30 Haziran 2009 Salı

Dayro Moreno, Razak Omotoyossi, Sivasspor



Sivasspor, iki sezondur TSL'de belli bir seviyenin üzerinde bulunuyor. Mutlaka, birtakım nedenleri vardır bu çıkışın. İstikrardır, belki de kilit olan. Ama bu sezon, farklı. 2007-08 Sezonu'nda son haftalara kadar zirve yarışının içerisinde kalan Sivasspor, geçtiğimiz sezon da büyük beklentilerle başlamadığı lig maratonunda, Beşiktaş'ın ardından ikinci sırada yer aldı. Ve UEFA Şampiyonlar Ligi için Ön Eleme Turu oynama hakkı kazandı...

TSL'de fizik gücü yüksek, top tekniği düşük ve hızlı hücuma yatkın oyuncularla başarıyı yakalamıştı, Sivasspor. Özellikle iç saha maçlarında yararlanıyordu tüm bu özelliklerinden, Bülent Uygun'un takımı. İleride rakipleri ile ''güreşen'' Mehmet Yıldız ve hemen arkasındaki hızlı oyuncular, orta sahada rakibi bozan isimler, savunmada ise yine sert oynayan ve dar alanda başarılı olan elemanlar. İki sezondur birçok kişi, çeşitli yorumlar yaptı bu konuda. Üzerinde durup daha derin analizler yapmaya gerek kalmayabilir dolayısıyla. Ama bu sezon farklı. Çünkü öyle olmalı. Sivasspor, yeni sezon öncesi yaptığı transferlerle radikal bir yol izleyeceğinin sinyallerini şimdiden vermeye başladı.

Bilica, Herve Tum, Kanfory Sylla, Pini Felix Balili ve Sergio Pacheco ile yollar ayrıldı. Yabancılar üzerindeki planlar oldukça yeni olacaktı belli ki. Saydığımız bu isimler, Sergio Pacheco dışında, Sivasspor'un son iki sezondaki karakteristiğinin önemli parçalarındandılar. Savunmayı dar, hücumu hızlı oyuncuları ile açık alanda yapmayı tercih ediyordu Sivasspor. 2009-10 Sezonu transferleri sonrasında Bülent Uygun, bu fikri daha iyi takviyeler ile uygulamak istediğini gösteriyor adeta.

Yabancı transferlerden başlayalım evvela. 2007-08 UEFA Kupası Sezonu'nda Galatasaray'a karşı oynadığı futbolla dikkatleri üzerine çeken Beninli forvet Razak Omotoyossi'nin adı anıldı Sivasspor ile uzunca süre. Bülent Uygun'un açıklamalarının ardından transferin resmîyete kavuştuğunu kabul edebiliriz. Ama yine de erken. Ay başında Fransa Ligue 2 temsilcilerinden Metz'e üç yıllık imza attığı söylenen Omotoyossi'nin Metz Ligue 1'e çıkamadığı için kontratı feshettiği iddiaları var. Menajeri de oyuncusunun Fransa Ligue 2'de oynamak istemediğini açıklamıştı geçtiğimiz günlerde. (Galatasaray'ın rakibi olarak giydiği Helsingborg forması ile 2007-08 Sezonu'nda 28 golün altına imza attıktan sonra Suudi Arabistan'ın Al Nasr takımına geçmişti, Beninli forvet.)

Bonservis sorunu çözülürse, Sivasspor adına iyi bir ekleme olacaktır. Oyuncunun özellikleri hakkında konuşmadan önce, Ekim 2007'de kendisi ile ilgili yazdıklarımıza bir göz atalım.

...İç saha maçlarını 16.673 kişi kapasiteli Olympia Stadı'nda oynayan Helsingborg, özellikle bu sahada oynadığı maçlarda, skorlardan da anlaşılacağı gibi, gayet etkili oluyor. Forvette Henrik Larsson'un yanı sıra Beninli forvet Razak Omotoyossi'ye dikkat etmek gerekiyor. Geçtiğimiz sezonu, bu sezon Şampiyonlar Ligi İkinci Ön Eleme Turu'nda Beşiktaş'ın 1-0 ve 3-0'lık skorlarla elediği Moldova temsilcisi Sheriff Tiraspol takımından geçiren ve takımını tatmin edecek bir bonservis ücretiyle İsveç'e transfer olan Omotoyossi, UEFA Kupası maçlarında attığı gollerle adını duyurmayı başardı. 22 yaşında olan Beninli forvet, Helsingborg için çıktığı 29 maçta 19 gole imza atarken bu sezon UEFA Kupası'nda oynadığı 6 maçta ise 5 gol kaydedip iki asist yaptı ve takımının gruplara katılmasında en büyük pay sahiplerinden biri oldu.

Tüm gözler Larsson'dayken genç Beninli çıkıp skorda etkili olabilir. Özellikle savunmadaki adam paylaşımında dikkatli olunması gerekiyor diye düşünüyorum. Heerenveen ile oynanan rövanş maçının özetlerinde izleme fırsatı bulmuş olduğum oyuncu için maç sonunda ''Nereden buluyorlar böyle adamları!'' yorumlarıyla karşılaşmayacağımızı umuyorum.

Galatasaray, 2007-08 UEFA Kupası 2. Tur Grup Maçı'nda Helsingborg'a 3-2 mağlup olurken Omotoyossi de savunmanın art arda yaptığı hataları iyi değerlendirerek bir gol kaydetmeyi başarmıştı. Bir bakıma, Omotoyossi'nin sevdiği tarzda geçmişti o gece. Maçın henüz ilk yarısında 2-0 yenik duruma düşen Galatasaray, son yılların takım savunması anlamındaki en kötü performanslarından birini sergilediği karşılaşmada disiplinli rakibine boyun eğmişti. Omotoyossi ise, hızını kullanarak Galatasaray'a darbeyi vuran isimlerin arasına girmişti çabukça. Sivasspor'un önümüzdeki sezon oynamak istediği futbola yatkın bir oyuncu, Omotoyossi.

Sivasspor'un gündemindeki bir diğer önemli yabancı, Steaua Bükreş'in Kolombiyalı yıldızı Dayro Moreno.

Bülent Uygun, çok fazla uzağa gitmiyor anlaşılan. Galatasaray'ı mağlup eden yabancılar üzerine yoğunlaşıyor olmalı. Buradaki düşünce basit aslında. Sivasspor, TSL'de büyük rakiplerine karşı uyguladığı planı Avrupa Kupaları'ndaki takımlar üzerinde de gerçekleştirmek istiyor. Steaua Bükreş ve Helsingborg, bu anlamda esin kaynağı olabilir, Sivasspor için. Sezon başında Steaua Bükreş'i değerlendirirken özel olarak bahsettiğimiz isimlerden biriydi, Moreno. Kolombiya'nın Once Caldas takımı ile kulüp tarihinin en başarılı yıllarını yaşayan ''ikinci forvet'', 2 milyon €'luk bonservis bedeli karşılığında Romanya'ya gelirken Steaua Tarihi'nin de transfer rekorunu kırıyordu.

Şampiyonlar Ligi 3. Ön Eleme Turu'nda Galatasaray'a karşı istediği skoru eşleşmenin henüz ilk dakikalarında alan Steaua Bükreş'in yolu, tıpkı Helsingborg'un izlediği plan doğrultusunda oluşmuştu aslında. Moreno, takım oyunu ile yaşayan Steaua'da ''yıldız'' görünümündeki ender isimlerden biriydi. Ağustos 2008'de çıplak gözle izleme şansı bulduğumuz Moreno, Galatasaray savunmasının arkasına sarkmak isteyen Steaua'nun sol kanadında oldukça etkili görünüyordu. İlk 15 dakikada bu fikirle ile mücadele etmişti, Steaua. Ve Moreno ile Nicolita, 4-3-3 benzeri dizilişin her iki tarafında (sol ve sağ) gösterdikleri performans sonrasında takımlarına arzu ettikleri avantajı getirmişlerdi.

Yurt içi transfer stratejisine baktığımızda da benzer görüntüler mevcut, Sivasspor özelinde.

Erman Kılıç, zirve yarışını kendi yarı sahasında yapacak Sivasspor için son derece stratejik bir isim. (En azından plan, ilk dört sıra içerisinde yer almak olduğundan.) Topu önüne alıp koşan futbolculardan, Erman Kılıç. Yine de top tekniği fena sayılmaz. Antalyasporlu Uğur Kavuk'u savunmanın sağında oynamasına karşın bu kategoriye alabiliriz. Abdurrahman Dereli'yi pazarlama opsiyonuna karşın alınmış olmalı, bu oyuncu. Ki Abdurrahman, iyi bir takıma giderse; Sivasspor, paradan ziyade oyuncu takasına yönelecektir. Hayrettin Yerlikaya için de plan bu olmalı. Bülent Uygun, iki oyuncusundan birini Galatasaray'a gönderip Aydın Yılmaz ve Özgürcan Özcan gibi isimleri takıma kazandırmanın hayallerini kuruyordur belki de.

Sol bek pozisyonuna yapılan Ferhat Bıkmaz takviyesi önemli. 2005 yılında Peru'da Abdullah Avcı ile U-17 FIFA Dünya Şampiyonası'nda Yarı Final oynayan takımın parçalarından biriydi, Ferhat. Büyük umut bağlanan o kadrodabulunan oyuncuların seviye atlamaları için fazla zamanları yok artık. (Erkan Ferin, Deniz Yılmaz, Tevfik Köse, Caner Erkin, Özgürcan Özcan, Serdar Keşçi, Harun Karadaş, Aydın Yılmaz gibi.) Hannover 96'dan alınan Ferhat'ın elinde fena olmayan bir fırsat var şimdi. Hayrettin Yerlikaya'dan formayı da alabilir. Bunun dışında; Bilica karşılığında alınan Yasin Çakmak, Brezilyalı savunma oyuncusunun yerini doldurabilecek tarzda bir oyuncu. Özellikle kısa mesafelerde ''uzaklaştırıcı'' olarak değerlendirilebilir.

Gelinen son noktada ufak bir değerlendirme yapmak gerekir, Sivasspor hakkında.

Toplamda, geçtiğimiz sezonlar özelindeki düşüncelerini daha iyi oyuncularla sahaya dökmek istiyor Bülent Uygun. Ortaya çıkan sonuç bu şekilde en azından. Ama yalnızca tek bir fikir var ortada. Moreno, bu anlamda ''çeşitlilik'' getirebilecek isimlerden biri takıma. Sivasspor'un dezavantajı, beklentilerin bu defa yüksek olması. Plan eksikliği, canlarını yakabilir. Yine de, yeni sezon için heyecan verici bir takım oluşturuluyor. Her ne kadar köklü değişiklikler yapılmış olsa da, izlemek gerekir Sivasspor'u.

(Tabii, bir de transferlerin kesinlik kazanması lazım. Olursa, Yannick Kamanan'ı da dahil ederek, ek değerlendirme yapmaya çalışabiliriz.)

Savaş Hâli: Panathinaikos v Olympiakos



Transfer sezonlarının kendine has öyküleri arasında başı çeker, ezelî rakipler arasındaki çekişmeler. A Kulübü bir oyuncuya talip olur. Ardından en büyük rakip B, takip eder onu. Aslında hiç ihtiyacı yoktur, ama sporcunun A Kulübü'ne gitmemesidir önemli olan ilk etapta. Ülkemizde de oldukça fazla örneği vardır bu durumun.

Son 20 yıla bakıldığında en eski hikâyelerden biri olarak, Rıdvan Dilmen'in Fenerbahçe'ye transferi, fena bir başlangıç sayılmaz. 90'larda İzmirspor'dan çıkan büyük yetenek Tufan Apaydın'ın kariyer gelişimi de. Her iki isim de önce Galatasaray forması giymelerine karşın Fenerbahçe'ye transfer olmuşlardır. 2000'lerde yine Çağdaş Atan, Galatasaray forması ile poz verdikten sonra Beşiktaş'a geçmiştir. 2001-02 Sezonu'nu Galatasaray'da kiralık olarak geçiren Farryd Mondragon'un takımı Metz'in Kolombiyalı kalecinin bonservisini Beşiktaş'a vermesine karşın oyuncunun ısrarı sonucu, mutlu sona Galatasaray'ın ulaşması da güzel bir örnektir konumuz için. Özellikle; 90'ların üzerine gidilirse, zengin bir içerik karşılayacaktır bizi.

Klasiktir tüm bunlar. Yaşanması gerekir. Şimdilerde, Mehmet Topuz... Beşiktaşlı olduğunu açıkladıktan sonra Fenerbahçe'ye transfer oldu. İşin içerisindeki en kârlı taraf, Kayserispor tabii. İnanılmaz yüksek bir gelir elde ettiler, Mehmet Topuz transferinden. Ve aslında devam eden görüntüdeki tüm piyasayı etki altına aldılar. Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören, çifte kupalı sezonun hemen ardından transfer mevsimine bir hezimet ile başlayınca, tüm stratejisini değiştirmek durumunda kaldı. Önce Gaziantepspor'dan İsmail Köybaşı ile anlaşıldı. Ederinden çok yüksek bir fiyat ve Serdar Kurtuluş gibi genç bir oyuncu karşılığında. Sonrasında Nihat Kahveci alındı. Fenerbahçe'den Volkan Demirel ve Diego Lugano'ya talip olduklarının haberleri çıkmaya başladı. Muhtemelen de devam edecek haberler.

Türkiye'de böylesi olaylar süregelirken rekabetin en ateşli yaşandığı Yunanistan'da hiç farklı değil durumlar. Olympiakos ve Panathinaikos, karşılıklı hamleler ile geçiriyorlar transfer sezonlarını. Sebastian Leto ile başlayan, Olof Mellberg ile kızışan, Djibril Cisse ile yön değiştiren ve en sonunda Michael Owen ile devam etmesi beklenen hamleler...

Sebastian Leto. 2007 yılında Liverpool menajeri Rafael Benitez'in Lanus takımından transfer ettiği Arjantinli genç orta saha oyuncusu, Kızıllar'da herhangi bir lig maçına çıkamadan 2008-09 Sezonu başında Olympiakos'a kiralanmıştı. Yunanistan'da inişli-çıkışlı bir performans gösteren Leto, önümüzdeki sezon La Liga'da Villarreal'i çalıştıracak olan dönemin Olympiakos antrenörü Ernesto Valverde ile yaşadığı sorunlar sonrası Pire'deki kariyerini tehlikeye atıyordu. Leto ve Valverde arasındaki disiplin başlıklı tartışmalar, öyle bir hâl almıştı ki; Valverde, oyuncusunu antrenman sahasından kovmaya kadar götürecekti işi. Yine de ortalamanın üzerinden bir oyuncuydu, Leto.

Olympiakos'daki geleceği belli değildi. Liverpool menajeri Rafael Benitez ise, transfer sezonunda gelecek her bir Euro'nun kulüp için kâr olduğunu biliyordu. Ve oyuncuya talip olan takımlardan Panathinaikos ile masaya oturuldu. Panathinakos, kısa süre içerisinde Sebastian Leto ve Liverpool ile anlaşmaya vardı. Leto, 2009-10 Sezonu'ndan başlamak üzere dört yıl boyunca devam edecek bir sözleşme imzaladı Panathinaikos'la. İyi bir başlangıç sayılabilirdi, PAO adına. Zira savunmaya da üst düzey bir takviye yapmak üzerelerdi. Juventus'un İsveçli oyuncusu Olof Mellberg için Torino kulübü ile 3,5 milyon € karşılığında anlaşılmıştı. Ta ki; Olympiakos, araya girip Mellberg transferini resmiyete dökene dek.

