.4 - 15.7 = +3.8)
4. Portland Trail Blazers, (20.3 - 16.6 = +3.7)
5. Houston Rockets, (18.7 - 15.6 = +3.1)

Dallas Mavericks, 2006 ve 2007 yılındaki başarılarının ardından derin bir travma dönemi yaşıyor olabilir. Ama Dirk Nowitzki, çizgisini korumayı başarıyor. 2008-09'da yakaladığı 22.52 PER ile ligin en verimli 15 oyuncusundan biri olan Alman yıldız, Brandon Bass'in de yardımıyla Mavericks'i birinci basamağa taşıyor bu kategoride. Carlos Boozer'ın sakatlığı sonrasında PF pozisyonunda sıkıntı yaşaması beklenen Utah Jazz ise Paul Millsap'in ekstra performansının katkısıyla ligin en verimli ikinci PF takımı ünvanı ile giriyor listeye.



Soluk almak gerekebilir tam da bu noktada. Zira, yukarıdaki listede Jazz ile Cavaliers'ın arasına girebilecek bir takım daha var. Washington Wizards, Antawn Jamison'ın performansı dolayısıyla 20.6 gibi üst düzey PER yakalamış olsa da, savunmadaki başarısızlığı yüzünden ilk beş sıraya giremiyor. Savunma deyince de Cleveland Cavaliers alıyor sahneyi. Ben Wallace, istediği kadar skor yapamasın. Gerektiği zamanlarda bulduğu saha içi isabetleri, çektiği ribaundlar ve yaptığı bloklar ile rakip PF oyuncularının yalnızca 15 PER seviyesinde kalmasını sağlıyor. Tıpkı Anderson Varejao gibi. Son olarak, Portland Trail Blazers'ın genç yıldızı LaMarcus Aldridge'den bahsetmek gerekir. Brandon Roy'un gölgesindeki Aldridge, önümüzdeki yıllarda şampiyonluğa oynayacak Blazers takımının kilit isimlerinden biri olacak. Sezon içerisindeki performansı da takdire şayan.

Başarısızlığın uzun boylu olduğu takımlara bakalım bir de.

26. Chicago Bulls, (16.1 - 19.0 = -3.9)
27. New York Knicks, (16.0 - 19.1 = -3.1)
28. Denver Nuggets, (15.5 - 18.7 = -3.2)
29. New Jersey Nets, (12.6 - 17.3 = -4.7)
30. Sacramento Kings, (14.8 - 20.2 = -5.4)

Sakatlığı nedeniyle takımından uzun süredir ayrı kılan Kenyon Martin'in yokluğunda Denver Nuggets, PF pozisyonunu Renaldo Balkman ve Johan Petro ile ikame etmeye çalışıyor. Ama bu konuda pek başarılı olduklarını söylemek mümkün değil. Nuggets, 15.5 PER ile ligin en verimsiz üç takımından biri. Bu alandaki liderlik ise, New Jersey Nets'e ait. Yi Jianlian ve Ryan Anderson'dan kurulu PF rotasyonu, Nets'e yalnızca 12.6 gibi bir PER getirebildi sezon boyunca. Götürdükleri 17.3'e kadar çıktı.

Yukarıdaki listede görünmese de ''en verimsiz PF takımları'' içerisinde 15.7 ile bulunan San Antonio Spurs'ün takım içerisindeki pozisyon değişikliklerinden etkilendiğini söyleyebiliriz. NBA kariyerinin ilk bölümünde David Robinson ile beraber oynarken ligin en dominant dört numaralarından biri olan Tim Duncan, 2008-09 Sezonu'nda birçok maça pivot olarak başladı. Fabricio Oberto, Drew Gooden ve Matt Bonner gibi alternatifler bulunsa da Spurs'ün gerçek bir beş numaraya sahip olmaması, takımı yıllar sonra en verimsiz PF ekiplerinden biri arasına sokmaya yetti. New Jersey Nets, New York Knicks ve Chicago Bulls'un bu seviyelerde kalması ise, kimse adına sürpriz olmasa gerek.

Verimlilik konusunda en verimli pozisyona geliyoruz artık.

- Center

1. Orlando Magic, (26.1 - 16.6 = +9.5)
2. Los Angeles Lakers, (24.0 - 17.2 = +6.8)
3. Phoenix Suns, (22.6 - 16.9 = +5.7)
4. San Antonio Spurs, (21.9 - 16.9 = +5.0)
5. Denver Nuggets, (20.4 - 16.1 = +4.3)

Beş numarada Dwight Howard etkisi, net olarak görülüyor. Öyle ki; LeBron James'in ekstra performansı, Dwyane Wade ve Chris Paul'ün üstün rakamları, Kobe Bryant'ın da başarılı geçmişi olmasa Dwight Howard, MVP ödülünün en güçlü adaylarından biri olabilirdi. 26.01'lik PER ile NBA'in en verimli dördüncü oyuncusu, Dwight Howard. Tabii, çok daha fazla olabilirdi. 30 seviyesine yaklaşamamasının nedenlerinden biri, kullandığı ve kaçırdığı serbest atış sayıları arasındaki fark. Yine de savunmadaki başarısı (blok ve ribaundlar), Magic'i bir numaraya taşıyor bu alanda.



Howard ve Magic'in arkasından gelen iki takım Los Angeles Lakers ve Phoenix Suns. Sezona Andrew Bynum ile başlayan Lakers, bu pozisyonda uzunca bir süredir Pau Gasol ile devam ediyor. Gasol, 22.56 PER ile ligin en verimli isimlerinden biri. Mutlaka altını dolduran nedenler de var. Oldukça yüksek yüzde ile şut kullanması, sayı ve ribaundların yanı sıra asist kategorisinde de takımın en iyilerinden olması ve daha fazlası. Lakers'ın Magic'i zorlaması hiç de sürpriz değil. Yukarıda, beş numaranın en verimli pozisyon olduğunu söylerken haksız değildik. Altı takım (Orlando, Lakers, Phoenix, Minnesota, San Antonio ve Denver), PER konusunda 20+ seviyesinin üzerine çıkmış durumda.

Shaquille O'Neal. Al Jefferson. Tim Duncan. Nene. Bu isimlerin yanı sıra başarısızlar da var diğer tarafta.

26
. Chicago Bulls, (17.4 - 21.1 = -3.7)
27. Washington Wizards, (16.9 - 20.6 = -3.7)
28. Miami Heat, (13.8 - 17.6 = -3.8)
29. Milwakuee Bucks, (15.0 - 19.6 = -4.6)
30. Sacramento Kings, (14.6 - 19.9 = -5.3)

Tanıdık takımlar yine ön planda. Jermaine O'Neal gelene kadar bu pozisyonu Joel Anthony, Jamaal Magloire ve Mark Blount ile götürmeye çalışan Miami Heat, ancak bir yere kadar gelebilmişti. 13.8 PER, bu üçlünün eseri çokça. Sacramento Kings ve Chicago Bulls arasındaki takasın ana isimlerinden olan Brad Miller'ın rol kapması da oldukça ilginç. Miller öncesi Bulls, 21.1 PER ile pivot savunmasındaki en başarısız takımdı. Miller'dan sonra değişir mi, bilinmez; ama Bulls'un oyun yapısına bakınca çok da mümkün görünmüyor.

Yukarıdaki beşli (Bulls, Wizards, Heat, Bucks ve Kings) dışında iki takım üzerinde daha durmak gerekebilir. Oyunu Ray Allen (SG), Paul Pierce (SF) ve Kevin Garnett (PF) üçlüsü üzerine kurulu olan Boston Celtics'te Kendrick Perkins, uzun süre tek alternatif olarak kalmanın sıkıntısını çekmiş gibi gözüküyor. Celtics rotasyonunda fazla inisiyatif alamayan pivot pozisyonu, 14.0 PER ile ligin en verimsiz üç takımından biri. 14.0 PER seviyesindeki diğer sürpriz takım, New Orleans Hornets. Sakatlıklar nedeniyle takımdan uzak kalan Tyson Chandler ve Hilton Armstrong, sınırlı hücum repertuvarları nedeniyle ancak 14.0 PER kazandırsalar da Hornets'a takım savunması imdatlarına bir şekilde yetişiyor.

Tüm pozisyonlardaki görüntü bu şekilde. Yola çıkarsak buradan, en verimli ve en verimsiz takımları da yazabiliriz.

- Sonuç:
- Chris Paul. Dwyane Wade. LeBron James. Dirk Nowitzki. Dwight Howard.
- Mike James. Kyle Weaver. Wilson Chandler. Yi Jianlian. Spencer Hawes.

# Birinci beşte Pau Gasol, pivot pozisyonunda değerlendirildiği için dışarıda kaldı.
# İkinci beşte ise oyuncular, takımlarının kurbanı oldular. Temsilci olarak algılayabiliriz kendilerini.
# İlerleyen dönemde güncellemeler ile devam edebiliriz.

Anfield Road: Bir Zamanlar Kop Tribünü

24 Mart 2009 Salı

Bill Shankly: Liverpool Echo, Haziran 1981



Futbolun en büyük efsanelerinden biri, Liverpool F.C.

Altı boş değil mutlaka bu söylemin. Şampiyon Kulüpler Kupası, UEFA Kupası, Kıtalararası Kupa, Avrupa Süper Kupası, İngiltere Lig Kupası, Federasyon Kupası ve niceleri. Evet, somut başarılar önemli; ama Liverpool, diğerlerinden ayrılırken her daim farklı özellikleri ile dikkat çekmiştir. Kendi içerisinden çıkardığı büyük isimlere saygısını hiçbir zaman kaybetmez, Liverpool. Bu anlamdaki en net örnek ise, Bill Shankly'den başkası değildir.

İskoçyalı, 1960 ve 1970'li yıllarda Liverpool kentinde bulunmamış olsaydı, Liverpool adında bir efsane belki de asla çıkmayacaktı ortaya. Tek bir isim. 1959 yılında takımın menajerliğine gelen bir isim. Liverpool'u içerisinde bulunduğu çaresizlikten kurtardı. Bill Shankly'den önce imkansızlıklar içerisinde çalışan Liverpool, en büyük efsanesinin göreve gelmesinin ardından yepyeni antrenman tesislerine ve herkesin ufkunu açacak eşsiz bir vizyona sahip oldu. O sıralar, İkinci Lig'de mücadele eden Kırmızılar, Shankly'nin olduğu yıllar içerisinde (1959-1973), Federasyon Kupası ve UEFA Kupası gibi büyük zaferleri de ilk defa yaşadı.

Liverpool F.C.'nin ikinci kurucusudur bir anlamda, Bill Shankly. Hatta kesin bir çoğunluğa göre, daha da fazlasıdır. 1959 yılında İkinci Lig'de mücadele eden Liverpool'un yaşadığı gelişim ve 1980'li yıllarda Avrupa'nın zirvesine çıkmasında da büyük payı vardır, 1981 senesinde hayata gözlerini yuman İskoçyalı'nın. Boot Room! 1960, 1970 ve 1980'li yıllarda Bill Shankly'nin başlattığı bir gelenek olarak, menajerlerin dinlendikleri, çay içip takım ve rakipler hakkında çeşitli değerlendirmeler yaptıkları odaydı, ''The Boot Room.'' Başlangıcı Shankly yapmıştı. Ama devamında Shankly'nin ekibinde yer alan ve menajerlik döneminde Liverpool'a en görkemli yıllarını yaşatan Bob Paisley de bu odadan çıkacaktır.

Anfield Road'un hemen girişinde heykeli bulunan ve 13 Temmuz 1974 günü Liverpool'dan emekliye ayrıldıktan yedi yıl sonra Moya Jones'un yaptığı röportajda Liverpool Echo'ya konuşan Bill Shankly, üç buçuk ay sonra sevenlerinin arasından ayrılmadan evvel Liverpool'daki başarısının sırlarını aktarmıştır tüm hayranlarına.

Shankly, birçok farklı konuya değindiği son röportajında dört ana başlık üzerinde duruyor. Başlayalım sırayla.

