29 Mayıs 2009 Cuma

Galatasaray: En ''Sakat'' Transfer Adayları



Galatasaray, son iki sezonda --belki farkında bile olmadan-- yurt dışı transfer özelinde belli bir yol üzerinden gitmeyi denedi.

2007-08 Sezonu'nun başında Shabani Nonda. Ve hemen ardından 2008 Yazı'nda Harry Kewell. Kariyerlerine çok iyi giriş yapan iki oyuncu. Zirveyi gören ama geçirdiği sakatlıklar ve yaşadığı şanssızlıklar nedeniyle kariyerinde sıkışma dönemini tecrübe edinen. Monaco forması giydiği dönemde Avrupa'nın en golcü isimleri arasında yer alan Shabani Nonda, bacağının kırılması ile geriye doğru gitmişti. Blackburn Rovers, Roma derken oldukça cüzî bir ücret karşılığında Galatasaray'a transfer oldu, Kongolu. Keza Harry Kewell. Leeds United'ın efsanevî kadrosunun en büyük yıldızı olan Kewell, büyük beklentilerle Liverpool'a transfer edilmişti. Ama ne var ki; peşini bırakmayan talihsizlikler, Kewell'ın Kızıllar'a tam randıman vermesini engelledi sürekli. Ve 2007-08 Sezonu sonunda serbest bir oyuncu olarak Galatasaray'a geçiş yaptı, Avustralyalı.

Nonda, Galatasaray'ın 2007-08 Sezonu'ndaki TSL Şampiyonluğu'nun unutulmaz figürlerinden biri oldu. Kewell ise, UEFA Kupası'ndaki serinin lideri. İki sezondur sakatlıklardan geçilmeyen Galatasaray'a maksimum verim sağladı iki oyuncu da. Sözü fazlaca uzatmaya gerek yok aslında. Galatasaray, bu sezonki transfer stratejisini de bu şekilde belirlerse kimler karşılaşabilir, onlara bakmak istedik. Fena isimler de yok hani.

İşte, Galatasaray adına yeni sezon en muhtemel ''sakat'' transfer adayları:



10. Wilfred Bouma, Aston Villa
: Martin Laursen ile birlikte Aston Villa'nın talihsiz ikilisinden biri, Bouma. PSV Eindhoven'ın Şampiyonlar Ligi'nde söz hakkı olduğu yıllarda takımın önemli isimlerinden biriydi. Güçlü fiziği ve savunmanın hemen her bölgesinde --sol bek, merkez savunmacı ve defansif orta saha oyuncusu-- oynayabilme yeteneği, öne çıkan özelliklerindendi. PSV Eindhoven ile yakaladığı çizgiyi Hollanda Milli Takımı'nda da sürdüren Bouma, Avrupa'nın ciddi liglerinden gelen transfer tekliflerine ancak 2005-06 Sezonu yaz transfer mevsiminin son gününe kadar dayanabilmişti. 30 Ağustos 2005 günü, 3.5 milyon £ karşılığı Aston Villa'ya imza atacaktı.

Ada'daki ilk sezonunda türlü sıkıntılar yaşasa da, 2006-07'da Martin O'Neill'in gelişi ile birlikte Aston Villa'nın vazgeçilmezlerinden olmayı başardı. Devam eden sezonda ise, Premier League'de maç kaçırmayarak müthiş bir performans gösterdi. Her şey yolundaydı, Aston Villa ve Wilfred Bouma adına. Ta ki, 26 Temmuz 2008 günü Intertoto Kupası'nda oynanan Odense maçına kadar. Rakip takımdan Baye Djiby Fall ile girdiği mücadeleden yeşil sahalarda görülebilecek en acı fotoğraflardan biriyle ayrılmak durumunda kaldı. Aston Villa ise, oyuncusunun yaşadığı sakatlığa aldırış etmeden iki yıl daha uzattı sözleşme süresini Bouma'nın. Ama geri dönemedi, Hollandalı. Ocak 2009'da antrenmanlara başladığı açıklandı, Şubat ayında dönecekti. 16 Şubat günü, rezerv takım kadrosuna alındı. Olmadı, çıkarıldı son anda kadrodan. 2 Mart 2009'da Chelsea ile oynanan ve Aston Villa'nın 4-3 kazandığı rezerv lig karşılaşmasında forma giyse de bir sezon önce maç kaçırmadığı Premier League'de bu defa dakika bile alamadı. Önümüzdeki sezon, formasını geri alacaktır. Sakatlıktan nasıl döneceği önemli. 30 yaşında, hiç fena bir alternatif değil.



9. Louis Saha, Everton
& Alan Smith, Newcastle United : Wilfred Bouma'nın durumu biraz daha farklı, aslına bakarsanız. Çok ama çok ciddi bir sakatlık yaşadı. Yeni dönemdeki performansı, soru işareti. Tanıma uygun olan isimler ise, daha ziyade Louis Saha ve Alan Smith. Başlayalım hemen, Louis Saha'dan.

Nice yıldız oyuncuların yetiştiği Metz altyapısının bir ürünü olan Saha, 1999 yılında kiralık olarak forma giydiği Newcastle United ile tanıdığı Premier League'e dönüşünü 2000-01 Sezonu'nda Fulham'a geçerek gerçekleştirdi. Mohamed Al-Fayed'in şampiyonluk hedefiyle kurduğu kadronun sonuç vermemesi sonrasında ise, 12.8 milyon £ karşılığında Manchester United'a transfer oldu, Fransız oyuncu. Old Trafford'daki kariyerine müthiş bir başlangıç yapmıştı. Ama sakatlıklar, önünü kesecekti. Dört ayrı dönemde toplam sekiz ay boyunca formasından uzak kaldı. Kas ve diz sakatlıkları, Manchester United'daki geleceğini (2005-06 Sezonu) ciddi derecede etkilemeye başlasa da, 2006-07 Sezonu'ndaki iyi başlangıcı sonrası 2010 yılına kadar sürecek yeni bir kontrat almayı başaracaktı. Sezonun ilk yarısında 15 gole kadar çıkmıştı; fakat kâbus, hâlâ çok yakınlarda bir yerdeydi. 2008 yılında Everton ile ''maç başına ücret'' karşılığında iki yıllık sözleşme imzaladı. Tüm sakatlık problemlerine rağmen Manchester United'da ortalamanın çok üzerinde bir performans göstermişti. Everton'daki kariyeri de benzer özellikler taşıyor. 30 yaşında, tıpkı Bouma gibi. Harry Kewell örneği, esin kaynağı olabilir.

Alan Smith'in hikâyesi, ilgi çekici. Kim istemez ki, ilk profesyonel maçına henüz 18 yaşında iken Liverpool'a karşı çıkmayı ve üstelik o maçta bir de gol atmayı? Leeds United'daki rüya gibi geçecek sezonlar öncesinde harika bir başlangıçtı bu. UEFA Kupası ve UEFA Şampiyonlar Ligi'nde fırtına gibi esen Rio Ferdinand, Jonathan Woodgate, Michael Bridges, Mark Viduka, Harry Kewell, Lucas Radebe, Lee Bowyer, Danny Mills, Olivier Dacourt ve Robbie Keane'li kadronun kilit isimlerinden biriydi, Alan Smith. Ama Viduka ile birlikte Newcastle United'da yaşadığı hüsrana benzer bir son yaşandı, 2003-04 Sezonu'nda. Ekonomik kriz ve yıldız oyuncuların takımdan ayrılması sonrası Premier League'den düştü, Leeds United. Alan Smith de bir sonraki sezon için Manchester United ile anlaştı. Kırmızı Şeytanlar'daki ilk yılında çeşitli sakatlıklardan dolayı, önemli maçları kaçırsa da asıl felaket, 18 Şubat 2006 günü yaşandı. Anfield Road'da oynanan Liverpool maçında rakip takımdan John Arne Riise'nin kullandığı serbest vuruşu barajda bloke etmeye çalışan Alan Smith, ayak bileğinden çok ciddi biçimde sakatlandı. Bileği kopma noktasına gelmişti adeta. Saha içerisinde yapılan ilk yardımın ardından ezeli rakip Liverpool taraftarlarının bile alkışları ile uğurlandı, Smith. En az 12 ay süreceği açıklanan sakatlığın üstesinden daha çabuk geldi. Ama yeterli olmadı. Ağustos 2007'de beş yıllık Newcastle United kontratına imza attı. Şimdilerde mutsuz, formsuz ve 28 yaşında.



8. Steve Finnan, Espanyol
: Galatasaray'ın Liverpool hattından geçen Barry Venison, Mike Marsh, Rigobert Song, Harry Kewell ve Milan Baros gibi Steve Finnan da fena bir alternatif sayılmaz. Sağ bek için. 33 yaşında ama eğer daha ciddi transfer düşünülmüyorsa; Galatasaray savunmasının sağ tarafını kapatabilir.

Aslında çok da iyi değil Galatasaray ile olan hatıraları. 2006-07 Sezonu'nda Arda Turan, Galatasaray'ın yükselen değer iken; Anfield Road'da oynanan Liverpool maçının ikinci yarısında Steve Finnan'ı çok zor durumlara düşürmüştü. Ama genel anlamda 2006-07, Steve Finnan ve Liverpol birlikteliği adına harika bir sezondu. 2005 yılında İstanbul'daki efsanevî Şampiyonlar Ligi Finali'nde sakatlığı nedeniyle ikinci yarıyı göremeyen İrlandalı oyuncu, 2007 Finali'nde 88 dakika sahada kalmış; takımı Milan'a 2-1 kaybetse de sezon boyunca gösterdiği performans sonrası, Liverpool ile olan sözleşmesi kulüp tarafından üç yıl daha uzatılmıştı. Ne olduysa 2007-08 Sezonu'nda oldu. Liverpool'un oynadığı maçların yalnızca %59'unda forma şansı bulabildi, Finnan. Menajer Rafael Benitez'in bu bölgedeki tercihi, Alvaro Arbeloa'ydı. Ve sezon sonunda bir de Phillpp Degen kadroya dahil olunca ayrılık kaçınılmaz oldu. Oynamak istiyordu İrlandalı. Benitez tarafından Aston Villa'ya Gareth Barry'yi alabilmek için takas malzemesi yapıldı. Ama Finnan kabul etmedi bunu. Transfer sezonun son gününde Espanyol'a transfer oldu. İşler beklediği gibi gitmedi ama. Yalnızca dört maçta forma şansı bulabildi sakatlıklardan dolayı. İngiltere'ye dönmesi gündemde. Tottenham ve Hull City söylentileri olmuştu sezon içerisinde. Kim bilir...



7. Brett Emerton, Blackburn Rovers: Yaz sıcaklarında gazete mutfaklarında her kafadan bir transfer sesi çıkarken Brett Emerton isminin herhangi bir gazetede geçmiyor olması, enteresan aslında. Öyle ki; çok da bağlantısı var Emerton'un Galatasaray ile. Tugay Kerimoğlu aracı olur. Harry Kewell da muhtemelen idolüdür Blackburn Rovers'ın hızlı sağ açığının. Hani, geçtiğimiz sene imzalanan ve 2012 yılına kadar devam edecek sözleşme mi engeller bu haberleri? Hayır, tabii ki. Sakatlık? Hiç sorun değil. Unutulmuştur mutlaka.

Yukarıdaki beş-altı cümlelik paragraftan bile çıkabilir bu haber. Ama gerek bile yok. Emerton'un kariyer gelişimini iyi incelemek lazım. Hollanda'nın Feyenoord kulübü, henüz 21 yaşında ike çok cüzî bir miktar ödeyerek kadrosuna kattı Emerton'u. Ve o günden belli ediyordu, tam bir Premier League oyuncusu olduğunu. Son derece etkileyici performanslar koyuyordu ortaya. Sağ kanadın her kademesinde oynayabilirdi. 2003 yılında Blackburn Rovers'a transfer oldu. Kısa sürede takım yıldızı seviyesine yükseldi. Bir sezon sonra takıma katılan Norveçli Martin Gamst Pedersen ile birlikte Blackburn Rovers adına öldürücü bir kanat kombinasyonu oluşturdu. Devam eden yıllar içerisinde futbolunu olgunlaştırdı. Blackburn'deki ilk dört sezonunda toplam 167 karşılaşmaya çıktı. Tüm bunlar, Temmuz 2008'de dört yıllık yeni bir sözleşme imkânı sundu Brett Emerton'a. Ama talihsizlik, 31 Ocak 2009 günü buldu Avustralyalı yıldızı. Middlesbrough ile yapılan karşılaşmada sakatlanan Emerton'un 6 ila 9 ay boyunca sahalardan uzak kalacağı açıklandı. Hâlâ formasına kavuşacağı günü bekliyor, Emerton. En azından bu sezon için transferi imkânsız gibi. Ama Harry Kewell'ın da Galatasaray ile devam edeceğini düşünürsek, iyi bir Emerton her zaman faydalı olacaktır.



6. Joe Cole, Chelsea: İngiltere Futbolu'nun çıkardığı özel adamlardan biridir, Joe Cole. Belki, hiçbir zaman hak ettiği değeri bulamamıştır; ama bu da içerisinde bulunduğu futbol ekolünün bazı oyunculara oynadığı bir oyundu işte.

West Ham United altyapısında yetişen ve 1998 ila 2003 yılları arasında bu takımda gösterdiği performansla dikkatleri üzerine çeken Cole, Rus işadamı Roman Abramovich'in ilk transfer dalgasına kapılan oyunculardandı. Maviler'deki birinci sezonunda çeşitli sıkıntılar çekse de Jose Mourinho ile gelen Premier League Şampiyonluğu'ndaki en kritik role sahip adamlardan biri olacaktı. 4-3-3'ün üçüncü bölgesindeki her iki kanatta da oynayabiliyordu. Ve bu özelliği, kesinlikle fark yaratıyordu. 2005-06 Sezonu'nda Shaun Wright-Phillips ve Damien Duff ile olan forma savaşını kazandı. 46 maça çıktı sezon boyunca. Ne var ki; takip eden sezonda ''stres kırığı'' denilen anlaşılmaz sakatlık ile yüzleşmek durumunda kaldı. Premier League'de yalnızca 10 defa giyebildi takımının formasını. 2007-08'de sakatlığını tamamen atlatmışken Ocak 2009 ayında FA Cup'ta oynanan Southend maçında dizinden sakatlanarak maçı tamamlayamadı. Hâlâ tedavi sürecinde, Cole. Geri döndüğünde eski performansını sergilemeye devam edecektir. Henüz 27 yaşında ve hem Chelsea, hem de İngiltere Milli Takımı ile sahaya çıkacağı ilk maç merakla bekleniyor. Evet, çok ütopik. Ama yine de... Vasatın biraz üzerinde geçecek bir veya iki sezonun ardından rotasını farklı bir maceraya doğru çevirebilir mi?



5. Djibril Cisse, Sunderland
: Yukarıdaki örneklerimizde daha çok Harry Kewell üzerinde durduk, ister istemez. Djibril Cisse'nin hikâyesi ise, Shabani Nonda'nın Galatasaray'a geliş sürecinde yaşananlara uygun görünüyor. Zira; iki oyuncu da Fransa Ligue 1 Tarihi'nin yakın geçmişinde 25+ gol barajını aşan yegâne isimler. Ve ikisi de kariyerlerinin zirvesindelerken geçirdikleri benzer sakatlıklardan sonra düşüşe geçtiler. Nonda, Galatasaray'da kendine geldi. Cisse, hâlâ belli bir çizginin üzerinde. Ama tabii ki, daha iyisini de yapabilir. Djibril Cisse'nin Galatasaray başlığı altında konuşulabilecek farklı birkaç ayrıntısı var.