(Olof Mellberg, mevcut piyasada Yunanistan Ligi gibi bir seviye için getirilebilecek en iyi savunma oyuncularından biriydi hiç kuşkusuz. Stoper arayışlarını sürdüren Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın böylesi bir isimle neden ilgilenmedi, bilinmez. Belki de Olympiakos ve Panathianikos arasındaki transfer yarışından dolayı.)

Olof Mellberg transferi sonrası canı yanan Panathinaikos, çareyi başka vücutlarda aradı. Fitil ateşlenmişti. Önce Leto, ardından Mellberg. Direkt ilişkili iki transfer takiben Panathinaikos, ezelî rakibi Olympiakos'un hamlelerini gölgede bırakmaya karar vermişti. İyi bir seçim yapıldı. Gilberto Silva ile Georgios Karagounis'li orta saha ikilisinin önüne Sebastian Leto takviyesini yapan Panathinaikos, 4-2-3-1'in ucuna da Djibril Cisse'yi ekledi. Geçtiğimiz sezon Premier League sevdası dolayısıyla Marsilya'dan Sunderland'e kiralanan Fransız forvet, 8 milyon € karşılığında Panathianikos'a transfer oldu. Son 13 lig sezonunda 12 defa Olympiakos şampiyonluğu gören PAO adına çok önemli bir ekleme.

Şimdi sıra, Olympiakos'a geçti. Listede önemli bir isim bulunuyor. 2008-09 Sezonu sonunda Premier League'den Championship'e düşen Newcastle United'ın yıldızı Michael Owen. Fransa'daki 1998 FIFA Dünya Kupası'nda gösterdiği performansla kariyerine müthiş bir başlangıç yapan Owen, Liverpool kariyerinin ardından serbest düşüş içerisinde. Real Madrid ile verdiği La Liga molasından sonra İngiltere'ye Newcastle United forması ile dönmüş; ama ilk iki sezonunda sakatlıklardan dolayı takımına yararlı olamamıştı, 29 yaşındaki forvet. Son iki sezonda ise, 30 maç barajını aşmayı başardı. Tüm bunların ardından Cisse ve Owen, Yunanistan'a transfer olurlarsa, Galatasaray için yazdığımız naçizane reçetenin iki ilacı kaptırılmış olacak tabii.

Sebastian Leto. Olof Mellberg. Djibril Cisse. Michael Owen. Ya da... Mehmet Topuz. Nihat Kahveci. Volkan Demirel. Diego Lugano. İsimler farklı olsa da ezelî rekabetin ruh hâli, tüm topraklarda aynı şekilde koruyor kendine özel o çekişmeleri. İlerleyen günlerde neler olacak, bakalım.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Vince Carter Üzerinden Hidayet Türkoğlu



2009 NBA Draft haftasının popüler takas hamlelerinden biri de New Jersey Nets ile Orlando Magic arasında gerçekleşti. 2010-11 Sezonu'nun planları içerisindeki Rod Thorn, elindeki son büyük kontratlı oyuncu olan Vince Carter ile Ryan Anderson'ı Magic'e gönderirken Rafer Alston, Tony Battie ve Courtney Lee'yi kadrosuna katmayı başardı.

Jason Kidd, Vince Carter ve Richard Jefferson. İki sezon öncesine kadar New Jersey Nets takımının formasını giyen bu üçlü arasından kopan ilk isim Kidd olmuştu. Thorn, müthiş bir iş başararak hem Devin Harris gibi genci kadrosuna katmış hem de müthiş bir tasarruf yaparak çıkmıştı o alışverişten. Öylesine önemli idi. Çünkü Harris, 2010 Yazı'nda oluşturacağı yeni kadronun (LeBron James, Dwyane Wade, Chris Bosh, Amare Stoudemire, Dirk Nowitzki, Steve Nash, Joe Johnson ve Manu Ginobili gibi birçok değerli oyuncunun serbest kalacağını bir kez daha hatırlatalım), sac ayaklarından biri olacak. Bir taşla iki kuş!

Geçtiğimiz sezon başında Richard Jefferson, elden çıkarıldı. Milwakuee Bucks'a gönderilen Jefferson karşılığında Yi Jianlian ve Bobby Simmons Nets'in yeni oyuncuları oldu. Basit bir denklem daha. Simmons'ın sözleşmesi, 2009-10 Sezonu sonunda bitiyor. Jianlian için de Nets, opsiyon hakkına sahip. Oyuncu hakkındaki tasarruf, tamamen New Jersey Nets'e ait. Jason Kidd özelinde Dallas Mavericks ile girilen alışverişteki kadar dünyaları alamasa da istediğini elde etmeyi başarmıştı, Rod Thorn. 2008 NBA Draftı'nda ise 10. sıradan Brook Lopez'i seçerek yine müthiş bir çıkarıyordu.

Jason Kidd, Richard Jefferson ve Vince Carter üçlüsü içerisinden kalan oyuncunun Carter olması, Thorn'un bir başka numarasıydı. Brooklyn'e taşınma planları içerisinde olan Nets için Carter, New Jersey'deki taraftarların maçlara gelme nedenlerinden biriydi çünkü. Takım her ne kadar kötü olursa olsun Carter, tribüne gelen insanlara iyi birer gece yaşatabilirdi. Yi Jianlian ise, bölgedeki Çin nüfusunu salona çekmek adına hiç de fena bir fikir sayılmazdı. Tüm bunların toplamında, kalan Carter oldu. Birçok takas senaryosu yazılmıştı hakkında. Ama en sonunda Nets, Carter ile devam etti. Tabii, bu birlikteliğin çok uzun sürmeyeceği belliydi. Thorn, Carter gibi gideceği takıma kısa vadede büyük katkı sağlayabilecek bir oyuncuyu istediği zaman pazarlayabilirdi.

Orlando Magic ve Vince Carter, bu anlamda birbirleri için yaratılmıştı adeta. Magic, kaybedilen NBA Şampiyonluğu'nun ardından iyi bir yıldıza ihtiyaç duyuyordu. Thorn ise, oyuncunun üç yıl için alacağı yaklaşık 52 milyon dolardan kurtulmak istiyordu acilen. Sonuç olarak, iki tarafın hedefleri doğrultusunda bir anlaşma çıktı ortaya.

NBA'deki en başarılı genel menajerlerden olan Rod Thorn ile bu kategoride pek de iyi sayılmayan Otis Smith görüşmesinde Thorn lehine bir netice oluşması, sürpriz sayılmazdı. New Jersey Nets'in planlarını herkes biliyordu zaten: 2010-11. Carter ve Anderson karşılığında takıma kazandırılan isimlerden Rafer Alston ile Tony Battie, kontratlarının son sezonlarındalar. Önümüzdeki sezon, New Jersey Nets ile olan birliktelikleri nihayete erecek. Diğer yandan; Courtney Lee de, tıpkı Devin Harris örneğinde olduğu gibi, Nets'in bu alışverişteki en büyük kazancı olacaktır.

NBA'deki ilk sezonunda Finaller'e kadar yükselen ve bu seviyede bir çaylaktan hiç beklenmeyecek sakinlikte oynayan Lee, Magic'in gelecek planları adına önemli kozlarından biri olabilirdi. Ama Otis Smith, bazı riskleri göze alarak Vince Carter için Lee'den vazgeçti. Orlando Magic tarafından bakıldığında olaya, Vince Carter'ın gelmesi son derece olumlu. Dwight Howard'ın yanı sıra All-Star seçilen iki oyuncusu daha vardı Magic'in. (Rashard Lewis ve Jameer Nelson.) Ancak Magic, şutuyla yaşayan bir takımdı. Ve bunları yalnızca belli setler üzerinden yapabiliyordu. Her ne kadar, Playofflar'da Hidayet Türkoğlu'nun mucizevî oyunlarını izleme fırsatı bulsak da. Carter, Dwight Howard'ın iyi tutulduğu ya da Magic'in kötü şut kullandığı maçlarda kendi şutunu yaratarak fark oluşturabilecek bir oyuncu. Bu yüzden önemli.

New Jersey Nets, yalnızca bu alışverişten 2010-11 Sezonu için 16.5 milyon dolarlık bir tasarruf yapacak. Genel görüntü ise, muazzam. 2009-10 Sezonu'nda yalnızca 45.6 milyon dolar olan oyuncu maaş toplamı, 2010-11 Sezonu özelinde -şimdilik- 6.6 milyon dolara kadar düşüyor. Hakikaten inanılmaz. Geçtiğimiz aylarda serbest bırakılan Stromile Swift'i de eklersek Bobby Simmons, Tony Battie, Rafer Alston, Trenton Hassell, Jarvis Hayes, Maurice Ager ve Chris Douglas-Roberts'ın sözleşmeleri sezon sonu itibariyle bitiyor. Yi Jianlian, Brook Lopez, Sean Williams ve Courtney Lee'nin geleceği, New Jersey Nets'e bağlı. Dört oyuncu için de takım opsiyonu söz konusu. Fakat yaş ortalaması 22 olan dörtlü, Nets'in sonraki yılları adına önemli isimler. Devin Harris'i de katabiliriz bu sınıfa çabukça.



Tüm bunların ardından konuşulması gereken bir isim daha var: Hidayet Türkoğlu. 1 Temmuz 2009 tarihinde serbest kalıyor, Hedo. Magic adına özellikle Playofflar'da harika performanslar ortaya koyan Hedo'nun hak ettiği değeri bulacağı bir takıma gitmesi muhtemel. Aslına bakılırsa, kendisi için çok iyi bir liman Orlando Magic. Ama daha iyisi de olabilir.

Dwight Howard'ın kaçırdığı serbest atışlarla damga vurduğu NBA Finalleri 4. Maçı'nda 25 sayı ile oynayan ve takımını maçın sonuna dek skorda tutan Hidayet Türkoğlu, ESPN tarafından gecenin en başarısız oyuncusu seçilmişti. Bir örnek bu. All-Star'da yapılan haksızlık ve Vince Carter transferinin hemen ardından pabucunun kısa süre içerisinde dama atılması da. Yapılan yorumlar, Hidayet'in Magic'ten ayrılacağı yönünde. Otis Smith, önümüzdeki dört sezon için Rashard Lewis'e ödeyeceği 86 milyon doların hesabını daha önce yapmış mıydı, bilinmez; ama şu bir gerçek, Vince Carter ile (üç sezon, 50 milyon dolar) sınıra kadar gelindi. Şu an için maaş toplamı 68,065,216 $. Magic'in Hidayet'le yeniden anlaşması durumunda, lüks vergisi kaçınılmaz oluyor. (71 milyon $, sınır.) Hidayet ise, şu an kazandığı ücretten daha fazlasını alabilir (6,8 M $).

Hidayet Türkoğlu için bir takım çok fazla öne çıkıyor: Portland Trail Blazers. Dedik ya, Magic ideal bir takım; ancak Blazers'da daha bile iyi olabilir, Hidayet. Portland, NBA'de maaş dengesi en uygun takımlardan biri şu an. 9 milyon $ kazanan Darius Miles'ı saymazsak (ki uzun bir hikâye bu), en fazla ücret alan oyuncu 6,8 milyon $ ile Joel Przybilla. NBA Tarihi'nde playoff oynayan en genç kadro olmayı başaran Portland, önümüzdeki yıllarda LaMarcus Aldridge, Brandon Roy, Channing Frye, Rudy Fernandez ve Travis Outlaw gibi isimlerle şampiyonluğun en büyük adaylarından biri olacak uzunca bir süre için. Hidayet, Portland'a aradığı fırsatı verebilir. Tecrübesi, soğukkanlılığı, clutch-time becerisi ve daha birçok farklı özelliği ile. Rose Garden, çok keyifli bir salon. Ve aslında Hidayet adına özel bir arena. (Gerçekleşirse transfer, konuşuruz üzerine.)

Portland Trail Blazers, Sergio Rodriguez'i Sacramento Kings'e gönderdikten sonra, Hidayet Türkoğlu'na 9-10 milyon dolarlık bir bütçe ayırabilecek durumda. Salary cap anlamında rahat takımlardan biri olan Detroit Pistons (Allen Iverson ve Rasheed Wallace ile yolların ayrılmasından sonra yaklaşık 35 milyon dolarlık bir boşluk oluşacak), ana hedeflerini Carlos Boozer ve Lamar Odom gibi oyuncular olarak belirleyebilir. Bu yüzden; Hidayet için en muhtemel senaryo, Portland Trail Blazers.

Sonuç.

Vince Carter, Orlando Magic için iyi bir seçim. New Jersey Nets, istediğini alan takım konumunda yine. Courtney Lee, müthiş ekleme. Rafer Alston ile Tony Battie'nin sözleşmeleri sezon sonunda biteceği için 2009-10'da alınacak maksimum verim sağlanmaya çalışılacaktır. Vince Carter sonrası serbest kalmayı biraz daha ciddi düşünmesi muhtemel olan Hidayet Türkoğlu adına da iyi tercih Portland Trail Blazers olacaktır. 1 Temmuz 2009'u bekleyelim şimdilik.

28 Haziran 2009 Pazar

Shaquille O'Neal: Bir Meydan Okuma Daha!



NBA'de tüm zamanların en renkli karakterlerinden biri olan Shaquille O'Neal, yine tek bir hamle ile 2009 NBA Draftı'nın gerçekleşeceği geceyi eline geçirdi.

2008-09 Sezonu'nun son gününde Kobe Bryant, Shaquille O'Neal olmaksızın ilk şampiyonluğunu kazanıyordu. Bu durum, Shaq'in harekete geçmesi adına yeterli bir nedendi. Lakers ile 2000, 2001 ve 2002 yıllarında art arda üç defa zirveye çıkan Shaq, 2006 NBA Finalleri'nde Miami Heat'in süper yıldızı Dwyane Wade'in partneri olarak Florida ekibi ile bir şampiyonluk daha yaşamıştı. Lakers'tan ayrıldıktan sonra Kobe ile arası hep açık olan Shaq, 2009 NBA All-Star Haftasonu'nda sergilediği sıcak tavırla sürpriz senaryoların ortaya çıkabileceği izlenimini verse de kendisine bambaşka bir yol seçerek Cleveland Cavaliers'a gitti.

Şubat 2008'e dönelim. Shaquille O'Neal, uzun bir aranın ardından ilk defa All-Star olamıyordu. Miami Heat ile kazandığı NBA Şampiyonluğu'nun değeri ise, çoktan unutulmuştu. Hamleye ihtiyacı vardı yine. Ve bir kez daha tek başına gösteriyi çalıyordu. Los Angeles Lakers'ın Memphis Grizzlies'in yıldızı Pau Gasol'ü almasından hemen sonra Miami ve Phoenix arasında Shaquille O'Neal takası gerçekleşecekti. Shaq, transferin resmî olarak açıklandığı gece Phoenix Suns'ın New Orleans Hornets ile oynadığı maçı kulüp localarından izlerken ayağa kalkarak yüzük parmağını gösteriyordu taraftarlarına. Olmadı ama. Kobe Bryant ve Dwyane Wade ile şampiyonluklar yaşayan Shaq, Steve Nash'i bu zevkten mahrum bırakıyordu.