- Antrenman Metodları

''Ciddi bir antrenman boyunca, futbolcular terlerler. Ama üzerlerine mutlaka süveter ya da başka bir şey giymek zorundalardır. Özellikle de soğuk bir gün ise. Onlar, sizi sarar ve böbrekleriniz korur. Eğer, bunu tercih etmediyseniz; antrenmanın hemen ardından mümkün olduğunca çabuk bir şekilde vücut ısınızı korumak adına üzerinize bir şeyler giymelisiniz.

Biz, Melwood'da koşmak, antrenman yapmak veya duş almak yerine, Anfield'da soyunmayı tercih ettik. Ve otobüsle geçirdik yolculuklarımızı. Hazırlık zamanında sıcaksanız ve terliyorsanız, antrenman bittikten beş dakika sonra duşa koşamazsınız. Tüm gün terlemeye devam edersiniz, aksi hâlde. Antrenman sonrası, futbolcuları birer bardak çay içmeleri ve hatta bir süre yürümeleri konusunda teşvik ederdim. 15 dakikalık bir süreydi bu. West Derby'den Anfield'a gelmiş olurduk. Ve futbolcuların gerçek anlamda duş almaları için gerekli olan yaklaşık 40 dakikada geride kalırdı. Her zaman diğerlerinden çok daha iyi olmamızın nedenlerinden biri buydu muhtemelen.



Rakiplerimizin birçoğunun, direkt olarak antrenman sahalarına gelip hemencecik orada çalışmaya başladıklarını ve benim kesinlikle desteklemediğim bir şekilde, kan ter içerisinde sıcak birer duş aldıklarını biliyorduk. Bence, bu çok ama çok önemli bir konuydu. Ve kesinlikle de Liverpool'un kondisyonundaki en mühim başlıklardan biriydi; çünkü bu tercih, oyuncularımı sakatlıklardan koruyordu.

Futbolcular, genellikle bir buçuk saat boyunca antrenman yaparlar. Ama bu, söz konusu sürenin her dakikasında sıkı sıkı çalıştıkları anlamına gelmez. Özellikle de başkalarının izledikleri ortamlarda bu durum, bir güç gösterisinden ibaret olabilir. Sonra sizin sıranız gelir. Yaptığınız antrenmanın ne kadar uzun sürdüğü değildir önemli olan. Futbolcularınızla beraber olduğunuz süre boyunca, onlara ne kattığınızı sorgulamanız gerekir. Mühim olan budur. Doğru dürüst bir antrenman yaparsanız, günde 35 dakika bile yeterli olabilir.

Biz Liverpool antrenman sistemini ikili, üçlü ve beşli alanlarda bir boksör gibi çalışarak tükenme ve yeniden kazanma üzerine inşa ettik.

Antrenmanlar; temel beceri, kontrol, pas yeteneği, oyun görüşü ve farkındalık başlıkları ile ilişkilendirilirdi. Kondisyonunuz sağlamsa ve sağlıklı iseniz, rakipleriniz karşısında dev bir avantaja sahipsiniz demektir. Maçların hemen başında, mümkün olduğunca çabuk bir şekilde, herkese topla oynama şansını vermeyi denemek önemlidir. Top, size doğru gelir ve oldukça basit bir hareketle onu diğer arkadaşınıza yuvarlarsınız. Büyük bir şey gibi görünmez; ama önemlidir. Maceraya girerseniz ve işler iyi gitmezse, özgüveninizi de kaybedersiniz. Bu, benim tercih edebileceğim bir şey değil.''

- Maç Hazırlıkları

''Cuma günleri, her antrenman sonrasında bir sonraki maç için bazı değerlendirmeler yapardık. Bu mini toplantıya yardımcı antrenörler dışında, maçta oynayacak oyuncular ile yedek bekleyecekler de katılırdı. Yardımcılardan biri, sıradaki rakibi izlemekle görevliydi. Tüm istediğim, rakibin hangi formasyon ile oynadığı. 4-4-2, 4-3-3 veya her ne ise. Bunu merak ederdim. Ve rakipte bizim engellemek isteyebileceğimiz karakteristiklere sahip oyuncu ya da oyuncular olup olmadığını.

Bir rakibi asla uzun uzadıya konuşmazdım. Bu sizin isteyebileceğiniz en son şeydir. Oynayacağız takım hakkında çeşitli analizlere girerseniz, kendi oyuncularınızın gözünü korkutursunuz. Önümüzdeki hafta Manchester United ile oynayabilirdik misal. Ama ben kesinlikle, onlara övgüler yağdırmazdım. Futbolcularım konuşurlarken onlardan bir tanesinin söylediklerine kulak misafiri olmuştum bir keresinde. ''Ne yani? Best, Law ve Charlton oynamayacak mı?'' Bu, beni gülümsetmek için yeterli olmuştu. Temel olarak, biz yalnızca kendimiz ve genel yaklaşımımız hakkında endişe duyardık. Mesaj şuydu: ''Her şeyi basit düşünün. Sabırlı olun, galibiyet golü için 89 dakika beklemeniz gerekse bile.'' Son dakikalarda birçok maç kazandık ve her biri inanılmaz hikâyelere sahipti. Siz, bu mesajda olduğu gibi, sessiz ve derinden giderseniz; rakiplerinizin kalbi hep kırılır. Bunu unutmayın.

Her zaman bizim çocuklara destek olacak ve rakiplerimizi devirecek şakalar yapmayı denedim. İşimizi ciddiye alıyorduk; ama her daim de takım konuşmalarında gülecek bir şeyler aramayı sürdürdük. Cumartesi günleri için, her hafta kesinlikle, bir bomba saklardım. Anfield Road'un kapısındaki yaşlı adama, ''Burada bir rulo tuvalet kağıdı var. Rakip takım kapıya yaklaştığında, bunları onlara doğru fırlat.'' derdim. Ve bu genellikle rakipler orada yürürlerken olurdu.

Çok maç kaybetmedik; ama kaybettiğimiz zaman da bununla yaşamayı öğrendik. Her zaman güvenirdik kendimize. Ama hiçbir an dahi bunu abartmazdık. Burnu havada olmak, cahilliğin bir göstergesidir. Çok fazla konuştuğunuz anlamına gelir bu. Ve söz konusu durumda suçluysanız, bir rakibiniz gelir. Sizi gerçek dünyaya döndürür.''



- Bir Sanat Olarak Futbol

''Futbol maçları, bir at yarışı gibidir. Biz bu gerçeğin farkına, rakip kaleye gönderdiğimiz bir topun çıkışını en geriden yaparak vardık. Avrupa'da Latinler'e karşı oynarken öğrendik bunu. Bir süre, kedi ve fare olayına dönebilir; açık yakalamak adına beklediğiniz için. Ama aslında çok basit ve oldukça efektif bir şeydir. Tamamen doğaçlama!

Eğer, oyuncularınız, kısa süre içerisinde değişen durumlara karşı doğaçlama yeteğine sahiplerse ve neler olabilecekleri konusunda fikirleri varsa; kesinlikle şansınız bulunuyordur. Rakibiniz her hareketinizi takip ediyorken, enerjinizi korumanız çok önemlidir; çünkü sezon boyunca altmıştan fazla maç yapıyorsanız, her bir karşılaşmada doksan dakika süre ile deli gibi koşamazsınız. Bunun üstesinden gelemezsiniz.

Liverpool'da kurduğumuz sistem, rakibin kafasını karıştırmak üzerine kuruluydu. Ve çok da ekonomikti, açıkçası. Önemli bir şey vardır. Her takım, topu kontrol etmeyi ve basit şeyleri yapmayı bilir. Kontrol ve pas. Gelen topu kontrol et ve arkadaşına gönder. Eğer, gecikirseniz; rakibiniz gelir ve topu ayağınızdan alır. Dolayısıyla, sizin ihtiyacınız olan, topla buluştuğu anda onunla vedalaşıp ileriye doğru gönderecek adamlardır. Bu size seçme şansı verir. Bazı takımlar vardır. Sahadaki hiçbir oyuncusu topu istemez, ayağında top olan arkadaşından kaçar. Ama Liverpool'da, size yardımcı olacak biri mutlaka vardır. Kenny Dalglish'in kulübe gelir gelmez, yakaladığı başarının en büyük nedenidir bu. Kenny, tüm şartların mükemmel olduğu takımlarda efsane hâline gelebilecek bir oyuncuydu.

Futbolumuzdaki sanat tarafı buydu kısaca. Topu al. Çabuk bir pas ver. Topu dolaştır. Size çok uzak gibi durmayabilir; ama rakibin saha içerisindeki dizilişi, sürekli değişir. Ve son pas için her zaman bir boşluk vardır. Tüm futbolcuların anlaması gereken bir şey var. Topu takım arkadaşlarına ilettikleri an, yalnızca başlangıçtır. Bunun hemen ardından saha içerisindeki arkadaşlarınıza destek çıkmak ve yardım edilebilecek birilerini aramak zorundasınız.''

- Melwood'un Büyüsü

''İlk zamanlar, hemen her gün antrenman için Melwood'a gelirdim. Bu durum, bir sezon boyunca sürdü. Ve sonra vazgeçtim, Melwood ziyaretlerimi bitirdim. İzinsiz olarak giriyor gibiydim, böyle hissetmiştim.

Melwood'a hâlâ giderim ara sıra. Ama yalnızca büyülü sularının derinliklerine girmek, saunaya uğramak veya bir duş almak için. Melwood, Liverpool'daki diğer tüm ögelere kıyasla, çok derin anlamlar barındırıyor içerisinde kendi adıma. Burası, Liverpool'un inşa edildiği yer. Melwood'u ilk gördüğümde, otlarla kaplanmış oldukça bakımsız bir topraktı. Ness'e döndüm. Ve dedim ki: ''Ben, Melwood'un yeniden doğuşunu göreceğim!'' Gördüm de. Hem de her santimetresini.

Birileri, bir gün Melwood'u benden alırsa...''

* Zaman içerisinde Bill Shankly ve Liverpool Tarihi ile ilgili derlemeler devam edecek.

21 Mart 2009 Cumartesi

G. Antepspor: Bir Galibiyet ve Daha Fazlası



Gaziantepspor, sezon içerisinde ölümcül bir hata yaptı.

''Yollarını ayırdı'', Türkiye'deki mevcut düzende futbola dair belli fikirleri ve yaptığı işe karşı heyecan dolu adamlardan biri olan Nurullah Sağlam ile.

Sezon başında İtalya'da yapılan hazırlık kampı, üçüncü veya beşinci lig ekipleri yerine ekol sahibi takımlarla gerçekleştirilen karşılaşmalar ve sistem üzerine serpiştirilen bilinçli transferler. Nurullah Sağlam ile teknik kadronun planları doğrultusunda gerçekleşen projelerdi bunlar. Tüm bunların sonucunu da kısa süre içerisinde aldı, Gaziantepspor.

Fenerbahçe galibiyeti ile girilen sezonda ligin en iyi takımlarından biri olmayı başardı, Sağlam'ın ekibi. Pas futbolunu kusursuza yakın oynayan ve sistem içerisinden yıldız üreten bir takım çıktı ortaya. Türkiye'de sınırsız maddî imkanlara sahip Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş gibi kulüplerin futbol takımlarında bile görülmeyen bir gelişimi yaşıyordu, Gaziantepspor. (Galatasaray'ın başına güzel şeyler gelmişti aslında ama sonrası malum.) Dahası, yeteneklerini üst seviyeye taşıyan isimlerin yanına alttan da yeni yıldızlar gelmeye başlıyordu. Yeniden. Bir Gaziantepspor klasiği olarak.

İsmail Köybaşı. Murat Ceylan. Ahmet Arı.

Üç oyuncunun da ayrı birer hikâyesi var; ama ortak bir noktada buluşuyorlar. Kısa süre içerisinde İsmail, Murat ve Ahmet, A Milli Takım seviyesine gelecek. Burası kesin. Çok keskin hatalar yapmazlarsa eğer.