Yeni sezondaki teknik direktör adayları arasında adı geçen Gerard Houiller, Auxerre'deki müthiş performansın ardından Cisse'yi 14 milyon £ ödeyerek Liverpool'a almıştı; fakat hiç de beklenen bir başlangıç yapamayacaktı Fransız oyuncu Liverpool kariyerine. 30 Ekim 2004 yılında Türkiye'den de canlı yayınlanan Blackburn Rovers maçında Jay McEveley'nin müdahalesi sonrası, çok acı bir sakatlık yaşayan Cisse, fibula kemiğinin kırılması ile yüzleşmek durumunda kaldı. Altı ay boyunca futbol oynayamadı. Beklenen erken dönmüş ve takip eden sezonda Liverpool adına 58 maça çıkmayı başarmıştı. Ama kader... Ekim 2004'te sol ayağı kırılan Djibril Cisse'nin Haziran 2006'da Fransa ile Çin arasında oynanan hazırlık maçında bu defa sağ ayağı kırılıyordu. İnanılmaz bir talihsizlikti bu. Yine de Fransa'nın Marsilya takımı, kollarını açıyordu Cisse'ye. Haziran 2006'da Liverpool ile anlaşmaya varan Marsilya, Ekim ayına kadar beklemişti yeni yıldızını. Kiralık sezonunda 25 maça çıkan Cisse, 15 gol ile müthiş bir geri dönüş gerçekleştirmişti. 2007-08 Sezonu'nda dakika aldığı 50 maç, sakatlık ile ilgili soru işaretlerini kaldıracaktı. Buna rağmen; Cisse'nin aklının bir köşesindeydi İngiltere. Sezon başında kiralık olarak Sunderland'e geçti. İyi bir sezon geçirdi. Newcastle United'a attığı gol ile gönüllerde taht kurdu. Ama Sunderland, Cisse ile olan kiralık kontratını uzatmayacağını açıkladı. Bir yere gidecek, bakalım. Türkiye de olabilir.


4. Michael Owen, Newcastle United: Joe Cole özelinde yaptığımız başlangıcı, Michael Owen üzerinden de tekrarlayabiliriz. Özel bir adam, Michael Owen. Hızlı yaşayıp çabuk ''yaşlanan'' isimlerden biri. Belki; Zlatan Ibrahimovic, Fernando Torres ve Dimitar Berbatov gibi santrforların revaçta olduğu bir dönemin içerisindeyiz; ama hafızalarımızdaki Michael Owen da aklımızı çelecek kadar yetenekli bir isim.

Los Galacticos projesiydi, Michael Owen'ın kariyerine dev bir darbe vuran. Liverpool'da sekizinci senesini geçirdiğinde henüz 25 yaşındaydı. 2004-05 Sezonu'nda Real Madrid'e transfer olmayıp Kızıllar ile devam etseydi; Liverpool'daki saygın yeri, çok daha sağlam olurdu. Bu noktada bir de yanlış anlaşılma var aslında. İspanya'daki kariyerinde hiç de fena değildi; fakat sürekli yedek kalmayı kabul edemiyordu. Yalnızca bir sezon sonra geri döndü ülkesine. Ama Liverpool'a değil, Newcastle United'a. Yeni bir başlangıç yapabilirdi. Hâlâ üst seviyede yer alan, gözde ve artık daha olgun bir oyuncuydu. Owen'ı engelleyen ise, 2006 Dünya Kupası'ndaki acı sakatlığı oldu. Paraguay ve Trinidad & Tobago maçlarında takımındaki yerini alan Owen, gruptaki üçüncü karşılaşmada İsveç önünde sol ön çapraz bağlarının kopmasıyla turnuvayı erken kapatacaktı. Nisan 2007'de döndü, bir zamanların hızlı forveti. Ama ne var ki; kariyerinin geri kalan bölümünde bir türlü eski formunu yakalayamadı. Toplam 14 maç yaparak geçirdiği iki sezonun ardından 31'er maça çıktı, takip eden iki sezonda. Yine de Newcastle United'ın 16 yıl sonra Premier League'den düşmesine mâni olamadı, Michael Owen. Önümüzdeki sezon kararı ne olacak, bilinmez; ama değişikliğe ihtiyaç duyduğu kesin.

3. Rafael van der Vaart, Real Madrid & Andy van der Meyde, Everton: Hollandalı iki oyuncuya beraber değinebiliriz, listenin ilk sıralarına doğru gelirken. Real Madrid'in Hollandalısı Rafael van der Vaart ile Everton'dan Andy van der Meyde.

Andy van der Meyde, büyük umutlar beslenen ama yanlış kariyer planlaması sonrasında hak ettiği yere gelemeyen oyuncular kervanında ön sıradaki yerini alıyor. 2000'li yılların başında genç ve başarılı Ajax takımının kaptanı olarak önemli işler yapmıştı. 2002-03 Sezonu'ndaki iyi performansının ardından ''futbolcu öğütme makinası'' Inter'e geçti. İtalya serüveninde akıllarda kalan tek hareketi, Arsenal deplasmanında attığı gol oldu. Ve 2005 yılında Everton ile Premier League tecrübesini yaşamaya başladı. Ama İngiltere'deki kariyeri, İtalya'dakinden bile felaket geçecekti. Sakatlık, alkol ve sağlık problemleri... Artı, bir de defalarca aldığı disiplinsizlik cezaları. Tüm bunlara rağmen; Andy van der Meyde, hâlâ çok iyi bir kanat oyuncusu. Hem sağ, hem solda oynayabiliyor ve 29 yaşında. Transfer söylentileri dolanıyor şu sıralar. Ve aslında hiç fena olmaz.

17 yaşında Ajax ile başladığı profesyonel futbol kariyeri boyunca, birçok defa sakatlıklarla yüzleşmek durumunda kalan bir isim Rafael van der Vaart. Dönemin Ajax antrenörü Co Adriaanse ile Avrupa Futbolu'na servis edilen Hollandalı, henüz 18 yaşındaki iken dizinden çok ciddi bir sakatlık geçirdi. Geri dönüş yaptığı Nisan 2002'de ise, sakatlığı nüksetti. Ve menisküs teşhisi altında aylarca sahalardan uzaklaşmak durumunda kaldı. 2002-03 Sezonu'nda da etkileri görüldü bu sakatlığın. Yalnızca 21 maça çıkabildi, Rafael van der Vaart. Daha sonraki iki sezon belli bir istikrar yakaladı ve dev kulüplerin yoğun ilgisine karşın 5.5 milyon €'luk bonservis ücreti ile Alman Hamburg takımına transfer oldu. Ajax'ta 21 yaşındaki iken kaptan olarak sahaya çıkan Hollandalı, Bundesliga'daki kariyerine yaptığı iyi başlangıç sonra yeni kulübünde de kaptanlık seviyesine yükselmeyi başardı. Hamburg ile de Şampiyonlar Ligi tecrübesi yaşadı. Sözleşmesinin son aylarında ise Real Madrid'in yoğun ilgisi, tartışma konusu oldu. Sezon başında 12 milyon € karşılığında Santiago Bernabeu'ya geçiş yaptı; ama istediğini bulamadı. Sezon içerisinde, Marca gazetesinde yapılan ankette Real Madrid taraftarlarının %79'luk çoğunlukla takımdan gitmesi istendi. Bizde yapılsa, en az %79 ''gelsin'' der diye düşünüyorum. E, ''Süs Bebeği'' de gidiyor zaten.

2. Ruud van Nistelrooy, Real Madrid: Bu başlık altındaki en ilgi çekici hikâyelerden birine sahip, Ruud van Nistelrooy. (Neresinden başlasak ki; ayrı bir yazı mı olsun yoksa, bilemedim şimdi. Ama kısaca geçelim.)

Sir Alex'in oğlu Darren Ferguson, Sparta Rotterdam'daki kariyerinden dolayı yakın olduğu Hollanda'da bir oyuncuyu izlemesi için yalvarır babasına. Öyle ısrarcıdır ki Darren, dayanamaz Alex. PSV Eindhoven'da oynayan Hollandalı bir forvettir bu isim: Ruud van Nistelrooy. Alex Ferguson, PSV'nin ilk lig maçına temsilcilerini gönderir ve ertesi gün de transfer görüşmelerine başlar. Tıpkı, yıllar sonra gerçekleşecek Cristiano Ronaldo transferinde olduğu gibi. 18.5 milyon £'luk teklif, PSV Eindhoven tarafından geri çevrilemez. Ama sıkıntı başka bir anlamda çıkar iki taraf adına. 2000-01 Sezonu için Manchester United ile anlaşan van Nistelrooy, dizinden sakatlanarak sahalardan uzunca bir süre uzak durmak zorunda kalır. Anlaşma iptal olur. Ama Sir Alex Ferguson, bekler van Nistelrooy'u. Bir sezon sonra ekstra bir 500 bin £ karşılığında Old Trafford kariyeri başlar.

Öyle bir başlangıçtır ki Hollandalı forvetin yaptığı, yıllarca unutulmayacak ve üzerine konuşulacaktır. İlk üç sezonunda 145 maça çıkar Kırmızı Şeytanlar ile ve rakip ağlara da 110 gol bırakır. Tam anlamıyla bir ikondur artık. Ama 2004-05 Sezonu'nda o kahrolası gerçekten kaçamaz. Dizindeki sakatlık, sezonun büyük bölümünü kaçırmasına neden olur. Geri döner yeniden. 2005-06 Premier League Sezonu'nu 21 golle tamamladıktan sonra La Liga'ya geçiş yapar Real Madrid ile. İki sezonda toplam 81 maçta 53 gol atarak Real Madrid'in arka arkaya kazandığı La Liga şampiyonluklarında pay sahibi olur. Üçüncüsünde ise, yine karşısına çıkar sakatlık illeti. 12 maçta 10 gol ile başladığı 2008-09 Sezonu'nun Kasım ayında ''menisküs'' teşhisi konan sağ dizi; 6 ila 9 ay boyunca futboldan uzak tutar, gol atmak için yaratılan Hollandalı'yı. Şimdilerde, geri dönmek adına var gücüyle çalışıyor. Daha önce iki kez yaptığı gibi. Yaşı 32 oldu. Gücü biraz daha azalmıştır mutlaka. Ama Türkiye'ye gelse, 25+ maçta oynasa... Yaşı kadar gol atar.



1. Tomas Rosicky, Arsenal: ''The Little Mozart'' veya ''Mozart of the Football'' İkisi de ayrı ayrı çok yakışıyor, Tomas Rosicky'ye. Bir Pavel Nedved hikâyesi gibi, 19 yaşında iken gündeme gelmişti Türkiye transferi. Olmadı.

Borussia Dortmund, 2001 yılında kadrosuna katarken O'nu; vazgeçmişti kasasındaki 29 milyon Mark'tan. Almanya rekoruydu bu; ama ne fark ederdi ki? Beş sezon boyunca üst seviyede kaldı, Almanya'da. Son derece naif bir adam olmasına karşın yenigiye isyan eden bir tarafı her zaman vardı. Bu yüzden, Avrupa'nın dev kulüplerine transfer olasılığı canlı kaldı. 2006-07 Sezonu'nda Borussia Dortmund'u iknâ eden Arsenal oldu. Henüz ilk sezonunda imzasını atıyordu Premier League'de. Dripling üzerinden getirdiği topları 25-30 metrelik şutlarla kaleye gönderirken 13 golle bu kategoride ligin iyi isimlerinden biri oluyordu. Ama kaderi, kendisinden önce Arsenal'de 7 numaralı formayı giyen Robert Pires ile benzerlik gösterecekti bir yerden sonra. 26 Ocak 2008 günü Newcastle United ile Emirates'te oynanan FA Cup karşılaşmasının 9. dakikasında sakatlanarak kenara gelen Rosicky, o günden bu yana --15 ay-- futbol oynayamıyor. Sakatlığından dolayı Euro 2008'de de boy gösteremeyen Çek yıldızın Eylül ayında dönmesi bekleniyordu. Ama Uğur Uçar misali; Ekim, Kasım, Aralık derken 9 Nisan'da Menajer Wenger'den geliyordu açıklama: "Tomáš Rosický, at the moment, is not close to coming back. We have to be very patient there." Tüm bunların ardından 14 Mayıs 2009 günü çıktı ilk antrenmanına, Küçük Mozart. Ama hocası tarafından riske edilmedi. Şimdilerde, yeni sezonun başlamasını bekliyor.

Yıllar önce gerçekleşmeyen birliktelik, şimdi yaşansa... Galatasaray'a gelse Rosicky. Sağ açıktan, merkez orta sahaya; sol açıktan forvete arz-ı endâm etse gözlerimizin önünde. Güzel olur çok. Hagi oldu, Kewell oldu. Overmars, Guardiola, Pires olmadı. 3'te eşitleme zamanı. (Kişiseldir.)

Pep Guardiola ve Efsanevî Çaylak Antrenörler



UEFA Şampiyonlar Ligi 2008-09 Sezonu Finali, ayrı dünyalardan iki teknik adamın mücadelesine sahne olacaktı.

1974 yılında East Stirlingshire FC'de antrenörlük hayatına başlayan Sir Alex Ferguson Manchester United'ın başında, 1971 doğumlu Pep Guardiola'nın yerinde duramayan Barcelonası karşısına çıkıyordu. Ve neresinden bakılırsa bakılsın, efsanevî bir son ihtimali oldukça fazlaydı. Ferguson, kariyerinin son bölümünde (ki aslında çok da emin olmamak lazım) kazanacağı şampiyonluk ile tarihteki yerini çok daha sağlam şekilde alabilirdi. Bu anlamda, çokça nedeni vardı İskoç menajerin.

Nelerdi bunlar?

İstatistiksel pencereden bakıldığında birincisi ve en önemlisi, Liverpool efsanesi Bob Paisley ile ''Kupa 1'' sayısını eşitlemek. 1986 yılında lig şampiyonluğu özelinde Liverpool'un 11 kupa arkasında olan (18-7) Manchester United, Sir Alex Ferguson ile yaşadığı seri sonrası yakalamıştı Liverpool'u. Sıra Bob Paisley'ye gelmiş olabilirdi. Liverpool mucizesini yaratan adamların başında gelen Bill Shankly ile uzun süre çalıştıktan sonra göreve gelen Paisley, Shankly'den aldığı mirası çok iyi değerlendirerek 1977, 1978 ve 1981 yıllarında Liverpool'u Şampiyon Kulüpler Şampiyonluğu'na taşımayı başarmıştı. Ferguson ise, 1999 ve 2008 yıllarında kazanılan kupaların 2009 versiyonunu da elde ederek ''hat-trick'' yapmayı planlıyordu.

