31 Temmuz 2009 Cuma

Maccabi Netanya v Galatasaray: 1-4



Galatasaray, UEFA Avrupa Ligi 3. Ön Eleme Turu İlk Maçı'nda İsrail temsilcisi Maccabi Netanya'yı 4-1 mağlup ederek Ali Sami Yen Stadı'ndaki rövanş öncesi büyük avantaj elde etti. Playoff Turu'nun oldukça yakın hâle geldiğini söylemek mümkün artık.

Bir evvelki aşamada karşılaşılan Kazakistan'ın Tobol takımı önündeki kadrodan biraz daha farklı bir ekiple gelmişti Tel Aviv'e, Galatasaray. Yeni transferlerden Leo Franco, kaledeydi. Savunmanın kanatlarında Sabri Sarıoğlu ve Hakan Balta oynayacaktı, merkez ikilide Gökhan Zan ile Servet Çetin. Mustafa Sarp, orta sahada Ayhan Akman ve Arda Turan'ın hemen arkasındaki pozisyonda görev almıştı. En uçta ise Milan Baros vardı, sağında Aydın Yılmaz ve solundaki Harry Kewell ile. Ek olarak; yeni sezon sisteminde önemli görevler üstlenecek Kader Keita da yedekler arasında bulunuyordu.

Karşılaşmanın hemen başında Arda Turan'ın inisiyatif alması ile birlikte, pas trafiğini hızlı kılma yolunu denedi Galatasaray. Topa sahip olmak önemliydi. Maccabi Netanya'nın 24. dakikadaki golüne dek, bu kategoride %59 gibi bir üstünlük de sağlanmıştı. Kesin olan bir şey vardı. Tobol, Maccabi Netanya'dan daha profesyonel bir takım görüntüsünde idi. Galatasaray'ın oyunun ilk bölümündeki gol pozisyonlarından anlayabilirdiniz bunu kolayca. Netanya'nın golüne reaksiyon çabuk oldu, neyse ki. Arda Turan, köşe vuruşundan Hakan Balta'nın kafasına indirdi topu. İsrail takımının savunması, son derece sakar olduğunu gösteriyordu yine bu pozisyonda. Galatasaray adına, beraberlik golünün oluşumu önemli ama.

Hakan Balta, biraz da bulunduğu pozisyondan ötürü, takımın kazandığı köşe vuruşlarında rakip ceza yayının çevresinde görev alan bir oyuncu. Son iki sezonda durum böyleydi en azından. Uzun boyu, durumu değiştirmiyordu. Dün akşam, ceza sahası içerisine girdi. Ve golünü attı. Buradan hareket ile, Hakan Balta için bir ek daha yapalım. Galatasaray'ın yeni sisteminde, daha defansif görevler üstlenmiş vaziyette. Rijkaard, kanat savunmacıları özelindeki ''hücum'' tercihini sağ taraftaki Sabri Sarıoğlu'ndan yana kullanıyor. Balta, nispeten geride. Kaldı ki; önünde oynayan oyuncuların savunma yetileri, gelişmiş sayılmaz. Tobol maçında, ileri çıkamaması bu yüzden. Serdar Eylik, hücum anlamında gayet olumlu işler yapsa da, düşük savunma gücünden dolayı Balta'ya destek olamamıştı. Harry Kewell ise, ancak futbol zekâsı ile idare edebilir durumu.



Hakan Balta'nın golü sonrası, devre arasına 1-1'lik eşitlikle gidildi. İkinci yarıda yaşanacak değişiklikler, merak konusu olmalıydı bu anda. Farklılıklar yaşanacaktı mutlaka. Yaşandı da.