Neden gönderildi Nurullah Sağlam, bilinmez. Ortada bir hata olduğu çok net. Ama tüm neden Sağlam'ın son dört karşılaşmasında alınan üç mağlubiyet ise eğer, bir futbolsever olarak, çok daha fazla üzülürüm. Gaziantepspor, dev bir fırsat yakalamıştı. Sistem ve transfer başlığı müthiş bir ahenk yakalamıştı, Sağlam'ın Gaziantepsporu'nda. Ama olmadı. Türkiye'deki düzen O'nu da yedi. 9 Mart günü istifa etti, Nurullah Sağlam. Ya da ettirildi. Neyse ki; hem Konyaspor, hem de Trabzonspor maçlarında izleri vardı takımda. Ve tüm Türkiye'ye nefis bir futbol ziyafeti verildi Trabzonspor karşısında.

Sezon başından bu yana birçok maçta 4-2-3-1'i mükemmele yakın uygulayan Gaziantepspor, kurulu düzeniyle devam etti bir kez daha. Brezilyalı Julio Cesar ve Kamerunlu Armand Deumi'nin merkezinde yer aldığı savunmanın kanatlarında Bekir İrtegün ile İsmail Köybaşı vardı. Murat Ceylan ve Hakan Bayraktar'lı orta saha ise en uçtaki Beto'nun arkasında yer alan Mehmet Yozgatlı, Rodrigo Tabata ve Cristian Zurita üçlüsü ile bütünleşiyordu. Gaziantepspor'un yenilmez kombinasyonuydu bu. Tabii, sorunsuz hâliyle. Trabzonspor önünde de ihtiyaçları olmayan tek şeydi, hata yapmak.

İyi başladı tüm bunların doğrultusunda, Gaziantepspor. Birlikte oynamaya alışık Trabzonspor orta sahası, rakibin Murat Ceylan ve Hakan Bayraktar ile yaptığı baskının altında kalkamadı ilk dakikalarda. İki oyuncunun kaptığı toplar, ileride yetenekli ayaklarla birleşince oyun, Trabzonspor'un yarı sahasında oynandı. Gaziantepspor, üçüncü bölge diye tabir edilen bölümde, rakibini sıkıştırarak maçın henüz başında skor üstünlüğünü de yakalayınca 4-2-3-1'in nimetlerinden yararlanmaya başladı. Kanat savunucuları İsmail Köybaşı ile Bekir İrtegün'ün hücuma verdikleri destek, pozisyon zenginliği getirdi Gaziantepspor'a.

Trabzonspor, Selçuk İnan - Hüseyin Çimşir ikilisi ile ileri çıkamayınca ev sahibi ekip, daha fazla üzerine geldi rakibinin. Ve Mehmet Yozgatlı'nın golüyle farkı ikiye çıkardı. Burada, Gaziantepspor'un hücum felsefesinden de bahsetmek gerekir. Sol kanat savunucusu İsmail, ceza sahasına girerken hücumdaki dörtlüden Beto, Rodrigo Tabata ve Mehmet Yozgatlı, ceza sahası içerisindeydi. Trabzonspor'un teknik direktörü, rakibin bu mantalitesini çözemedi. Gaziantepspor, forvetin arkasındaki üçlüyü rahatça hücumda kullanmaya devam ederken Yanal, çeşitli çözümlemeler yapmaya başladığında skor 2-0'a gelmişti bile. Öyle ki; ilk yarının son dakikasındaki penaltı golü de kurtaramayacaktı Trabzonspor'u.

Doksan dakikanın tüm hikâyesi, birinci devrede yazılmıştı aslına bakılırsa. Gaziantepspor, ikinci yarıda Hakan Bayraktar ile bir gol daha buldu. (Bir diziliş golü daha.) Trabzonspor da tesadüfî bir gol ile cevap verdi. Skor da 3-2 oldu.

Harika bir takım olduklarını gösterdiler, Gaziantepsporlu oyuncular. Bu anlamda, birkaç bireysel performanstan da bahsetmek gerekebilir. Bekir İrtegün'ün gelişimine devam ediyor olması, sevindirici. Julio Cesar'ın gelişinin ardından sağ kanat savunmasından girdiği rotasyonda müthiş işler yapıyor. Top kullanma becerisini ve topla ilerleme yetisini elde etmiş durumda. Sürekli ileri - geri çalışır vaziyetteydi, oyunda kaldığı süre içerisinde. Bekir dışında Murat Ceylan ve bir dönem Fenerbahçe'ye transfer olmak adına Pogon'da bir süre görünmek durumda kalan Hakan Bayraktar da oldukça iyilerdi. Ve tabii ki, İsmail Köybaşı. Gaziantepspor'un yabancıları, yine ortalamanın üzerindelerdi.

Sezon başındaki sistem ve teknik kadro ile devam etseydi Gaziantepspor neler olurdu, bilinmez; ama Anadolu'dan biri şampiyonluk için mücadele edecekse, futbol oynatmayandan ziyade futbola dair fikri olanların yarış içerisinde bulunmalarını tercih ederdim. Tabii, bir futbolsever olarak.

Cleveland Cavaliers ve Fotoğraf Geleneği



LeBron James ve arkadaşları, The Q Arena'daki başarılarını devam ettirmeye hazırlanıyorlar.
* Delonte West'in bu pozisyonda iken her görüşümde Mumbly geliyor aklıma.

Premier League, 21 Mart: Haftalık Mini Test



Premier League'de 30. maç haftası, cumartesi ve pazar günü gerçekleşecek karşılaşmaların ardından tamamlanacak.

Geçtiğimiz hafta sonu, Premier League'de ilgi çekici skorlar vardı. Liverpool, Old Trafford deplasmanında 1-0 geriye düşmesine karşın 4-1 kazanarak kulüp tarihindeki en başarılı periyotlardan birini yaşadı. Şampiyonlar Ligi'nde Real Madrid önünde alınan 4-0'lık galibiyetin ardından Manchester United'ı da benzer bir tarifeyle geçen Liverpool'da menajer Rafael Benitez'in sözleşmesi de 2014 yılına kadar uzatıldı. Kırmızılar'da işler yolunda, anlayacağınız. Liverpool'un Manchester United ile puan farkını dörde indirmesinden pay çıkaracak bir diğer takım Chelsea. Stamford Bridge'de sakatlıktan dönen Michael Essien'in tek golü, Maviler'e bu şansı verebilir.

Şampiyonlar Ligi'nde yoluna devam eden Arsenal, sezon içerisinde sıkıntısını çokça çektiği sakatlıkların etkisini Andrei Arshavin ve Theo Walcott'un üstün performanslarıyla azaltmayı başarıyor. Cumartesi günü, Emirates'te Blackburn Rovers'ı 4-0 ile geçen Arsenal'in iki golü Rus yıldız Arshavin'den gelmişti. Serbest düşüşe geçen Aston Villa ise, evinde Tottenham Hotspur'a 2-1 mağlup olarak dördüncü sıradaki yerini kaptırdı. Arsenal, Big Four'u tamamlıyor yeniden. Sessiz ve derinden gelen ekip ise Everton. Goodison Park'ta Stoke City'yi 3-1 mağlup eden David Moyes ve öğrencileri, 52'şer puanlı Arsenal ile Aston Villa'nın dört puan arkasında beşinci sırada yer buluyor kendilerine.

Premier League'de cumartesi günü; Chelsea, Manchester United ve Arsenal zorlu deplasmanlarda.

Liverpool'dan ''kendine gel'' ikâzını alan Manchester United, FA Cup mücadelesinde 4-0 galip çıktığı Craven Cottege'da Fulham'ın misafiri olacak bir kez daha. Geçtiğimiz hafta kırmızı kart gören Sırp savunmacı Nemanja Vidic, Manchester United'ın en büyük eksiği. Chelsea, Tottenham deplasmanında. Villa Park'tan üç puanla dönen Tottenham, Chelsea'den bir puan koparırsa alt tarafla ilgisini tamamen kesebilir. Son iki eşleşmeden beraberlik çıktığını düşünürsek (4-4 ve 1-1), bu ihtimal hiç de uzak değil. Manchester United ve Chelsea tarafında durum böyle iken Arsenal de Newcastle United'a konuk oluyor. Arsene Wenger adına kötü bir haber daha. Theo Walcott da sakatlar arasına katıldı.

Haftanın ilk eşleşmesi ise, Fratton Park'ta. Everton, Portsmouth deplasmanına çıkıyor. Geçtiğimiz hafta, ''We have only one player'' tezahüratının muhatabı olan Tuncay Şanlı ve Middlesbrough, Stoke City karşısında Premier League'de kalma adına son derece ciddi bir maça çıkacak. Muhtemel bir yenilgide Gareth Southgate'in geri dönüş yolu kapanabilir. Hafta arasındaki UEFA Kupası karşılaşmalarından dolayı Manchester City, pazar günü çıkıyor sahneye. Danimarka'da 120 dakika boyunca Çeyrek Final biletini korumaya çalışan Mark Hughes'ün yorgun öğrencileri, Sunderland'i ağırlayacaklar. Haftanın son mücadelesinde Liverpool, yakaladığı müthiş sinerjiyi Anfield Road'da Aston Villa galibiyetiyle devam ettirmeye çalışacak.

Haftanın beş soruluk mini testi, telegraph.co.uk'tan.

1. Premier League'de sezon boyunca, rakip kaleye en fazla isabetli şut gönderen oyuncu hangisidir?

2. Premier League'de sezon boyunca, rakip kaleye en fazla isabetsiz şut gönderen oyuncu hangisidir?

3. Manchester United kalecisi Edwin van der Sar, 2008-09 Premier League Sezonu'nda kaç maçı gol yemeden tamamlamıştır?

4.
Liverpool'da sezon boyunca Premier League'deki tüm maçlara ilk 11'de başlayan iki oyuncu hangileridir?

5. Chelsea'de sezon boyunca Premier League'deki tüm maçlara ilk 11'de başlayan tek oyuncu hangisidir?

Cevaplar, yorum bölümünde.

21.03.2009 Cumartesi

Portsmouth v Everton, 14.45
Blackburn Rovers v West Ham United, 17.00
Fulham v Manchester United, 17.00
Stoke City v Middlesbrough, 17.00
Tottenham Hotspur v Chelsea, 17.00
West Bromwich Albion v Bolton Wanderers, 17.00
Newcastle United v Arsenal, 19.30

22.03.2009 Pazar
Wigan Athletic v Hull City, 15.30
Manchester City v Sunderland, 17.00
Liverpool v Aston Villa, 18.00

20 Mart 2009 Cuma

Spordan Kumanda: 21-22 Mart Programı



21 Mart Cumartesi

01.00 Indiana Pacers - Dallas Mavericks (NBA TV)
03.45 Wisconsin - Florida State (NTV Spor)
13.00 Kartalspor - Karşıyaka (D Spor)
14.30 Türk Telekom - FB Ülker (Spormax)
15.15 Gaziantepspor - Trabzonspor (Lig TV)
16.00 Darüşşafaka - Beşiktaş CT (Sky Türk)
16.30 Stuttgart - Hertha Berlin (24)
17.00 Tottenham - Chelsea (Spormax)
17.00 Glasgow Rangers - Hearts (Futbol Smart)
19.00 Cleveland Cavaliers - Atlanta Hawks (NBA TV)
19.00 Sivasspor - Beşiktaş (Lig TV)
19.05 UCLA - Villanova (NTV Spor)
19.20 Cyrstal Palace - Reading (Futbol Smart)
19.30 Newcastle United - Arsenal (Spormax)
20.00 Le Havre - Bordeaux (Kanal A)
21.30 Roma - Juventus (NTV Spor)
21.30 PSV Eindhoven - Vitesse (Bant, Futbol Smart)
21.30 Fulham - Manchester United (Bant, Spormax)
22.00 Marsilya - Nantes (Kanal A)

22 Mart Pazar
02.15 Teksas - Duke (NTV Spor)
02.30 Chicago Bulls - Los Angeles Lakers (NTV)
02.30 Milwakuee Bucks - Portland Trail Blazers (NBA TV)
11.30 Portsmouth - Everton (Bant, Spormax)
13.00 Kasımpaşaspor - Çaykur Rizespor (D Spor)
15.30 AZ Alkmaar - Feyenoord (Futbol Smart)
15.30 Wigan Athletic - Hull City (Spormax)
16.00 Inter - Reggina (NTV Spor)
17.30 Dundee - Celtic (Bant, Futbol Smart)
18.00 Liverpool - Aston Villa (Spormax)
18.00 Schalke 04 - Hamburg (24)
18.00 Olympique Lyonnais - Sochaux (Kanal A)
19.00 Galatasaray - Eskişehirspor (Lig TV)
20.00 Barcelona - Malaga (NTV Spor)
20.00 Manchester City - Sunderland (Bant, Spormax)
22.00 Toulouse - PSG (Kanal A)
22.20 River Plate - San Martin (NTV Spor)

19 Mart 2009 Perşembe

1994-2009: Futbolun ''Efendi'' Efsaneleri



Dünyanın her yerinde kanıksanmış bir profili vardır futbolcuların.