Phoenix Suns ve Shaquille O'Neal ilişkisi, daha en başından, ideal bir birliktelik sayılmazdı. Birtakım nedenler vardı elbet. İki taraf özelinde de. Dönemin Suns antrenörü Mike D'Antoni ve Genel Menajer Steve Kerr arasında anlaşmazlıklar oluşuyordu bu yüzden. Kerr, Phoenix Suns'ın sahip olması gereken playoff sertliğinden dolayı istiyordu Shaq'i. D'Antoni ise, bir sistem kurmuştu. Ve Shaq karşılığında Miami Heat'e gidecek olan Shawn Marion, bu sistemin en önemli parçalarından biriydi. Tabii, diğer yandan Suns'ın galibiyet oranı %50'nin üzerindeki takımlarla oynadığı 15 maçta aldığı 10 mağlubiyet vardı kağıt üzerinde. Tim Duncan, Yao Ming, Carlos Boozer, Tyson Chandler, Pau Gasol ve Andrew Bynum'a Boris Diaw'dan biraz daha iyi bir cevap gerekiyordu, ek olarak.

Shaquille O'Neal'in ihtiyacı vardı böyle bir takas hamlesine. Rakamları da bunu işaret ediyordu açıkçası. Kariyerinin ilk 15 sezonluk bölümünde maç başına 36.6 dakika alan Shaq, bu süre içerisinde 25.9 sayı gibi muazzam bir ortalama yakalarken 2007-08 Sezonu'nun Şubat ayına kadar olan bölümünde rakamları 28.5 dakika ve 14.2 sayıya kadar düşüyordu. Toplamda, gerçekleşmesi gerekiyordu bu takasın. Ama Shaq'in Playoff sertliği kazandırmak için geldiği Phoenix Suns, 2008-09 Sezonu'nu 82 maç ile tamamlayınca bir ayrılık daha kaçınılmaz oldu. Aslında beklenen bir sonuçtu. Run&Gun ile çok rahat playoff yapan Suns, post-season'da zorlanıyordu. Shaq ile tam tersi olabilirdi. Karşılaştığımız tablo da bunu gösteriyor zaten.

Cleveland Cavaliers, LeBron James ve Shaquille O'Neal. Harika, heyecan verici bir birliktelik bu. İçerisinde çok sayıda basketbol hikâyesi bulundurabilecek cinsten.

Geçtiğimiz sezon takas gecesinin son dakikalarında gündeme gelmesine karşın gerçekleşmeyen alışverişte Cavaliers, Shaquille O'Neal karşılığında Sasha Pavlovic ve Ben Wallace'dan vazgeçerken Phoenix Suns'a 2010 NBA Draftı'ndaki ikinci tur seçme hakkı ile 500.000 $ nakit para da göndermeyi kabul etti. 2010-11 Sezonu öncesi oyuncu opsiyonuna sahip olacak LeBron James'in şehirden ayrılmaması adına her türlü fedakârlığı yapması beklenen GM Danny Ferry, yıldızını mutlu etmek adına böylesi bir hamlede bulundu. Tabii diğer yandan, daha evvel 2009-10 Sezonu sonunda basketbolu bırakacağını açıklayan Shaquille O'Neal ile de şampiyonluk gelmezse, LeBron'un gidişini engellemek çok daha güç olacaktır.

Kobe Bryant, Dwyane Wade ve LeBron James. NBA'in hâlihazırdaki en büyük üç yıldızı ile takım arkadaşlığı yapmış olacak, Shaquille O'Neal. İlk ikisi ile şampiyonluk yaşamıştı. Üçüncüsü ise, yeryüzünde NBA Şampiyonluğu'nu herkesten daha fazla isteyen bir insan. Gelecek sezon, bu anlamda müthiş bir meydan okuma.

2008-09 Sezonu'nda tüm rakiplerini sürklase ederek NBA Doğu Konferansı Finalleri'ne kadar yükselen Cleveland Cavaliers, Doğu'da kendisine ters gelebilecek tek takım olan Orlando Magic'e toslamıştı. Dwight Howard özelindeki Magic karşısında Cavaliers'ın verebileceği cevap sayısı oldukça azdı çünkü. Şimdi, Shaquille O'Neal oradaki duruşuyla bile başlı başına karşı koyabilir Magic pota altına. Zydrunas Ilgauskas, Ben Wallace, Anderson Varejao, Darnell Jackson ya da JJ Hickson. Tamamı faul problemi ile yüzleşmek durumunda kalıyordu Dwight Howard ile olan eşleşmelerinde.

Shaq, Cavaliers ilk beşine yerleşecektir. Bu hamle sonrasında Zydrunas Ilgauskas'ın geleceği ise belirsiz. Dakikaları paylaşabilirler. Ya da 11.5 milyon $ olan kontratındaki oyuncu opsiyonu hakkını kullanabilir, Ilgauskas. Ama bu seviyede bir sözleşme bulması pek kolay değil. Bu yüzden, devam etmek isteyecektir Cavaliers ile. Diğer tarafta, Chicago Bulls sayesinde kazandığı kontratın sefasını süren Ben Wallace, 15 milyon $ olan gelirinden basketbolu bırakarak vazgeçebilir. Phoenix Suns ise, maaş sınırında dev bir avantaja sahip olur böylece.

Shaquille O'Neal'in Cleveland Cavaliers'da giyeceği forma numarası da belli oldu. NBA kariyerine başladığı Orlando Magic'de 32 numaralı forma ile mücadele eden Shaq, Los Angeles Lakers'a takas olduğunda Magic Johnson (32) ve Kareem Abdul-Jabbar'ın (33) emekli edilen formaları nedeniyle 34 numarayı sırtına geçirmiş ve yeni forma numarası ile üç şampiyonluk birden yaşamıştı. Miami Heat'te 32 numaraya geri döndükten sonra ise Phoenix Suns'ta da 32 ile devam etmişti, Shaq. Cleveland Cavaliers'da ise kolej kariyerini hatırlayacak. NBA'deki --muhtemelen-- son sezonunda 33 numarayı kullanarak lise ve kolej yıllarına geri dönüyor, Shaquille O'Neal. En azından forma numarası anlamında.

Sonuç.

Shaq, işte tam da bu yüzden NBA'in en sevilen yüzlerinden biri. Keşke, hiç bırakmasa basketbolu. (Aslında bir sürpriz de bekliyorum, sakatlık veya çok büyük bir başarısızlık olmadığı takdirde.) 37 yaşında bile gündem olmayı başarıyor. Ve öyle bir seçim yapıyor ki... 2009-10 Sezonu, çok enteresan bir hikâyeye sahip daha şimdiden. LeBron James ve Shaquille O'Neal, Ohio üzerindeki o laneti kırarak eyalete büyük spor organizasyonlarındaki ilk şampiyonluğunu kazandırmak adına yola çıkacaklar. Başaramazlarsa, 2010-11 Sezonu'nda her ikisi de farklı yerlerde olabilirler.

{Parker, Manu, Duncan} + Richard Jefferson



2009 NBA Draftı öncesinde en iddialı takas hamlesi, San Antonio Spurs cephesinden geldi.

Playofflar'daki hüsranın ardından Milwakuee Bucks'ın yıldızı Richard Jefferson'ı kadrosuna katan Spurs, bu oyuncu karşılığında Kurt Thomas, Fabricio Oberto ve Bruce Bowen'dan vazgeçmek durumunda kaldı.

NBA'de son iki sezonun takas anlaşmalarına damgasını vuran takımlar, New York Knicks ve New Jersey Nets. Golden State Warriors'dan Atlanta Hawks'a geçen Jamal Crawford gibi, Bucks kariyerinin ardından Spurs forması giyecek olan Richard Jefferson da benzer yollardan geçti. New Jersey Nets Genel Menajeri Rod Thorn'un kemer sıkma stratejisinden nasibi almıştı, Jefferson. 2010-11 Sezonu başında takıma LeBron James, Chris Bosh, Dwyane Wade, Amare Stoudemire, Chris Bosh, Dirk Nowitzki ve Joe Johnson gibi yıldızların bulunduğu pazardan birilerini kazandırmak isteyen Thorn, büyük kontratları bir bir temizliyordu.

(New Jersey Nets ve Rod Thorn'un izlediği yol, verimli bir konu. Bir sonraki mesajda bile değerlendirebiliriz, kim bilir.)

Bir gerçek daha var. Milwakuee Bucks, malî sıkıntı içerisinde. Önümüzdeki üç sezon boyunca yaklaşık 48 milyon $ kazanacak olan Richard Jefferson'ın kontrat şartlarını yerine getirebilmeleri de kolay değildi bu anlamda. Kâr etmek, ilk amaçları olacaktı. Fırsatı değerlendiren ise San Antonio Spurs.

2000'li yılların ilk bölümünde sağladığı dominasyon ve kurduğu hanedanlık ile başarılı bir jenerasyon yakalayan Spurs kadrosu, her geçen yıl birer yaş daha ihtiyarlıyordu. Takım özelindeki en önemli eleştiriydi bu. Yeni hamlelere ihtiyaç vardı. Bruce Bowen gibi ortalamanın üzerinde bulunan bir savunmacıdan bile vazgeçildi bu yüzden. Neden? Çünkü yaşlıydı. Ve aslında eskisi kadar çabuk değildi. Orta mesafe şutlarda her daim ün sahibi olan Kurt Thomas ile pota altı opsiyonlarından Fabricio Oberto elden çıkarılıyordu, Jefferson için.

Milwakuee Bucks, Fabricio Oberto'yu kadrosuna kattıktan kısa süre sonra Detroit Pistons ile bir anlaşma yaptı. Ve Arjantinli oyuncu karşılığında Pistons'dan Amir Johnson'ı aldı. Bucks'ın hedefi net: Tasarruf. Michael Redd ile Andrew Bogut'un sakat geçirdiği sezonda maç kaçırmayan ve 19,6 sayı ortalaması yakalayan Richar Jefferson'dan vazgeçmenin farklı bir anlamı olamazdı yoksa. Sözleşmeleri sona eren Charlie Villenueva ve Ramon Sessions için de belli bütçeler ayrılması gerekiyordu. Özellikle sezon boyunca gösterdiği ekstra performans sonrası (maç başına yalnızca 28 dakika ortalama ile 12.4 sayı, 5.7 asist) Sessions, daha iyi bir kontrat alacaktır.

San Antonio Spurs tarafından da bakmak gerekiyor bu anlaşmaya. Tony Parker, Manu Ginobili ve Tim Duncan üçlüsüne harika bir ekleme oldu, Richard Jefferson. Şampiyonluk için son derece önemli bir hamle bu.

Michael Finley ve Bruce Bowen ile hücum anlamında oldukça verimsiz gözüken SF pozisyonunda ciddi seçme şansına sahip olacaktır, San Antonio Spurs. 2010-11 Sezon sonu için pusuda bekleyen birçok takımın aksine Gregg Popovich ve ekibinin planları az çok belli gibi. Takımda yıllık 10 milyon $ seviyesinin üzerinde kazanan dört oyuncu bulunuyor (Tim Duncan 22.2 milyon $, Richard Jefferson 14.2 milyon $, Tony Parker 12.6 milyon $ ve Manu Ginobili 10.7 milyon $). Önümüzdeki sezon için söz konusu isimlerden verilebilecek tek fire, Manu Ginobili. Sınırsız serbest olacak, Arjantinli.

2009-10 Sezonu'nda yaklaşık 69 milyon $ gibi bir maaş listesine sahip olan Spurs, lüks vergisi sınırını aşmamak adına yeni takviyeler yapamayacak. Bir sonraki sezon özelinde de değişen bir şey yok. Parker, Duncan ve Jefferson üçlüsünün 44 milyon dolarlık masrafı var yalnızca. Dolayısıyla, 2010 Yazı'ndaki o çılgınlıktan uzak kalacak Spurs. Tek hedef, Manu Ginobili ile uzun süreli bir anlaşma imzalamak olacaktır. Tabii, rol oyuncularını da unutmamak gerekir. Roger Mason Jr. ve Matt Bonner'ın sözleşmeleri de 2009-10 Sezonu sonu itibari ile bitiyor. İyi bir planlama sonrasında iki oyuncunun kadroda tutulması sağlanabilir.

Sonuç. San Antonio Spurs adına, şampiyonluk hedefi için özel bir anlaşma oldu. Tekrar oyuna dönebilirler önümüzdeki sezon.

Atlanta Hawks: Jamal Crawford ve Opsiyonlar



Atlanta Hawks ve Golden State Warriors arasındaki Jamal Crawford merkezli takas, 2009 NBA Draftı'nın gerçekleşeceği perşembe günü kesinlik kazanmıştı. İki takımın yaptığı anlaşmaya göre; Crawford, Warriors'dan Hawks'a geçerken; Acie Law ile Speedy Claxton, Warriors'ın yeni oyuncuları oldular.

2008-09 Sezonu'na New York Knicks ile başlayan Crawford, Genel Menajer Donnie Walsh'un 2010 planlarının bir parçası olarak Golden State Warriors'a gönderilmişti. Walsh, 2010-11 Sezonu öncesi, New York Knicks'in berbat kontratlarını temizleme projesi ile birçok ismi takımdan uzaklaştırırken üç yıl için yaklaşık 30 milyon dolarlık sözleşmesi bulunan Crawford'u da elinden çıkarıyordu. Mevcut kadrosunda 2010-11 Sezonu özelinde garanti kontratı olan herhangi bir oyuncu bulunmayan Knicks, bu plandan yola devam ederek Al Harrington ile anlaşmıştı.

Jamal Crawford, geçtiğimiz sezon maç başına ortalama 19.7 sayı, 3.0 ribaund ve 4.4 ribaund ortalamaları ile oynasa da bu performansı, Golden State Warriors ile olan birlikteliğini sürdürmek adına yeterli olmadı. Antrenör Don Nelson'un yeni sezondaki oyun planı içerisinde kendisine rol bulamayan Crawford'ın yeni adresi, Atlanta Hawks.

Crawford ile ilgili bir özel not gerekebilir bu noktada. Crawford da, tıpkı Hidayet Türkoğlu gibi, sınırlı serbest bir oyuncu. Yani, kontratını eline alıp piyasayı kolaçan etme hakkına sahip. Ama söz konusu opsiyonu elinde bulunduran isimler, NBA'de yeni sezonun başlayacağı 1 Temmuz 2009 gününden evvel kesinlikle böyle bir hamle bulunamıyorlar. Takım seçmeyi bırakın, gidecekleri takımı imâ etmeleri bile yasak. Tabii, bazı esneklikler mevcut. Crawford'ın Hawks transferinin önünü açan da bu. Oyuncu kontratında herhangi bir iyileştirme yapmazsa, farklı bir takıma takas olabiliyor. Crawford, önümüzdeki iki yıl boyunca kazanacağı yaklaşık 20 milyon dolardan (9.360.000 $ ve 10.080.000 $) fazlasını almayacağı için Hawks'a geçebildi dolayısıyla.

Atlanta Hawks cephesinden bakmak lazım bu hamleye. 2009-10 Sezonu için Hawks'ın oyuncularına ödeyeceği maaş toplamı yaklaşık 42.8 milyon $ olarak gözüküyor şimdilik. Önümüzdeki yaz mevsiminde serbest kalacak Joe Johnson (14.976.754 $) ve geçtiğimiz sezon başında sözleşme imzalanan Josh Smith (10.8 milyon $) ciddi kontratları olan oyuncular bulunmuyor Hawks kadrosunda. Ama aslında sorun da burada. Mike Bibby, 1 Temmuz 2009 itibari ile sınırsız serbest kalacak isimlerden biri. Hawks yönetiminin ne gibi bir hamlesi olacak, bilinmez; fakat Bibby'nin alternatifi konumundaki Ronald Murray de Bibby ile aynı kategoride. Galatasaray futbol takımının sağ kanat savunmasında yaşadığı derin sıkıntıyı, point-guard pozisyonunda yıllardır tecrübe edinen Hawks'ın bu bölgedeki planlarını bir an evvel kağıt üzerine dökmesi gerekiyor.