1998-99 ve 2007-08 Sezonları'nda Şampiyonlar Ligi'ni kazanırken tek bir mağlubiyet dahi almamıştı, Manchester United. 2008-09 Sezonu'nda Final'e gelene dek de benzer bir senaryo söz konusuydu. Kırmızı Şeytanlar, yine zirveye çıkmak ve Kupa'yı yenilgisiz olarak şampiyon tamamlayan dördüncü takım olmak istiyordu (Ajax 1971-72 ve 1983-84, Liverpool 1980-81 ve 1983-84, Milan 1988-89 ve 1993-94). 67 yaşındaki Alex Ferguson, 27 Mayıs 2009 gecesi kazanması hâlinde; UEFA Şampiyonlar Ligi'nde zirveye çıkan en yaşlı ikinci teknik direktör olacaktı. Ve 1992-93 Sezonu'nda Milan'ı 1-0 mağlup ederek Kupa'ya uzanan dönemin Marsilya antrenörü Raymond Goethals'ın rekorunu (71 yıl ve 232 gün) kırmak için motivasyon sağlayacaktı belki de, kim bilir.

Tüm bu verilerin içerisinde saklı olan bir neden daha var aslında. 2007-08 Sezonu'ndaki şampiyonluğun ardından 2008-09'da kazanarak tarihe geçmek istiyor olmalıydı, Sir Alex Ferguson. Bakalım örneklere:

1955-56, 1956-57: Jose Villalonga Llorente, Real Madrid
1957-58, 1958-59: Luis Carniglia, Real Madrid
1960-61, 1961-62: Bela Guttmann, Benfica
1963-64, 1964-65: Helenio Herrera, Internazionale
1971-72, 1972-73: Stefan Kovacs, AFC Ajax
1974-75, 1975-76: Dettmar Kramer, Bayern Münih
1976-77, 1977-78: Bob Paisley, Liverpool FC
1978-79, 1979-80: Brian Clough, Nottingham Forest
1988-89, 1989-90: Arrigo Sacchi, AC Milan

Sonuç olarak; Sir Alex Ferguson için maça ayrıca konsantre olma adına sıkı sebepler bulunuyordu. Ama Pep Guardiola da henüz üç sezon önce futbolu bırakmış 38 yaşında çaylak bir teknik direktördü.

Çok fazla öyküye de ihtiyacı yoktu açıkçası. Kazanması hâlinde, başlı başına bir efsane olacaktı. Başarılı futbolculuk kariyeri hesaba eklenerek olay biraz daha renklendirilebilirdi, yine de. 1991-92 Sezonu'nda Sampdoria'yı 1-0 yenerek Şampiyon Kulüpler Kupası Şampiyonluğu'na uzanan Barcelona kadrosunda bulunan Guardiola, 1994 Atina'daki felaket finale rağmen (Milan 0-4), ''Kupa Kaldıran'' olarak geçmişti tarihe. Antrenörlük kariyerine bu bağlamda bir başlangıç yaptığı an ise, hem futbolu hem de teknik adam olarak Kupa 1 Şampiyonluğu yaşayan sayılı isimlerden biri olmayı başaracaktı, Pep. (Miguel Munoz, Giovanni Trapattoni, Johan Cruyff, Carlo Ancelotti ve Frank Rijkaard gibi.)

Yaptı. Kazandı, Guardiola. Sir Alex Ferguson'ın tüm hesaplarını alt üst etti. Manchester United, Şampiyonlar Ligi'nde şampiyon olarak tamamladıkları yılı takip eden sezonlarda Final oynayan tüm takımların yaşadığı hazin sonu tecrübe edinirken (Milan: 1993-94 Şampiyon ve 1994-95 İkinci, Ajax: 1994-95 Şampiyon ve 1995-96 İkinci, Juventus: 1995-96 Şampiyon ve 1996-97 İkinci); Guardiola, futbol var olduğu sürece konuşulacak müthiş bir kariyer başlangıcının altına imzasını attı. Çaylak teknik adam, İspanya'daki yerel başarıların ardından --La Liga ve Copa Del Rey Şampiyonluğu-- Şampiyonlar Ligi'ni de kazanarak Kulüp Tarihi'ndeki ilk ''treble'' imkânını sundu Barcelona'ya. Futbolda, Guardiola'nınki kadar etkileyici olmasa da, birkaç özel hikâye var bu başlık özelinde.

The Telegraph'ın hazırladığı liste üzerinden devam edelim ve kazananları saygı ile analım.



Miguel Munoz, 1959-60, Real Madrid: Miguel Munoz'un hikâyesi, ilgi çekici. 1955-56 ve 1956-57 Sezonu'nda Şampiyon Kulüpler Kupası'nın sahibi olan Real Madrid'in kaptanı Munoz, serinin üçüncü ve dördüncü senesinde aktif futbol yaşantısını sonlandırmışken Nisan 1959'da Paraguaylı Manuel Fleitas'ın yerine takımın başına getiriliyordu. Arka arkaya beşinci şampiyonluk fırsatı ise, ayağına kadar gelmişti Real Madrid'in.

13 Mayıs 1960 günü Real Madrid, Şampiyon Kulüpler Kupası Finali için Hampden Park'a çıkarken 135000 kişi, Alfredo di Stefano, Francisco Gento ve Ferenc Puskas'ı izlemek adına tribünlerdeki yerlerini alıyorlardı. Tarihe tanıklık edeceklerinden haberleri var mıydı, bilinmez; ama Kupa 1 Tarihi'ndeki en muhteşem finallerden biri yaşanıyordu. Real Madrid, di Stefano (3) ve Puskas'ın golleri (4) ile sonuca giderken Frankfurt tarafındaki 3 gol, galibiyet için yeterli olmamıştı. Munoz, henüz bir aylık süre dilimi içerisinde ilk kupasını kazanmıştı Real Madrid antrenörü olarak. Ama yeterli değildi bu. Munoz, Real Madrid ile La Liga'da elde edeceği 9 şampiyonluğun da başlangıcını yapıyordu. Sezon finali ise, Kıtalararası Kupa Finali idi. Uruguay temsilcisi Penarol ile deplasmanda 0-0 berabere kaldıktan sonra Santiago Bernabeu'da 5-1 kazanan Real Madrid'in başında da Munoz vardı. Ve bu, kesinlikle ''en iyi kariyer başlangıçlarından biri'' olarak kabul edilmeliydi.



Rinus Michels, 1965-66, AFC Ajax
: ''Bir forvet olarak gerekli durumlarda sol bekte oynamam istenirse, bir sol bekin tüm yapabildiklerini yapmalıyım. Şu soruların yanıtlarını bilmeliyim: 'Mevkiimi mi korumalıyım?', 'İnsanların açıklarını kapamaya mı çalışmalıyım?', 'Birilerini geçmeye çalışmak, sorumlu bir hareket olur mu?', 'Ya da topu tribüne mi vurmalıyım?' Ve hücumda Ruud Krol oynuyorsai benim belli görevlerimi biliyor olmalı. 'Topu kovalayacak mı?', 'Yoksa, biraz daha geri mi gelmeli?' İşte, bu yüzden herkesin taktik ile ilgili konuşmalarımızı dinlemesi çok önemli. Michels, sağ bek ile ilgili konuşurken sol açığın uykuya dalma hakkı yoktur!''

Johan Cruyff'un Aralık 1974'ta verdiği bir röportajdan alıntı, yukarıdaki sözler. Rinus Michels'in Hollanda özelinde tüm dünyaya sunduğu Total Futbol anlayışının kısa bir özeti yalnızca. Hemen her oyuncu, takım arkadaşlarının görevini biliyor ve esneklik göstererek tüm mevkiilerde oynayabiliyor. Michels, 1965-66 Sezonu'nda profesyonel anlamdaki ilk teknik adamlık tecrübesini bir lig şampiyonluğu ile kapattı; ama siftah sezonunu anlamlı kılan, Michels'in devam eden yıllar için Ajax'a sunduğu müthiş miras. Michels'in kulübe kazandırdığı karakter, 70'li yılların sonuna kadar gelişen dönem içerisinde Ajax'a 8 Eredivisie, 5 KNVB Kupası, 1 Kıtalarası Kupa ve arka arkaya 3 Şampiyon Kulüpler Kupası (1970-71, 1971-72, 1972-73) olarak geri döndü. Johan Cruyff'a 1965-66 Sezonu'nda ilk defa ciddi anlamda oynama fırsatı veren Michels, öğrencisiyle başarılarına 1971 ve 1975 yılları arasında Barcelona kulübü çatısı altında sürdürürken 1999 yılında ''Hollanda'da Yüzyılın Menajeri'' seçilerek onore edilecekti.



Kenny Dalglish, 1985-86, Liverpool
: Konuşacağımız isimler arasında en özel yere sahip olan adam, İskoçyalı. Öykümüzün gelişimi, 1984-85 Sezonu'ndaki Heysel Faciası'na kadar uzanıyor. Belçika'daki Şampiyon Kulüpler Kupası Finali'nde Juventus'a 1-0 kaybeden Liverpool menajeri Joe Fagan, yaşanacak hazin olaylardan yalnızca birkaç saat önce emekliye ayrılacağını açıklamıştı. Sözünde durdu, Fagan. Ama yerine gelen isim, hayli ilgi çekici olacaktı. Liverpool, forvet oyuncusu Kenny Dalglish'i menajer sıfatı ile takımın başına getiriyor ve bu durum Dalglish'in futbol oynamasına engel teşkil etmiyordu.

Menajer-oyuncu kavramının vücut bulduğu ilk figürlerdendi Dalglish. Çok radikal, beklenmeyen bir karardı bu; fakat üstesinden başarı ile geldi, Dalglish. 1985-86 Sezonu'nda ligi 88 puan alarak şampiyon tamamlayan Liverpool, FA Cup'ta da kazanıp Kulüp Tarihi'ndeki ilk dublesini yapıyordu. Üstelik; her iki şampiyonluğun da unutulmayacak anıları vardı. Ligde 86 puanlı Everton'ın önünde uzanmıştı şampiyonluğa, Kızıllar. Ligin son haftasında Stamford Bridge deplasmanında kazanılan maçın tek golü ise, menajer Kenny Dalglish'ten gelmişti. Daha da özeli, FA Cup Finali'nde yaşandı. Everton'ı 3-1 mağlup etti, Liverpool. İki kupa da ezeli rakibin elinden alınmıştı. Ve tüm bunlar, Dalglish'in menajerlik kariyerindeki ilk dokuz ay içerisinde gerçekleşiyordu. Devam eden sezonu Liverpool, 15 yıllık aranın ardından ilk defa kupasız tamamlasa da, 1987-88 Sezonu'nda bitime dört hafta ilân edilen lig şampiyonluğu da oldukça etkileyiciydi.



Fabio Capello, 1991-92, AC Milan
: Fabio Capello, 1986-87 Sezonu'nda Nils Liedholm'ün Milan'dan ayrılması ile birlikte geçici olarak -altı hafta- Milan başına geçmiş ve sezon sonuna kadar takımıı ''idare'' etmişti. Sonuçlar, fena değildi. Sezonu 5. sırada tamamlayan Milan, UEFA Kupası Elemeleri'ne hak kazanmıştı. Mevcut şartlara göre iyi bir final sayılırdı; ama Capello'nun rolü de belliydi. Yeni sezon başında Milan, Arrigo Sacchi ile başladı. Capello, yine Milan kulübü için çalışmaya devam etti.

Beklenen fırsat ise, 1991-92 Sezonu başında geldi. İtalyan teknik adamın ilk ciddi deneyimi olacaktı. Ve inanılmaz bir sorumluluğun altına girmişti. Herhangi bir takım değildi, Milan. 1989 ve 1990 yıllarında hem Şampiyon Kulüpler Kupası, hem Avrupa Süper Kupası, hem de Kıtalararası Kupa'yı kazanmış, Marco van Basten, Franco Baresi, Paolo Maldini ve Ruud Gullit gibi yıldızlara sahip olan bir takımdı. Çaylak bir antrenör adına yeteri kadar korku verici olmalıydı bu tablo. Ama Capello, efsanevî başlangıcıyla tüm bunların altından kalkmayı başardı. 1991-92 Sezonu'nda Serie-A Şampiyonluğu'na uzanan Capello'nun Milanı, 1992-93 ve 1993-94 Sezonu'nda da bu başarısını sürdürürken 19 Mayıs 1991 ila 21 Mayıs 1993 tarihleri arasındaki 58 lig maçında yenilgi yüzü görmeyerek unutulmaz bir rekorun altına imza attı. Capello'nun Milan'daki altı sezonluk antrenörlük kariyerinin doruk noktası ise, 1994 yılında Atina'da oynanan Şampiyon Kulüpler Kupası Finali oldu. Efsane Milan, Johan Cruyff'un Barcelonası'nı 4-0 yenerek tüm zamanların en flaş final galibiyetlerinden birini ve çocuk aklımızı almayı başarmıştı.



Jose Mourinho, 2004-05, Chelsea FC: ''The Special One'' olarak nitelendiriyorsa kendisini, boşuna değil. Futbolculuk geçmişi bulunmamasına karşın Avrupa'da görülebilecek en büyük başarıları yaşayan bir menajer. Ve aslında kariyer gelişimi de içerisinde yer aldığı başlığa pek uygun değil. Ama işte, seçilmiş insan o. Özel bir adam. "Please don't call me arrogant, but I'm European champion and I think I'm a special one!'' Ada medyası önündeki özgüveni ile dikkatleri çekmişti Mourinho. Porto ile UEFA Kupası ve UEFA Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu yaşaması, yetecek miydi peki Britanya Futbolu'nun parçası olmaya?

Rus iş adamı Roman Abromovich'in Chelsea'nin yüzünü değiştirmesi ile başladı her şey. Claudio Ranieri ile geçen bir sezonun ardından göreve gelmişti, 6 Kupa kazandığı Portekiz'deki kariyerini arkasında bırakarak. Abramovich'in milyonları, Chelsea takımı için önemli motivasyondu. Ama bu, Mourinho ile ekibinin henüz ilk sezonunda Premier League ve League Cup şampiyonluklarını gölgede bırakamazdı. 50 yıl aradan sonra, ligdeki ilk şampiyonluğunu kazandığında Chelsea'nin başındaki isimdi Mourinho. Double yapmış ve Treble'ın eşiğinden de Şampiyonlar Ligi Yarı Finali'nde dönmüştü (Liverpool; 0-0, 0-1). Daha ilk sezonunda müthiş bir ikon oluyordu Ada'da. İsmini altın harflerle kazımıştı Maviler'in tarihine. Chelsea, Mourinho ile yaşadı tarihindeki en başarılı dönemleri. Şimdi; İtalya'da, The Special One. Ve yeniden İngiltere'ye döneceği günü bekliyor olmalı.

Sonuç.

Miguel Munoz, Rinus Michels, Kenny Dalglish ve Fabio Capello. Artık kulübün yeni bir üyesi var. 38 yaşındaki Pep Guardiola'nın bu akşamdan sonraki kariyeri ne olursa olsun; 2008-09 Sezonu, her zaman konuşulacak. Ve hiç unutulmayacak.

28 Mayıs 2009 Perşembe

FC Barcelona '09: Düzene Karşı Bir Kez Daha!