Tüm hayatlarını bu meslek üzerindeki şekillendirirler, futbolu kurtuluş olarak görürler. Ve gerekirse eğitimlerine devam etmeyip yalnızca bir topun peşinde koşmaya adarlar kendilerini. Futbolcu figürünü dev şirketlerin Genel Müdür koltuğunda hayal edemezsiniz. Yeşil saha için yaratılmışlardır onlar zira. Ama her örnekte geçerli olmayabilir bu durum. Özeldir bazıları.

Harry Kewell. Çıkış noktamız bu asil Avustralyalı. Yerli ve yabancı oyuncu çekişmesinden tamamen uzak, herkes tarafından saygı gösterilen, kesinlikle kendisini diğer arkadaşlarından üstün görmeyen müthiş bir profesyonel. Bayrak Adam. Stoper. Oynadığı veya oynayacağı tüm takımlarda değişmeyecek gerçek bu. Günümüz futbol dünyasında apayrı yere sahip bir futbol adamı, Harry Kewell; çünkü maalesef ki, bu gibi isimler yavaş yavaş azalmaya devam ediyor.

Galatasaray adına son derece önemli bir karşılaşma var bu akşam. UEFA Kupası'nda son sekiz takım arasına kalabilmek için Almanya temsilcisi Hamburg'un saf dışı bırakılması gerekiyor. Ama kolay değil. Servet Çetin, Fernando Meira, Emre Güngör, Emre Aşık ve Mehmet Topal. Galatasaray, UEFA Kupası'nda yürüyüşünü planladığı yola başladığında kağıt üzerine yazılan beş stoper, çeşitli nedenlerle yok maç kadrosunda. Bu bölge için kalan tek isim Semih Kaya da antrenörüne yeterli güveni vermiyor. Kaçış, sol kanat savunucusu Hakan Balta'yı stoper oynatmak. Yanında da Harry Kewell. Şartlar böylesine zor. Ama yine de birkaç ipucu var, bu noktada.

Harry Kewell'ın savunmanın tam kalbine koyabilmek adına dayanılan iki çıkarım söz konusu.

1. Kewell, özgüveni ve duruşuyla takım arkadaşlarına da gerekli motivasyonu sağlayacaktır.
2. Kewell, stoper oynamayı kesinlikle dert etmeyecek ve işini yapmaya çalışacaktır.

Tesadüf mü, Avustralyalı'nın savunmada başlayacak olması? Hayır, değil. İşte, tümevarım da buradan başlıyor.

1994 Dünya Kupası. Kişisel konuşalım. Futbol adına ilk büyük organizasyondu, kendi jenerasyonumuz için. Dolayısıyla, 2009'dan geriye doğru giderken 1994 yılında duracağız. Harry Kewell gibi örnekleri çoğaltmaya çalışacağız. (Mutlaka, unutacaklarımız da olacak. Ama bir şekilde eli yüzü düzgün bir 11 çıkacak ortaya. Çeşitli kriterler de var tabii. Kewell gibi futbolculara tekme atılması veya faul yapılması içinizi acıtır ya, hani. Öyle bir sentez işte, yapmaya çalıştığımız.)

Kalecilerden başlayalım. Birkaç aday içerisinden seçtiğimiz isim, çok da yabancı değil.

CLAUDIO TAFFAREL: ''Brezilya'dan kaleci çıkmaz!'' önermesini tarihe gömen efsanevî isim. Başarılarla dolu futbol kariyerinde yolunun Türkiye'ye düşeceğini tahmin ediyor muydu, bilinmez; ama yaşattıklarıyla unutulmazlar arasındaki yerini aldığı kesin. Yalnızca yeşil sahada değil. Dünya tatlısı çocukları ve sempatik eşiyle rol aldığı reklam çekimleri, ''çok güzel'' repliklerine kattığı orijinal yorum ve hepsinden önemlisi, ''İnsanların beni çok iyi futbolcu olarak hatırlamasındansa çok iyi insan olarak hatırlamasını tercih ederim.'' açıklaması.

Yeşil saha kısmını da açmak gerekir. Evinden Florya'daki antrenmanlara gelirken bisiklet kullanmayı tercih eden Brezilyalı (ki sponsor firma, kendisine bir otomobil hediye ettiğinde çocuklar gibi mutlu olmuştur), Milli Takımı ile 4 Dünya Kupası'nda mücadele ederken Galatasaray SK Tarihi'ndeki en büyük başarı UEFA Kupası Şampiyonluğu'nun da sembollerinden biri olmuştur, Final maçının en iyi oyuncusu seçilerek. Türkiye'ye yolunun düşmesi büyük şanstı, ülke futbolu için. Hücumun defans dörtlüsünden değil, kaleden başlayabileceğini ve hatta kalecilerin asist(ler) yapabileceğini öğrendik Taffarel sayesinde. Ama en önemlisi, bir insanın hem örnek hem de efsane olabileceğini gördük. Kötü yanı, yeri biraz zor doluyor işte.

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: David Seaman, Gianluigi Buffon...)

Sağ bek. Dünya futbolunda ''sorunsal'' hâline gelen terim. Neyse ki; Brezilyalılar adına, böyle bir problem yok. Gelenek; Dani Alves, Maicon, Cicinho, Mancini, Belletti, Rafinha ve Rafael ile devam ediyor. Ama seçimimiz, Brezilya'dan değil. Yine de yakın oralara.

JAVIER ZANETTI: ''Ben de zorlu bir çocukluk dönemi geçirdim. Ve ne yazık ki; bu kriz ortamında olan çocuklara oluyor.'' Zanetti'nin 2001 Arjantin Ekonomik Krizi üzerine yaptığı açıklama bu. Ardından da PUPI adlı yardım kuruluşunu ortaya çıkıyor zaten. Ülkesinde ''Pupi'' takma adıyla tanınan Javier Zanetti, eşi Paula ile birlikte hayata geçirdiği projede Arjantin'den yardıma ihtiyacı olan çocukların tüm bakımlarını üstlenip onlara yeni bir hayat fırsatı sunuyor. Bu işin bir tarafı. Zanetti'nin Zapatistalar'a sağladığı yardım ve takım arkadaşı Esteban Cambiasso ile kurduğu dernekler de Arjantinli'yi diğer örneklerden ayırıyor.

Yalnızca bunlar mı, tabii ki hayır. Zanetti, ''yardımsever'' olduğu için yer almıyor listede. Inter gibi her sezon 10+ oyuncu transfer eden bir klüpte 600 maç barajını aştığı, yıllarca kaptanlık yaptığı, yalnızca işine konsantre olduğu, saygınlık kazandığı ve liderlik karakteri için listedeki savunmanın sağına yerleşiyor. Ama gerekiyorsa orta sahanın sağında veya merkezinde de görebilirsiniz, Zanetti'yi. Bu anlamda bir sorun olmayacaktır. Il Trattore, Il Capitano veya sadece Pupi. Ne derseniz deyin. Mar Del Plata'daki SOS Çocuk Köyü ve Gençlik Evleri'nin (SOS Children Villages) sponsoru olan isim değişmeyecek: Javier Adelmar Zanetti. Kariyerinin kalan bölümünde de işini yapmaya ve diğerlerini örnek olmaya devam edecek, Arjantinli efsane.

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Dan Petrescu, Cafu...)

Savunma merkezi konusunda bazı sıkıntılar olmalı. Futbolun en sert mevkiisinde oynarlar zira buradaki isimler. (En azından 1990'lı yıllarda durum böyleydi. Daha sonra, ''ön libero'' kavramı çıkınca işler değişti.) Dolayısıyla; hangi ismi seçersek seçelim itirazlar olabilir. Ama bir yerden de başlamak lazım.

FRANCO BARESI: O bir ''One Club Man.'' Kendisinden iki yaş büyük kardeşi Guiseppe gibi Inter efsanesi değil, en büyük Milan sembollerinden biri olma yolunu henüz 16 yaşında iken seçen Franco, futbolu bıraktığı 37 yaşına kadar yalnızca kırmızı ile siyah renklerini taşıdı. Ve 21 yıllık kariyeri boyunca üzerinden çıkarmadığı 6 numaralı forma ile de futbol lügâtına, ''Emekli Forma'' kavramını sokmayı başardı. Belki, faul yapmaya ''kıyabilirdiniz''; ama Ruud Gullit, Marco van Basten ve Frank Rijkaard'lı takımın arkasını toplayan isim olması bile kendisine saygı duymanıza yeterli olacaktır.

Milan için 532 karşılaşmada 16 gol attıktan sonra, jübilesinde rakip ağları havalandırmasının ardından göz yaşlarını tutamayan bir profesyoneldi, Franco Baresi. İlginç anektodların adamı. Roberto Baggio'nun kaçırdığı penaltı ile jeneriklere konu olan ABD 1994 Dünya Kupası Finali'nde İtalya'ya karşı kullanılan penaltı vuruşlarından yararlanamayan diğer isimdi. Hırsın ve mücadelenin sembolüydü. 1992 ilâ 2002 yılları arasında Şampiyonlar Ligi'nde yer alan oyuncular arasındaki en iyi stoperdi. Ve bunlardan çok daha fazlasıydı. Milan'ın efsanevî döneminde Alessandro Costacurta, Mauro Tassotti ve biraz daha ileride Demetrio Albertini gibi semboller de vardı; ama tüm bunların toplamı olarak Franco Baresi'nin listeye dahil edilmesi gerekiyordu.

FERNANDO HIERRO: Kariyeri sürprizlerle dolu bir defans oyuncusu. Harry Kewell'ın 2005 yılında UEFA Şampiyonlar Ligi Finali'ne Liverpool forveti olarak başlaması ve bu akşam UEFA Kupası maçı için Galatasaray stoperi görevini üstlenecek olmasının üzerinden üç yıl bile geçmedi. Avustralyalı oyuncu adına hızlı bir değişim. Öyle ki; bu konuda en net örneklerden biri olan Hierro bile, bu dönüşümü yıllar içerisinde yaşamıştı. Forvet olarak başladığı kariyerinin devam eden seyrinde önce defansif orta saha oyuncusuna evrilen Hierro, Real Madrid savunmasının merkezinde efsane olmayı başarmıştı en sonunda.

Liderlik, oyun zekâsı ve saygınlık. Tüm bu vasıflar, Hierro ile vücut buldu yıllarca. 1991-92 Sezonu'nda La Liga'da attığı 21 gol sonrası yıllarca stoper olarak görev yapsa da tam 10 sezon sonra 3-1 kazanılan bir Real Zaragoza maçında hat-trick seviyesine çıkmayı başarmıştı, Hierro. Ama Real Madrid'in antrenman sahasında yıllardır alışılagelen o tartışmalardan birinde Clarence Seedorf ile birbirine girince kendisini evvela Al-Rayyan, sonra da Bolton Wanderers'da bulmuştur. İspanya Milli Takımı'nın Raul'den sonraki en golcü oyuncusu olan Hierro, bir sezon formasını giydiği Bolton'un simgelerinden biri hâline gelmiş; fakat tüm ısrarlara karşın 2003-04 Sezonu sonunda futbolu bırakmayı tercih etmiştir. Başlığın en iyi örneklerinden biri olarak kabul edilebilir, bu anlamda.

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Laurent Blanc, Nestor Sensini, Alessandro Costacurta, Frank de Boer, Miguel A. Nadal, Alessandro Nesta...)

Asıl sıkıntı, savunmanın solunda galiba. İsim saymak veya sıralamak çok kolay değil. Bunda biraz da, yıllar boyunca bu bölge için yalnızca ''Roberto Carlos'' opsiyonunun mevut olmasının katkısı bulunabilir. Ama yine Milan'ın o efsanevî kadrosundan yola çıkalım. Sol kanadı savunan bir genci yerleştirelim buraya da.