Bir ve iki numarada oynayabilen Jamal Crawford, kuvvetle muhtemel, Atlanta Hawks'ın ilk point-guard opsiyonu olmayacak. Bu durumda, Hawks'ın tüm sistemi değiştirmesi gerekir. Kaldı ki; 2008-09 Sezonu'ndaki takım ile ayrı karaktere sahip bir isim, Jamal Crawford. Ve bir de Joe Johnson ile uyumu tabii. Soru işareti. Bu anlamda, Mike Bibby'nin takımda kalması adına fedakârlıklar yapılacaktır. Draft'ın 19. sırasında seçilen Jeff Teague, çaylak yılında takımın bu bölgedeki ihtiyacını fırsata dönüştürebilir. Zaza Pachulia ve Mario West gibi rol oyuncularının gelecekleri de belirsizliklerini koruyor.

İki sezon önce Hawks ile dört yıl sürecek olan 26 milyon dolarlık bir sözleşme imzalayan ve bu süreç içerisinde takıma minimum katkı veren Speedy Claxton, Şubat 2005'te ayrıldığı Warriors'a geri dönüyor. Georgia'da gidişine üzülenlerin sayısı, oldukça az. Başarılı bir kolej kariyerinin ardından NBA'de bekleneni veremeyen Acie Law ise yeni takımında işlerin yolunda gitmesini isteyecektir.

(Golden State Warriors, son günlerde Amare Stoudemire takası üzerindeki dedikodular ile gündemde. Neler olacak, bakalım.)

Mezuniyet ve Rejenerasyon



Ekim 2007'den bu yana çok fazla kişisel yazılar hazırlamıyorum burada. Ortaya çıkan her yazının bir ''makale'' değerinde olması için çaba gösteriyorum daha ziyade. Bir defalığına af diliyorum bu yüzden.

809 mesaj var arşivde. Ortalama 2,5 saatten yaklaşık 2022 saat yapıyor. Sadece yazıları yazmak adına 84 günümün geçtiği anlamını çıkarabiliriz buradan. Kaldı ki; araştırılması, kağıt üzerine dökülüp taslak çıkarılması ve yayınlanacak hâle gelmesi... Biraz daha devam edersek, enteresan bilgiler çıkabilir karşımıza. Duralım öyleyse. Severek, emek vererek yaptığım bir uğraş bu. Son iki haftada zaman ayıramadım ama. İki haftada ikişer mesaj vardı yalnızca. Hep böyle olur, aslında yazılacak ya da söylenecek çok şey olduğunda zaman bulamazsınız. En azından benim için öyle. Geride bırakılan iki haftada da benzer bir durum yaşandı.

Tasarladığım fazla sayıda yazı/makale vardı. Olmadı. Sadece spor başlığında değil elbette. Michael Jackson'ın vefatı mesela. Çok ilginç, ziyadesiyle üzdü beni. 80'lerde doğan fazla sayıda insanın yaşadığı duygu gibi. İnkâr ediyorduk aslında büyüdüğümüzü. Ama çocukluğumuza ait kahramanlar da bir bir gidiyordu, göçüyordu dünyamızdan. Ne kadar güzeldi oysa, 90'lar. Buradan ilerleyelim, müzikten. İnternet yoktu, wikipedia, orijinal ya da korsan CD de. Geriye dönüp bir hüzün ortamı yaratmak istemiyorum ama güzeldi, yani belli sayıda şarkıcı vardı. Onların şarkılarını söylemeye çalışır, onlar gibi dans etmek için uğraşırdık. Para biriktirirdik, kasetlerini almak için. Kaset vardı değil mi, o zamanlar? Biraz daha saftı belki dünya...

Dedim ya, inkâr ediyorduk büyüdüğümüzü. Michael Jackson, gerçeği vurdu yüzümüze. İçerisinde bulunduğumuz yaşın da anlamı büyük ama geçmişe özlem her zaman var. Bir basamak bizimki, çocuk değiliz artık. (Diğer MJ... O'na bir şey olmasın.)

Dağınık bir yazı... Bu ana dek, 809 mesajın hemen her birinde belli bir mesafe oluşmuştu sanki. Ama bu ''samimiyetsizlik'' değil. Bana kalırsa, olması gerekendi. Okuyucuya saygıdan dolayı, varsa okuyan birileri... Ben emek veririm, yazılanları birileri okuyorsa da çok mutlu olurum. Zaten bir şekilde hissediyorsunuz bunu. Yoksa, Ekim 2007'den beri neden 84-85 gününüzü buraya vereseniz ki? Keyifli bir iş. Herkese teşekkür ederim bu anlamda.

Sevmedim bu yazıyı ama bakalım... Michael Jackson'ın vefat ettiği gün üniversiteden mezun oldum. 1992 yılında başlayan eğitim-öğretim hayatımın son günüydü. Bir hafta öncesinde bu blogun üst başlığına adını veren insanın isminin yaşatıldığı stadyumda mezuniyet törenimiz vardı. Ardından final sınavları... Zaman kısıtlıydı yani. Yazmak istediklerimi gönderemedim, paylaşamadım. Şimdi; bir ''rejenerasyon'' yapalım, dedim. Arayı kapamaya çalışalım. Başlıklar hâlinde aciliyeti olan konular üzerindeki fikirlerimizi yazıya dökelim. Sonrasını toparlarız. (Michael Jackson için ayırmayı planladığımız başlığı da yad edelim buradan. Duygu yoğunluğunun zirve yaptığı anı kaçırdık zira.)

Blogun üzerinde durduğu konulardan devam ediyoruz. 2009 NBA Draftı konuşulabilirdi. Ama gölgede kaldı. Takas haberleri önüne geçti draftın. Kısa sekansta gönderme planı içerisinde olduğumuz konular da bununla ilgili.
  • Jamal Crawford, Atlanta Hawks. Acie Law + Speedy Claxton, Golden State Warriors
  • Richard Jefferson, San Antonio Spurs. Kurt Thomas + Bruce Bowen + Amir Johnson, Milwakuee Bucks. Fabricio Oberto, Detroit Pistons.
  • Shaquille O'Neal, Cleveland Cavaliers. Sasha Pavlovic + Ben Wallace + 2010 2. Tur Draft Hakkı + 500.000 $, Phoenix Suns.
  • Vince Carter + Ryan Anderson, Orlando Magic. Rafer Alston + Tony Battie + Courtney Lee, New Jersey Nets
Bu dört takasa özel dört başlık olacak. Ardından birkaç proje daha var aklımda, bakalım. Şimdilik arayı bu şekilde kapamaya çalışalım. Sonra düzgün bir yola çıkarız elbet.

23 Haziran 2009 Salı

Glen Johnson, Liverpool: İşte Doğru Bileşim!



Liverpool, yıllardır süregelen sağ bek kaosuna Portsmouth'tan Glen Johnson'ı alarak son noktayı koydu. Rafael Benitez'in takımı, bu transfer için Pompey'e 17 milyon £ ödeyecek.

Ocak 2009'da Glen Johnson ve Liverpool arasındaki ilişki filizlenirken, bu ikilinin doğru bileşimini yakalayabileceklerini söylemiştik. Tabii, biraz daha geniş pencereden. Brezilya'nın son yıllarda yetiştirdiği sağ kanat savunucularının ardından --özellikle Dani Alves ve Maicon-- alınabilecek en iyi oyuncu idi, Glen Johnson. Liverpool'un Johnson'a ihtiyacı vardı, Johnson'ın da Liverpool'a.

Liverpool, en son ne zaman ''hakiki'' bir sağ bek ile oynamıştı, hatırlamak pek kolay değil. Geçtiğimiz sezondan gerilere doğru bir yolculuğa çıkalım... Alvaro Arbeloa, Jamie Carragher, Martin Skrtel, Javier Mascherano ve Philipp Degen. 2008-09 Sezonu'nda Liverpool savunmasının sağında görev alan oyunculardı. Arbeloa ile Carragher'ın yokluğunda Martin Skrtel ve Javier Mascherano bile denenmişti bu bölgede. Philipp Degen'in uzun süren sakatlığı ise, rotasyona derin bir darbede bulunmuştu. Devam edelim. Steve Finnan... Yıllarca oynadı Liverpool savunmasının sağında. Ama kapasitesi, bu seviyeye göre sınırlıydı her ne kadar çok iyi ''tek sezon'' performansları sergilese de. 2008 yılında Espanyol'a transfer oldu, sakatlıklardan dolayı verimli olamadı.

Jon Kromkamp, Lee Peltier, Josemi, Mauricio Pellegrino, Salif Diao, Markus Babbel, Igor Biscan, Jon Otsemobor, Djimi Traore, Abel Xavier ve diğerleri. Devam ettikçe yeni yeni isimler çıkarmak mümkün. Liverpool, arıyordu savunmasının sağını kontrol edebilecek iyi bir oyuncu. Glen Johnson, bu anlamda biçilmiş kaftan. Kaldı ki; Johnson da böyle bir hamlenin arayışı içerisinde olmalıydı. West Ham United'dan İngiltere U-21 Milli Takımı'nın yıldızı olarak Chelsea'ye transfer olduğunda kulüpteki kaosun içerisinde kaybolan Johnson, Portsmouth'un doğru formülündeki önemli verilerden oldu. Yaşının hâlâ genç olması ve ispatlayacaklarının bulunması, şansıydı.

Fratton Park'ta kendini kanıtladı. Dahası, olgunlaştı. İngiltere Milli Takımı'na kadar yükseldi. Portsmouth için gösterdiği performans sonrası, bir kez daha göz önüne çıktı.

İki aday vardı. Chelsea ve Liverpool. Chelsea, Liverpool'dan fazla bir bonservis bedeli önerdi; ama Johnson, Anfield Road'a gitti. Muhtemelen oyuncu tercihi. Öyleyse, saygı duyulmalı Johnson'a. İçerisinde bulunduğu durumu iyi analiz ettiği için.

Liverpool'un maddî anlamda sağlıklı olmadığı bir gerçek. 17 milyon £'luk bonservis bedeli, bu yüzden biraz şaşkınlıkla karşılandı. ''Bazen normalden biraz daha para harcamanız gerekir!'' diyor ama Liverpool menajeri Rafael Benitez. ''Aksi hâlde Premier League'deki büyük takımlar ile rekabet edemezsiniz. Şampiyonlar Ligi'ndeki yeni kuralın getirdiği mecburiyetten dolayı kaliteli bir Britanyalı oyuncu arıyorduk. Johnson, her iki kategoriye de uyuyor.'' Yine de Liverpool'un Johnson'a harcadığı 17 milyon £'luk bonservis bedelini bir yerlerden çıkarması gerekiyor. Nereden? Muhtemelen oyuncu satışından.

Real Madrid Başkanı Florentino Perez, Ada Basını'nda çıkan haberlere göre Xabi Alonso için 30 milyon £ ile Liverpool'un kapısını çalmaya hazırlanıyor. Perez, oraya kadar gelmişken Glen Johnson transferi sonrası ikinci planda kalacak olan Alvaro Arbeloa'yı da alabilir yanına. Deportivo'dan 2,5 milyon £ karşılığında Anfield Road'a gelen Arbeloa'nın 4-5 kat kâr ile satılacağını düşünebiliriz. İspanya'ya transferi gündemde olan bir diğer isim Javier Mascherano'nun Barcelona yolu şimdilik kapalı gibi gözüküyor. Ama sürpriz katkı, geçtiğimiz sezon kirada olan oyunculardan gelebilir.

2008-09 Sezonu'nda Olympiakos forması giyen Sebastian Leto, Panathianikos'un transfer listesinin ilk sıralarında. Leto da önümüzdeki sezon için Panathianikos adına oynaması ihtimalini yüksek gördüğünü açıkladı. Bir miktar bonservis ücreti alacaktır Leto'dan Liverpool. Hertha Berlin ile Bundesliga'ya ait olduğunu kanıtlayan Andriy Voronin de kuvvetle muhtemel dönmeyecek Liverpool'a. Almanya'da yeni bir takım bulma olasılığı yüksek. Keza Andrea Dossena. İtalya Milli Takımı ile Güney Afrika'daki FIFA Konfederasyon Kupası'nda hayal kırıklığı yaşayan Dossena, bir sezonluk Anfield Road macerasının ardından Serie-A'ya dönüş yapabilir. Tüm bunlar ile birlikte Liverpool, Johnson'ın parasını çıkarmanın planları içerisinde.

Sonuç.

İyi bir bileşim bu. Glen Johnson, çok yakışacaktır Anfield Road'a. O şımarık, küçük çocuk yok artık. Portsmouth'un formülü işlemeye devam ediyor. Yeni ürünleri kimler olacak, bakalım.

Servet Çetin, Gökhan Zan: Kâr-Maliyet Analizi



Geride bıraktığımız bir haftalık bölüm içerisinde Galatasaray savunmasına özel iki önemli gelişme yaşandı. Servet Çetin'in Fransız takımı Marsilya'ya transferi ve hemen ardından Beşiktaş'tan ayrılan Gökhan Zan'ın Florya'ya gelişi.

Servet Çetin'den başlayalım. Galatasaray SK Tarihi'ndeki en büyük bireysel sürprizlerinden biridir, Servet. İki sezon önce Sivasspor'dan transferi, çok büyük tepki ile karşılanmış ve Fenerbahçe forması giyerken Ukraynalı Andriy Shevchenko ile eşleştiği Milan maçındaki performansı üzerinden yoğun şekilde eleştirilmişti. Evet, ilk bakışta büyük bir sürprizdi Servet Çetin'in Galatasaray'a gelmesi. Üstelik, yeni kariyerinin ilk bölümünde çok ciddi hatalar yaparak soru işaretlerini daha da belirginleştirmeye başlayacaktı. (Slaven Koprivnica ve Manisaspor maçlarındaki sakarlıkları, örnek olabilir buraya.)

Ama... Kısa süre içerisinde toparlandı. Kendisini diğerlerinden ayıran kıymetli özellikleri vardı. Profesyoneldi. Ancak dejenere olan anlamıyla değil. Gerçek bir profesyoneldi. Rol yapmıyordu. ''Doğuştan Galatasaraylıyım!'' diyen birçok insandan daha bağlıydı Galatasaray'a sahada kaldığı 90 dakika boyunca. Herkes düşünmüştür, bir yerde hata yapacağını. Yapmadı, sürekli üzerine koydu. Galatasaray'a gelirken Sivasspor ile sözleşme uzatması ve onlara az da olsa bir kazanç sağlaması, yine sahi bir profesyonelin yanı sıra aslında iyi de bir insan/adam olduğunu kanıtlıyordu. Durmadı. Sürekli ilerledi, büyüdü. Sonunda, Lig Tarihi'ndeki en özel şampiyonluklardan birinin başkahramanlarından oldu.

28 yaşında, Servet Çetin. Hedefleri var hâlâ. Saygı duyulacak bir insan. Hem saha içi, hem saha dışında. Bu yüzden, Marsilya'nın yaptığı transfer teklifini kabul ettiğinde kimse, tepki veremedi kendisine. Hak etmişti çünkü. Gitmek istiyordu. Yalnızca bu açıdan bakıldığında bile, bu transferin gerçekleşmesi gerekiyor. İşin diğer yanı ise, Galatasaray Futbol Şubesi ile ilgili.