Arda Turan, çığır açmaya devam etti. Sahaya dönen oyuncular, sıcaktan bunalmadan hemen önce, Aydın Yılmaz'ı kanada indiren bir pas gönderdi, 10 numara. Kazakistan'daki Tobol maçının aksine, son zamanlardaki standardına kıyasla, iyi bir performans sergileyen Aydın da rakip savunmayı karıştıran bir hamlede bulundu. Kale sahasından seken topa Harry Kewell vurdu, 2-1 öne geçti Galatasaray. Avustralyalı, 2009-10 Sezonu'nda da etkili olacağını gösterdi. Pozisyon bilgisi, futbol hayatının geri kalan bölümünde kendisinin en büyük yardımcısı olacaktır. Tabii, Galatasaray'ın da.

Üçüncü golü özel olarak konuşalım. Üzerinde durduğumuz konuların birleşimi olan bir gol, bu. Galatasaray, İstanbul'daki Tobol maçında, top rakipte iken 4-2-3-1'e dönen bir yapıya bürünüyordu. İleri üçlünün kanat oyuncuları, hayatî bir göreve sahipti söz konusu anlayışta. Rakibi dar alana hapsedip onlara uyguladıkları baskı ile hataya zorlayacaklardı. Diğer yandan; Arda Turan, Baros'a yaklaşarak forvet arkası rolüne bürünecekti. Maccabi Netanya karşısında sonuç verdi, bu formül. İsrail temsilcisi, savunmasından çıkmak isterken merkeze dönen oyunda Arda'nın baskısı neticesinde Ayhan Akman, buluştu topla. Ve hemen Arda ile oynadı. Gerisi, Kaptan'a kalmıştı. Tüm savunmanın yeniden pozisyon almasına neden olan müthiş bir pas yaptı, 10 numara. Hücumcu bek Sabri Sarıoğlu da, gerilerden gelerek harika bir golün altına imzasını attı.

Milan Baros, 2009-10 Sezonu'ndaki ikinci resmî golünü kafa vuruşu ile Maccabi Netanya ağlarına gönderdiğinde 4-1 öne geçiyordu Galatasaray. Gol öncesindeki son pasın sahibi Arda Turan. O'nun da yeni sezondaki 5. asisti oluyordu.

Şimdi. Galatasaray'ın 2009-10 Sezonu ve Arda Turan özelinden konuşmaya başlayalım. Kendi adıma verilmiş küçük bir mücadele. Tam olarak bu şekilde oynamalıydı, Arda. Klişe tabiri ile, ''Forvet arkası'' olarak değil ama. Frank Rijkaard'ın geldiği gün, kesin olan bir sonuçtu bu. Hollandalı teknik adama büyük saygı duymak lazım. Önümüzdeki sezon Galatasaray'ın hücum tarafındaki oyunculardan Kader Keita, Harry Kewell, Milan Baros ve Elano Blumel, birden fazla pozisyonda görev yapabilen son derece önemli isimler. Arda Turan'ın bu dörtlü arasında yer alabilmesi için, ''yalnızca sol kanat'' şeklinde oluşan bilinçaltından kurtulması gerekiyordu. İki haftadır izlediğimiz Arda, bu konuda oldukça hevesli.

Önümüzdeki sezon, orta üçlüde oynayacak Arda Turan. Elano transferi, engel değil buna. Ne Harry Kewell yedek kalacak, ne de Arda Turan sol kanada geçecek. Öyle olsaydı; Rijkaard, bunun hazırlıklarını Bayer Leverkusen ve Tobol maçlarında yapardı. Kazakistan'daki Tobol karşılaşmasının devre arasında Arda Turan oyuna girerken kenara gelen oyuncunun adı bu yüzden Barış Özbek olmuştu. Yaser Yıldız ve Aydın Yılmaz vardı, üçlü hücumun iki kanadında. İstanbul'da da da değişmedi, durum. Yaser Yıldız ile Serdar Eylik, başlıyordu ileride. Arda Turan, yeni sezondaki görevinde idi. Harry Kewell ve Kader Keita'nın yokluğunda bile devam edilen bu yolun geri dönüşü yok. Konsantre olunması gereken, Arda ve Elano'nun orta sahadaki muhtemel performansı olmalı.