PAOLO MALDINI: Bir başka ''One Club Man.'' 1984 yılından 2009'a kadar yalnızca tek forma. Tabii, biraz daha farklı durum söz konusu Baresi'den. 6 numaralı forma, sonsuza kadar kalacak Milan müzesinde. Milan için ilk defa 16 yaşında sahaya çıkmasının üzerinden 25 yıl geçen Maldini'nin sırtına geçirdiği 3 numaralı forma ise, sadece tek bir vücutta simgeleşebilecek önümüzdeki yıllarda. Paolo; babası Cesare'den aldığı bayrağı, 1996 doğumlu oğlu Christian'a devretmeyi bekliyor olmalı. (Paolo ile ilgili olarak fazlaca söz kullanmaya gerek yok, aslına bakılırsa.)

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Bixente Lizarazu, Christian Ziege...)

Takımı biraz da zorlama bir kararla 4-2-3-1 şeklinde süreceğiz sahaya. İki kişilik orta saha kontenjanını iyi değerlendirmek gerekiyor bu anlamda. İsimlerimiz kesin; ama dışarıda kalanlar da örnek alınası isimler olacak. Devam edelim orta sahadan.

PEP GUARDIOLA: Dünya futboluna ''ön libero'' kavramını yerleştiren isimdir. Belki, yalnızca Türkiye'de bu isimle geçiyordur söz konusu mevkii; ama ''Defensive Midfielder'' açılımına yeni bir anlam katmıştır Guardiola, 30 yaşına kadar formasını giydiği Barcelona'daki performansıyla. Listeye giriş yapmasının bir numaralı nedeni değildir ama yine de bu durum. Çok farklı bir anlamı vardır, Guardiola'nın.

Yıl 1992. İspanya Milli Takımı, Barcelona Olimpiyatları'nda şampiyonluğa ulaşırken kürsüye çıkan ilk futbolcu oluyor takımı adına, Guardiola. Kaptanlık bir gelenektir. 21 yaşında milli formayla şampiyonluk yaşayan Pep, devam eden yıllarda da Johan Cruijjf'un efsane Barcelonası'nda kilit rol oynayacaktır. ''Savunma ve orta saha arasındaki köprü.'' Bu klişeye de en fazla yakışan insandır kendisi. Ama yalnızca 30 yaşına kadar devam eder Barcelona'daki futbolculuk kariyeri. Sonrası, biraz da Galatasaray taraftarına acı verir. Her yaz, transferi konuşulsa da futbol kariyerini sırasıyla Brescia, Roma, Brescia, Al Dahli ve Dorados de Sinaloa takımlarında tamamlar. Şimdilerde ise, Barcelona teknik adamlığında oyuncularının ''Coldplay'' ile seyahat etmesini sağlamaktadır.

ANDREA PIRLO: (Söyleyeceklerimizi tekrarlamayalım.) ''...Pirlo'yu iki farklı kategoride değerlendirmek gerekiyor. Evvela, İtalya Milli Takımı'nda. Sonra da, kulübü Milan'da. İtalya ile Avrupa ve Dünya Futbol Şampiyonaları'nda her daim göz önünde olan Pirlo, turnuva sonlarında altın ya da gümüş kadroların da vazgeçilmezi haline gelir. Yaz mevsiminde öylesine parlar ki Pirlo, yeni sezonda Milan'ın en yeni transferi olarak algılanır.

Milan'a döner Pirlo. Birçok yıldız vardır takımda. Bu sezondan yola çıkalım. Gennaro Gattuso'nun yanı sıra, orta sahadaki Massimo Ambrosini, Kaka, Clarence Seedorf ve David Beckham opsiyonları çıkar karşısına. Andrea Pirlo, yine Milan'ın en stratejik isimlerinden biridir; ama İtalya Milli Takımı'ndaki kadar da ön planda değildir. Oynatıldığı mevkii veya aldığı görevler... Mutlaka birkaç neden bulunabilir; ama özelde farklıdır. Pirlo, işini yapmaya devam eder. Bir ressamın, sanat eseri olacak resmine duyduğu saygının benzerini işlediği futboluyla.

Pirlo'nun Milan'da rol kapma arzusu da yoktur. Kulüp kültürünün sahadaki ciddi temsilcilerinden biridir. Belki; Real Madrid, Barcelona, Manchester United veya Liverpool gibi takımlara da çok yakışır, Pirlo; ama Milan'da memnundur. Yeteneklerini sergilemek adına en yakın milli maçı bekler. Bu anlamda, Brezilya karşısındaki görüntüsü, formüle pek uygun olmayabilir; ama hemen yakın geçmişe, Euro 2008'e uzanırsak, aslında anlattıklarımızın bir kez daha kademe kademe gerçekleştiğini görmemiz de mümkündür. Pirlo, İtalya Milli Takımı'nın en önemli kahramanıdır. Milan'da ise bu niteliğin önüne 'görünmez' sıfatı gelir.''

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Fernando Redondo, Xavi, Philip Cocu, Gaizka Mendieta, Gheorghe Popescu, Demetrio Albertini...)

Biraz daha golü düşünelim artık. Her ne kadar; Hierro, Guardiola, Pirlo ve hatta Taffarel gibi skora dönük isimler olsa da kadroda, mutlaka daha baskın hücum karakterine sahip oyuncular da vardır, hem saygın bir isme sahip hem de bir efsane olmayı başaran. Sağ açıktan devam edelim.

ROBERT PIRES: Fransa'nın Reims kentinde Portekizli bir baba ve İspanyol bir annenin çocuğu olarak 1973 yılında dünyaya geldi, ''Fransız'' oyuncu. Çocukluk dönemi boyunca Portekiz Milli Takımı ve Real Madrid formasıyla sokaklarda top koşturduğu rivayet edilse de kariyerinin en büyük başarılarına Premier League'de Arsenal formasıyla ulaşmıştır, Robert Pires. Her daim kendine has bir duruşu, efendiliği ve asilliği mevcuttur. Kendisini diğerlerinden ayıran en büyük özelliktir bu da.

Listeye dahil edilmesinin en büyük nedeni ise centilmenliği ve kendisini kimseden üstün görmemesi olarak kabul edilebilir. Zira, çok net olarak hatırladığım bir fotoğraf var zihnimde. 2002 Dünya Kupası'ndan önceydi. Arsenal için sahaya çıktığı bir Premier League karşılaşmasında yerde yatan rakibine basmamak adına saha dışına doğru adım atmış ve bileğinden sakatlanmıştı, Pires. Ardından bir türlü iyileşemedi. Dolayısıyla, Fransa'nın hayalkırıklığı yarattığı Uzakdoğu'da da Milli Takım formasını giyemedi. Tabii; Pires ile ilgili olarak en büyük hatıra, 2005 yazında Galatasaray'a gelme ihtimaliydi. Olmadı tabii.

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Steve McManaman, Sebastian Deisler, Dennis Rommedahl, Karel Poborsky, Lars Ricken...)

MARC OVERMARS: Futbolseverlerin izlemeye doyamadığı bir isim daha. Neyse ki, erken başlamıştı futbola da Ajax, Arsenal ve Barcelona formalarıyla az da olsa takip etme fırsatı bulabildik, Rüzgarın Oğlu'nu. Türk futbolseverinin platonik aşkı Overmars, Ajax kariyerinde çıktığı Beşiktaş maçında dönemin en iyi sağ beklerinden Recep Çetin'e zor anlar yaşatarak girmişti ülkemizin sınırları içerisine. Devam eden yıllarda ise özellikle Galatasaraylıların her transfer döneminde uykusuz geceler yaşamasına neden oldu.

Kişisel olarak birçok an var Overmars ile ilgili, zihnimde. Galatasaray öznesini bir kenara bırakırsak; Barcelona'da mücadele ediyorken takımının Liverpool deplasmanında 3-1 kazandığı maçta attığı gol geliyor aklıma. Anfield Road'da Cruijjf günlerinden kalan bir planla art arda 25 pas yapan Barcelona'da Xavi'nin asistini gole çeviren adamdı Overmars. 31 yaşında, diz sakatlığından dolayı futbolu bırakması, çok büyük bir talihsizliktir. Zira, 35-36 gibi Türkiye'ye gelme ihtimali olabilirdi; ama Go Ahead Eagles, erken davrandı. Ve Overmars, dört yıl sonra futbola döndü. Olur mu? Maalesef. Tatlı bir hayalden öteye gidemeyecek bizler için 1990'lı yıllardaki Overmars.

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Ryan Giggs, Tomas Rosicky, David Ginola, Patrik Berger...)

Sağına Robert Pires ve soluna da Marc Overmars'ı alan bir adam biraz yetenekliyse formasını giydiği takıma birçok kupa kazandırabilir. Tabii; bu isim, Alessandro Del Piero olacaksa, daha detaylı incelemek gerekir söz konusu durumu.

ALESSANDRO DEL PIERO: Müthiş bir idoldür Del Piero, kendi jenerasyonum adına. Ve şaşılası şey, hâlâ en iyiler arasındadır. Çok eskiden bir röportajını okumuştum kendisiyle ilgili. Serbest atışlarındaki sırrını açıklamıştı. ''Bir odaya kapanır ve odadaki düğmeyi vurmaya çalışırdım.'' diyordu. Tabii, futbol topu ile. Herkes, elini kullanır aydınlığa kavuşmak için. Ama ayağınızı kullarsanız farklı olursunuz.

Futbola başlama hikâyesi de ilgi çekici Del Piero'nun. Büyük kardeşi Stefano, Sampdoria'da oynarken çok büyük bir sakatlık geçirip futboldan kopmak durumunda kalınca anne Del Piero, küçük oğlu Alex'in aynı yoldan gitmesini istemez; ama yine de O'nun yeteneklerine bir süre sonra karşı gelemez. Alessandro Del Piero'nun 7 yaşındayken San Vendemiano'nun kalesinde başlayan futbol kariyeri de Juventus'un ileri ucunda zirveye çıkar. Ve oradan hiç inmez. Serie-A'da, Serie-B'de veya Milli Takım'da...

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Kaka, Pablo Aimar, Guiseppe Signori...)

Ve en uca gelelim son olarak. Seçeceğimiz isim, daha çok forvetlerin arkasında görev yaparken başarıya ulaşmış olsa da, 4-2-3-1 için biçilmiş kaftan.

DENNIS BERGKAMP: ''Non-Flying Dutchman!'' veya ''Ice-Man!'' Taktik zekası, liderliği, saygınlığı, soğuk kanlılığı veya öldürücü gol vuruşları. Hollanda'nın en elit efsanesinin adı birçok sıfatla betimlenebilir. Ama diğer yandan bir gerçek de vardır. Yükseklik Korkusu. (Aviphobia.) Kariyeri boyunca, önündeki en büyük engeldi Bergkamp'ın. Hâlâ da karşısına çıkmaya devam ediyor bu endişesi. (Ama Fransa '98 Elemeleri'nde Bursa'da Hollanda'ya karşı kazanılan 1-0'lık maçta işe yaramadığını söylemek de doğru olmayabilir tabii.)

Yalnızca bunlar değil elbette. Unutulmayacak goller de attı Bergkamp, kariyeri boyunca. İki golden konuşalım. Bir. Türkiye mağlubiyetine rağmen vize alınan Fransa 98'de Frank de Boer'in uzun pasını müthiş kontrol etmiş ve harika bir vuruşla Arjantin ağlarını havalandırmıştı, Buz Adam. Ve İki. Bir klasik olarak, Newcastle United maçındaki unutulmaz golü. Sihirden başka bir şey olamazdı. Kim bilir, öyleydi belki de. Thierry Henry, Patrick Vieira, Robert Pires ve Marc Overmars gibi yıldızlardan vazgeçebilen Arsene Wenger, yalnızca Dennis Bergkamp'tan kopamadı. Hâlâ öyle ve Fransız teknik adam, hiç de haksız sayılmaz.

(Listeyi kılpayı kaçıranlar: Henrik Larsson, Alan Shearer, Gianfranco Zola, Fernando Morientes, Michael Owen...)