1960 Glasgow, 1968 Londra, 1974 Heysel, 1994 Atina, 1999 Barcelona, 2005 İstanbul.

Roma'da oynanan UEFA Şampiyonlar Ligi 2008-09 Finali, tüm zamanların en iyisi olmadı belki. Ama futbol tarihinin söz konusu süreci üzerine konuşuyorsak eğer, dün gece Manchester United'ı 2-0 mağlup ederek kendi sezonuna mütbiş bir final yapan FC Barcelona'yı ayrı bir yere koymak gerekir. Samuel Eto'o'nun golü ile açılan perde, yer yüzündeki en muhteşem futbolculardan biri olan Lionel Messi'nin Şampiyonlar Ligi Tarihi'ne geçecek bir poz verip attığı kafa golü ile kapandı. Ve 38 yaşındaki Josep Guardiola, 35 yıllık tecrübeye sahip ''meslektaşı'' Sir Alex Ferguson önünde şampiyonluğa ulaştı.

Manchester United, 26 Mayıs 1999 günü Teddy Sheringham ve Ole Gunnar Solskjaer ile gerçekleştirdiği o unutulmaz geri dönüş sonrasında sezonu Premier League, FA Cup ve Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olarak kapatmayı başarmıştı. Bu, Manchester United Tarihi'ndeki ilk ve tek ''The Treble'' (üç büyük kupa) olarak kaldı. 2008-09 Sezonu, Manchester United adına bu anlamda yeni bir başlangıç olabilirdi. Premier League'de şampiyon olan Sir Alex Ferguson ve öğrencileri, League Cup'da da en üst basamağa çıkmış, FA Cup'ı ise Yarı Final'de kaybetmişti. Yine de bir ''The Treble'' ihtimali daha vardı: Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu. Roma'da Kupa'ya uzanacak Manchester United oyuncuları, müthiş bir hatıra bırakacaklardı taraftarlarına. Bu yüzden, İngiltere'deki internet siteleri ve günlük gazetelerde geçen bazı başlıklar vardı: ''Tüm zamanların en iyisi?'' Öyle miydi, sahiden?

Evet, çok büyük başarılara imza atmıştı Manchester United. Ama sanki bu apoleti daha fazla hak eden bir takım vardı, en azından içerisinde bulunduğumuz sezon değerlendirildiğinde. Barcelona, tabii ki. Burada da sıkça dile getirmeye çalışmıştık zaten. Ve daha önemlisi; dün akşam Manchester United, sahadan galibiyet ve dolayısıyla Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olarak ayrılsaydı dahi değişmeyecekti bu durum. Önemli farklılıklar var iki takımın sezon içi gelişimlerinde. Barcelona, kötü başladığı ilk iki maçın ardından katılımcısı olduğu tüm organizasyonları domine etmeyi başardı. La Liga'da en yakın ve ezelî rakibini her iki maçta da mağlup ederken deplasmanda 6-2 mağlup etti. Copa Del Rey Finali'nde Atletic Bilbao ile olan hesabı 4-1 ile kapadı. En sonunda da Şampiyonlar Ligi'ni kazandı, Final'de Manchester United 2-0 yenerek. Ferguson'ın takımı adına ise sezonun en büyük anlamı, Premier League'de şampiyonluğa ulaşarak Liverpool'u 11-0'lık bir serinin ardından yakalamak oldu. Ama aynı Manchester United, ligde her iki maçta da boyun eğdi Liverpool'a. Üstelik, Old Trafford'da 4-1'lik mağlubiyet ile yüzleşmek durumunda kaldı.

Manchester United, kazansaydı tüm bunlar hatırlanmayacaktı elbette. (Tıpkı, Wolfsburg'un şampiyon olarak tamamladığı Bundesliga sezonun ilk yarısını sekizinci sırada tamamlaması ve Beşiktaş'ın tarihin en düşük puanlı şampiyonlardan biri olarak kalacak olması gibi.) Ama Kırmızı Şeytanlar'ın sezon boyunca sergilediği yüksek performansa saygı göstermek ile birlikte, Barcelona'nın daha iyi olduğunu söyleyelim. Bu çok açık.



Üzerinde durduğumuz bu uzun girizgâhın ardından Roma'ya özel konuşmaya başlayalım.

Final'in iki katılımcısında da eksikler vardı. Özellikle Barcelona'da. Yarı Final'deki Chelsea karşılaşmasında gördükleri kartlarla cezalı duruma düşen Eric Abidal ile Dani Alves, kanat savunmasında yerlerini alamayacaklardı. Rafael Marquez'in sakatlığı da merkezde boşluk yaratabilirdi. Pep Guardiola, elindeki alternatifler özelinde hareket etti. Carles Puyol, Barcelona'daki kariyerine başladığı sağ bek pozisyonuna geçerken Puyol'un terk ettiği savunma merkezinde Yaya Toure yer alıyordu. Savunmanın solu için iki opsiyon vardı. Birincisi, Seydou Keita. Chelsea maçında Eric Abidal'ın kırmızı kart ile cezalandırıldığı pozisyonun ardından bu bölgede oynamıştı, Keita. İkincisi ise, Slyvinho. Andres Iniesta'nın Stamford Bridge'deki muhteşem golü sonrası kendini kaybeden Pep Guardiola'yı hayata döndüren telkinleri yapan isimdi, Slyvinho. Ve yüksek tecrübeye sahipti. İyi biliyordu bu seviyelerde oynamayı.

Barcelona'da Yaya Toure, özel bir anlama sahip. 4-1-2-3'ün 1'i. Dolayısıyla, savunmadaki eksiklerden dolayı daha geri çekildiğinde Barcelona, birtakım dezavantajlarla karşılaşmak durumunda kalabilirdi. Guardiola, Cacares'e güvenmiyordu. Bu yüzden; Puyol, savunmanın sağına atılmış ve Toure de merkeze gelmişti. Ama takım içerisinde yalnızca bir alternatifi vardı Toure'nin: Sergio Busquets. Seydou Keita'yı daha çok 4-1-2-3'teki 2'nin yedeklerinden biri olarak düşünen Guardiola (Ki Henry'nin olmadığı maçlarda Iniesta, öndeki üçlünün sol tarafına geçerken; Iniesta'nın orta saha-sol iç ikâmesi oluyordu Keita), Malili oyuncuyu yanına alıyordu. Geri kalan diziliş ve oyuncu seçimlerinde herhangi bir farklılık yoktu. Xavi ile Andres Iniesta, Busquets'in hemen önünde başlayacaklardı. İleri uçta ise, Samuel Eto'o'nun her iki yanında Lionel Messi ve Thierry Henry oynayacaktı. Tabii; Daniel Alves'in yokluğu, saha içi dağılımında farklılık yaratabilirdi.

Manchester United tarafında, Sir Alex Ferguson'ın taktisyen tarafını ön plana çıkaran bir diziliş vardı sahada. Arsenal maçına kadar, çokça denenmeyen bir görüntüydü bu. Park Ji-Sung, Wayne Rooney ve Cristiano Ronaldo ileri üçlüdeydi. Sezon içerisinde Carlos Tevez, Dimitar Berbatov ve Wayne Rooney, periyodik olarak rotasyona uğrayan oyunculardı. Ama Rooney'nin tek başına sahada olduğu maç çok azdı. Üstelik; Rooney solda başlayacakken Ronaldo, en uçta oynayacaktı. Park'ın sürpriz çıkışlardan yararlanmaktı, bir başka hedef. Orta sahadaki üçlüye kaydırılan Ryan Giggs özelinde de konuşmak gerekir. Darren Fletcher'ın cezalı ve Paul Scholes'un yedek olduğu Manchester United'da Giggs, maç içerisinde oyuncu değişikliklerine anlam katabilmek adına da bu bölgede başlamış olabilirdi. Bir diğer ihtimal, tabii ki, ilerleyen yaşı. Nispeten yavaşlayan ayakları.



Öngörüler bu şekildeydi kadrolar ekrana geldiğinde. Sezon başından beri beklenen final, başlıyordu artık.

Manchester United, Şampiyon Kulüpler Kupası ve Şampiyonlar Ligi'nde oynadığı üç finali de (1968, 1999, 2008) kazanmanın verdiği özgüvenle giriş yaptı karşılaşmaya. Kulübedeki tecrübenin de sağladığı bir sonuçtu bu belki. Guardiola ve genç Barcelona, daha fazla kendi sahasında kalan takım oldu ilk 10 dakikada. Manchester United, Barcelona'nın üzerine gelirken sezon boyunca görmeye alıştığımız alan savunmasında bile aksaklık yaşıyordu Guardiola'nın takımı. Vurup geçmek istedi bu bölümde, Kırmızı Şeytanlar. Cristiano Ronaldo'nun hızlı başlangıcının da etkisiyle Victor Valdes'in kalesine beş şut gönderilmişti bile. Söz hakkı alamıyordu, Barcelona.

2006 yılında Paris'teki Final'e kulübede başlayan Xavi ve Andres Iniesta, ''Tüm Zamanların En İyisi'' denilebilecek Barcelona 2009 mucizesinin sahadaki temsilcileriydi. Ve başarıya giden yol, bu ikili üzerinden geçiyordu. Topla buluşmaları lazımdı, Xavi ile Iniesta'nın. Top, ilk kez 10. dakikada geldi Iniesta'nın ayağına. Phil Jackson'ın hayranlıkla izliyor olabileceğini düşündüğümüz bir üçgen yaşandı. Iniesta, Manchester United orta sahasını geçti. Daniel Alves'in yokluğunda Brezilyalı takım arkadaşının sağ taraftaki etkinliğini sürdürme vazifesi gören Samuel Eto'o, ceza sahasına daldı. Yılın savunmacısı Nemanja Vidic'i alt edip Edwin van der Sar'ın koruduğu kaleye Barcelona'nın maç içerisindeki ilk şutunu gönderdi. Tıpkı, Chelsea deplasmanında Andres Iniesta'nın yaptığı gibi. Kaldığı yerden devam ediyordu işte Barcelona. Premier League düzenine karşı geliyordu. Ve kendini buluyordu tam da bu dakikadan sonra.

Karşılaşmaya yüksek özgüvenle başlayan Manchester United, gerçek dünyaya dönüş yapmıştı. Barcelona ise, oldukça stratejik bir anda ulaşmıştı gole. Golün gelmeyeceği her dakika, sıkıntı olabilirdi Barcelona adına. Ama gerek kalmadı. İlk yarıda skoru korudu. Ve ikinci yarı itibariyle sıradan bir takım muamelesi yaptı Manchester United'a. Bayern Münih, Real Madrid gibi nice yiğitlerin geçtiği bir yoldu bu. Sir Alex Ferguson'ın değişikliklerinin de payı vardı. Kumar oynadı, tutmadı. Ryan Giggs, Wayne Rooney, Carlos Tevez ve Cristiano Ronaldo gibi, saha içi diziliş anlamında ''esnek'' olan oyuncularına güvendi. Anderson ile Tevez'i değiştirdi, ikinci yarının hemen başında. Olmadı. Andres Iniesta ve Xavi, topu daha fazla kontrol etmeye başladılar. Ve biliyoruz ki; saha içerisindeki top, bu ikilinin ayağına geçtiği anda o sahneye tanıklık eden herkes adına yepyeni bir serüven başlıyor. Hem de uzun soluklu bir serüven.



Barcelona, Manchester United'ın ilk yarıda yapamadığını ikinci yarıda gerçekleştirdi. Samuel Eto'o, Lionel Messi ve Xavi ile gole yaklaştı. Manchester United'a bu maçı kazanamayacağını hissettirdi. 70. dakikada ise, Puyol'un başlattığı atağı Xavi'nin ortası ve Lionel Messi'nin harika kafa vuruşu sonlandırdı.

La Liga, Copa Del Rey ve en sonunda Şampiyonlar Ligi. Barça, La Liga'yı bitiren Real Madrid maçında 6 gol attı. Copa Del Rey Finali'ni 4-1 kazandı. Şampiyonlar Ligi Finali'nde ise Manchester United'ı 2-0 mağlup etti. Üç kupa, üç final ve toplam 12 gol. Bu bile, Barcelona'nın ne kadar dominant bir sezon geçirdiğine kanıt olmalı. Ama Barcelona'nın genç takımının elinde çok daha önemli bir fırsat var. 38 yaşındaki teknik direktör Josep Guardiola, çaylak sezonunda tarihe geçti. Kupa 1'i hem futbolcu, hem de antrenör olarak kazanan altıncı isim oldu. Önümüzdeki sezon Real Madrid, mutlaka bir hamle yapacaktır. Ama Barcelona'nın önündeki fırsat, hanedanlığa sahip olmak. Buna uygun bir oyuncu kadrosu ve teknik ekip var. Arka arkaya şampiyonluklar ve kupalar gelebilir Barcelona'dan.

Barcelona'nın yanındaki ''2009'', ardışık sayılar hâlinde ilerleyebilir. Bize de tarihe tanıklık etmenin keyfi kalır. Güzel olmaz mı?... Sahiden ne de güzel olur!

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Unutulmaz Maçlar: M. United v Barcelona



UEFA Şampiyonlar Ligi'nde sezon başından beri beklenen dev final, bu akşam TSİ 21.45 Barcelona ile Manchester United arasında oynanacak.

Roma Olimpiyat Stadı'ndaki karşılaşma, ilgi çekici ikili eşleşmeler ile gündemde. Yer yüzündeki en iyi futbolcular olarak gösterilen Lionel Messi ile Cristiano Ronaldo rekabeti, geceye damgasını vurabilir. Keza, Josep Guardiola ve Sir Alex Ferguson da. Ferguson, antrenörlük kariyerine başladığında henüz üç yaşında bir çocuk olan Josep Guardiola, 1991 yılında Barcelona forması giyerken Ferguson'ın takımına karşı UEFA Kupa Galipleri Kupası'nı Rotterdam'daki Final'de kaybetmenin hüznünü yaşamıştı. Pep, kocaman bir adam oldu şimdilerde. Ve İskoç menajerin karşısına dikildi. Neler olacak, bilinmez. Yarı Final'de zaman zaman heyecanına yenik düşen Guardiola adına dev bir sınav. Ferguson ise, yanına tecrübesini almış durumda.

Manchester United ve Barcelona. Tarih boyunca, Avrupa Futbolu'na yön vermiş iki dev kulüp. Dolayısıyla, yıllar içerisinde oluşan unutulmaz eşleşmeler mevcut. Bunları toparlayalım, üzerine konuşalım ve bu gece de efsaneler arasına girebilecek mi, bakalım.

1983-84 Avrupa Kupa Galipleri Kupası Çeyrek Finali
: Manchester United'ın başında Sir Alex Ferguson'ın olmadığı yıllar... Ne kadar uzak, değil mi? FC Barcelona ve Manchester United, Avrupa Kupa Galipleri Kupası Çeyrek Finali'nde birbirlerine rakip olmuşlardı, 1983-84 Sezonu'nda. İlk maç Camp Nou'daydı. Graeme Hogg'un kendi kalesine attığı gol ve Rojo ile 2-0 kazanan Barcelona, Old Trafford'daki rövanş için büyük avantaj kazanmıştı. Ama Ada'da neler olabileceğini kimse bilemiyordu. Unutulmazlar listesinde her daim saygıdeğer bir yere sahip olacaktı, Manchester United ve Barcelona arasındaki rövanş maçı. İlk yarıda Bryan Robson'ın uçan kafa ile bulduğu gol, Manchester United'a 1-0'lık üstünlüğü getirirken ikinci yarıda iki dakikalık bir sekans yakalayan ''Kırmızı Şeytanlar'', FC Barcelona Tarihi'ndeki -belki de- en büyük defans hatalarını çok iyi değerlendirip önce Bryan Robson, ardından da Frank Stapleton ile 3-0'lık üstünlüğe sahip olarak Yarı Final vizesini alıyordu. Barcelona'nın 90. dakikada kullandığı köşe vuruşunun ardından gelen son düdük ile birlikte oluşan atmosfer ise, Old Trafford özelinde tüm zamanların en ''amatör'' sevinç görüntülerinden biri olarak tarihe geçti.