Dönelim İsrail'e tekrar. Üç resmî karşılaşmada yaptığı beş asist değil, Arda'nın performansını özel kılan. Geçtiğimiz sezon, sistemin mutlak zorunluluklarından olan kanat değişimlerini bile, ''Sağ kanat sıkıntısı'' nedeni ile yapmaktan kaçınan Arda Turan, yeni sezonda başındaki antrenörüne duyduğu güvenden ötürü, hiçbir sorumluluktan kaçınmıyor. Zeki bir adam. Alınan her kararın kendisi için yararlı olacağını biliyor çünkü. Kısa vadede, bir sol kanat oyuncusu olarak son derece önemli bireysel gösterilerin mimarı olabilirdi. Ama bir gerçek vardı. Sadece bu bölgede oynamak, uzun vadede Arda Turan'ı tekrara düşürecekti. Kendini yenilemeyecekti, Arda. Önümüzdeki sezonlarda gelişimini izlerken, Frank Rijkaard'ın katkısı üzerine yorum yapmak mümkün gibi gözüküyor şu an için.



Hücum oyuncularına bir defa daha bakalım. Kader Keita, Harry Kewell, Milan Baros, Elano Blumel ve Arda Turan.

Tek tek değerlendirdiğimizde karşımız çıkan sonuç, her birinin farklı bölgelerde oynayabilecek olmaları. Söz konusu durum, sezon içerisinde Galatasaray'a tahayyül bile edilemeyecek avantajlar getirecektir. 4-3-3 ana diziliş. Ancak bu takım, yalnızca ön alandaki oyuncuları sayesinde, çabukça 4-4-2 (Kewell, Topal, Elano, Arda - Keita, Baros) ve 4-2-3-1 (Topal, Elano - Keita, Arda, Kewell - Baros) çeşitlilikler gösterebilir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Maccabi Netanya maçının son bölümünde oyuna dahil olan Kader Keita, hareketli yapısı ile sinyalleri verdi aslına bakılırsa.

Finale yaklaşırken, kulüp puanındaki ufak kıpırdanmaya da değinelim. Gruplara dek kazanılan galibiyet veya beraberlikler, kulübe direkt bir katkı yapmıyor. Her galibiyet bir, beraberlik yarım puan. Ülke puanına geçiyor toplamda. 2009-10 Sezonu'nda, dün akşama kadar, 5.5 puana sahip olan Türkiye (Beşiktaş'ın ŞL bonusu 4 puan, Galatasaray'ın Tobol maçından getirdiği 1.5 puan), Fenerbahçe ve Galatasaray'ın galibiyetleri ile iki puan daha kazandı, 7.5 puan oldu. Bu puanın Avrupa Kupaları'nda Türkiye'yi temsil eden takım sayısına bölündüğünü ve ardından 0.2 sabiti ile çarpıldığını biliyoruz. Çıkan sonuç: 0.3 puan. UEFA Avrupa Ligi 3. Ön Eleme Turu'nun getirdiği 1 puan ile birlikte, Galatasaray'ın toplam puanı: 1.3000. Şimdilik.

Son olarak; Galatasaray, 222. defa çıktı dün akşam Avrupa arenasına. 56 beraberliğin yanı sıra, 83 mağlubiyeti vardı. 82 de galibiyeti. Maccabi Netanya maçının ardından 83'te eşitlendi, galibiyet ve mağlubiyet sayısı. Bir an evvel artıya geçme zamanı artık. Hiç vakit kaybetmeden.

30 Temmuz 2009 Perşembe

Elano Blumer Galatasaray'da



Galatasaray'da Frank Rijkaard ve Johan Neeskens ile başlayan Futbol Devrimi, Abdul Kader Keita transferinin ardından Manchester City'nin Brezilyalı orta saha oyuncusu Elano Blumer'in alınması ile tavan yaptı.