Son şeklini verelim şu 11'e. Ve sahaya serelim bir de.

Taffarel

J. Zanetti Hierro Baresi Maldini

Guardiola Pirlo

Pires Del Piero Overmars

Bergkamp

Bu takıma faul yapmaya kıyamaz insan. Düşünsenize. (Hierro ve Baresi'yi biraz daha geri alabiliriz ama olsun.) Asiller karması gibi. En baştaki, genel futbolcu profiline dönelim. Bir şirketin başına koyun şu 11 kişiyi. Hangisi sırıtır? (Evet, belki Taffarel. İşin ciddiyetine bağlı olmalı oturacağı koltuk.) Kaldı ki, Franco Baresi ve Fernando Hierro gibi isimler, futbolculuk kariyerleri sonrasında ülke futbolunda saygın mevkiilerde görev yapmaya devam etmektedirler.

Günümüzde sayıları giderek azalıyor. Ama futbolun böylesi ''asil'' efsanelere ihtiyacı var. Belki de her zamankinden daha fazla.

(Son Not: Kadronun onursal üyesi Harry Kewell. Yine de unuttuklarımız olacaktır. Zamanla güncelleme yapma opsiyonumuz hazır olsun bu yüzden. Gerekli düzeltmeleri üzerlerinden yapabiliriz.)

17 Mart 2009 Salı

ACC. Big 12. Big East. Big Ten. Pac-10. SEC.



ACC. Big 12. Big East. Big Ten. Pac-10. SEC.

NCAA'de 1990 ve 2000'li yıllara damgalarını vuran altı dev konferans. Amerikalıların deyişiyle, ''Power Conferences.'' Mutlaka, altı dolu olan bir yaklaşım bu. Rakamlarla kesinleştirilen bazı gerçekler mevcut.

2000 yılından itibaren oynanan toplam dokuz Final Four'da bulunan 36 kontenjandan 34'ü yukarıda adını saydığımız altı konferansın takımlarına gitti. Yalnızca 2006 yılında CAA Konferansı'ndan George Mason (#11); Florida, UCLA ve LSU'nun bulunduğu Final Four'da boy göstermiş; ama Florida, bu mütevazi ekibin hayallerini bitiren ekip olmuştu. Geçtiğimiz sezon ise, Memphis Tigers rol çalan ekipti. Derrick Rose ve Chris Douglas-Roberts faktörüyle bölge birincisi olarak Final Four'a gelen C-USA konferansı takımlarından Memphis, Final'de Kansas Jayhawks'a diş geçirememişti. (Bu sezon da iddialı ekiplerden biri, Memphis.)

Son beş sezondaki NCAA Final Four katılımcıları şu şekilde idi:

2008: N. Carolina (ACC), Kansas (Big 12), Memphis (C-USA), UCLA (Pac-10)
2007: Ohio State (Big Ten), Georgetown (Big East), Florida (SEC), UCLA (Pac- 10)
2006: Florida (SEC), George Mason (CAA), LSU (SEC), UCLA (Pac-10)
2005: Illinois (Big Ten), Louisville (Big East), N. Carolina (ACC), Michigan St. (Big Ten)
2004: Connecticut (Big East), Duke (ACC), Georgia Tech. (ACC), Oklahoma St. (Big 12)

2000, 2001, 2002 ve 2003 yıllarında ise Final Four'daki tüm takımlar, ''Power Conferences'' temsilcisiydi.

Söz konusu konferanslar dışında Final Four yapabilen iki okuldan George Mason, 2006 Yarı Finalleri'nde Florida; Memphis de 2008 Finali'nde Kansas'a mağlup olarak sürprizi gerçekleştiremediler. 2009 NCAA Turnuvası'nda da mevcut görüntü devam ediyor. March Madness'da mücadele edecek 65 takımdan 36'sı ACC, Big 12, Big East, Big Ten, PAC 10 ve SEC konferanslarından geliyorlar.

Altı konferanstaki final turnuvaları ve otomatik olarak NCAA Turnuvası'na katılan takımların izledikleri yollara da bir bakalım.

ACC TURNUVASI
at Georgia Dome, Atlanta (12-15 Mart)

#8 - #9 Virginia Tech 65-47 Miami
#12 - #5 Georgia Tech 86-81 Clemson
#7 - #10 Maryland 74-69 North Carolina St.
#6 - #11 Boston College 76-63 Virginia

#1 - #8 North Carolina 79-76 Virginia Tech.
#4 - #12 Florida State 64-62 Georgia Tech.
#7 - #2 Maryland 75-64 Wake Forest
#3 - #6 Duke 66-65 Boston College

#4 - #1 Florida St. 73-70 Georgia Tech.
#3 - #7 Duke 67-61 Maryland

#3 - #4 Duke 79-69 Florida St.

North Carolina, Georgia Tech. ve Wake Forest gibi köklü okulların mücadele ettiği konferansta bir diğer önemli ekol Duke, 2009 yılını şampiyon olarak tamamladı. Ama bu, Duke adına NCAA'de zafer anlamına gelmeyebilir. 2001 senesinde Carlos Boozer, Jay Williams, Mike Dunleavy Jr., Shane Battier, Dahntay Jones ve Chris Duhon'lu kadrosuyla Ulusal Şampiyonluk coşkusunu yaşayan Duke, ardından gelen dört ACC Şampiyonluğu (2002, 2003, 2005 ve 2006) sonrası Sweet Sixteen'den öteye gidemedi. Bu anlamda, bir şeylerin değişmesi gerekiyor Duke'ün mutlu sona ulaşabilmesi için.

(* En büyük avantajları koç Mike Krzyzewski ve üçüncü sınıf öğrencisi olan iki yıldız John Scheyer ile Gerald Hendersen. 2001 yılındaki şampiyonluk ile ilgili bir not daha. O kadrodan Shane Battier ile Jay Williams'ın formaları emekliye ayrıldı. Özellikle Jay (Jason) Williams'ın hikâyesi, çok özeldir. Geniş bir zamanda konuşmak gerekir.)

BIG 12 TURNUVASI
at Ford Center, Oklahoma City (11-14 Mart)

#9 - #8 Baylor 65-49 Nebraska
#5 - #12 Texas 67-56 Colorado
#7 - #10 Oklahoma St. 81-67 Iowa St.
#11 - #6 Texas Tech. 88-83 Texas A&M

#9 - #1 Baylor 71-64 Kansas
#5 - #4 Texas 61-58 Kansas State
#7 - #2 Oklahoma St. 71-70 Oklahoma
#3 - #11 Missouri 81-60 Texas Tech.

#9 - #5 Baylor 76-70 Texas
#3 - #7 Missouri 67-59 Oklahoma St.

#3 - #9 Missouri 73-60 Baylor

Big 12 Turnuvası'nın en büyük sürprizi, geçtiğimiz sezon NCAA Şampiyonu olan ve turnuvaya da 1 numaralı seribaşı olarak başlayan Kansas Jayhawks'ın henüz ilk maçında Baylor Bears tarafından devre dışı bırakılması oldu. Yakın geçmişte Kevin Durant ve LaMarcus Aldridge gibi NBA yıldızlarını mezun eden, şimdilerde ise Türk basketbolcu Doğuş Balbay'ı kadrosunda bulunduran Texas Longhorns'u da Yarı Final'de geçen Baylor Bears, Final'de Missouri'ye kaybetmeseydi; kendi konferansındaki takımlar ile oynadığı maçlarda galibiyet yüzdesi 50'nin altında kalmasına karşın Big 12 Şampiyonluğu'na ulaşan ilk takım olacaktı.

(* Missouri Tigers, Big 12 Konferansı'ndaki ilk şampiyonluğunu kazanırken turnuvaya üç numaralı seri başı olarak başlamasına rağmen mutlu sona ulaşan beşinci okul ünvanını da elde etti. 2009 NCAA Turnuvası, Tigers'ın 2003 yılından bu yana ilk tecrübesi de olacak.)

BIG EAST TURNUVASI
at Madison Square Garden, New York (10-14 Mart)

#16 - #9 De Paul 67-57 Cincinnati
#13 - #12 St. John's 64-59 Georgetown
#10 - #15 Notre Dome 61-50 Rutgers
#11 - #14 Seton Hall 68-54 South Florida

#8 - #16 Providence 83-74 DePaul
#5 - #13 Marquette 74-45 St. John's
#7 - #10 West Virginia 74-62 Notre Dome
#6 - #11 Syracuse 89-74 Seton Hall

#1 - #8 Louisville 73-55 Providence
#4 - #5 Villanova 76-75 Marquette
#7 - #2 West Virginia 74-60 Pittsburgh
#6 - #3 Syracuse 127-117 Connecticut (6 UZ.)

#1 - #4 Louisville 69-55 Villanova
#6 - #7 Syracuse 74-69 West Virginia (UZ.)

#1 - #6 Louisville 76-66 Syracuse

March Madness öncesindeki en büyük çılgınlığın yaşandığı konferanstı, Big East. Syracuse Orange ile Connecticut Huskies arasında oynanan ve altı uzatmaya giden Çeyrek Final mücadelesi, başlı başına bir efsane olarak geçecek kayıtlara. Yanı sıra; Syracuse'ün Yarı Final ve Final'deki gayreti üzerine de konuşmak gerekir. 2003 yılında Carmelo Anthony'li kadrosuyla NCAA Şampiyonluğu'na uzanan Syracuse, iki gün içerisinde toplam yedi uzatmalı iki maç oynadıktan sonra çıktığı Final karşılaşmasında Louisville Cardinals'e 76-66 mağlup olmasına karşın ''At-large bids'' kontenjanından yerini alıyor 2009 NCAA Turnuvası'nda.

(* Syracuse, Final'in ilk yarısını 38-30 önde kapamasına karşın ikinci devre ile birlikte yorgunluğa yenik düştü. Ve rakibinin ikinci 20 dakikanın hemen başında gerçekleştirdiği 20-3'lük seriye cevap veremeyerek sahadan mağlup ayrılmak durumunda kaldı. Turnuva boyunca oynadığı dört karşılaşmada toplam 37 asist yaparak bu alanda Big East rekorunu eline geçiren Jonny Flynn, 1996 yılında Georgetown oyuncusu Victor Page'den beri, şampiyonluğa ulaşamayan bir takımdan çıkan ilk MVP oldu.)

BIG TEN TURNUVASI
at Conseco Fieldhouse, Indianapolis (12-15 Mart)

#8 - #9 Minnesota 66-53 Northwestern
#7 - #10 Michigan 73-45 Iowa
#6 - #11 Penn State 66-51 Indiana

#1 - #8 Michigan State 64-58 Minnesota
#5 - #4 Ohio State 61-57 Wisconsin
#2 - #7 Illinois 60-50 Michigan
#3 - #6 Purdue 79-65 Penn State

#5 - #1 Ohio State 82-70 Michigan State
#3 - #2 Purdue 66-56 Illinois

#3 - #5 Purdue 65-61 Ohio State

Turnuvaya üç numaralı seribaşı olarak başlayan Purdue, üst üste üçüncü NCAA Şampiyonası'na katılma onurunu tarihindeki ilk Big Ten Şampiyonluğu'nu elde ederek kazandı. Purdue, normal sezondaki son dört maçından üçünü kaybederek sıralamada üçüncü basamağa kadar düşmüştü; ama ikinci yıl oyuncularından Robbie Hummel, JaJuan Johnson, E'Twaun Moore ile üçüncü yıl oyuncusu Chris Kramer'in performanslarıyla ayakta kalmayı başardı, şampiyona haftası boyunca. En son; Dee Brown, Deron Willams ve Luther Head'li kadrosuyla 2005 NCAA Finali'ne yükselen Illinois ise, 2009 yılında hayal kırıklığından öte gidemedi.

PAC-10 TURNUVASI
at Staples Center, Los Angeles (11-14 Mart)

#9 - #8 Stanford 62-54 Oregon State
#7 - #10 Washington62-40 Oregon

#4 - #5 Arizona State 68-56 Arizona
#1 - #9 Washington 85-73 Stanford
#6 - #3 USC 79-75 California
#2 - #7 UCLA 63-54 Washington St.