1990-91 Avrupa Kupa Galipleri Kupası Finali: Tek bir adamın hikâyesi aslında. Ama belki de biraz daha fazlası. 1985 yılında yaşanan Heysel Faciası'nın ardından beş sene boyunca Avrupa Kupaları'ndan men edilen İngiliz takımlarının geri döndüğü sezon, 1990-91. Manchester United'da kupasız geçen yıllar sonrasında kazanılan FA Cup ile kendisine gelen ve devam eden 20 yıl boyunca aynı kulüpte görevini sürdürecek olan Sir Alex Ferguson'ın ise takımı ile Avrupa'da oynadığı ilk Final. Matt Busby sonrasındaki yeni dönemin başlangıcı belki de.

Tüm bu görüntünün içinde rol çalan isim: Mark Hughes. 1986-87 Sezonu'nda Terry Venables yönetimindeki Barcelona ile kariyerinin en başarısız dönemini yaşayan Mark Hughes, Bayern Münih'te geçirdiği kiralık sezonun ardından Manchester United'a geri dönmüştü 1988-89'da. Manchester United'daki ikinci serüveninde gösterdiği ilk önemli performans ise, 1991 Avrupa Kupa Galipleri Kupası Finali'nde geldi. Rotterdam'daki karşılaşmanın golsüz geçen ilk yarısının ardından Manchester United, tehlikeli bir noktadan serbest vuruş kazandı. Rakip kaleci ve savunma oyuncusu arasındaki anlaşmazlığın iyi değerlendiren Steve Bruce yükseldi, kafa vuruşunu yaptı. Ve Mark Hughes çizgi üzerinde tamamlayarak 67. dakikada takımını 1-0 öne geçirdi. 74'te ise Barcelona'nın hücuma çıkarken kaptırdığı top Manchester United orta sahası tarafından tek pasla rakip savunmanın arkasına atıldı. Mark Hughes, kalesini terk eden Carles Busquets'i geçti ve dar açıdan skoru 2-0'a getirdi. Barcelona'dan Ronald Koeman'ın serbest vuruş golü, farkı bire indirse de sonuç değişmedi. Sir Alex Ferguson, Manchester United ile Avrupa'daki ilk şampiyonluğunu kazandı.



1994-95 Şampiyonlar Ligi A Grubu: Barcelona ve Manchester United, 1994-95 Sezonu'nda Göteborg ile Galatasaray'ın da bulunduğu Şampiyonlar Ligi A Grubu'nda rakip olmuşlardı birbirlerine. Şampiyonlar Ligi'nin tam anlamıyla şampiyonlardan oluştuğu gerçek yıllar. İlk iki maç gününde Barcelona, geri düştüğü Galatasaray maçını Camp Nou'da 2-1 kazanmış ve Göteborg deplasmanında rakibine aynı skorla mağlup olmuştu. Manchester United ise, Göteborg'u Old Trafford'da 4-2 mağlup ettikten sonra, o dönemki belalısı Galatasaray ile İstanbul'da golsüz berabere kalmıştı.

Manchester United-Barcelona rekabeti, üçüncü ve dördüncü maç günlerinde yaşanacaktı. İngiltere'deki ilk karşılaşma, 2-2'lik eşitlikle sonuçlandı. Camp Nou'da oynanan rövanş maçında da dört gol olmuştu. Ama Barcelona, bu defa o kadar da paylaşımcı değildi. Galatasaray, Ali Sami Yen Stadı'nda 22 defa köşe vuruşu kullandığı Göteborg karşılaşmasını bir köşe vuruşu golü ile kaybederken Barcelona, evinde Manchester United'ı bozguna uğratıyordu. Hristo Stoichkov'un açtığı yolu, ilk yarıda Romario takip etmiş ve henüz ilk yarıda 2-0'lık skor oluşmuştu bile. İkinci yarının hemen başında ise Stoichkov, tekrar sahneye çıkarak farkı üçe yükseltirken Albert Ferrer'in golü skoru belirliyordu. 4-0'lık galibiyet, Barcelona'ya gece sonunda grup liderliğini getirmişti. Ama yalnızca bir haftalığına. Zira; beşinci maç gününde Galatasaray, Barcelona'yı 2-1 mağlup edecek ve rakibine korku dolu anlar yaşatacaktı. Neyse ki; Manchester United da Göteborg deplasmanından 3-1 mağlup dönüyordu. Son hafta Barcelona, Nou Camp'ta Göteborg ile 1-1 berabere kalmasına karşın üst tura çıkmayı başarmıştı. Ama A Grubu'ndan Çeyrek Final'e çıkan iki takımın da ömrü uzun olmayacaktı o sezon.



1998-99 Şampiyonlar Ligi D Grubu: Sezon sonunda UEFA Şampiyonlar Ligi, Manchester United adına bambaşka anlamlar ifade eddiyor olmalıydı. Yukarılara çıkmak için en aşağıdan başlamak gerekiyordu bu anlamda. O yıllarda ''Ölüm Grubu'' tanımlaması, yeniden popüler olmaya başlamıştı. Ve hiç kuşkusuz 1998-99 Sezonu'ndaki Ölüm Grubu; Manchester United, Barcelona ve Bayern Münih'in bulunduğu D Grubu'ydu. Öyle ki; gruptan çıkan iki takım, Şampiyonlar Ligi Finali'ne kadar yükseldi o sezon. Ama bu üçlüden birinin dışarıda kalması gerekiyordu tabii.

Manchester United ve Barcelona, 1998-99 Şampiyonlar Ligi Sezonu'nda çok güzel iki hatıra bırakmışlardı futbolseverlere. İlk maç günü, Old Trafford. 1991 yılındaki Manchester United'dan farklı, özgüveni üst seviyede olan bir takımdı artık Sir Alex Ferguson'ın öğrencileri. Bunun hakkını vererek de başladılar karşılaşmaya. Ryan Giggs (17') ve Paul Scholes (24') ile 2-0 öne fırladı, Manchester United. İşler, biraz daha kolay olabilirdi. Tabii; ikinci yarıda Barcelona, ayağa kalkmanın yolunu bulmasaydı eğer. Brezilyalılar çıkmıştı sahneye. 47. dakikada Sonny Anderson, farkı bire indiriyordu. 60'ta ise Giovanni'nin penaltı golü eşitliği getiriyordu maça. David Beckham (64'), duruma el koyduğunda Manchester United tekrar öne geçerken Barcelona, yine bir penaltı vuruşuna sığınıyordu. 71. dakikada Luis Enrique, 3-3'lük beraberliği kazandırıyordu takımına. 25 Kasım 1998 günü oynanan diğer maçta da benzer görüntüler vardı. Sonny Anderson, maçın hemen ilk dakikası içerisinde Barcelona'ya üstünlüğü getirmesine karşın Manchester United, Dwight Yorke (25') ve Andrew Cole (53') ikilisi ile skorun altından kalkıyordu. 57'de beraberliği yakalayan Rivaldo'ya karşılık yine Yorke (68') ile gelirken Rivaldo'nun golü (73') bir kez daha 3-3'lük beraberliği getiriyordu iki takıma.

Bu iki 3-3'ün arasından sıyrılan Bayern Münih ise, lider olarak üst tura yükseliyordu. Ama Manchester United ile bir yerde yeniden karşılaşacaklardı.



2007-08 Şampiyonlar Ligi Yarı Finali
: Hafızalarımızda en taze kalan Manchester United ve Barcelona eşleşmesi, geçtiğimiz sezon gerçekleşti. Cristiano Ronaldo ile Lionel Messi rekabeti, dünya medyası tarafından yavaş yavaş gündeme getiriliyordu. Nou Camp'da golsüz eşitlikle tamamlanan karşılaşmada bir penaltı vuruşundan yararlanamayan Ronaldo, her ne kadar yarışta biraz daha geri düşmüş gibi dursa da Old Trafford'un büyülü atmosferi, Manchester United'a çıkış yolunu gösterecekti. 1998-99 Sezonu'nda Bayern Münih ile oynanan o unutulmaz Şampiyonlar Ligi Finali'nde kart cezası nedeniyle forma şansı bulamayan Paul Scholes'un golü ve 1-0'lık galibiyet, Manchester United'ı Moskova yolcusu yapıyordu. 2008-09 Sezonu'nda Yarı Final'de Barcelona'ya kaybeden Chelsea, Kırmızı Şeytanlar'dan rövanşı alma fırsatını kaçırdı. Ama Barcelona'nın da geçtiğimiz sezonki iki maçın ardından Manchester United ile tekrar karşılaşma hevesi vardı belki de. Üstelik; artık özgüven, daha yüksek. Önemli oyuncularından yoksun kalacak olsa da... Yeni bir efsane olur mu ki?

2008-09 Şampiyonlar Ligi Finali: ?

İstatistik Saldırısı: Kupa 1, ECC & CL



UEFA Şampiyonlar Ligi'nde büyük gün. Manchester United ile FC Barcelona, Roma Olimpiyat Stadyumu'na Final için çıkıyor.

İkili eşleşmeler, apayrı hikâyeler ve daha birçoğu... Çok güzel bir karşılaşma. Üzerine çokça konuşulacak cinsten. Ama öncelikle, 2008-09 Sezonu özelinden değil de; UEFA Şampiyonlar Ligi ile UEFA Şampiyon Kulüpler Kupası Tarihi ile ilişkin özel notlarla başlayalım. Devam eden mesajlarda mutlaka üzerinden geçilir, Manchester United ve FC Barcelona randevusunun.

Premier League'den üç temsilci vardı, UEFA Şampiyonlar Ligi 2008-09 Sezonu'nda son dört takım arasında: Manchester United, Arsenal ve Chelsea. Manchester United, Arsenal'i 1-0 ve 3-1'lik skorlarla elerken Chelsea, Camp Nou deplasmanından golsüz beraberlik çıkarmış; ama Stamford Bridge'de Michael Essien'in attığı golün avantajını Andres Iniesta'nın son dakikadaki cevabı ile kaybedince Final'in eşiğinden dönmüştü. Chelsea, Barcelona'yı geçip Roma'ya ulaşmayı başarsa idi; geçtiğimiz sezon Moskova'da kaybettiği Şampiyonlar Ligi Finali'nin rövanşı için fırsat yakalamış olacaktı. Olmadı. Yine de başka bir detay var bu noktada. İngiltere, Manchester United'ın Moskova yolcusu olmasıyla birlikte; UEFA Şampiyonlar Ligi Finali'ne peş peşe beşinci defa en az bir takımını göndermiş oldu.

2004-05 Sezonu'ndaki efsanevî Final'de Liverpool, 3-0 geriye düştüğü karşılaşmanın normal süresinde 3-3'lük beraberliği yakalayıp seri penaltı atışlarında Milan'ı geçerek şampiyonluğa ulaşırken, devam eden iki sezonda Arsenal (v Barcelona, 1-2) ve yine Liverpool (v Milan 1-2) İngiltere'ye aradıkları fırsatı verememişti. Dolayısıyla; en garanti olan yol seçildi. İki İngiliz takımı birden yer aldı, 2007-08 Sezonu Finali'nde. Manchester United, normal süresi 1-1 berabere biten maçta penaltı vuruşlarının ardından Chelsea'ye 6-5 üstünlük sağlayarak Kupa'yı kazanmayı başardı. Hem kazanan hem de kaybeden tarafta oldu, İngiltere. Beş sezonluk bu serinin yanı sıra; İngilizler'in oynadığı diğer final, 1998-99 Sezonu sonunda gerçekleşti. Futbol Tarihi'nin en dramatik maçlarından biri olan eşleşmede Manchester United, Camp Nou'da Bayern Münih'i 2-1 mağlup ederek zirveye çıkıyordu. Şampiyonlar Ligi'ndeki ilk İngiliz zaferiydi bu.

Toplama bakalım. Yalnızca Şampiyonlar Ligi dikkate alındığında; 10 defa final oynayan ve 4 kez şampiyonluk (1994, 1996, 2003, 2007) yaşayan İtalyanlar zirvede. Yine dört şampiyonluk seviyesine erişen İspanya takımları ise bunun için yalnızca 7 Final maçına çıktı (1998, 2000, 2002, 2006). İtalyan temsilcisi AC Milan, 2007 yılında Atina'da Liverpool'a karşı Şampiyonlar Ligi'nde 6. kez Final oynarken 2-1'lik zaferle üçüncü defa Şampiyonlar Ligi Şampiyonu oluyor ve İspanyol Real Madrid'in rekorunu egale ediyordu. Daha da genel fotoğraftan inceleyelim durumu. Şampiyon Kulüpler Kupası ve Şampiyonlar Ligi'ni beraber değerlendirdiğimizde ortaya çıkan sonuçlarda da paralellikler var: İtalya, 25 Final (11 galibiyet-14 mağlubiyet). İspanya, 20 Final (11 galibiyet-9 mağlubiyet). İngiltere, 16 Final (11 galibiyet-5 mağlubiyet). Bu akşam kazanan takım, ülkesini şampiyonluk sayısında zirveye taşıyacak.

Şampiyonlar Ligi Final istatistiklerinden devam edebiliriz. 1955-56 Sezonu'ndan bu yana Şampiyon Kulüpler Kupası ve Şampiyonlar Ligi'nde toplam 14 Final, doksan dakikalık sürenin üzerine çıktı.

1957-58: Real Madrid v AC Milan, 3-2: (Francisco Gento 107')
1967-68: Manchester United v Benfica, 4-1: (George Best 93', Brian Kidd 94', Bobby Charlton 99')
1969-70: Feyenoord v Celtic, 2-1: (Ove Kindvall 117')
1991-92: Barcelona v Sampdoria, 1-0: (Ronald Koeman 112')

14 Final'in dördünde şampiyon, 90 ila 120. dakikalar arasında belirlenirken yalnızca bir defa istisnai bir durum yaşandı. 1973-74 Sezonu'nda Bayern Münih ile Atletico Madrid, Heysel Stadyumu'nda karşılaştılar. 90 dakikası golsüz eşitlik tamamlanan maçın 114. dakikasında Atletico Madrid adına Luis Aragones, skoru 1-0 getirdi. Bitime bir dakika kala da Hans-Georg Schwarzenberg sahne aldı. Beraberliğin ardından tekrar maçı yapıldı. İki gün sonra yine Heysel'de birbirine rakip olan iki takımdan Bayern Münih, bu defa rakibine şans vermedi. Ve Uli Hoeneß ile Gerd Müller'in ikişer golü, Alman ekibe 4-0'lık galibiyeti getirdi. 14 maçlık örnek olayımızın geri kalan bölümündeki 9 eşleşmede ise şampiyonlar, seri penaltı atışları sonrasında belli oldu. (1984, 1986, 1988, 1991, 1996, 2001, 2003, 2005 ve 2008).