En başta söyleyelim. Servet Çetin'i 8-8,5 milyon € seviyesine getirmek, ciddi bir yöneticilik başarısıdır. İşin içerisinde, futbolcunun emeği ve teknik ekiplerin doğru analizleri de var mutlaka; ama daha derine inildiğinde önemli bir artıdır bu Galatasaray SK Yönetimi adına. Birçok nedenden dolayı. Yukarıda da söylediğimiz gibi, 28 yaşında Servet Çetin. Bir stoper. Ve Galatasaray'a geldiğinde Türkiye'nin en başarısız savunmacılarından biri olarak kabul edilen bir stoper. (Öyle olmasa da.) Yaşanılan bir gelişim söz konusu burada. 500.000 € ve 8,5 milyon € arasındaki farkı iyi süzmek gerekir.

İşin maddî tarafından çıkalım. 2000'li yılların başından bu yana Galatasaray'ın bonservis ile yurt dışına gönderdiği oyuncu sayısı, yok denecek kadar az. Hem yerli, hem de yabancı. Bilmiyordu Galatasaray, oyuncusunu pazarlamayı. Bu anlamda da önemli bir hamle. Kaldı ki; Servet Çetin sonrası, iki sezon içerisinde Mehmet Topal ve Arda Turan gibi Avrupa vitrinine çıkacak iki önemli değer daha var Galatasaray'ın elinde. (Kabul edelim, bu sayı daha da artabilir.) Servet Çetin'in göstereceği performans, değerli Marsilya'da. Süreklilik sağlarsa, Galatasaray'a 8,5 milyon €'dan fazla bir katkı yapar. Mehmet Topal ile Arda Turan için Avrupa Kulüpleri, biraz daha temkinli tekliflerde bulunur böylece.



(Servet Çetin'in geçtiğimiz sezon ciddi bir sakatlık geçirdiğini ve sezon büyük bölümünde takıma katkı sağlayamadığını da unutmamak lazım.)

Servet Çetin'in Marsilya transferinin ardından Galatasaray, bir tercih yapmalıydı. Savunmanın iki kanadından birine yabancı takviyesi düşünülüyordu. Lucas Neill haberlerinin sürekli gündemde kalması, bu durum ile ilgili. Hem stoperde görev yapabilen, hem de savunmanın sağında oynayabilen bir oyuncu Neill. Ama Servet'in yurt dışına gidecek olması, bu denklemdeki sabitlerin değişmesini sağladı.

Birtakım seçenekler vardı. Savunma merkezini iki yabancı ile ikame etmek. Neden? İstenilen bir durum değil aslında; fakat yurt içi piyasasına bakıldığında öne çıkan iki isim, Ankaraspor'dan Ediz Bahtiyaroğlu ve Kayserispor'dan Eren Güngör. Yöneticileri dolayısıyla ligdeki en sabıkalı takımların oyuncuları. Ediz Bahtiyaroğlu için Galatasaray'dan muhtemelen 1-2 milyon € ile birlikte iki ya da üç genç isim istenecekti. Eren Güngör özelinde de değişen bir şey olamazdı. Bilakis, daha külfetli bir anlaşmanın altına imza atmak durumda kalırdı, Galatasaray. Sonra... Bir sürpriz daha gerçekleşti.

Kâr-maliyet analizi yapıldı. Ve Beşiktaş ile sözleşmesi sona eren Gökhan Zan, Galatasaray'ın stoper rotasyonunun içerisine girdi. İyi oyuncu mu Gökhan Zan, kişisel konuşacaksak, hayır. Ama transferin doğruları, yanlışlarından daha fazla. Burası kesin. Herkesin üzerinde durduğu bir konu var, bu noktada. Milli Takım'ın iki stoperinden birini 8,5 milyon €'ya satıp diğerini bonservis ücreti ödemeden almak, iyi bir yöneticilik hamlesi. Tabii, buraya eklemeler yapılabilir. Bir sezon önce, yurt içinde duble yapan takımın kaptanı olarak da değerlendirilebilir Gökhan Zan. Ancak Galatasaray adına bu transferi en makul kılan ayrıntı, yabancı transferindeki seçme şansı olacak.

Savunma merkezine iki yabancı birden almak, tüm planları bozabilirdi. Zira, 4-3-3 düşünülerek ikinci veya üçüncü bölgeye bir yabancı alınacak. Dolayısıyla, savunmayı yurt içinden takviye etmek önemli. Üstelik, Eren ve Ediz gibi büyük takım tecrübesi olmayan soru işaretlerinin yerine Milli Takım seviyesinde bir stoper alındı. (Eren ile Ediz için elden çıkarılacak oyuncuları ve bonservis miktarlarını da yazalım deftere.) Emre Aşık, Emre Güngör ve Gökhan Zan. Euro 2008'de Yarı Final oynayan Türkiye Milli Takımı'nın kadrosunda bulunan stoperlerden üçü. (Ki Marsilya transferinin olmaması ihtimaline karşılık hâlâ Servet Çetin.) Artı. Top tekniği yüksek, akıllı bir savunmacı Hakan Balta. Stoper oynamaya alışan Mehmet Topal. Ve Semih Kaya.

Galatasaray, savunma merkezinde Milli Takım seviyesine çıkan altı oyuncuya sahip şu an. Yabancı transferi yapılır mı, bilinmez. Ama ciddi bir iş çıkarılmış durumda. Gökhan Zan, geliştirebilir kendisini Florya'da. Özellikle, top tekniği ve topla çıkma konusuna eğilmeli çokça. Önünde iyi bir rol model var. Servet Çetin'in devam ettiği yolu izlemeli, Gökhan Zan. İzlesin ki, Türk Futbolu yeni bir sürpriz ile daha karşılaşsın.

Tüm bunların ardından... Artık, hücum için alınacak yabancı oyuncuya konsantre olma zamanı. Belki de çok yakındır, O'nun gelmesi.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Orlando Magic 86-99 Los Angeles Lakers



2009 NBA Finalleri'nde Los Angeles Lakers, Orlando Magic'i dış sahada 99-86 mağlup ederek seriyi beşinci maçta sonlandırdı. Ve kulüp tarihindeki 15. NBA Şampiyonluğu'na ulaşmayı başardı.

Geçtiğimiz sezon Finaller'de Boston Celtics'e, çok acı şekilde, kaybettikten sonra bir kez daha aynı seviyeye çıkan Los Angeles Lakers, 20 yıllık kulüp geçmişinde ikinci defa Final oynayan Orlando Magic'e karşı tecrübe kozunu defalarca kullandı. Serinin ikinci maçında Courtney Lee, Hidayet Türkoğlu'nun müthiş pasını tamamlayamazken bir zamanlar :00.4 saniye içerisinde NBA Tarihi'ni değiştiren Derek Fisher, 0-5 üç sayı kullandığı bir karşılaşmanın son bölümünde 2-2 atarak ortada olan şampiyonluğu takımı lehine getirdi. Genç süper yıldız Dwight Howard, hayatındaki en önemli serbest atışları kaçırırken rakip Kobe Bryant, kendisine ''Finals MVP'' yolunu açan dev performanslar sergiledi. Ve tabii... Stan Van Gundy ile Phil Jackson.

Hidayet Türkoğlu, NTV Spor'daki NBA Stüdyo programına bağlandı cuma gecesi. Konuşmalarından Orlando halkının içerisinde olduğu durum anlaşılıyordu. Hidayet değildi çaresiz olan. Ama bir şey vardı. ''Biz 3-1 olmalıydık, of!'' diyordu sanki o bilinçaltı. Pes etmişlerdi. Cavaliers karşısında defalarca geri dönen, Boston Celtics'i evindeki yedinci maçta yenen karakter değildi bu. Lakers'ın yapacağı ilk hamlede çekecekti teslim bayrağını Orlando Magic. Şunu söyleyebiliriz en azından, Amway Arena'daki serinin dördüncü maçında oluşan hava yoktu dün akşam maç öncesinde. Dördüncü maçta Derek Fisher'ın kalp kıran basketlerinin ardından evlerinin yolunu tutan Magic taraftarları, ''Aa bir maç daha var.'' diyor olmalılardı muhtemelen bir süre sonra.

NBA Tarihi'ndeki en büyük ''kazanan'' oyuncular Bill Russell ve Michael Jordan olarak kabul edilir. Takım bazında ise, bu başlıkta Los Angeles Lakers'ın üzerine yok. Tüm dramatik mağlubiyetlerde ''diğer'' olan Lakers, oynadığı 30 NBA Finali'nde ancak %50'lik bir şampiyonluk oranı tuttursa da değişen bir durum bulunmuyor. 2009 NBA Finalleri'nde de yaşadık türünün bir örneğini daha.

Orlando Magic, Los Angeles Lakers'ın kazanma kültürüne bir şekilde cevap vermeliydi. Bunun için de birkaç formül vardı. Sürekli bahsettiğimiz, top kayıpları. Topu elinde tuttuğu ölçüde başarılı olabilirdi, Hidayet Türkoğlu ve arkadaşları. Magic'in kontrol edemediği toplar, Lakers'ın geçiş hücumları ile birleştiğinde çok farklı görüntüler çıkıyordu ortaya. Kötü oynasa bile Lakers, maçın içinde kalabiliyordu. Bu birinci aşama. Bir diğer önemli madde, dördüncü maçta felaket oynayan 120 milyon dolarlık adam Rashard Lewis'in geri dönmesi özelinde idi. Hidayet Türkoğlu, Rashard Lewis ve Dwight Howard belli bir seviyenin üzerine çıkmalılardı. En sonunda ise, tabii ki serbest atışlar.

Üç formülün dışında Magic adına özel olan, yayın gerisinden kullanılacak şutlardı. Magic'in var olma nedeni idi, üç sayılar. Serinin ilk dört maçında hiçbir zaman %39-40 seviyesine çıkamamıştı Magic. Lakers'a karşı verebileceği en iyi cevabın üç sayılık atışlar olduğunu düşününce, hiç de iyi bir gelişme değildi bu Stan Van Gundy'nin takımı adına.

Farklılıklar vardı yine. Orlando Magic, bir kez daha kazanmak zorunda olarak çıkıyordu sahaya. Biraz da mecburiyetten dolayı iyi başladı maça. Rafer Alston'ın hızı, Magic'in kullandığı ilk kozdu. Etkin takım oyunu, Magic'e maçın hemen başında 15-6'lık üstünlüğü getirecekti. İronik olan, Lakers'ın Trevor Ariza ve Kobe Bryant ile kaptırdığı topların ardından Magic'in rakip çembere çok kısa süre içerisinde gitmesi ve skor avantajı yakalamasıydı bu bölümde. Lakers'ın hayal kırıklığı Andrew Bynum da saha içinden 0-6 başlayarak rakibe direnme gücü veriyordu adeta. Ama yine vurup geçemedi Magic.

Kobe Bryant. Amway Arena'daki tüm maçlarda olduğu gibi, Magic'in ilk çeyrek planlarını bozuyordu. Yine ve bir kez daha. Kobe'nin birinci periyottaki 11 sayısı, pota altındaki takım arkadaşlarının hücum ribaundlarındaki başarıları ile birleşince yapılan top kayıplarının getirdiği zararlar minimize edildi. Ve Lakers, kötü başladığı maçın ikinci çeyreği öncesi 28-26'lık skorla farkı ikiye kadar indirmeyi bildi.

İkinci periyoda geçildiğinde Magic, Kobe Bryant'ın kenarda olduğu süreyi Dwight Howard'ın arka arkaya basketleriyle değerlendiriyordu. 8:32 kala Kobe, oyuna geri döndü. 7:11 kala Marcin Gortat'nın iki sayılık basketi ile 40-36 geri düşen Lakers'da dümene geçen isim de yine 24 numaralı adam oldu. Önce Derek Fisher, ardından Trevor Ariza. Lakers adına gelen üçer sayılık iki basketin asistini yapan Kobe Bryant, 4:43 kala skoru 44-40 yapan basketi attığında Magic antrenörü Stan Van Gundy, 20 saniyelik molaya gidiyordu. Ama kenarda söyledikleri ile sahada olanlar tamamen farklı olmalıydı. Ariza, bir kez daha yayın gerisinden isabeti bulduğunda son pas, Kobe'den gelmişti.

Tüm bunlar yalnızca 1 dakika ve 21 saniye içerisinde gerçekleşti. Kobe'nin toplam dokuz sayı çıkarılan üç asisti ve iki sayısı ile 11-0'lık bir koşuya başlayan Lakers, rakibin devrenin bitimine 2:32 kala Rafer Alston ile kendisine geldiği sırada 16-0'lık serisini kutlamak ile meşgul olacaktı. Ariza, dördüncü maçın üçüncü çeyreğindeki atağını bu defa ikinci çeyrekte gerçekleştirmişti (11 sayı). Devreyi 56-46 önde kapadı, Lakers. Ve o yukarıda bahsettiğimiz ''ilk hamle'', Lakers'a maç boyunca üstünlüğü getirdi. Maçın devam eden bölümünde yalnızca bir defa yaklaşabildi rakibine, Orlando Magic. Courtney Lee ve Rafer Alston'ın sayıları ile 7-2'lik bir reaksiyon gösteren Magic, skoru 58-53 yapsa da Lakers'ın sıradaki iki hücumundan Derek Fisher ve Lamar Odom oyunu ile çıkan altı sayı, Magic'in tamamen teslim bayrağını çekmesine neden oldu.

Shaquille O'Neal takımdan ayrıldıktan sonra 2004 ve 2008 yıllarında NBA Şampiyonluğu'nu Finaller'de kaybeden Kobe Bryant, kariyerinde ilk defa ''Finals MVP'' olmayı başardı.

Seri boyunca maç başına ortalama 32.4 sayı, 5.6 ribaund ve 7.4 asist ile oynayan Bryant, beş maçlık NBA Final serileri düşünüldüğünde tarihe en skorer dördüncü oyuncu olarak geçti. 2001 NBA Finalleri'nde Lakers'a 4-1 kaybeden Philadelphia 76ers'da 35.6 sayı ortalaması yakalayan Allen Iverson, bu kategorideki en iyi isim. Jerry West (33.8 sayı, 1965 NBA Finalleri) ve Shaquille O'Neal (33.0 sayı, 2001 NBA Finalleri), Iverson'ın peşinden gelen diğer iki efsane.

Kobe Bryant, dün gece de 10-23 saha içi isabeti ile 30 sayı, 6 ribaund, 5 asist, 4 blok ve 2 top çalmalık bir performans üretirken yalnızca bir top kaybı yaptı. Kariyerindeki dördüncü kez NBA Şampiyonluğu'na ulaşan Kobe, kariyeri boyunca hem normal sezon, hem de Finaller MVP'si olan ve en az dört defa NBA Şampiyonluğu yaşayan altıncı isim olmayı da başardı. Kareem Abdul-Jabbar, Magic Johnson, Michael Jordan, Shaquille O'Neal ve Tim Duncan, daha önce bu seviyeye çıkan oyunculardı.

Lakers'da Kobe Bryant dışında seri boyunca çok ama çok önemli işler yapan Trevor Ariza, geceyi 15 sayı ve 5 ribaund ile tamamlarken Magic Genel Menajeri Otis Smith'in kulaklarını çokça çınlattı. Pau Gasol 14 sayı ve 15 ribaund üretti. Lamar Odom kenardan gelerek 5-12 saha içi isabeti, 17 sayı ve 10 ribaund ile oynarken 13 sayı ile oynayan Derek Fisher'ın çift hanelere çıktığı bir playoff maçından daha galibiyetle ayrıldı, Lakers. Maç süresinde Magic'e ribaunlarda kurulan 47-36'lık (hücum ribaundu, 13-6) üstünlük de şampiyonluğu getiren anahtarlardan biri oldu.