#4 - #1 Arizona State 75-65 Washington
#6 - #2 USC 65-55 UCLA

#6 - #4 USC 66-63 Arizona State

Pac-10 Konferansı'nın hatta genel anlamda NCAA'in en dominant ekibi UCLA Bruins'in (NCAA'de kazandığı 11 şampiyonlukla açık ara bir numara) göstereceği performans, kilit rol oynamaktaydı büyük fotoğraf için. Washington Huskies, normal sezondaki 14-4'lük performansıyla birinci sırayı alarak Bruins'in üç sezonluk serisine son verirken USC Trojans, şampiyona haftasındaki Yarı Final eşleşmesinde rakibini 65-55 mağlup edip UCLA'in art arda ikinci Pac-10 Şampiyonluğu'nun yolunu kesmiş oldu. Turnuvanın final maçında Arizona State takımına karşı ilk yarıyı 39-24 geride kapamasına karşın sahadan 66-63'lük zaferle ayrılan USC, son yıllardaki kaderini değiştirmeyi başardı.

(* 2002 yılında Arizona ve 2003 ile 2007 senesinde de Oregon karşısında Pac-10 Finali'ni kaybeden USC, tarihindeki ilk konferans şampiyonluğuna ulaştı. Turnuva MVP'si ise şutör gard DeMar DeRozan.)

SEC TURNUVASI
at Pete Times Forum, Florida (12-15 Mart)

#E4 - #W5 Kentucky 71-58 Ole Miss
#W3 - #E6 Mississippi St. 79-60 Georgia
#W4 - #E5 Alabama 82-75 Vonderbilt
#E3 - #W6 Florida 73-58 Arkansas

#W1 - #E4 LSU 67-58 Kentucky
#W3 - #E2 Mississippi St. 82-68 South Carolina
#E1 - #W4 Tennessee 86-62 Alabama
#W2 - #E3 Auburn 61-58 Florida

#W3 - #W1 Mississippi St. 67-57 LSU
#E1 - #W2 Tennessee 94-85 Auburn

#W3 - #E1 Mississippi St. 64-61 Tennessee

Güneydoğu Grubu'nda Florida Gators'ın üç sezon süren şampiyonluk serisine (ki 2007 yılında kazanılan NCAA Turnuvası'nda Florida'nın ilk beşinde yer alan dört oyuncu birden ertesi sene NBA'e geçmişti) geçtiğimiz yıl Georgia'nın son vermesinin ardından 2009'da da Mississippi State, mutlu sona ulaştı. 2002 yılından bu yana ilk defa SEC Turnuvası'nı kazanan Mississippi St., 18 yıldır Konferans Finali göremeyen Tennessee'yi 64-61 mağlup etmeyi başardı, şampiyona haftasının son gününde. (SEC Konferansı hakkında daha fazla bilgi için şu adrese tıklayabilirsiniz.)

Power Conferences'da durum bu şekilde. Sabaha karşı, March Madness'ın 64. katılımcısı belli olacak. Ve geri sayım başlayacak. Şimdilik, biraz daha sakin ortalık. Ama nereye kadar?

19 Mart - 6 Nisan: March Madness, NCAA



NCAA'de March Madness için geri sayım başladı.

3 ilâ 14 Mart tarihleri arasında 30 ayrı turnuvada şampiyonluğu elde ettikten sonra resmi içerisine giren 30 takıma NCAA Seçim Komitesi'nin belirlediği 34 ekip ile Ivy League Şampiyonu Cornell University de eklenince 2009 NCAA Ulusal Turnuvası'nın 65 katılımcısı belli oldu. Yarın akşam ise Alabama State ile Morehead State arasındaki karşılaşma sonrası, sayı 64'e düşecek. Ve ''Mart Çılgınlığı'', 19 Mart gecesi resmî olarak başlangıç yapacak.

Turnuva hakkındaki özel detaylara geçmeden evvel, 65 takımın hangi formül ile dağıldığını incelememiz gerekebilir.

Çıkış noktamız, 30 ayrı turnuva ve 30 ayrı şampiyon.

Geçtiğimiz günlerde bahsettiğimiz Big East Turnuvası gibi. Takımlar, normal sezonda gösterdikleri performanslara göre March Madness öncesindeki turnuvalarda kendilerine yer buluyorlar. Yarışılan konferansa göre; birinci tur, ikinci tur, çeyrek final, yarı final ve final opsiyonlarının bulunduğu formatta, bir takım şampiyon oluyor. Ve 65 adet kontenjanı bulunan NCAA Ulusal Turnuvası'ndaki yerini ''otomatik'' olarak ayırıyor. (30 turnuvanın şampiyonunu birden yazabilirdik; ama görüntü açısında bazı dengesizlikler çıkabiliyor karşımıza.)

Turnuvalarında mutlu sona ulaşan 30 takımın yanı sıra, ABD'deki en seçkin sekiz üniversitenin (Brown, Columbia, Cornell, Dartmouth, Harvard, Princeton, Pennslyvania ve Yale) kendi aralarında mücadele ettikleri Ivy League Şampiyonu da direkt olarak March Madness biletine sahip oluyor. (Cornell Big Red, 6 Mart günü New York'ta oynanan Ivy League Finali'nde Pennslyvania Quakers'i 83-59 yenerek, 2008 yılında olduğu gibi, bu sene de NCAA Ulusal Turnuvası'na katılmaya hak kazandı.)

31 takımın belirlenmesinin ardından geri kalan 34 kontenjan, NCAA Yönetimi tarafından görevlendirilen NCAA Selection Committee'nin (NCAA Seçim Komitesi) inisiyatifiyle dağıtılıyor. Komite, 65 takımın dört ayrı gruba dağıtılması konusunda da seçme hakkına sahip. Bunun için, March Madness'ın başlayacağı haftanın salı gününde iki takım karşı karşıya geliyor. (''Play in Game.'') 2009 yılından örnek verelim. Alabama State ve Morehead State takımlarından galip gelen ekip, dört ana grubun liderlerinden biri ile ilk turda eşleşiyor.

Dört ana grup. Doğu. Batı. Güney. Ortabatı.

64 takım, yukarıda bahsettiğimiz dört bölgeye eşit şekilde dağıtılıyorlar. 1'den 16'ya kadar sıra numaraları veriliyor, yine NCAA Selection Committee tarafından. İlk turdaki formül basit. 1. sıradaki takım, 16 numaralı ekip ile oynuyor. 2-15, 3-14, 4-13 gibi. Kazanan takımlar, üst tura yükseliyorlar. Bu seviyede, bir daha seri numaraları almıyor ekipler. Dolayısıyla; ''sürpriz'' kapısı, açık oluyor. Ardından Sweet Sixteen (içerisinde bulunulan bölgede yarı final), Elite Eight (içerisinde bulunulan bölgede final) ve Final Four (içerisinde bulunulan bölgede şampiyonluk).

Sistem bu şekilde işliyor. Şimdi de NCAA 2009'daki görünüme bir bakalım.

DOĞU BÖLGESİ - Boston, Massachusetts


#1 - #16 Pittsburgh (Big East) v East Tennessee State (Atlantic Sun)
#2 - #15 Duke (ACC) v Binghamton (American West)
#3 - #14 Villanova (Big East) v American (Patriot)
#4 - #13 Xavier (Atlantic 10) v Portland State (Big Sky)
#5 - #12 Florida State (ACC) v Wisconsin (Big Ten)
#6 - #11 UCLA (PAC 10) v Virginia (Colonial)
#7 - #10 Texas (Big 12) v Minnesota (Big 10)
#8 - #9 Oklahoma State (Big 12) v Tennessee (SEC)

GÜNEY BÖLGESİ - Memphis, Tennessee

#1 - #16 North Carolina (ACC) v Radford (Big South)
#2 - #15 Oklahoma (Big 12) v Morgan State (MEAC)
#3 - #14 Syracuse (Big East) v Stephen F. Austin (Southland)
#4 - #13 Gonzago (West Coast) v Akron (Mid-American)
#5 - #12 Illinois (Big Ten) v Western Kentucky (Sun Belt)
#6 - #11 Arizona State (PAC 10) v Temple (Atlantic 10)
#7 - #10 Clemson (ACC) v Michigan (Big Ten)
#8 - #9 LSU (SEC) v Butler (Horizon)

ORTABATI BÖLGESİ - Indianapolis, Indiana

#1 - #16 Louisville (Big East) v Alabama St./Morehead St.
#2 - #15 Michigan State (Big Ten) v Robert Morris (Northeast)
#3 - #14 Kansas (Big 12) v North Dakota (Summit)
#4 - #13 Wake Forest (ACC) v Cleveland State (Horizon)
#5 - #12 Utah (Mountain West) v Arizona (PAC 10)
#6 - #11 West Virginia (Big East) v Dayton (Atlantic 10)
#7 - #10 Boston College (ACC) v USC (PAC 10)
#8 - #9 Ohio State (Big Ten) v Siena (MAAC)

BATI BÖLGESİ - Glendale, Arizona

#1 - #16 Connecticut (Big East) v Chattanooga (Southern)
#2 - #15 Memphis (C-USA) v Cal-State Northridge (Big West)
#3 - #14 Missouri (Big 12) v Cornell (Ivy League)
#4 - #13 Washington (PAC 10) v Mississippi State (SEC)
#5 - #12 Purdue (Big Ten) v Northern Iowa (Missouri Valley)
#6 - #11 Marquette (Big East) v Utah State (WAC)
#7 - #10 California (PAC 10) v Maryland (ACC)
#8 - #9 BYU (Mountain West) v Texas A&M (Big 12)

17 Mart gecesi Alabama State ve Morehead State karşılaşmasının ardından başlayacak olan turnuvada 19 Mart ve 20 Mart tarihlerinde Birinci Tur maçları tamamlanacak. Maç saatleri, Türkiye'ye oldukça uygun. 18.15 ve 03.55 aralığında gidiyor takvim. 21 Mart ve 22 Mart'taki İkinci Tur eşleşmelerinin ardından ise, seyahatlar başlayacak.

26 Mart günü, TD Banknorth Garden'da Doğu Bölgesi; University of Phoenix Stadium'da ise Batı Bölgesi'nin Yarı Final maçlarına gelecek sıra. Bir gün sonra da FedExForum'da Güney Bölgesi; Lucas Oil Stadium'da Güneybatı Bölgesi takımları çıkacak sahneye. Tüm bunların ardından, 28-29 Mart tarihlerindeki ''Elite Eight'' aşamasının ardından Detroit, Michigan'daki Final Four'a gitmeye hak kazanan dört takım belli olacak.

(1990 ve 2000'li yıllara damgasını vuran altı konferans; ACC, Big East, Big Ten, Big 12, PAC ve SEC ise ayrı bir mesaj konusu.)

Şimdilik bu şekilde. 19 Mart gecesi, March Madness başlıyor. NTV Spor'un yayın akışı, belli olur olmaz, bir daha üzerinden geçmeye çalışacağız. Barney Stinson'ın stratejisinden farklı olarak tabii. ''Efsanevî'' bir turnuva olması dileğiyle.

14 Mart 2009 Cumartesi

Syracuse Orange: Zafere Giden Uzun Yol



Perşembe gecesi, NCAA'de tarihî bir eşleşme vardı.

March Madness, 19 Mart gecesi başlıyor. Ama hazırlığı Madison Sqaure Garden'da yapıldı bile. Big East Turnuvası'nda 20. sıradaki Syracuse Orange, 4. sıradaki Connecticut Huskies'i altı uzatma sonunda 127-117 mağlup etti. (Orange, bir gece sonra West Wirginia Mountaineers'ı 74-69 ile geçerken de sonuca birinci uzatmanın ardından gidebildi.)