1992-93 Sezonu'ndan itibaren oynanan 16 Final'de toplam 41 gol atılırken Atina'daki 1993-94 Sezonu Finali'nde Johan Cruijff'un takımı Barcelona'yı 4-0 mağlup eden Milan, Şampiyonlar Ligi Finaller Tarihi'nin en farklı galibiyetinin altına imza attı. Daniele Massaro (2), Dejan Savicevic ve Marcel Desailly ile sonuca giden Fabio Capello'nun ekibi, Şampiyonlar Ligi formatındaki ilk şampiyonluğu getirmişti kulübe. Şampiyonlar Ligi Finaller Tarihi'ndeki en gollü maçın taraflarından biri, yine Milan. 2005 yılında İstanbul'daki Final'de Liverpool ile 3-3 berabere kalan Milan adına kaybedilen kupa dışında herhangi bir anlam kazanmasa da; ''O Final'', tarihteki yerini çoktan aldı bile. Şampiyon Kulüpler Kupası Finalleri'ndeki en gollü maç, 1959-60 Sezonu'nda Real Madrid'in Almanya temsilcisi Eintracht Frankfurt'u 7-3 mağlup ettiği karşılaşma. Dört farklı diğer galibiyetler ise, 1974 (Bayern Münih 4-0 A. Madrid) ve 1989 (Milan 4-0 Steaua Bükreş) yıllarında.

Finaller üzerine yapılan konuşmaların özeline bağlı kalarak bireyler doğru geçelim artık.

Hollandalı Clarence Seedorf, üç ayrı takım ile Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu yaşayan tek isim. (1994-95 Ajax, 1997-98 Real Madrid ve 2002-03, 2006-07 Milan). Liverpool'un efsanevî menajeri Bill Paisley de 1976-77, 1977-78 ve 1980-81 Sezonu'nda Kızıllar ile kazandığı şampiyonluklardan dolayı, Şampiyon Kulüpler Kupası/Şampiyonlar Ligi Tarihi'nin en başarılı teknik direktörü olarak kabul ediliyor. İki ayrı takımda Kupa 1 zaferi yaşayan diğer hocalar: Ottmar Hitzfeld (1996-97 Borussia Dortmund, 2000-01 Bayern Münih) ve Ernst Happel (1969-70 Feyenoord, 1982-83 Hamburger SV).

Şampiyonlar Ligi Finaller Tarihi'nde henüz hiçbir oyuncu bir maçta üç veya daha fazla gol atmayı başaramadı. Şampiyon Kulüpler Kupası göz önüne alındığında ise, durum değişiyor.

1959-60: Real Madrid 7-3 Eintracht Frankfurt (Alfredo Di Stefano 27', 30', 73' ve Ferenc Puskas 46', 56', 60', 71').
1961-62: S.L. Benfica 5-3 Real Madrid (Ferenc Puskas 17', 23', 38').
1968-69: AC Milan 4-1 AFC Ajax (Pierino Prati 7', 40', 75').

Real Madrid Tarihi'ndeki bir diğer önemli isim olan Raul Gonzalez, Şampiyonlar Ligi Finaller Tarihi'ndeki iki ayrı maçta (1999-2000 Real Madrid v Valencia ve 2001-2002 Real Madrid v Bayer Leverkusen) gol atmayı başarmış ve bu alandaki tek örnek olarak geçmişti kayıtlara. Şampiyon Kulüpler Kupası Finaller Tarihi'nde ise, bu kategori özelinde 12 oyuncu çıkıyor karşımıza. Real Madrid forması ile çıktığı 5 Şampiyon Kulüpler Kupası Finali'nde toplam 7 gol atan Alfredo di Stefano alanında açık farkla lider konumda bulunuyor.

Şampiyon Kulüpler Kupası defterini burada kapatarak Şampiyonlar Ligi'ndeki rekorlara geri dönelim.

SS Lazio'nun İtalyan kalecisi Marco Ballotta, 2007-08 Şampiyonlar Ligi Sezonu'nun ilk maç gününde Olympiacos'a karşı forma giydiğinde 43 yıl ve 168 günlüktü. 2006-07 Sezonu'ndaki AEK Atina maçında Milan için sahaya çıkan Alessandro Costacurta'nın rekorunu (40 yıl ve 211 gün) kırdı, Ballotta. Durmadı, devam etti. Şampiyonlar Ligi'nin altıncı maç gününde Real Madrid ile eşleşen SS Lazio'nun kalesinde yer alan Ballotta, yenilenmesi çok ama çok zor olan bir rekorun altına imza attı (43 yıl ve 252 gün). Şampiyonlar Ligi'nde gol atan en yaşlı oyuncu ise, 23 Ekim 2002 günü Olympiacos'a 3-2 kaybeden Manchester United adına gol atan Laurent Blanc oldu (43 yıl ve 252 gün). İşin tersine baktığımızda da; 23 Kasım 1994'te takımı Anderlecht'in Steaua Bükreş ile oynadığı maça ilk 11'de başlayan Celestine Babayaro'nun (16 yıl ve 87 gün), 37. dakikada kırmızı kart görerek ilginç bir hatıra bıraktığını anlıyoruz futbolseverlere.

= En gollü karşılaşmalar:

8-3: AS Monaco v Deportivo (05.11.2003)
7-2: Paris Saint Germain v Rosenborg (24.10.2000)
7-2: Olympique Lyonnais v Werder Bremen (08.03.2005)
6-3: Villarreal v AaB Aalborh (21.10.2008)

= Şampiyonlar Ligi Tarihi'ndeki en farklı galibiyetler:

8-0: Liverpool FC v Beşiktaş (06.11.2007)
7-0: Arsenal v Slavia Prag (23.10.2007)
7-0: Juventus v Olympiacos (10.12.2003)
7-1: Bayern Münih v Sporting Lizbon (10.03.2003)
7-1: Manchester United v AS Roma (10.04.2007)
6-0: Marseille v CSKA Moskova (17.03.1993)
6-0: Leeds United v Beşiktaş (26.09.2000)
6-0: Real Madrid v KRC Genk (25.09.2002)

Şampiyonlar Ligi'nde bir maçta en az dört gol atmayı başaran beş oyuncu bulunuyor: Marco van Basten (25.11.1992, AC Milan 4-0 Göteborg). Simone Inzaghi (14.03.2000, Lazio 5-1 Marseille). Dado Prso (05.11.2003, AS Monaco 8-3 Deportivo). Ruud van Nistelrooy (03.11.2004, Manchester United 4-1 Sparta Prag). Ve Andriy Shevchenko (23.11.2005, Fenerbahçe 0-4 AC Milan).

En hızlı gol, Hollandalı Roy Makaay'a ait. 7 Mart 2006 günü Real Madrid'i 2-1 mağlup eden Bayern Münih adına rakip ağları sarsan Makaay, santra sonrasında gelişen 10.03 saniye içerisinde ulaşmıştı hedefe. Devam eden liste şu şeklilde: Gilberto, 20.07 saniye (25.09.2002, PSV Eindhoven 0-4 Arsenal). Alessandro Del Piero, 20.12 saniye (01.10.1997, Manchester United 3-2 Juventus). Clarence Seedorf, 21.20 saniye (28.09.2005, Schalke 04 2-2 AC Milan). Ve Marek Kincl (02.11.2005, Club Brugge 3-2 Rapid Wien). Şampiyonlar Ligi Tarihi'nde gol atan en genç oyuncu ise, 1 Ekim 1997 günü Rosenborg deplasmanında 5-1 mağlup olan Olympiacos'un Ganalı forveti Peter Ofori-Quaye (17 yıl ve 195 gün) olmuştu. Devam eden listede bulunan isimler şöyle: Bojan Krkic, 17 yıl ve 217 gün (01.04.2008, Schalke 04 0-1 Barcelona). Cecs Fabregas, 17 yıl ve 218 gün (07.12.2004, Arsenal 5-1 Rosenborg). Martin Klein, 17 yıl ve 241 gün. (27.02.2002, Panathinaikos 2-1 Sparta Prag). Aaron Ramsey, 17 yıl ve 300 gün (21.10.2008, Fenerbahçe 2-5 Arsenal).

= Şampiyonlar Ligi'nde en fazla forma giyen oyuncular
:

123 maç: Raul Gonzalez (Real Madrid)
120 maç: Roberto Carlos (Real Madrid ve Fenerbahçe)
114 maç: Ryan Giggs (Manchester United)
109 maç: Paolo Maldini (AC Milan)
107 maç: Paul Scholes (Manchester United)
104 maç: Thierry Henry (Monaco, Arsenal ve Barcelona)

= Şampiyonlar Ligi'nde en fazla gol atan oyuncular
:

64 gol: Raul Gonzalez (Real Madrid)
56 gol: Ruud van Nistelrooy (PSV Eindhoven, Manchester United ve Real Madrid)
50 gol: Thierry Henry (Monaco, Arsenal ve Barcelona)
47 gol: Andriy Shevchenko (Dynamo Kiev, Milan ve Chelsea)
42 gol: Filippo Inzaghi (Juventus ve Milan)
41 gol: Alessandro Del Piero (Juventus)

UEFA Şampiyonlar Ligi'nin yanı sıra Şampiyon Kulüpler Kupası, Kupa Galipleri Kupası ve UEFA Kupası gibi yarışmalar beraber değerlendirildiğinde ise, 174 maç ile Paolo Maldini zirveye çıkıyor. 142'şer maç ile Oliver Kahn (Karlsruher SC, FC Bayern Münih) ve Luis Figo (Sporting Lizbon, FC Barcelona, Real Madrid, Internazionale). Aynı yoldan devam ederek golcüler listesinde de değişiklik olduğunu görebiliriz. 64 gollü Raul yine zirvede. İkinci Ruud van Nistelrooy, 56 UEFA Şampiyonlar Ligi golünün yanına dört daha ekleyerek ikinci basamakta yerini koruyor. Devam eden liste: Andriy Shevchenko 56 gol, Thierry Henry 51 gol, Alfredo di Stefano 49 gol, Eusebio 47 gol, Filippo Inzaghi 46 gol ve Alessandro Del Piero 44 gol.

Şampiyon Kulüpler/Şampiyonlar Ligi Tarihi'nin istatiksel bilgilerine yapılan yolculuk bu kadar. İçerisinde bulunduğumuz sezonda ise; 8 gollü Lionel Messi, bu kategoride lider konumda bulunuyor. Asist krallığında Barcelonalı Xavi (6 asist), liderliği Franck Ribery ile paylaşıyor Bayern Münih'ten.

Her iki alanda da öne çıkan isim yok, Manchester United'dan. Belki, sona saklamışlardır kendilerini.

26 Mayıs 2009 Salı

Tugay Kerimoğlu: Blackburn Rovers Efsanesi



Blackburn Rovers efsanesi Tugay Kerimoğlu, takımının pazar günü West Bromwich Albion ile oynadığı maçın ardından aktif futbol kariyerine son noktayı koydu.

Galatasaray, 2000 yılında Kulüp Tarihi'nin en önemli başarısını elde ederken UEFA Kupası'na dokunamayan isimlerden biriydi, Tugay Kerimoğlu. Sürekli yan pas yapıyor ve ''ön alanda basan'' takımın hızını azaltıyordu. Ama bir gerçek daha vardı.

Galatasaray'ın Kopenhag'da kaldırdığı Kupa'ya gidiş yolunu açan gollerden biri de Tugay'ın ayağından, Hertha Berlin deplasmanında gelmişti. O gol ve hemen ardından gelen yaşadığı sevinç, 236 maçlık Galatasaray kariyerindeki en nadide anlardan biri olarak kazındı akıllara belki de. (Bir de 0-0'lık eşitlikle sona eren Manchester United karşılaşması sonrasında alındığı omuzlardaki hâli.)

Yine de, Galatasaray'ın UEFA koşusu devam ederken ayrıldı takımdan, ayrılmak zorunda kaldı.

30 yaşına merdiven dayayan Tugay Kerimoğlu, soluğu Ada'da alacaktı. Glasgow Rangers'ın oyuncusuydu artık. Henüz ilk maçında, sonradan oyuna girmiş ve ceza sahasının hemen dışından gönderdiği şut ile önemli bir gol pozisyonu yakalamıştı. Tugay, ne düşünüyordu o an, bilinmez; ama Glasgow Rangers sonrasında gelişecek sekiz sezonluk Premier League kariyerinde imzası hâline gelecekti, o şut. Bu noktada bir isimden daha bahsetmek gerekiyor: Graeme Souness.

İskoç menajer, takımı henüz Premier League'de bile değilken istiyordu, Galatasaray'daki öğrencisini. 2001-2002 Sezonu'nda geri sayım tamamlandı. Blackburn Rovers, tekrar en üst seviyeye çıktığında Tugay da Ewood Park'a adım atıyordu. Avrupa'ya giden, orada tutunan ve üstüne bir de transfer yapan nadir oyunculardan biriydi, Tugay. Ama yine de hak ettiği değeri buluyor muydu Türkiye'de, pek sayılmaz.

Hakan Şükür, Okan Buruk, Emre Belözoğlu, Fatih Akyel, Arif Erdem, Hakan Ünsal, Ümit Davala. Galatasaray'ın UEFA Kupası'nı kazanmasının ardından yurt dışına transfer olan oyuncular, bu isimler. Ama Tugay Kerimoğlu'nun hikâyesi daha farklı.

Söz konusu isimlerin tamamı, omuzlarında bir apolet ile gitmişlerdi Avrupa'ya. Tugay ise, neredeyse dışlanmıştı. Futbolu ne zaman bırakacağı merakla bekleniyordu. Geri dönüş yolu pek açık değildi. Üstelik; ayrıldığı takım Avrupa'da Kupa kazanmıştı. Yani, pek ihtiyaç da yoktu aslında Tugay'a. Diğer isimlere ''kapılar açık'' olacaktı, her zaman. Hatta, kurtarıcı olarak bile gelebilirlerdi yeni Galatasaray'a veya bu seviyedeki Beşiktaş ile Fenerbahçe'ye. Ama Tugay? Tugay, farklıydı. Giden oyuncuların akıllarının bir köşesinde mutlaka, ''Olmazsa dönerim Türkiye'ye!'' düşüncesi vardı. İster istemez olurdu bu. Ayıp değildi veya herhangi bir şey.

Tugay Kerimoğlu, hiçbir zaman söz konusu düşünce içerisine girmedi. Türkiye'deki baskılardan kaçmış ve Ada Futbolu'na sığınmıştı. Kaderiydi artık İngiltere. Geri dönmeyecekti. İlk başta zor gibi görünen bu durum, Tugay adına önemli bir motivasyondu belki de. Bu yüzden hevesliydi. 30 yaşından sonra bile öğrenmeye açıktı.

''Gidersem, Galatasaray'dan büyük camiaya giderim. Glasgow Rangers (Blackburn Rovers), Galatasaray'dan büyük müymüş ki?'' demedi. Özelliklerini biliyordu. Kariyerinin ikinci bölümü, Ada'da geçecekti. İngiltere'deki sistemi de tanıdı hemen. Tanımladı kendini. Herkesin özelliklerinden maksimum verimi almak isteyen bir sistemdi bu.