Magic'e özel olan rotasyon sorunu devam etti. Bu defa Rafer Alston, daha fazla süre aldı. Ama Jameer Nelson, sahada bulunduğu 13 dakika içerisinde işleri berbat etmenin yolunu bulmayı da başardı. Dördüncü maç sonrasındaki tabloya bir ek yapalım:
  • Hidayet Türkoğlu (33 dk.), Rafer Alston (25 dk.), Jameer Nelson (23 dk.)
  • Hidayet Türkoğlu (47 dk.), Rafer Alston (26 dk.), Jameer Nelson (17 dk.)
  • Hidayet Türkoğlu (42 dk.), Rafer Alston (37 dk.), Jameer Nelson (11 dk.)
  • Hidayet Türkoğlu (41 dk.), Rafer Alston (27 dk.), Jameer Nelson (26 dk.)
  • Hidayet Türkoğlu (42 dk.), Rafer Alston (33 dk.), Jameer Nelson (13 dk.)
Karşılaşmayı 8-27 (%29.6) gibi felaket bir üç sayı isabet oranı ile kapatan Orlando Magic'de serinin en büyük hayal kırklığı olan Rashard Lewis, 18 sayı ve 10 ribaundla takımının rakamsal anlamda en başarılı ismi olarak gözükse de 6-19 ile hücum ederek bir kez daha beklentilerin altında kaldı. Hidayet Türkoğlu, Courtney Lee ve Rafer Alston, Magic'e ait olan 36 sayıyı aralarında eşit olarak paylaşırlarken Dwight Howard, 11 sayı ve 10 ribaund ile oynadı.

Orlando Magic, 1995 NBA Finalleri'nin ardından derin bir darbe daha yedi. Sağlam bir iskelet kadro var, Stan Van Gundy'nin elinde. Otis Smith'in müthiş fikirleri önlerini kesmezse, bir veya iki sezon daha aynı seviyede kalabilirler. Ama... Birincisi, Hidayet Türkoğlu ile anlaşmak zorundalar-- ki bunun için lüks vergisini ödemeyi kabul ediyorlar, Rashard Lewis'e verdikleri kontrata yansınlar. İkincisi, ''Kaybedilen Final'' psikolojisinin altından kalkabilmeliler. Tıpkı, Los Angeles Lakers'ın ve daha önce Detroit Pistons'ın yaptığı gibi. (1988 NBA Finalleri'nde Lakers'a --çok tartışmalı şekilde-- 4-3 kaybeden Pistons, 1989'da rakibini 4-0 ile süpürmüştü.) Başarabilecekler mi, göreceğiz.

Los Angeles Lakers'da Phil Jackson, antrenörlük kariyerindeki 10. NBA Şampiyonluğu'na ulaştı. Boston Celtics'in efsanevî koçu Red Auerbach ile paylaştığı ''En fazla şampiyon olan antrenör'' unvanını tek başına eline geçirdi. Lakers'ın ölü sezonda çözmesi gereken ilk sorun, Lamar Odom ve Trevor Ariza'nın kontratları olacak.

Ama önce Los Angeles'daki ''Şampiyonlar Geçidi!'' Basketbola bir süre ara vermek isteyeceklerdir. E, haksız da sayılmazlar.

2009-10 Sezonu Liverpool'un Gençleri



2008-09 FA Youth Cup Finali'nde 26 Mayıs günü Arsenal'e kaybeden Liverpool'da beş oyuncu, önümüzdeki sezon için rezerv takım ile antrenmanlara çıkma hakkı kazandı.

Lauri Dalla Valle (17), Christopher Buchtmann (17), David Amoo (18), Nathan Eccleston (18) ve Alex Kacaniklic (17), Nisan 2009'da göreve getirilen rezerv takım antrenörü John McMahon yönetiminde tam zamanlı idmanlara çıkacaklar. Bu isimlerin dışında geçtiğimiz sezonu U18 Takımı'nda geçiren kaleci Christopher Oldfield (18) da yeni dönemde kademe atlayanlar arasındaki yerini aldı. (U18 Takımı'nın diğer kalecisi Hakan Duyan ise, takımdaki ikinci yılına hazırlanacak. İlerleyen zamanlarda kendisi hakkında çeşitli haberlerimiz olabilir.)

2009-10 Sezonu'nda rezerv takım bünyesine katılacak oyuncular özelindeki ön izlemelerden evvel, Liverpool U18 Takımı'nın 2009 FA Youth Cup'ta neler yaptığına bir bakalım.

2006 ve 2007 yıllarının şampiyonu Liverpool, 474 takımın katılımı ile 8 Eylül 2008 günü başlayan turnuvaya Üçüncü Tur'dan itibaren dahil oldu. Liverpool'un ilk rakibi Leeds United'dı. Elland Road'daki karşılaşmayı Thomas Ince ve Lauri Dalla Valle'nin golleri ile 2-1 kazanmayı başardı, Liverpool U18. Ardından bir sonraki aşamada Bristol City oldu rakip. Normal süresi 1-1, uzatma devreleri ise 2-2 sona eren karşılaşmada Liverpool'un golleri Finlandiyalı forvet Lauri Dalla Valle'dan gelirken seri penaltı atışları Kızıllar'a 5. Tur vizesini kazandırıyordu. Final'e giden en keskin yoldaki engel, Chelsea'ydi. David Amoo'nun golü 1-0 ile 6. Tur'a taşımaya yeterli oluyordu Liverpool'u.

FA Youth Cup, Yarı Final'den itibaren çift maçlı eleminasyon sistemine göre oynanan bir turnuva. Ne var ki; Liverpool adına sezonun en keyifli aşaması aynı zamanda. Birmingham City ile St. Andrews'de gerçekleşen karşılaşmadan Lauri Dalla Valle (12', 28') ve David Amoo'nun (24') golleri sonrasında 3-0 galip çıkan Liverpool, Anfield Road'da da benzer bir tarife uyguladı rakibine. 17. dakikada perdeyi açan Dalla Valle, 58'de takımı adına perdeyi kapatırken araya bir de Alexander Kacaniklic'in (53') golü sıkıştırılıyor ve Liverpool, 3-1 kazanarak Final'de Arsenal'in rakibi olmayı başarıyordu. Ama turnuva başından beri son derece dominant şekilde ilerleyen Arsenal Akademisi ise, Liverpool'a şans tanımayacaktı. Emirates'te 33000 kişinin izlediği 4-1'lik galibiyeti takiben deplasmanda 2-1'lik zafer sonrası şampiyon oluyordu, Arsenal.

Final eşleşmesinde de Liverpool'un golleri, Lauri Dalla Valle'den gelmişti. Sami Hyypia'nın Liverpool'a tavsiye ettiği Finlandiyalı genç oyuncunun kariyer gelişimi ilgi çekici.

Liverpool Akademisi'ndeki ilk yılında bir üst kademeye çıkan Dalla Valle, 2004-05 ve 2005-08 yılları arasında ülkesinin JIPPO takımında forma giyerken 2005 senesinde üç aylık bir Inter tecrübesi edindi. Henüz 14 yaşında İtalya'nın dev kulübüne transfer olan Finlandiyalı, yurt dışında yaşamanın zorlukları ve lisan problemi nedeni ile kısa süre içerisinde ülkesine geri dönüş yapmak durumunda kaldı.

2007-08 Sezonu sonuna gelindiğinde ise, artık daha hazırdı Dalla Valle. Finlandiya U16 ve U17 Milli Takımları'nda yıldız seviyesinde bulunuyordu. Ve İngiliz kulüplerinin, özellikle de Chelsea'nin yakın takibi altına alınmıştı. Ancak Kasım 2007'de Liverpool ile antrenmanlara çıkan Dalla Valle, 2008 yılının hemen başında kulüple 3,5 senelik kontrat imzalayacaktı.2008-09 FA Youth Cup'ta yedi gol atan Liverpool'un genç yıldızı, 2008'in başından bu yana bulunduğu Akademi'de çıktığı toplam 28 maçta 20 gol kaydetmeyi başardı. Dalla Valle'nin önümüzdeki yıllarda hangi milli takım için oynayacağı ise, merak konusu. Finlandiya'nın U16, U17 ve U19 takımlarda forma giydikten sonra artık A Milli Takım adına gün sayan oyuncunun, İtalyan vatandaşı olan babasından dolayı Gök Mavililer için de mücadele edebileceği biliniyor.

Liverpool'da önümüzdeki sezon rezerv takım ile çalışacak oyunculardan bir diğer önemli isim ise, Alman savunmacı Christopher Butchmann. Savunmanın solunda ve orta alanda oynayabilen Butchmann, 18 Mayıs 2009 günü UEFA U17 Avrupa Şampiyonası'nı zirvede bitiren Almanya'nın da formasını giyiyordu.

Butchmann'ın turnuva boyunca gösterdiği üstün performansı UEFA tarafından ''Geleceğin En Büyük 10 Futbol Yıldızı'' listesinde ismine yer verilmesi ile ödüllendirildi. [Patrick ter Mate (Hollanda) – Vitesse/AGOVV Academy Cutodian, Janick Kamber (İsviçre) – FC Basel 1893, Marc Muniesa (İspanya) – FC Barcelona, Dennis Appiah (Fransa) – AS Monaco, Marco Fossati (İtalya) – FC Internazionale, Deniz Herber (Türkiye) – FC St Pauli, Christopher Buchtmann (Almanya) – Liverpool, Jack Wilshere (İngiltere) - Arsenal, Lennart Thy (Almanya) – Werder Bremen, Luc Castaignos (Hollanda) – Feyenoord.]

Dalla Valle ve Buchtmann'ın ön plana çıktığı listede yer alan diğer oyunculardan David Amoo, 5. Tur'daki Chelsea eşleşmesinde galibiyeti getiren golü atarak dikkatleri üzerine çekmişti. 2007 yılında Milwall'dan Liverpool Akademisi'ne katılan Amoo, orta sahanın sağındaki (ve ileri uç) etkinliği ile ikinci sezonu sonunda rezerv takıma yükselme başarısını gösterdi. Amoo'nun önümüzdeki sezonlardaki kariyeri için işine yarayabilecek bir özelliği, İngiliz Okulları Ulusal Atletizm Şampiyonası'nda Londra adına sprint yarışlarına katılması olabilir. Akademi'de iki sezon geçiren forvet Nathan Eccleston da yeni sezon ile birlikte üst seviyede forma bekleyecek isimlerden olurken 2007 yılında Helsingborg'dan Liverpool'a katılan sol kanat oyuncusu Alex Kacaniklic, Anfield Road'un büyülü atmosferi için çalışmalarını sürdürecek.

Adını andığımız beş ismin dışında, 2009-10 Sezonu'nda A Takım forması giymek adına rezerv takım antrenmanlarına çıkacak Daniel Pacheco ve Krisztian Nemeth de önemli potansiyeller olarak görülüyorlar. 2007 yılında Barcelona'dan transfer edilen Pacheco, geçtiğimiz sezon Liverpool'un hazırlık kampında Fernando Torres, Robbie Keane ve Dirk Kuyt gibi isimlerle ile birlikte mücadele etmişti forvet hattında. Yıl içerisinde Blackpool'da bir ay kiralık olarak forma giyen Macar Nemeth'in de hedefleri büyük. Liverpool'da kalabilmek adına Championship takımlarından gelen teklifleri reddetmişti, Nemeth.

Daniel Pacheco, Krisztian Nemeth, Lauri Dalla Valle, Christopher Buchtmann, Jay Spearing, Stephen Darby ve diğerleri. Önümüzdeki sezonlarda Jamie Carragher ve Steven Gerrard gibi örneklere yenileri eklenebilir.

Şimdilik isimlerini anmış olalım, zamanı gelince söylecek çok daha fazla sözümüz olacaktır bu gençler üzerine.

12 Haziran 2009 Cuma

2009 G. Afrika FIFA Konfederasyon Kupası



2010 FIFA Dünya Kupası'nın başlamasına 364 gün kala Güney Afrika Cumhuriyeti, 2009 FIFA Konfederasyon Kupası'na ev sahipliği yapıyor.

14-28 Haziran tarihleri arasında düzenlenecek organizasyonda Güney Afrika Cumhuriyeti, Irak, Yeni Zelanda ve İspanya, A Grubu'nda yer alırlarken ABD, İtalya, Brezilya ve Mısır, B Grubu'nda mücadele edecekler. İki ayrı grubun ilk iki sırasından çıkacak takımlar, 24-25 Haziran'da Yarı Final oynadıktan sonra 28 Haziran 2009 günü ''Mini Dünya Kupası'' yeni sahibini bulacak.

Avrupa veya Dünya Şampiyonaları'nın olmadığı 2009 Yazı'nda transfer haberlerinden farklı olarak takip edebileceğimiz bir turnuva, FIFA Konfederasyon Kupası. Önemi, belli dönemlere göre değişiyor. FIFA'ya üye altı konfederasyonun (CAF, CONMEBOL, UEFA, AFC, OFC, CONCACAF) şampiyonları, ev sahibi ülke (artık dört yılda bir gerçekleştirilecek organizasyonda bir sonraki yıl FIFA Dünya Kupası'nı düzenleyecek olan ülke) ve FIFA Dünya Kupası'nın son şampiyonu olmak üzere sekiz ülkenin milli takımlarının katılım göstereceği turnuva, şu kısır futbol gecelerinde önemli bir teselli olacaktır futbolseverlere.

Türkiye, bu turnuvaya 2003 yılındaki tecrübesinden dolayı aşina. 2002 FIFA Dünya Kupası'nı Final'de Brezilya'ya kaybeden Almanya'nın 2003 FIFA Konfederasyon Kupası'na katılmayacağını açıklamasının ardından Güney Kore'de üçüncülük kürsüsüne çıkan Türkiye, teklifi kabul etmişti. Keyifli bir tecrübeydi açıkçası. Brezilya, Kamerun ve ABD ile aynı gruba düşen Türkiye'de antrenör Şenol Güneş, 8 isim dışında tamamen yeni oyuncularla yola çıkarken daha önce A Milli Takım tecrübesi bulunmayan Serkan Balcı, Tuncay Şanlı, Hüseyin Kartal, Necati Ateş, Selçuk Şahin, İbrahim Toraman ve Murat Şahin gibi oyuncuların yanı sıra toplam 14 maçlık A Milli Takım deneyimleri olan Fatih Sonkaya, Ahmet Yıldırım, İbrahim Üzülmez, Volkan Arslan, Deniz Barış, Okan Yılmaz, Servet Çetin ve Gökdeniz Karadeniz'i de Fransa'daki turnuva için kadroya almıştı.

Türkiye adına çok yeni bir heyecandı. Şenol Güneş, önemli bir iş başarmıştı bu anlamda. İlk maç gününde ABD'yi geriden gelerek Okan Yılmaz ve Tuncay Şanlı'nın golleri ile 2-1 mağlup eden Türkiye, Kamerun'a Geremi'nin son dakikadaki penaltı golü ile mağlup olurken son maç gününde Brezilya ile 2-2 berabere kalarak Yarı Final vizesini almıştı. Ama turnuvaya damgasını vuran üzücü bir olay vardı. Türkiye'nin bulunduğu B Grubu'ndan lider olarak çıkan Kamerun'un Kolombiya'yı 1-0 mağlup ederek Final'e çıktığı karşılaşmanın 75. dakikasında yere yığılan Marc-Vivien Foe, bir daha ayağa kalkamadı. Ve 28 yaşında hayata gözlerini yumdu. Türkiye ise, bu olayın gölgesinde oynanan Fransa maçındaki iyi performansına karşın rakibine 3-2 yenilerek Final'den oluyordu. Teselli, Kolombiya karşısında kazanılan bronz madalya olacaktı Türkiye adına.