Santos, Shakhtar Donetsk ve Manchester City kariyerlerinin yanı sıra Brezilya Milli Takımı'nın orta sahasında da sürekli forma şansı bulan Elano'nun ülkemize gelmesi, yepyeni bir serüven. Kâğıt üzerinde, tüm zamanların en iddialı transferlerinden biri. Haldun Üstünel önderliğindeki Futbol Şubesi'nin büyük başarısı. Dedik ya, devrim işte. Üstelik, Frank Rijkaard'ın uygulamak istediği sistem özelinde, tam bir nokta transfer.

Rijkaard, Galatasaray'a geldiğinde -mevkii anlamında- üç önemli değişikliğin yapılacağı üzerinde durmaya çalışmıştık.

Birincisi, tabii ki Arda Turan. Daha geriye çekilecekti, Arda. Sahip olduğu yeteneklerin farkına varacak ve repertuvarını zenginleştirecekti. (Etkilerini yavaş yavaş görmeye başlıyoruz zaten.) İkincisi, hücum üçlüsünün kanatlarında oynayabilecek -tercihen sağ- aynı zamanda merkez santrfor ile birbirlerini oyun içerisinde yedekleyebilecek bir oyuncu. Böylesi bir adama ihtiyacı vardı, Galatasaray'ın. Olympique Lyonnais'dan Kader Keita alındı. Kısa süre sonra Keita da, ne kadar doğru bir hamle olduğunu kanıtlayacaktır. Üçüncüsü, Mehmet Topal'ın önünde Arda Turan ile birlikte oynayacak bir orta saha elemanı. Sanırım, tahmin ediyorsunuz: Elano.

Yeni sezonda Arda Turan'ın rolünü az çok biliyoruz artık. Orta saha ve forvet arasındaki ilişkinin arabulucusu olacak, Galatasaray'ın 10 numaralı futbolcusu. Oyunun belli bölümlerinde, hücum üçlüsünün kanatlarında bulunan oyuncularla santrfora yardım edecek. Ve yine rotasyon içerisinde bu oyuncuları yedekleyebilecek. Bu anlamda, daha önce paylaştığımız gibi, Harry Kewell'ın bir numaralı alternatifidir Arda Turan. Sezon boyunca, Avustralyalı yıldızın, Ayhan Akman veya Tobias Linderoth ile değişeceği birçok karşılaşma olacaktır. Yaşanacak değişimi tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu noktada, Elano'nun sahip olacağı konum üzerine yoğunlaşmak doğru olan. Devam edelim, öyleyse.

Galatasaray'ın orta sahasında Mehmet Topal, Elano Blumer ve Arda Turan gibi bir üçlü izlemek, olası gözüküyor.

Bu durumun, Galatasaray'a getireceği çok sayıda avantaj var. Bir şey kesin. Topa hükmedecek, Galatasaray. Sezonun büyük bölümünde topu ayağında tutacak. Elano ve Arda ikilisi, bu görevin üstesinden rahatlıkla kalkabilir. Birbirlerinin yüklerini azalatacaklardır oyun içerisinde. Arda'nın Kewell ile kademeli olarak alacağı görev boyunca, ileri üçlüde yer aldığı anlarda, dümene geçen isim olacaktır Elano. (Maccabi Netanya karşılaşması ile eşleşen ortak noktalar bulunuyor. Bir kısmını oraya bırakalım.)

Topa sahip olmak... Burası önemli. Elano transferinin altında yatan nedenlerden biri, belki de. Frank Rijkaard'ın Barcelona döneminin son üç sezonundaki bazı verileri paylaşmıştık daha önce. Futbol topuyla aşk yaşayan bir takım vardı sahada. Efsanevî La Liga 2005-06 Sezonu'nda rakiplerine top göstermiyordu, Barcelona. Neredeyse, kelime anlamının tam karşılığı olarak. 38 maçın tamamında %50'nin üzerine çıkılmıştı, topla oynama oranında. Öyle ki; 48 puan çıkarılan 19 iç saha maçında tam 13 kez bu seviye, %60+'a kadar yükselmişti. 27 Kasım 2005 günü, Racing Santander'i 4-1 mağlup eden Barcelona, %71'i görüyordu. Rakip kaleye ise 25 şut gönderilmişti.