Belli kalıplarla yönetilmiyordu futbol. Yapılan işe bakış da bu şekildeydi. Koşmuyorsa, vardı bazı özellikleri. Yan pas yapıyorsa, mutlaka yarar sağlayacak bir tarafı vardı. Komple bir oyuncu olmayabilirdi, ama en üst seviyeye çıkarmak da imkânlar dahilindeydi. Kaleyi deneyince uzak mesafelerden, kimseler kızmayacaktı kendisine. Ve en sonunda her şey yolunda gitti. Premier League oyuncusuna evrildi, Tugay Kerimoğlu. Attığı 11 gol de farklı hikâyelere sahip oldu. ''Yapamazsam, dönerim!'' demedi Tugay. ''Yapacağım!'' dedi. Yaptı da.

''...Tüm futbolcuların anlaması gereken bir şey var. Topu takım arkadaşlarına ilettikleri an, yalnızca başlangıçtır. Bunun hemen ardından saha içerisindeki arkadaşlarınıza destek çıkmak ve yardım edilebilecek birilerini aramak zorundasınız.'' demişti 1981 yılında, Liverpool'un efsanevî menajeri Bill Shankly.

Tugay Kerimoğlu özelinde, Türkiye ve İngiltere'deki futbol farkını anlayabilmek adına önemli bir söz bu. İngiltere'de 233 maçta oynayabilir miydi yoksa, Tugay Kerimoğlu?

25 Mayıs 2009 Pazartesi

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Bundesliga 2008-09: Şampiyon VfL Wolfsburg



Almanya Bundesliga'da 2008-09 Sezonu sona erdi. WfL Wolfsburg, sürprize izin vermeyerek yeni bir Bundesliga Efsanesi'nin önüne geçti. Ve tarihindeki ilk lig şampiyonluğuna son hafta Werder Bremen'i 5-1 mağlup ederek ulaştı.

Eintracht Frankfurt (1991-92) ve Schalke 04'ün (2000-01) geçtiğimiz sezonlarda yaşadıkları trajedi ile yüzleşmemek adına ligdeki son karşılaşmasına oldukça hızlı başlayan Wolfsburg, bu sezon oluşturduğu öldürücü üçlünün elemanlarından Zvejdan Misimovic'in 6. dakikada bulduğu gol ile 1-0 öne geçti. 15'te Grafite, skoru 2-0'a getirdiğinde, Çarşamba günü UEFA Kupası'nı Final'de kaybeden rakibi Werder Bremen'in mücadele edecek gücü kalmayacaktı. Bu periyodu da iyi değerlendirdi, Wolfsburg. Grafite'nin hazırladığı pozisyon, Bremen savunmacılarından Prödl'ın kendi kalesine gönderdiği top ile sonlandı. 31. dakikada Diego, farkı tekrar ikiye getirdi. İkinci yarıda ise, bir Wolfsburg klasiği yaşandı. Grafite ile Edin Dzeko'nun birer golü, Bundesliga'nın yeni şampiyonuna harika bir final imkanı verdi.

Wolfsburg, 26. dakikada skoru 3-0'a getirdiğinde Allianz Arena'daki Bayern Münih-Stuttgart eşleşmesi, şampiyonluk maçı başlığından çıkıyordu. Artık, iki ekibin de tek hedefi vardı. Kazanan sezonu ikinci sırada bitirecek ve önümüzdeki sezon için Şampiyonlar Ligi'ndeki yerini ayıracaktı. Bayern Münih, rakibini hataya zorladı. Ve 16. dakikada Khalid Boulahrouz'un kendi kalesine attığı gol ile 1-0 öne geçti. Hâlâ bir şans var mıydı, bilinmez; ama diğer yandan Karlsruher deplasmanında kazandıktan sonra Allianz Arena'dan gelecek bir beraberlik haberini beklemeyi planlayan Hertha Berlin de ilk yarıda rakibinin baskısına dayanamayarak 2-0 geriye düşüyordu. Bayern Münih ve Stuttgart eşleşmesi, tamamen 2 ve 3. sıra takımının belirleneceği bir maç hâlini almıştı artık. 60. dakikada Mark van Bommel, Bayern Münih'i rahatlatan golü attı. Stuttgart'tan Mario Gomez'in üç dakika sonra bulduğu gol ise, skoru belirledi. Bayern 2-1 kazandı. Ve Şampiyonlar Ligi vizesini aldı.

Stuttgart, en azından üçüncü sırayı korumak istiyordu. Zira, önümüzdeki sezon için Şampiyonlar Ligi Playoff hakkı kazanacaktı, Markus Babbel'in öğrencileri. Korktukları gelmedi başlarına. Hertha Berlin, Karslruher maçının ikinci yarısında da iki gol gördü kalesinde ve sahadan 4-0'lık mağlubiyetle ayrıldı. Karlsruher adına önemli bir galibiyetti. Geçtiğimiz hafta Werder Bremen deplasmanında 3-1 kazanan Karslruher, son hafta I. Bundesliga'da kalabilmek adına ilk hamleyi yapmıştı. İkinci iyi haber, Arminia Bielefeld'den geldi. Karlsruher'in direkt rakibi olan Bielefeld, sahasında Hannover ile 2-2 berabere kalarak son sıraya iniyordu. Ama bir şeye daha ihtiyacı vardı Karlsruher'in, olmadı. Energie Cottbus, Leverkusen'i ikinci yarıda bulduğu gollerle 3-0 mağlup edince 16. sırada bitirdi sezonu. Ve II. Bundesliga'nın üçüncü sırasındaki Nürnberg ile Playoff oynama hakkı kazandı.

UEFA Europa League'de Almanya kontenjanını tamamlayacak son takımın belirleneceği karşılaşmalarda ise, dramatik bir son yaşandı. Haftaya beşinci sırada giren Borussia Dortmund'un Borussia Moenchengladbach deplasmanında alacağı puan, Eintracht Frankfurt ile dış sahada karşılaşacak Hamburg'un elde edeceği puandan az olmamalıydı. İki takım da eşit puanlara sahip olmalarına karşın; Borussia Dortmund, genel averajda rakibine oranla daha avantajlıydı. Hamburg, Frankfurt deplasmanında hızlı başlayarak David Jarolim ve Ivica Olic'in golleriyle 2-0 öne geçti. Ama 63 ila 64. dakikalarda gelen Frankfurt golleri, Borussia Park'taki Dortmund'a aradığı fırsatı verecekti. Aynı dakikalarda Jürgen Flopp'un öğrencileri de Blaszczykowski'nin golüyle 1-1'lik beraberliği yakalıyor ve UEFA Europa League'deki yerini ayırıyordu. Ta ki 90+1. dakikada Trochowski sahneye çıkana dek. Hamburg, 3-2 kazandı. Genç Dortmund'un Avrupa hevesi, kursağında kaldı.

Şampiyonluk, Şampiyonlar Ligi ve UEFA Europa League temsilcilerinin yanı sıra I. Bundesliga'ya veda eden takımlar belli olmuştu artık. Biraz daha Wolfsburg'a yoğunlaşma zamanı.



Tarihinin ilk lig şampiyonluğunu kazandı, Wolfsburg. Son üç haftada 13 gol atarak müthiş bir final yaptı. Forvet ikilisi Grafite ve Edin Dzeko, toplam 54 gol atarak (28+26) bu kategoride ligin en başarılı isimleri olurlarken 4-1-3-2'nin forvet arkasındaki ismi Zvejdan Misimovic de 21 golle kendi alanındaki uzmanlığını konuşturdu. Sezon boyunca farklı dönemlerde harika performanslar gösteren Wolfsburg, radikal bir son yazdı Bundesliga adına. Wolfsburg'u mutlu sona ulaştıran Felix Magath, önümüzdeki sezon ile birlikte Schalke 04'ün başına gidecek. Ve belki de yanına Edin Dzeko, Grafite, Zvejdan Misimovic, Josue ve Christian Gentner gibi başarılı oyunculardan bir veya birkaçını yanında götürecek; ama şu bir gerçek ki Wolfsburg, Bundesliga için hazırladığı son ile tarihteki yerini şimdiden aldı bile.

Wolfsburg, Bundesliga'da şampiyonluğa uzanırken lig tarihinin ''en uzun süreli galibiyet serisi'' rekorunu egale etti. Ve bu süreç içerisindeki yükselişi ile zaferin yolunu açtı. Serileri verelim ve üzerine konuşalım.
  • 10 - VfL Wolfsburg, 07.02.2009 ve 26.04.2009, v Energie Cottbus 0-2.
  • 10 - B. M'Gladbach, 14.04.1987 ve 31.07.1987, v VfL Bochum 1-2.
  • 9 - 1. FC Köln, 31.01.1970 ve 21.03.1970, RW Oberhausen 0-1.
  • 9 - Bayern Münih, 03.09.1980 ve 08.11.1980, 1. FC K'Laurten 2-4.
  • 9 - Bayern Münih, 18.08.2001 ve 17.11.2001, Werder Bremen 0-1.
  • 9 - Bayern Münih, 19.03.2005 ve 05.08.2005, B. M'Gladbach 0-3.
Wolfsburg'a şampiyonluğu getiren bu on maçlık seri, Energie Cottbus deplasmanında alınan 2-0'lık sürpriz yenilgi ile son bulmuştu. Ama 18. Hafta'daki Köln beraberliğinin ardından (1-1) gelişen periyotta toplanan 30 puan, Wolfsburg'u 8. sıradan 1. sıraya taşımak adına yeterli olacaktı. Sırayla bakalım, 10 hafta içerisinde Wolfsburg'un oynadığı maçlara.
  • 07.02.2009 VfL Wolfsburg 2:0 VfL Bochum
  • 14.02.2009 E. Frankfurt 0:2 VfL Wolfsburg
  • 21.02.2009 VfL Wolfsburg 2:1 Hertha BSC
  • 01.03.2009 Hamburger SV 1:3 Vfl Wolfsburg
  • 07.03.2009 VfL Wolfsburg 1:0 Karlsruher SC
  • 13.03.2009 VfL Wolfsburg 4:3 Schalke 04
  • 21.03.2009 A. Bielefeld 0:3 VfL Wolfsburg
  • 04.04.2009 VfL Wolfsburg 5:1 Bayern München
  • 11.04.2009 B. M'Gladbach 1:2 WfL Wolfsburg
  • 18.04.2009 VfL Wolfsburg 2:1 Bayer Leverkusen
Şubat 7 ve Nisan 26 arasında oynadığı tüm lig maçlarını kazanan Wolfsburg, serinin sekizinci maçından sonra zirveye çıkmayı başarmıştı. Felix Magath ve ekibinin sekizinci sırada tamamladığı 18. Hafta'da ligin ilk üç basamağını kendilerine mesken edinen takımlardan - 1899 Hoffenheim, Hertha BSC Berlin, Hamburger SV - hiçbirinin sezon sonunda bu seviyede yer almaması yeteri kadar ilgi çekici iken, 10 haftalık periyodun ardından Hoffenheim ile Wolfsburg'un yer değiştirmesi de bir o kadar enteresandı. 26 gol attı Wolfsburg, on maçlık galibiyet sekansında. Şimdi söyleyeceklerimiz ise, hiç de sürpriz değil. 26 golün 21'i Dzeko (11) ve Grafite (10) ikilisinden geldi.

Aşağıdaki tabloda serinin başlayacağı hafta öncesindeki durum ile seri sonunda oluşan puan tablosu arasındaki farkı görüyoruz:



1999 yılında yükseldiği I. Bundesliga'da arkasına Volkswagen adlı dev bir destek alan VfL Wolfsburg, devam eden yıllarda Andres D'Alessandro, Kevin Hofland ve Steve Marlet gibi önemli oyuncularla kadrosunu takviye etmesine karşın sürekli 9 ila 10. sıra arasında giden bir takım olmaktan öteye geçememiş; hatta 2005-06 ve 2006-07 Sezonları'nda küme düşme potasının bir basamak üstünde yer alarak I. Bundesliga'ya tutunmayı bilmişti. O zamanlara dönüp baktığımızda Wolfsburg'un bu sezon yaptığının ne denli büyük bir iş olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Erik Gerets'in başlangıcı, Wolfsburg'a şampiyonluğu getirmedi 2004-05 Sezonu'nda. Ama Felix Magath, doğru formülü buldu. Wolfsburg, tarihin en anlamlı şampiyonluklarından birini gönül rahatlığı ile kutlayabilir artık.

LeBron James: We Are All Witnesses!

Tarihe tanıklık etmek bu olsa gerek.

LeBron James, NBA Doğu Konferansı Finalleri'nin tüm seyrini değiştiren inanılmaz bir şut attı. Son saniye basketi, Cavaliers'a 96-95'lik galibiyeti getirdi. Ve ikinci maçın ardından seriye eşitlik geldi. Hidayet Türkoğlu'nun kariyerindeki en önemli gecelerden biri olabilirdi. Ama LeBron James daha kararlı çıktı.

Robert Horry'nin 2002 Batı Finalleri 4. Maçı'ndaki o mucize şutunun canlı şahitlerinden biriydi, Hidayet Türkoğlu. Yedi yıl sonra kader yine oyun oynadı O'na. O şut, Lakers'ın şampiyonluk yolunu açmıştı 2002 yılında. LeBron'un şutu da bir şeyler fısıldıyor sanki. Kesinlikle, yıllarca unutulmayacak bir gece. The Greatest Moments'ın yeni bir görüntüsü daha var artık.

Bir şey daha. 1989 yılında Michael Jordan, Craig Ehlo'nun üzerinden gönderdiği ''The Shot'' ile kariyerinin en önemli hamlelerinden birini yapmış ve Chicago Bulls ile birlikte ilk playoff serisini kazanmıştı (1989 NBA Playoffları, Doğu Konferansı 1. Tur 5. Maçı).

''LeBron James ve The Shot'' başlığı da tarihteki yerini aldı bu maç ile birlikte.

Bundesliga: Wolfsburg ve Dramatik Sonlar



Almanya Bundesliga'da 2008-09 Sezonu'na dair oluşan gizem dolu sorular, TSİ 16.30'da başlayacak dokuz karşılaşmanın ardından açıklığa kavuşacak.

Şampiyonluk yarışında üç takım bulunuyor, son hafta öncesi. VfL Wolfsburg (66), Bayern Münih (64) ve Stuttgart (64). Lider Wolfsburg'u üç puan arkadan dördüncü sırada izleyen Hertha Berlin (63) ise, geçtiğimiz hafta Schalke 04 karşısında kaybettiği iki puanın ne kadar değerli olduğunu anlamış olmalı. Sezon sonunda ilk iki basamaktaki takımlar, 2009-10 Sezonu için direkt olarak Şampiyonlar Ligi'ne katılma hakkı kazanırken üçüncü sırada yerini alacak takım, Devler Ligi için Playoff oynamak durumunda kalacak. Lig dördüncüsü ve beşinci sırada kalan ekip ise, UEFA Europa League vizesi alıyor. Bu anlamda, 58 puanlı iki takım Borussia Dortmund ile Hamburg arasındaki beşinci sıra yarışı da ilgi ile takip edilecek cinsten.