Foe'nin vefatı, FIFA Konfederasyon Kupası'nın anlamını sürekli sorgulattı geri kalan yıllarda. 2003 senesindeki organizasyondan sonra yalnızca 2005'te düzenlendi bu turnuva. Brezilya'nın Final'de Arjantin'i 4-1 mağlup ederek şampiyon olduğu FIFA Konfederasyon Kupası'nın yeni ayağı, 14 Haziran 2009 Pazar günü başlıyor.
  • Güney Afrika, CAF, 2010 FIFA Dünya Kupası Ev Sahibi
  • İtalya, UEFA, 2006 FIFA Dünya Kupası Şampiyonu
  • ABD, CONCACAF, 2007 CONCACAF Gold Cup Şampiyonu
  • Brezilya, CONMEBOL, Copa America 2007 Şampiyonu
  • Irak, AFC, 2007 AFC Asya Kupası Şampiyonu
  • Mısır, CAF, 2008 Afrika Uluslar Kupası Şampiyonu
  • İspanya, UEFA, UEFA Euro 2008 Şampiyonu
  • Yeni Zelanda, OFC, 2008 OFC Uluslar Kupası Şampiyonu
A Grubu'nda yer alan Irak ve Yeni Zelanda takımlarını izlemek, keyifli olabilir. 2007 AFC Asya Kupası'nda tüm zamanların en büyük sürprizlerinden birini gerçekleştirerek Avustralya ve Güney Kore gibi takımlara karşı alınan galibiyetleri, Final'deki Suudi Arabistan zaferi ile süsleyen Irak, Asya kıtasının en büyüğü olmayı başarmıştı. Irak'ın teknik direktörü, daha önce Meksika (1986), Kosta Rika (1990), ABD (1994), Nijerya (1998) ve Çin (2002) ile birlikte FIFA Dünya Kupası'nda yer alan Bora Milutinovic. Başlı başına bir merak konusu aslında bu bile. Avustralya'nın Asya kıtasına geçmesi ile Okyanusya'nın tek hakimi olan Yeni Zelanda oyuncuları da haka dansları ile ilgi çekebilirler bir kez daha.



B Grubu ise, diğerine göre daha dişli. Brezilya ile İtalya'nın öne çıktığı dörtlüde ABD ve Mısır da hiç yabana atılacak takımlar değiller. Turnuvaya Major League dışında oynayan 18 isimle katılacak olan ABD'nin önemli kozları Landon Donovan ve Freddy Adu. Borussia Moenchengladbach'ın yıldızı Michael Bradley ile bonservisi Villarreal'de bulunan 19 yaşındaki forvet Jozy Altidore da dikkatle izlenmesi gereken isimler. İlk defa FIFA Konfederasyon Kupası'na katılan Marcello Lippi'nin İtalyası, genel görüntüde tecrübeli bir kadro ile geliyor Güney Afrika Cumhuriyeti'ne. Kadrodaki en genç isim, Jose Mourinho'nun bebeği Davide Santon. Turnuvaya Maicon, Lucio, Juan, Kaka, Robinho, Julio Baptista ve Kleberson gibi deneyimli oyuncularla katılan Brezilya da iddiasını iki hafta boyunca ortaya koyacaktır.

2009 FIFA Konfederasyon Kupası, 14-28 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek ve TRT'den naklen yayınlanacak. İlk maç günündeki program şu şekilde:

14.06.2009: Güney Afrika v Irak, 17.00 (Coca-Cola Park, Johannesburgh)
14.06.2009: Yeni Zelanda v İspanya, 21.30 (Royal Bafokeng Stadium, Rustenberg)
15.06.2009: Brezilya v Mısır, 17.00 (Vodacom Park, Bloemfontein)
15.06.2009: ABD v İtalya, 21.30 (Loftus Versfeld Stadium, Pretoria)

Ufak bir tahmin bölümü ile kapatalım.

Üç takım diğerlerinden ayrılıyorlar. A Grubu'nda İspanya, B Grubu'nda da İtalya ile Brezilya. Takımların turnuvaya bakış açıları ve konsantrasyonları önemli tabii. Ancak Brezilya ve İtalya gibi İspanya da önemli oyuncularını getiriyor Güney Afrika Cumhuriyeti'ne. (Casillas, Pique, Puyol, Villa, Xavi, Torres, Fabregas, Capdevilla, Xabi, Ramos, Silva ve Cazorla gibi.) Vicente Del Bosque'nin takımı, yenilmezlik serisini devam ettiremek isteyecektir. Sürpriz yaşanmazsa, dördüncü takım olarak da ev sahibini alabiliriz Yarı Final resminin içerisine.

Sonuç... Brezilya ve İspanya Finali, 2010 öncesi fena bir prova olmaz sanki.

Orlando Magic 91-99 Los Angeles Lakers



Los Angeles Lakers, normal süresi 87-87'lik eşitlikle tamamlanan 2009 NBA Finalleri dördüncü maçında Orlando Magic'i 99-91 yenerek seride 3-1 öne geçti ve tarihindeki 15. NBA Şampiyonluğu'na çok yaklaştı.

NBA kariyeri boyunca en önemli anlarda hep Los Angeles Lakers'a toslayan Hidayet Türkoğlu, bu defa takımı Orlando Magic'in NBA Finalleri'ndeki makus talihine boyun eğmek durumunda kaldı. 1995 NBA Finalleri'nde Houston Rockets'a süpürülen Magic'in o sezonki figürü olan Nick Anderson'ın maç öncesi parkede görünmesinden mi etkilenmişlerdi, bilinmez; ama Hidayet Türkoğlu ile Dwight Howard'ın dördüncü çeyrekteki kötü serbest atış yüzdeleri, mağlubiyeti hazırlayan en önemli etkenlerden biri olurken Lakers, bir dramadan daha galip çıkarak ''winner'' unvanını ne kadar hak ettiğini tekrar ve tekrar kanıtladı.

Staples Center'dan 0-2 ile çıktıktan sonra Amway Arena'daki ilk iki maçta minimum hata ile oynamak zorunda kalmıştı, Orlando Magic. Lakers'ın en büyük avantajıydı bu. Magic, üçüncü maçı kaybettiği an havluyu atabilirdi. NBA Tarihi'nde 88 kez rastlanılan 0-3'ün altından kalkabilen bir takım yoktu henüz. Ama kazandı, Magic. Kazanmak zorundaydı ve kazandı. Dün gece de farklı bir durum değildi, söz konusu olan. Staples Center'daki o :00.6'nın acısını çekiyordu hâlâ, Hidayet Türkoğlu ve arkadaşları. Moral bozucu bir mağlubiyetin altından üçüncü maçta, öyle ya da böyle, kalkmayı başarmışlardı. Ve 108-104'lük o galibiyetin içerisindeki şifrelerin de farkına varmalılardı.

Orlando Magic, normal sezon ve Playofflar'da ligin en verimli savunma yapan takımı. Ama en büyük dezavantajları, özellikle back-court oyuncuları özelindeki, top kaybı yapmaya müsait olan yapıları. Sezonun ilk gününden bu yana gelişen süreç içerisinde hep böyle oldu. Staples Center'da çok yaklaştıkları galibiyeti kaçırmalarının büyük resimdeki görüntüsü, yapılan 20 top kaybının Lakers'a 28 sayı olarak dönmesi idi. Dwight Howard, NBA Playofflar Tarihi'nde yalnızca Hakeem Olajuwon'ın çıkabildiği seviyeye ulaşmasına karşın, yaptığı 7 top kaybı ile takımına ciddi bir zarar vermişti. Keza Hidayet Türkoğlu da. Ama Amway Arena'da görüntü değişti. Hidayet Türkoğlu, Mickael Pietrus ve Dwight Howard toplamda üç top kaybı ile oynadılar.

Bir şey daha. Magic, bu sezonki playoff macerasında yakın skorlu geçen maçların neredeyse tamamını kaybetti; ancak ''rebound game'' denilen maçlarda da çoğu zaman kazanan tarafta oldu. Philadelphia 76ers serisinde 100-98 kaybedilen ilk maçın ardından 96-87, 96-94 kaybedilen üçüncü maçın ardından ise 84-81 kazandı, Orlando Magic. Boston Celtics serisinde bir fire verdi. Ama 3-2 geri düştüğü seriyi 4-3 ile geçmeyi başardı. Doğu Konferansı Finalleri'nde LeBron James'in mucizevî şutu sonrasında gelen mağlubiyeti takip eden karşılaşmada da 99-89 ile kazanan Magic oldu. Hidayet Türkoğlu ve arkadaşları, bunu bir karakter olarak almaya başlamışlardı belki de. Staples Center'da son anda kaçan galibiyet sonrası, serinin 2-1'e gelmesini sağlayan galibiyeti, söz konusu başlığın altına yazabilirdik bu anlamda.

Rebound Game: Orlando Magic'in Zarurî İhtiyacı

Orlando Magic, tüm bunların ardından --bir önceki maçı kazanmış olmasına karşın-- bir ''rebound game'' ile daha karşı karşıyaydı yine.

Çok iyi başladı, Magic. Bilinçliydi. Dwight Howard'ın pota altındaki dominasyonu ile de öne fırladı. Howard, saha içinden 0-1 ile oynarken bile takımının en iyi oyuncularından biriydi bu dönemde. 1 sayı, 11 ribaund ve 3 blok gibi çok enteresan bir başlangıç yapmıştı maça. Mesaj vermişti rakibe. Ve dahası; Andrew Bynum, Pau Gasol ve Lamar Odom'ı faul problemine sokarak kenara göndermişti. Rakip pota altında teması sağlayan Howard, kendi pota altında da içeri gireni blokluyordu. İlk çeyrek sona erdiğinde Magic'in yalnızca dört sayı önde olmasının ise belli nedenleri vardı.

Kobe Bryant. Lakers'ın süper yıldızı, üçüncü maça yaptığı başlangıçın bir benzerini daha gerçekleştiriyordu. 4-7 ile hücum eden Kobe'nin rakamlarını çıkardığımızda saha içinden 3-13 ile şut kullanan ve sadece 7 sayı bulan bir Lakers vardı karşımızda. Kobe'nin 13 sayısı, çeyreğin sonunu Jordan Farmar, Josh Powell ve D.J. Mbenga ile oynayan Lakers'ı ayakta tutuyordu. Diğer iki etken, Magic ile ilgili. 12 dakikalık ilk bölümünde 1'i teknik olmak üzere toplam 8 faul yapan Lakers önünde Magic, 6-10 ile oynuyordu serbest atış çizgisiden. Ve tabii top kayıpları. Beş top kaybı yapmıştı Orlando Magic. Kobe dışında hücum opsiyonu çıkaramayan Lakers ise, buradan yedi sayı bulmuştu. 24-20'den çok daha iyisi olabilirdi, sonuç olarak.

İkinci çeyreğin başında Kobe Bryant, kenara geldi. (Sanıyorum maç boyu dinlendiği tek sekans.) Bu bölümde, biraz daha iyi oynadı Magic. 34-26'lık skorla farkı yedi sayıya kadar çıkardı. Devrenin bitimine 7:52 kala Kobe, tekrar girdi oyuna. Ama takip eden Magic hücumunda Rashard Lewis'in üç sayılık basketi, seri boyunca Stan Van Gundy'nin takımına ilk defa çift haneli farkı getirecekti. Kalan bölümde de iyi oynayan Orlando Magic oldu. Devre sona erdiğinde ev sahibi ekip, 49-37 ile önde gidiyordu soyunma odasına.

Ne olduysa, üçüncü çeyrekte oldu. Lakers'ın geri dönüş ateşi, bu bölümde harlandı.

Hidayet Türkoğlu, ilk yarı boyunca 5-6 saha içi isabeti ile 15 sayı bularak takımını skorda sürekli önde tutmayı başarmıştı. Ama üçüncü çeyreğin hemen başında Kobe Bryant önderliğinde başlayan Lakers hücumunu kesmek adına yaptığı faul ile sınıra geldi, ardından 7:11 kala dördüncü faulüne ulaşarak kenara çekildi. Hidayet'in yokluğunda hep bocalayan Magic, Lakers'ın baskın oyununa karşılık veremedi. İkinci devreye muhteşem bir giriş yapan Trevor Ariza, savunmasındaki adamı Hidayet Türkoğlu çıkana dek zaten yedi sayı bulmuştu. Konsantrasyonunu biraz daha hücuma verince, işler değişti.

Üçüncü çeyreğin bitimine 5:58 kala Andrew Bynum'ın serbest atışlardan bulduğu iki sayı, Lakers'ın öne geçmesi için yeterli olacaktı. Devam etti, Lakers. Magic ayakta durmaya çalıştı. Mickael Pietrus (58-58) ve J.J. Redick (61-61) ile skorda iki defa dengeyi yakaladı. Toplamda beş sayı çıkarılan bu iki hücum organizasyonunun asistlerini yapan Rafer Alston ise, periyodun bitimine 1:28 kala Jameer Nelson ile değişti. Dwight Howard'ın 1-4, Rashard Lewis'in de 0-3 ile hücum ettiği çeyrekte Alston da 1-5 gibi kötü bir şut oranı ile oynamıştı; ancak bir gerçek vardı. Şuydu; Alston, gecenin geri kalan bölümünde (18 dakika ve 28 saniye) kenardaki koltuğunu ısıtacaktı.

Stan Van Gundy ve Point-Guard Rotasyonu

Stan Van Gundy'nin rotasyon konusundaki şaşkınlığı akıl alır gibi değil, hakikaten. Jameer Nelson'ın iyileşmesinin Orlando Magic'e yarar sağlayamayabileceği üzerinde daha önce konuşmuştuk. Ama bu kadar ileri gidilmesi, çok ilginç sahiden. 2009 NBA Playoffları boyunca kenardan gelerek zaman zaman ekstra katkılar sağlayan Anthony Johnson'ın tamamen rotasyon dışına itilmesini geçiyorum. Hidayet Türkoğlu, Rafer Alston ve Jameer Nelson opsiyonlarının dört maç özelindeki dakika dağılımlarında oluşan dengesizlik içler acısı.
  • Hidayet Türkoğlu (33 dk.), Rafer Alston (25 dk.), Jameer Nelson (23 dk.)
  • Hidayet Türkoğlu (47 dk.), Rafer Alston (26 dk.), Jameer Nelson (17 dk.)
  • Hidayet Türkoğlu (42 dk.), Rafer Alston (37 dk.), Jameer Nelson (11 dk.)
  • Hidayet Türkoğlu (41 dk.), Rafer Alston (27 dk.); Jameer Nelson (26 dk.)
Ne kadar enteresan, değil mi? Dört maç boyunca, Stan Van Gundy'nin bu üç oyuncuya verdiği süreler bunlar. Jameer Nelson, birinci maçtan itibaren git gide düşen dakikalarına karşın dün gece 26 dakika alırken Rafer Alston, tam tersi. İkinci maçta, Hidayet Türkoğlu'nun son çeyrek ve uzatmalarda Alston ile Nelson olmaksızın, bir numarada oynaması bir örnek iken üçüncü maçta müthiş hücum performansı sergileyen ve Nelson ile arasındaki 48 dakikayı 37-11 şeklinde paylaşan Alston'ın dördüncü maçın son 18:28'lik bölümünde düşünülmemesi, çok enteresan gerçekten.