Frank Rijkaard, La Liga Şampiyonluğu'nun ikili averajla Real Madrid'e kaptırıldığı 2006-07 Sezonu'nda da takımı ile futbol topu arasındaki aşkı mümkün kılıyordu. Barcelona, 15 Ekim 2006'da 3-1 kazanılan Sevilla maçında rakibine %75 gibi akılalmaz bir üstünlük kuracaktı. Mayıs 2007'deki Getafe karşılaşmasını saymazsak (%53), iç sahadaki tüm maçlarda %59'dan başlıyordu, Barcelona'nın topa sahip olma oranı. Rijkaard'ın Galatasaray'da benzer bir oluşum hazırlama isteği, son derece net. (Bu anlamda, Barcelona ve Galatasaray karşılaştırmasından bahsetmiyoruz. Frank Rijkaard özelinde okumak daha doğru, söz konusu tüm rakamları.)

Elano'nun transferi, topa sahip olma hususu açısından, çok kıymetli. TSL'deki hemen her maçta, rakibini domine edecek bir Galatasaray olabilir önümüzdeki sezon.

Galatasaray ve Elano arasındaki birlikteliğe en doğru yaklaşımlardan biri, Atahan'ın bahsettiği Kaka karşılaştırması. Avrupa'da Kaka profiline en yakın isim, Elano. Orta alanın her bölgesinde oynayabilme yeteneği, takıma müthiş bir katkı yapacaktır. Türkiye'deki tüm tabuları yıkacak cinsten bir transfer bu. Sorunlu değil. Tam bir profesyonel. Premier League'de hâyâlkırıklığı yaratan Güney Amerikalılardan biri değil. Lider karakteri var. Buna rağmen, öne çıkma ya da popüler olma hevesi yok. Santos'da Diego ve Robinho'nun arkasını toplarken, Milli Takım'ın görünmez kahramanlarından biri oldu hep. 28 yaşında. Ve bonservisi yalnızca 7 milyon €. Çok başka bir transfer, hakikaten.

Yılın transferi. Son yılların en iyi hamlesi. Ali Sami Yen Stadı'nda duran topların başına geçeceği günler yakın. Biraz uzakta ise, ''Frank Rijkaard'ın Galatasaray'a gelişi...'' ile başlayacak cümleler var. Şimdiden hazırlıklı olalım.

Doğru Kariyer: Allsvenskan - Eredivisie Hattı



Avrupa'da gündem, Inter'den Barcelona'ya transfer olan Zlatan Ibrahimovic.

Camp Nou'daki imza töreninde 50 bin kişi tarafından karşılanan İsveçli forvet, elindeki kırıktan dolayı üç hafta sahalardan uzak kalacak. Ama konumuz bu değil. Zlatan'ın kariyer gelişimi ve buradan hareketle İsveçli oyuncuların Allsvenskan'dan Eredivisie'ye geçişleri.

Boşnak bir baba ve Hırvat bir annenin çocuğu olarak 1981 yılında İsveç'in Malmö kentinde dünyaya gelen Zlatan Ibrahimovic, henüz sekiz yaşında iken başladığı futbol kariyerinin zirvesine ulaştı Barcelona transferi ile. Malmö ile başlayan, Hollanda'da Ajax ile yeşeren, Serie-A'da Juventus'ta olgunlaşan ve Inter'de doruk noktasına gelen bir kariyer bu. Bugünden geriye doğru bakıldığında, pek de tatlı başlayan bir kariyer aynı zamanda.