Garden'daki UConn karşılaşmasından birkaç ilginç not verelim:
  • NCAA Tarihi'nde üçüncü defa bir maçın galibi, altıncı uzatmanın sonunda belli oldu. Daha önce 1953 yılında Niagara ve Siena, 1955 yılında da Minnesota ile Purdue takımları arasındaki eşleşmelerde benzer bir durum yaşanmıştı.
  • 1981 senesinde Cincinnati ile Bradley takımları arasında oynanan ve normal süresi 61-61'lik beraberlikle sona eren karşılaşmadan 75-73 galip ayrılan Cincinnati, sonuç için yedi uzatmanın tamamlanmasını beklemişti. Yedi uzatmada toplam yalnızca 26 sayı çıkması ayrı bir hikâye iken üçüncü uzatmanın sayı atılmaksızın geçilmesi en büyük efsane olmalıydı.
  • 2009'a dönelim. Syracus Orange'ın Sophomore oyuncusu Jonny Flynn 67 dakika oyunda kalarak 34 sayı, 11 asist ve 6 top çalma üretti. Connecticut Huskies'ten A.J. Price ve Syracuse Orange'tan Eric Devendorf 61'er dakika süre aldılar.
  • Maçta iki takım oyuncularına toplam 66 defa faul düdüğü çalındı. Syracuse Orange ve Connecticut Huskies'ten dörder oyuncu beşer faulle oyun dışı kaldı.
  • Karşılaşma, 3 saat ve 46 dakika sürdü. Syracuse Orange, galibiyetini kutlamaya başladığında gece yarısı 1 saat ve 22 dakika önce geçilmişti.
Daha fazla ayrıntıya inmemizi sağlayacak kaynaklar da var; fakat şimdilik böyle kalsın. Zira; Carmelo Anthony'li kadrosuyla 2003 yılında NCAA Şampiyonu olan Syracuse, Big East Turnuvası Finali'nde bu gece Louville Cardinals'ın karşısına çıkıyor. Big East'in bir numarası Louville karşısında kazanmaları hâlinde 2009 NCAA Erkekler Turnuvası'na katılma hakkını (otomatik) elde edecekler.

( 15.03.2009, Ekleme: Big East Turnuvası'nda kazanan Louisville Cardinals oldu. MVP Ödülü, Syracuse Orange'tan Jonny Flynn'e gitti.)

13 Mart 2009 Cuma

Spordan Kumanda: 14-15 Mart Programı



14 Mart Cumartesi

01.00 Washington Wizards - Orlando Magic (NTV Spor)
01.30 Boston Celtics - Memphis Grizzlies (NBA TV)
13.00 Karabükspor - Diyarbakırspor (D Spor)
14.30 Hibernian - Hearts (Futbol Smart)
14.45 Manchester United - Liverpool (Spormax)
15.15 Ankaragücü - Sivasspor (Lig TV)
16.00 Pınar Karşıyaka - Galatasaray CC (Sky Türk)
16.30 Hertha Berlin - Bayer Leverkusen (24)
17.00 Middlesbrough - Portsmouth (Spormax)
19.00 Miami Heat - Utah Jazz (NBA TV)
19.00 Beşiktaş - Gençlerbirliği (Lig TV)
19.00 Cagliari - Genoa (NTV Spor)
19.15 Fenerbahçe Ülker - Aliağa Belediye (Spormax)
19.20 Doncaster - Birmingham (Futbol Smart)
20.00 Nantes - Lorient (Kanal A)
21.30 Juventus - Bologna (NTV Spor)
22.00 Bordeaux - Nice (Kanal A)
23.00 Athletic Bilbao - Real Madrid (NTV)
23.00 Sporting Lizbon - Rio Ave (Spormax)
23.20 Lanus - Colon (NTV Spor)

15 Mart Pazar

02.30 Chicago Bulls - New Orleans Hornets (NBA TV)
13.00 Boluspor - Kasımpaşa (D Spor)
13.30 Feyenoord - PSV Eindhoven (Futbol Smart)
13.30 Beşiktaş CT - Türk Telekom (Spormax)
15.30 Chelsea - Manchester City (Spormax)
16.00 Siena - Milan (NTV Spor)
17.00 Efes Pilsen - Erdemir (Sky Türk)
18.00 Aston Villa - Tottenham Hotspur (Spormax)
18.00 Olympique Lyonnais - Auxerre (Kanal A)
18.00 Werder Bremen - Stuttgart (24)
19.00 Atlanta Hawks - Portland Trail Blazers (NBA TV)
19.00 Trabzonspor - Galatasaray (Lig TV)
20.00 Atletico Madrid - Villarreal (NTV Spor)
22.00 Almeria - Barcelona (NTV Spor)
22.00 PSG - Marsilya (Kanal A)
22.15 Porto - Naval (Spormax)
00.00 Orlando Magic - Utah Jazz (NTV)

2008-09 UEFA Kulüp Sıralaması, Galatasaray



UEFA Kupası'ndaki performansıyla son beş sezonun acısını çıkarmaya devam eden Galatasaray, Bordeaux karşısında alınan toplam üç puanın ardından Hamburg eşleşmesinde de doğru formül üzerinde gidiyor.

Almanya'dan çıkan beraberlik, Galatasaray'ın UEFA Kupası'na dair olan planlarını canlı tutmak adına son derece önemli. Bazı hesaplamalarımız vardı. Söyleyelim bir kez daha. Steaua Bükreş mağlubiyetinin ardından Bellinzona'ya karşı mutlak iki galibiyet, gruplarda en az iki galibiyet ve bir beraberlik, 3. Tur'da bir beraberlik ve bir galibiyet, 4. Tur'da bir mağlubiyet ve bir galibiyet. Çeyrek Final'de ise bir beraberlik. Kötümser tabloda ortaya çıkan görüntü bu şekildeydi. Ya da Çeyrek Final sonunda nihayete erecek UEFA Kupası macerasında. Ama fazlası oldu.

Sözünü ettiğimiz formülün 4. Tur ilk maçına kadar olan getirisi: 5 galibiyet, 2 beraberlik ve 2 mağlubiyet oluyordu. Hâlihazırdaki görüntü ise: 6 galibiyet, 1 beraberlik ve 1 mağlubiyet. Hiç kuşku yok ki, kârdayız. 4-3'lük Bordeaux galibiyetinin hemen ardından önemli bir iş başardı, Galatasaray. 87. sırada başladığı sezonda kendisinden 10 puan fazlası olan Beşiktaş'ı yakaladı. Önemli bir hedefti mutlaka. Zira; Beşiktaş, 62. sıradaydı ve Galatasaray'ın son sezonlardaki Avrupa performansına bakıldığında 25 basamak üstü hiç de yakın görünmüyordu. Bundan sonrası, bonus olacaktı. Hamburg karşılaşmasındaki bir puana bu şekilde bakabiliriz. İki sıra üste attı bu bir puan Galatasaray'ı. Stratejik konumunu korumaya devam ediyor kulubümüz.

50 ilâ 68. basamak arasında yer alan 18 takım içerisinde yalnızca Galatasaray'ın Avrupa Kupaları'nda mücadele etmeyi sürdürüyor olması, müthiş bir seçme şansı. Alınan her puan, sıçrama yapma anlamına gelecek. Arkadan gelenler içerisinde ise Manchester City'nin Galatasaray'ı geçme ihtimalinin bulunduğunu söyleyebiliriz. Şampiyonlar Ligi'nde İngiltere'den dört takımın Çeyrek Final'e çıkması City adına ciddi bir şans. Bu anlamda; Aalborg karşısında aldıkları galibiyet de önlerini açabilir.

Galatasaray, Ali Sami Yen Stadı'nda Hamburg'u mağlup ederse yukarıda bulunan gruba biraz daha yaklaşacak. Mevcut puan 33.445. Bir galibiyet sonrası gelen 2.100 puan ve Çeyrek Final'deki 1 bonus puan söz konusu olacak. Dolayısıyla; 36.545 gibi bir seviyeye yükselebilir, Galatasaray. Ön tarafa baktığımızda, 53. sıradaki Osasuna (36.603) ve 54. sıradaki Palermo (35.531) arasında yer alınabileceğini görüyoruz. Çeyrek Final'deki performansa göre de 50'li basamaklarda sağlam bir konum elde edilebilir. Önümüzdeki sezonlar adına son derece önemli.

Farklı bir kulvara yönelelim bu noktada. Mevcut puan sisteminin uygulanmaya başladığı 1998-99 Sezonu'ndan beri Galatasaray'ın bulunduğu basamaklara bakalım.
  • 1998-99: Galatasaray, 68. (31.175 puan)
  • 1999-00: Galatasaray, 33. (51.925 puan)
  • 2000-01: Galatasaray, 16. (71.987 puan)
  • 2001-02: Galatasaray, 15. (78.362 puan)
  • 2002-03: Galatasaray, 18. (78.495 puan)
  • 2003-04: Galatasaray, 15. (74.656 puan)
  • 2004-05: Galatasaray, 35. (50.875 puan)
  • 2005-06: Galatasaray, 71. (33.634 puan)
  • 2006-07: Galatasaray, 97. (26.791 puan)
  • 2007-08: Galatasaray, 87. (30.469 puan)
1998-99 Sezonu'nda kulüp puanlarına ülke puanlarının da eklenmesi ve katsayıların değiştirilmesinin ardından Galatasaray, 68. basamaktan giriş yapıyor sıralamaya. Ertesi sezon ise UEFA Kupası Şampiyonluğu geliyor. (Bu nokta bir uyarı yapalım. Puanlardan ziyade konsantre olunması gereken sıralamadaki konum. Katsayılar sürekli farklılık gösterdiği için kafa karışıklığı olabilir.) Ve 35 sıra birden yükseliyor Galatasaray. UEFA Kupası'nın getirisi, 26.875 puan. 1994-95 Sezonu'na ait olan 6.125 puan silinince arada böylesi bir fark oluşuyor.

UEFA Kupası Şampiyonluğu'nun ardından gelişen süreçte yukarı doğru yükselen bir grafik söz konusu. UEFA Şampiyonlar Ligi'nde 2000-01 Sezonu'nda Çeyrek Final ve 2001-02 Sezonu'nda İkinci Tur'a yükselen Galatasaray, 2002-03'te Barcelona, Lokomotiv Moskova ve Club Brugge'lü Şampiyonlar Ligi grubunda son sırayı almasına karşın değerlendirmeden çıkarılan 1997-98 ile 2002-03 Sezonu puanları birbiriyle eşleşince (6.2000 ve 6.3330 puan) mevcut konumunu koruyor. Keza 2003-04 Sezonu'nda da benzer bir durum var. Juventus, Real Sociedad ve Olympiakos'lu grupta üçüncü sırayı alıp UEFA Kupası'na geçiş yapan Galatasaray, Villarreal'e elenmesine rağmen aynı seviyede kalmayı başarıyor. (1998-99: 8.6000 ve 2003-04: 9.1450 puan.) Fakat bundan sonra düşüş başlıyor, hem de serbest olarak.

2004-05. 2005-06. 2006-07.

Galatasaray, üç sezon içerisinde 15. sıradan 97. sıraya kadar geriliyor. Mâlum nedenlerden dolayı gerçekleşen bu düşüşün rakamlara vurulan yönleri var tabii ki. Kulüp Tarihi'ndeki en başarılı sezonların (25.5575, 19.5575 ve 14.8560 puan) değerlendirmeden çıkarıldığı dönemde ekstra gayret sarfedilmesi gerekirken dibe vurulunca 82 sıra birden düşmüştü, Galatasaray. Giren ve çıkan dengesine de bir bakalım.

(25.5575 + 19.5575 + 14.8560) - (1.7735 + 2.3200 + 8.0130) = (15. sıra) - (97.sıra)

Şimdi, tüm bunları telafi etme şansı var Galatasaray'ın. Hamburg karşısında alınacak bir galibiyet, Galatasaray'ı 1999-00 Sezonu'ndaki yükselişinden bu yana (68. basamaktan 33. sıraya) ilk defa net şekilde yukarı taşıyacak. Ve belki de yeni bir sayfa açılacak. Zira; sezona 87. sırada başlayan ve yine sezon içerisinde 91. basamağa kadar düşen Galatasaray, şimdilerde 50'li sıraları gözüne kestirmiş durumunda. Ve 50. sıra, çok stratejik bir hedef. Galatasaray, Udinese'nin sahip olduğu basamağa çıkarsa bir sezon içerisindeki en yüksek sıçrayışını yaparak 1999-00 Sezonu'nu bile geride bırakacak.

Çok uzak değil. Adım adım ilerleyelim. Bir yerden sonra koşmaya başlayacağız.