Hidayet Türkoğlu, dördüncü çeyrekte geri döndü. Beş sayı önde bıraktığı takımını dört sayı geride almıştı. Skor bulmakta zorlanırken Orlando Magic, yayın gerisinde Lamar Odom'ı tuzağına düşürdü. Üç atışlık bir imkân yarattı kendisine. Magic'i tekrar ortak etti oyuna. Bitime 3:02 kala 82-79 öndeydi artık Magic. Trevor Ariza'nın skoru 82'de eşitlemesinin ardından sazı eline aldı, Hidayet Türkoğlu. Önce üç sayılık bir basket ve ardından oyunu çok iyi okuyarak içeriden bulduğu iki sayı. 87-82 öne fırladı, Magic. Hidayet, daha önce yaptığı bir kez daha tekrarlamıştı. The Q Arena ve Staples Center'da çok yaklaşmıştı playoff kahramanı olmaya; ama gelişen süreç, fırsatı elinden almıştı Hedo'nun.

Los Angeles Lakers, 20 saniyelik molaya gitti 82-87'nin ardından. Kobe, üç sayılık atıştan yararlanamadı. Mickael Pietrus, aldı ribaundu. :39 kala Magic adına gecenin hayal kırıklığı kalktı şuta. Kaçırdı Rashard Lewis. Dwight Howard, ribaundu almaya yakındı; ama engellendi. Derek Fisher'ın aldığı top, Kobe Bryant'ın asisti ve Pau Gasol'ün smacı ile sonlandı. Buradaki ayrıntı, Lakers'ın yalnızca sekiz saniye içerisinde potaya gitmiş olmasıydı. :31 vardı. Böylece, son hücum şansı da Lakers'a geçiyordu. Tabii, önce Orlando Magic'i durdurma şartı ile.

Son hücumda Orlando Magic, pota altına Dwight Howard'a indi. ''Durdurmak!'' demiştik ya, Kobe yaptı işte onu. Koluna yapıştı Howard'ın. Çizgiye gitti, Howard. Takımı üç sayı ile öndeydi, bitime :11 vardı. Ve yalnızca bir serbest atış isabeti yetecekti Magic'e. Tıpkı 1995 NBA Finalleri'nde olduğu gibi. 1995 yılında Houston Rockets'a karşı arka arkaya dört serbest atış birden kaçıran ve takımının uzatmalarda rakibine 120-118 yenilmesine neden olan Nick Anderson da Amway Arena'da Howard'ı izleyenler arasındaydı. İlkini kaçırdı, Howard. Ve ikincisini de. Lakers'ın sinir bozucu ''kazanan'' tarafı, çıkabilirdi tekrar sahneye.

Hidayet Türkoğlu, Mickael Pietrus ve Jameer Nelson savunmadaydı Orlando Magic adına. Trevor Ariza, topu kenardan oyuna soktuğunda Hedo ile Pietrus, Kobe'nin üzerine gittiler. Kobe, Ariza'yı gördü. Sol tarafta topla buluşan Ariza da Fisher'ı. Derek Fisher, maçın ardından planlarının topu rakip yarı sahaya geçirdikten sonra duruma göre hareket etmek olduğunu söyleyecekti. Ama tüm zamanların en kötü bireysel savunmalarından biri ile karşı karşıya kalınca tereddüt etmeden gönderiyordu topu. Kendisini yayın içerisinde bekleyen Jameer Nelson da canlı tanıklarından oluyordu. 97'de eşitlenmişti skor.

Sonrasını biliyoruz zaten. 4.6 kala molayı aldı, Orlando Magic. İlk denemede oyuna sokulamadı top. Tıpkı, Staples Center'da olduğu gibi. Yine bir mola geldi. Dönüşte zihinlerdeki plan uygulanamadı. Hidayet, son anda çıkardı topu elinden. Boştaki Mickael Pietrus'u gördü. Pietrus'tan topu istediğinde ise, Fransız oyuncu çoktan göndermişti şutu.

Uzatma bölümünde de söz hakkını alan Derek Fisher oldu. 34 yaşındaki yıldız, 91-91'lik eşitlikle girilen son :31'lik bölümde attığı üç sayılık basketle Orlando Magic'in tüm direncini kırmayı başardı. Fisher'ın bu hamlesini takip eden süreç, Pau Gasol'ün beş sayısı ile geçti. Skor da 99-91 ile Lakers'ın lehine oldu. Derek Fisher... Normal sürede kullandığı ilk beş üç sayılık atış denemesinde isabet kaydedemezken maçın, serinin ve aslında tüm sezonun kaderini değiştiren iki üçlük birden gönderdi Magic potasına.

Los Angeles Lakers, 2009 NBA Şampiyonluğu'na artık yalnızca bir galibiyet uzaklıkta. İster Amway Arena, ister Staples Center. Serinin geri kalan bölümünü Lakers'ın tavrı belirleyecek.

Los Galacticos II: Kaka, Ronaldo, Real Madrid



Florentino Perez, Real Madrid adına 2. Los Galacticos Projesi'ni başkanlığa yeniden seçilmesinin hemen ardından yürürlüğe koydu.

2000 ila 2006 yılları arasındaki birinci başkanlık döneminde Zinedine Zidane, Luis Figo, Ronaldo, Michael Owen ve David Beckham gibi süper yıldızları Real Madrid'e kazandıran Perez, yatırımlarının karşılığını ilk üç sezon içerisinde iki lig şampiyonluğu ile alırken devam eden üç sezon boyunca zirve yarışında geri kalınmasından sonra 27 Şubat 2006 günü görevinden istifa ediyordu. Aradan yıllar geçti... Ve 14 Mayıs 2009'da Real Madrid Başkanlığı'na aday olduğunu açıkladı, Perez. Haziran 1'de ise koltuğuna tekrar oturdu.

La Liga'daki son iki şampiyonluğuna (2006-07 ve 2007-08) Perez'in stratejilerinden farklı bir yol izleyerek uzanmıştı, Real Madrid. Özellikle 2007-08 Sezonu'nda özlenen bir tablo vardı eflatun beyazlı takım adına. Genç oyuncuların öne çıktığı, Los Galacticos'un o kibirli görünüşünden uzak, her maçı son dakikasına kadar oynayan, mağlubiyeti kabul etmeyen bir takımdı bu. Ama bazı kulüplerin karakteristikleri vardır. Galatasaray'da şampiyon olmasına karşın Mircea Lucescu'nun aldığı eleştiriler gibi. Real Madrid de yıldız oyuncu eksikliği çekiyordu. Ya da yer aldığı tüm yarışmaları domine eden Barcelona'ya ancak bu şekilde cevap verebilirdi. Ve kesin olan bir şey... Real Madrid'in bildiği en iyi yoldu bu.

Yalnızca on gün geçti, Florentino Perez'in tekrar Real Madrid Başkanı olmasından bu yana. Ve Perez, arka arkaya iki bomba birden patlatmayı başardı. Milan'ın Brezilyalı yıldızı Kaka ve Manchester United'ın Portekizlisi Cristiano Ronaldo.

Barcelona kadrosunu bir kenara bırakalım. Yer yüzündeki en büyük iki oyuncuyu transfer etmeyi başardı, Florentino Perez. Altyapılarından Carles Puyol, Xavi veya Andres Iniesta gibi adamları çıkaramazlardı. Dolayısıyla, ezelî rakiplerine verebilecekleri cevap bu şekilde olacaktı. Kabul edilmesi gereken bir şey var, Real Madrid'in tarzı bu.

Kaka transferi ile başlayalım. Tek başlık, para değil. Evet, çok önemli. Ama daha fazlası değil. Manchester City, kış transfer döneminde Milan'ın kapısını 100 milyon £ ile çaldığında da gerçekleşebilirdi, bu transfer. Olmadıysa, nedeni var elbette. Kaka'nın tavrı netti o günlerde. Milan'a ait olduğunu, futbolu San Siro'da bırakmak istediğini söylüyordu. Bir başka iddia daha vardı, Real Madrid efsanesi Roberto Carlos'un da desteklediği. Carlos'a göre; Florentino Perez, yeniden Real Madrid'in başkanlığına seçilecek ve Kaka da Santiago Bernabeu'ya transfer olacaktı.

Kaka, Milan taraftarları arasında daha bir ''idol'' olabileceği açıklamalarına devam etse de, Adriano Galliani'nin Florentino Perez ile anlaştığı biliniyordu. Real Madrid'in altyapısından çıkardığı ender yıldız oyunculardan olan Iker Casillas, doğru olan modelin Barcelona tarafından uygulandığını açıkladığında da farklı bir durum söz konusu değildi. Casillas, Xavi ve Iniesta'nin geçtiği yolları izlemesi gerektiğini söylüyordu Real Madrid oyuncusunun. Ama Perez, kafasına koymuştu. 2003 yılında Sao Paulo'dan 8.5 milyon €'luk bonservis bedeli karşılığında Milan'a transfer olan Kaka'yı 65 milyon € ödeyerek Santiago Bernabeu'ya getiriyordu, Real Madrid'in ''marketing'' uzmanı başkanı.

Kaka transferinin yankıları devam ederken bir bomba daha patlayacaktı. Geçtiğimiz sezon öncesi Real Madrid'e geçeceği söylentileri ile bir numaralı gündem maddesi hâline gelen Cristiano Ronaldo için kulübü Manchester United, 94 milyon € ile ikna edilmişti.

Manchester City'nin Kaka özelindeki ısrarlı teklifleri, Real Madrid'in ismine takılmışken benzer bir durum da Ronaldo ile Real Madrid ilişkisinde yaşandı aslında. Geçtiğimiz sezon başkanlık koltuğunda oturan Ramon Calderon, Cristiano Ronaldo'nun kulübü Manchester United'ı bir türlü ikna edememişti. Hattâ öyle ki; 2007-08 Sezonu'nda toplam 42 gol atarak müthiş bir performans gösteren Ronaldo'nun transferi, küresel bir kriz hâline gelmişti. Ronaldo, en büyük hayalinin bir gün Real Madrid forması giymek olduğunu söylerken Manchester United, Real Madrid'i sözleşmeli futbolcusunun aklını çelmekle suçluyordu.

Tüm bunlardan bağımsız olarak FIFA Başkanı Sepp Blatter, takımının transferine izin vermediği Cristiano Ronaldo'yu ''modern köle'' sıfatı ile adlandıracaktı. Gerçekleşmedi. Ronaldo, gidemedi Real Madrid'e. Ve tıpkı takım arkadaşı Wayne Rooney ile 2006 FIFA Dünya Kupası'nda yaşadığı tartışma sonrasında yaptığı gibi ''alttan aldı.'' Sezon içerisinde ise, Premier League Şampiyonluğu yaşarken Şampiyonlar Ligi Finali'nde yeni kariyerindeki takımının ezelî rakibine karşı forma giydi. (Roma'daki Final'de El Clasico'nun provasını yapıyor olduğunu biliyor muydu, Ronaldo?)

Cristiano Ronaldo'nun Real Madrid'e gelmesi ile birlikte, bir marka sekteye uğrayabilir: CR7!

Real Madrid'in sembol ismi Raul, yıllardır 7 numaralı formayı sırtından çıkarmıyor. Kaka, ''Yeni Zinedine Zidane'' apoletinin üzerine yapışmaması adına 5 değil, 18 numara ile mücadele edecek yeni sezonda. Ronaldo'nun forma numarası henüz belli değil. Ama 1 ila 25 arasında olacağı kesin. Şimdilik, boş olan tek rakam 5. Tabii, Hollandalılar özelinde yapılacak temizlikler sonrasında 10 ve 23 de boşa çıkabilir. Ronaldo'nun 10 numarayı sırtına geçirmek isteyebileceğini düşünüyorum; ancak 23 de David Beckham ilişkisinden dolayı, ironik bir seçim olabilir. Bakalım, aslında burası çok da mühim değil. İşin eğlenceli tarafı yalnızca.

Kaka ve Cristiano Ronaldo transferlerinin Real Madrid'e yeşil saha üzerinde ne gibi katkılar sağlayabileceği üzerine konuşalım biraz da.

Florentino Perez, bu iki isimle yetinmeyecek. En zor görünen transferleri, çok kısa süre içerisinde bitirmesi oldukça önemli. Sırada; Xabi Alonso, David Villa, Maicon ve Franck Ribery gibi ''para ile'' halledilebilecek hamleler var gibi görünüyor. Şu bir gerçek; önümüzdeki sezon rakip kaleye çok daha kısa süre içerisinde gidecek, Real Madrid. Kaka ve Ronaldo transferleri, böyle bir katkı yapacaktır. Bir kanat oyuncusu (Franck Ribery) ile bir de orta saha adamı (David Villa) alınmasının kuvvetle muhtemel olduğunu düşünürsek, 4-2-3-1 gibi bir diziliş ideal olabilir Real Madrid adına.

Bakalım bir görüntüye. Kalede Iker Casillas olacak. Savunmaya mutlaka bir ek yapılmalı. Bu anlamda, Serie-A'nın mevcut görüntüsündeki nadir süper yıldızlarından Interli Maicon'un takımdan ayrılmak istemesi, bir sinyal olabilir. Sergio Ramos, Real Madrid'in takım içi çözümü olur. Maicon da savunmanın sağından bindirir de bindirir. Ramos'un partneri Pepe. Sol kanat savunması, Marcelo'ya kalır. Orta sahaya Xabi Alonso'nun monte edilmesi muhtemel. Liverpool menajeri Rafael Benitez, geçtiğimiz sezon Aston Villa'dan Gareth Barry'yi katabilseydi kadrosuna Alonso ile vedalaşacaktı. Ama olmadı ve sezonun en iyi bireysel performanslarından birini sergiledi, Alonso. Yine de Liverpool, para karşılığında vazgeçebilir O'ndan. Diarra da yeni ortağı olur.

Hücum hattı. Kaka ile Cristiano Ronaldo'yu biliyoruz. Franck Ribery haberleri, sıkça dolaşıyor. Lâkin bu transfer, biraz daha sancılı olabilir. Chelsea'nin uzun süredir yoğun ısrarı var Ribery için. Dahası, Manchester United. 94 milyon € bulnuyor, Alex Ferguson'ın önünde. George Best, David Beckham ve Cristiano Ronaldo. Manchester United'ın yeni 7 numarası da olabilir, Franck Ribery. Yine de La Liga'nın yeni sezonda Premier League'den rol çalabilecek olması, aklını çelebilir Ribery'nin. Bir an için öyle düşünelim. Ribery, Kaka ve Ronaldo. Önlerinde Raul opsiyonlu bir forvet kontenjanı. Muhtemelen David Villa olacak. Euro 2008 öncesi Barcelona forması ile poz veren Villa, normal bir 4-2-3-1 için bile biçilmiş kaftan iken, arkasında yer alacak bu oyuncularla çok daha verimli olabilir. Bakalım.

Transferlerin ardından birkaç soru var bizlere kalan. 2009-10 La Liga Sezonu, efsanevî olacak. Bunu biliyoruz. Elindeki sıcak para ile Manchester United, neler yapacak? Kurulu sistem üzerine yalnızca bir eklemede bulunması muhtemel Barcelona'nın tercihi kim olacak? Serie-A'nın elindeki son yıldızlar (Maicon, Zlatan Ibrahimovic gibi) da La Liga'nın yolunu mu tutacak?

Ve tabii... Barcelona, Real Madrid'in tüm bu hamlelerine karşın simgesel bir başarı daha elde edebilecek mi?

Cevapları öğrenmek adına aslında çok da beklemeyeceğiz. Avrupa veya Dünya Şampiyonası'nın olmadığı bir yaz mevsiminde futbolun ana konusu, transferler olacak. 2009-10 Şampiyonlar Ligi Finali'nin adresi, Santiago Bernabeu. Real Madrid ile Barcelona? Sezon içerisinde --futbol anlamında, diğer etkenlerden bağımsız-- böyle bir senaryo yazılabilir, hazırlıklı olalım.