II. Bundesliga yolcusu olmamak adına yarışan dört takımdan ikisi, bugünden itibaren bir alt ligde yeni sezon için planlarını yapmaya başlayacak. Geçtiğimiz hafta Werder Bremen deplasmanından 3-1'lik skorla sürpriz bir galibiyet çıkaran Karslruher, rakiplerinin puan kaybetmesi ile (Energie Cottbus ve Arminia Bielefeld) en azından Playoff umutlarını korumayı bildi. Karlsruher'in yeni hedefi, evinde ağırlayacağı Hertha Berlin'den mutlaka puan almak. Energie Cottbus ile Arminia Bielefeld de iç sahada son hafta (Bayer Leverkusen ve Hannover). Karlsruher, iki takıma karşı da genel averaj üstünlüğünü elinde bulunduruyor. Ama işleri çok zor. Tüm bunlardan bağımsız olarak ligin 15. sırasında bulunan 30 puanlı Borussia Moenchengladbach ise, her ne kadar averaj konusunda sıkıntılı olmasa da, Borussia Dortmund ile oynayacağı maçtan bir puan alarak diğer skorları beklemeden Playoff stresini üzerinden atmak isteyecektir.

UEFA Europa League bir hedef. I. Bundesliga'da kalmak da öyle. (17. ve 18. sıradaki takımlar, direkt olarak II. Bundesliga'nın yolunu tutarlarken 16. basamakta kalan ekip, II. Bundesliga'yı üçüncü sırada tamamlayan takım ile iki ayaklı bir eleme turu yaşayacak.) Ama asıl heyecan, Bundesliga'nın zirvesinde.

Stuttgart deplasmanında aldığı 4-1'lik ağır mağlubiyetin ardından Borussia Dortmund (3-0) ve Hannover (5-0) galibiyetleri ile kalkan Wolfsburg, Bayern Münih'in geçtiğimiz hafta Hoffenheim deplasmanında takılmasıyla (2-2) son haftaya en yakın rakibinin iki puan önünde giriyor. Tamamen hedefsiz kalan ve Çarşamba akşamı da Shakhtar Donetsk'e karşı UEFA Kupası Finali'ni kaybeden Werder Bremen'i yenmesi hâlinde tarihindeki ilk lig şampiyonluğuna ulaşacak Wolfsburg. Lideri takip eden iki takım Bayern Münih ve Stuttgart'ın mücadelesi ise, Allianz Arena'da. Bayern ile Stuttgart'ın birincil hedefleri, kendi karşılaşmalarını kazanmak. Ardından da Wolfsburg maçından gelecek sonucu beklemeye başlamak.

Almanya'da iki veya daha fazla takımın ligi eşit puanlarla bitirmeleri durumunda, genel averaj devreye giriyor. Zirvede Wolfsburg'un müthiş bir üstünlüğü söz konusu. Son iki haftada elden edilen galibiyetlerin katkıları büyük tabii. Sırasıyla bakalım: Wolfsburg (66 puan ve +35), Bayern Münih (64 puan ve +28), Stuttgart (64 puan ve +21), Hertha Berlin (63 puan ve +11). Dolayısıyla; Wolfsburg'a bir beraberlik dahi yetebilir Werder Bremen karşısında, diğer taraftan yedi farklı Bayern veya on dört farklı bir Stuttgart galibiyeti gelmezse. Mucize lazım yani. Yalnızca bir futbol mucizesinden bile fazla olarak. Dördüncü sıradaki Hertha Berlin'in hedefi ise, muhtemel Bayern ve Stuttgart beraberliğine, Karlsruher galibiyeti ekleyerek direkt Şampiyonlar Ligi vizesini almak. Ama yine de oradan çıkacak her türlü sonuç, Hertha Berlin adına ilk üç sıra için avantaj. Tabii, galibiyet şartı ile.

Bundesliga'da son derece heyecanlı geçecek olan son haftanın programını da verelim:

WfL Wolfsburg v Werder Bremen
Eintracht Frankfurt v Hamburger SV
Bayern München v VfB Stuttgart
Energie Cottbus v Bayer Leverkusen
Arminia Bielefeld v Hannover 96
Karlsruher SC v Hertha BSC Berlin
1. FC Köln v VfL Bochum
B. Moenchengladbach v B. Dortmund
Schalke 04 v 1899 Hoffenheim

Wolfsburg'un mutlaka bir ya da mümkünse üç puana ihtiyacı var, kulüp tarihindeki ilk lig şampiyonluğu için. Ama ya olmazsa? Ve Allianz Arena'dan bir galip çıkarsa? Futbolda fazlaca görülmeyen son hafta trajedilerinden biri yaşanır kesinlikle. Edin Dzeko, Garifte ve Zvejdan Misimovic üçgeni özelindeki hücum futboluna yazık olur. Milyonlarca futbol sever büyük üzüntü yaşar. Evet, ama Bundesliga bu tip sonlara aslında pek de yabancı değil. Öyle ki; yalnızca yakın geçmişte bile çok net iki örnek var bu konuda. Biri 1991-92 Sezonu. Diğeri de 2000-01 Sezonu. Liderlerin son anda ve belki de son saniyelerde değiştiği iki sezon.



1991-92: Üç Ayaklı Şampiyonluk Mücadelesi

İki puanlı sistem zamanları... Şampiyonluk için üç takım yarışıyordu. Eintracht Frankfurt, Borussia Dortmund ve Stuttgart. Zirvedeki takımlardan tümünün kazandığı son hafta, 36. Hafta'ydı. Stuttgart, Borussia Moenchengladbach deplasmanın 10. dakikasında Fritz Walter'ın attığı gol ile kazanırken Borussia Dortmund da Wattencheid 09 ile oynayacağı maç için yaptığı geziyi Stephane Chapsuiat'ın attığı gol ve 1-0'lık galibiyet ile tamamlıyordu. Üç takım arasında en iyi konumda bulunan Eintracht Frankfurt da rakipleri gibi deplasmandaydı. Ve Olivier Kahn'lı Mehmet Scholl'lü Karslruher'i Anthony Yeboah ile Heinz Gründel'in golleri sonrasında 2-0 mağlup etmeyi başarmıştı.

20 takımlı I. Bundesliga'nın 36. Haftası'nda oluşan puan durumu şu şekilde olacaktı:



37. maç haftasına gelindiğinde zirvedeki üç takım evlerine dönüyorlardı. İçlerinde en rahat sonuca ulaşan ise, arka planda kalan Borussia Dortmund olacaktı. Bayer Leverkusen'i Stephane Chapsuiat, Knut Reinhardt ve Flemming Povlsen'in golleriyle 3-1 mağlup etmişti, Dormund. İlk iki sıradaki takımların işi bu kadar kolay değildi. Stuttgart, Matthias Sammer'in golü ile 1-0 öne geçtiği Wattencheid karşılaşmasından 1-1'lik beraberlikle ayrılırken Eintracht Frankfurt, daha çetrefilli bir yoldan geçiyordu. Bugün belki de şampiyonluğun kaderini belirleyecek Werder Bremen önünde skor avantajı ile soyunma odasına giden Frankfurt, rakibinin Wynton Rufer (77') ve Klaus Allofs (79') ile attığı gollere yalnızca Anthony Yeboah ile cevap verebilecekti.

1991-92 Bundesliga Sezonu'nun son haftası öncesinde ortaya çıkan görüntü inanılmazdı:



Üç takımın eşit puanla girdiği zirvede şampiyonluk yarışı, kümede kalma mücadelesini de yakından ilgilendiriyordu. Son haftada ilk söz alan ekip, Borussia Dortmund olacaktı. Stephane Chapsuiat'ın golü, Duisburg deplasmanında 1-0'lık üstünlüğü getirmişti Dortmund'a. Golsüz geçilen Hansa Rostock-Eintracht Frankfurt maçının ilk devresine karşılık Bayer Leverkusen'in evinde rakibine karşı yenik duruma düşen Stuttgart, soyunma odasına gitmek üzereyken Fritz Walter ile beraberlik golünü bulmuştu. 45 dakikalık bölümün ardından ''güncel puan durumu'' incelendiğinde Dortmund öne çıkıyordu. Uzun süre devam etti bu durum. Hem de çok uzun süre. Dortmund, Duisburg'a karşı olan üstünlüğünü devam ettirirken Eintracht Frankfurt, Jens Dowe'un golüyle yenik duruma düştükten üç dakika sonra Axel Kruse ile 1-1'i yakalarken Bayer Leverkusen-Stuttgart arasındaki karşılaşma da aynı skorla devam ediyordu. Ta ki 88. dakikada Guido Buchwold sahneye çıkana dek. Stuttgart, 2-1 öne geçip Dortmund ile puanını eşitlemişti. Frankfurt tarafından beklenen haber ise, çok daha kesin bir şekilde gelecekti.

Stefan Böger'in son dakika golü, Frankfurt'u lider girdiği son haftada üçüncü sıraya indirmek için yeterliydi. Mutlu sona ulaşan Stuttgart oluyordu.



Eintracht Frankfurt adına acı bir son. Ama iki puan yerine üç puanlık sistem olsaydı o dönemler; 36. Hafta'da farklı bir sıralama görebilirdik. 49-49-48 şeklinde puanlardan ziyade 67-69-66 gibi puanlar söz konusu olurdu. Sonuçta adalet bir türlü yerini buluyor. En fazla galibiyeti alan takım ulaşıyordu 1991-92 Sezonu'nda şampiyonluğa. 19 galibiyet almasına karşın kazanabilirdi Eintracht Frankfurt. Olmadı. Büyük trajediydi. Ama çok daha acısı yaşanacaktı Bundesliga'da. 2000-2001 Sezonu'nda. Futbolun unutulmaz öykülerinden biridir, 2000-2001 Bundesliga Sezonu'nun son haftasında yaşananlar. 1991-92'deki gibi üç takımlı veya üç haftalık bir gelişim değildi. Yalnızca ve yalnızca son hafta. Geçelim yavaşça ayrıntılara.



2000-01: ''Gönüllerin Şampiyonu Schalke 04!''


Schalke 04 ve Bayern Münih karakterleri özelinde yaşanan bir öyküydü bu. 1999 yılında Şampiyonlar Ligi Finali'ni oldukça dramatik bir son ile kaybeden Bayern Münih'in bu defa ''kazanan'' tarafta olduğu...

Sezonun son haftasına girilirken Bayern Münih (62), ikinci sıradaki Schalke'nin üç puan önünde lider konumda bulunuyordu. Bayern Münih'in ihtiyacı, Hamburg deplasmanında kazanılacak tek bir puandı yalnızca. Bu opsiyonda Bayern, Schalke'nin kendi taraftarı önünde Unterhaching ile oynayacağı maçın skoru ile ilgilenmeden şampiyonluğunu kutlamaya başlayacaktı. Bir mucizenin peşine takılmayı umut ediyordu, Schalke. Bayern Münih'in 62 puanı, 61 gol atıp kalesinde 36 gol görerek toplamıştı. 59 puanlı Schalke ise, 60 gol atıp 32 gol yiyordu sezon boyunca. Genel averaj Schalke'den yanaydı. Unterhaching galibiyetinin yanı sıra Bayern Münih'in Stuttgart deplasmanından mağlup dönmesi beklenecekti. Zor görünüyordu tabii.

Bayern Münih ve Hamburg arasındaki mücadele golsüz devam ederken Schalke'nin moralini bozan iki gol geliyordu Unterhaching'den. Breinreiter (3') ve Spizar (27'). İşler hiç de iyi gitmiyordu Schalke adına. Ama küçük bir kıvılcım yanmıştı devre sonunda. Önce ven Kerkchoven (44'), hemen ardından da Gerald Asamoah (45'). Schalke'nin devre sonundaki reaksiyonu, hiç fena sayılmazdı. Soyunma odasından 2-2'lik beraberlikle çıkan iki takımdan Unterhaching, 70. dakikada şansını Seifert ile zorluyor; ama cevap Böhme'nin dublesi ile geliyordu. 73 ve 74. dakikadaki iki gol, Schalke'yi maçta ilk defa öne geçirmişti. Yine de yeterli değildi. Bitime bir dakika kala Ebbe Sand'ın golü, en azından işin bir tarafını garantiye alıyordu. 5-3 kazanmıştı, Schalke.

Gelsenkirchen'i çıldırtan gol ise, Sergej Barbarez'den gelecekti. Bayern Münih, şampiyonluk için bir puana ihtiyacı olduğu maçın son dakikasında mağlup duruma düşüyordu. Ve bu, 1958 yılından lig şampiyonluğunu tadını alamayan Schalke taraftarları adına çok iyi bir haberdi. Ama kötü bir haber daha vardı. Hamburg ve Bayern Münih arasındaki karşılaşma, ev sahibi ekip taraftarlarının sahaya attığı konfetiler nedeniyle beş dakikalık bir gecikmeye uğramıştı. Bu da, Unterhaching'i 5-3 mağlup eden Schalkeli oyuncuların kendi maçlarının sona ermesinin ardından zemin üzerinde Hamburg'dan haber bekleyecekleri anlamına geliyordu. Tabii; 90. dakikada atılan gol, umutları yeşertmişti. Artık şampiyonluk hazırlıkları yapılmaya başlanıyordu; fakat diğer tarafta oynanması gereken 3 dakikalık bir süre daha vardı. Stadyumdaki skorborddan da yayın yapılıyordu. Bayern Münih maçına kilitlenmişti herkes. Ve o onda yürekleri ağızlara getiren bir pozisyon yaşandı...

Usta bir Hollywood senaristinin bile hayal gücünü zorlayacak bir final olmalıydı bu. Bir dönem Hamburg'un Schalke forması da giyen kalecisi Matias Schober, savunmada Tomas Ujfalusi'nin kendisine gönderdiği pası ellerinin arasına alınca, karşılaşmanın hakemi Markus Merk de pozisyonu ''geri pas'' olarak yorumladı ve kaleye yaklaşık sekiz metre uzaklıktan Bayern Münih lehine en direkt serbest vuruş verdi. Merk'in gösterdiği süre, tamamlanmıştı belki de. Bu yüzden yoğun itirazlar da vardı kendisine. Ama karar da verilmişti bir kere. Ceza sahası içerisindeki topun başına Kaptan Stefan Effenberg ile İsveçli savunma oyuncusu Patrik Andersson geldi. Effenberg dokundu. Andersson vurdu. Ve İsveçli'nin Bayern Münih için attığı ilk ve son gol, uzatma dakikalarında Bayern Münih'e 17. lig şampiyonluğunu getirdi.

Schalke taraftarları yalnızca 3 dakika ve 43 saniye boyunca kendilerini şampiyon olarak hissedebilmişlerdi. Ama eğer; ''Gönüllerin Şampiyonu'' diye bir tabir varsa futbolda, Gelsenkirchen'de 19 Mayıs 2001 günü o derin hayalkırıklığını yaşayan insanlardır. Futbolun en dramatik ''tek maç'' öykülerinden biridir işte bu.

2008-09: ?

WfL Wolfsburg, çok başka oynadı bu sezon. Sonuna kadar hak ettiler şampiyonluğu. Futbolu seven hemen herkesin istediği de onların herhangi bir kazaya uğramadan mutlu sona ulaşmaları. Diğer ihtimaller, 1991-92 ve 2000-01 Sezonları'nın yanına bir arkadaş daha getirir. Az kaldı cevapları öğrenmemize.