1996 yılında Malmö ile ilk kontratını yapan Ibrahimovic, üç sene sonra A takımdaki ilk sezonunda kulübün ligi 13. sırada tamamlayarak küme düşmesine engel olamamıştı. Yine de bu, kendi adına bir şans da olabilirdi. İyi değerlendirdi, Ibrahimovic. 26 lig karşılaşmasında 12 defa rakip ağları havalandırdı. Ve Superettan'a gerilemesini önleyemediği takımını Allsvenskan'a çıkarmayı başardı. Sonrası, keşfedilme serüveni... Arsenal menajeri Arsene Wenger'in kısa süre içerisinde ilgisini çekse de Ibrahimovic, kendisini bir hazırlık maçında izledikten sonra büyülenen Leo Beenhakker'in takımına transfer olacaktı. 22 Mart 2001 günü Malmö ve Ajax, 7.8 milyon € karşılığında anlaşma vardı. Temmuz 2001 itibari ile de Ajax için oynamaya başladı, Ibrahimovic.

Geçtiğimiz pazartesi akşamı, Yenilsen de Yensen'de programında, yıllar önce Beşiktaş'ın Zlatan Ibrahimovic'e talip olması üzerinden ülke futboluna has bir sonuç çıkarılmaya çalışıldı, fikirler döküldü ortaya. Henüz 16 yaşında iken Beşiktaş'a gelseydi Ibrahimovic, bu denli büyük bir yıldız olabilir miydi? Benzer bir soru, ulusal takım özelinde de yöneltilebilir. 2000 yılında Bosna Hersek'e gelerek Milli Takım'da oynamak istediğini söyleyen Ibrahimovic, dönemin antrenörü tarafından yaşı gereği (19) Olimpik Milli Takım'a yönlendirilince karar değiştirip İsveç için forma giymeye başlamıştı. Hikâyenin sonu farklı yazılacaktı, belki de. Kimse bilemez. Ancak Ibrahimovic'in Eredivisie tercihi ya da şansı, incelenmesi gereken bir olay. Brezilyalı efsaneler, Romario ve Ronaldo'nun PSV Eindhoven'daki kariyerlerini getirelim akıllarımıza. Golcüler adına verimli bir lig, Eredivisie.

Ajax ile ilk sezonunda çift haneli gol sayısına bile ulaşamasa da yeteneklerini sergileme imkânı buldu, Zlatan Ibrahimovic. Devam eden iki sezonda ise, yıldız seviyesine çıkmayı başardı. 2004-05 Sezonu'nun üçüncü haftası sonunda üç gole ulaştıktan sonra da Juventus transferi gerçekleşti. Gelişmeleri az çok biliyoruz. Juventus, Inter ve nihayet Barcelona...İsveç, Zlatan Ibrahimovic'in doğduğu ve bir futbolcu hâline geldiği ülke. Bu anlamda, kendisini İsveçli olarak kabul edebiliriz. Dolayısıyla, Ibrahimovic üzerinden İsveçli oyuncular özelinde bir genelleme yapmak da mümkün olabilir. Bilhassa, Milli Takım'daki forvet oyuncularına yönelik. Henrik Larsson'dan bu yana seyredilen bir sonuç bu. Allsvenskan'dan yurt dışına çıkan İsveçliler, Eredivisie'de özgüven kazanıp Avrupa'nın üst seviye liglerinde başarıya ulaşıyorlar.

Larsson dedik, efsaneden başlayalım öyle ise. Ve sürdürelim sonrasındaki isimlerle.

- Henrik Larsson (Forvet, 1971)
: İsveç Futbolu'nun yaşayan efsanesi Larsson, henüz 17 yaşında iken profesyonel sözleşme imzaladığı Högaborgs takımından 1992 yılında Helsingborg'a transfer olduktan yalnızca bir sezon sonra Hollanda'nın Feyenoord takımına geçti.

1992 ve 1993 senesinde Helsingborg forması ile maç başına neredeyse bir gol ortalaması yakalayan Larsson, Feyenoord'daki dört yılın ardından İskoçya'dan Celtic adına mücadele etmeye başladı. İskoçya Premier League'de beş sezon ''en çok gol atan oyuncu'' olan Larsson, yeşil forma ile 4 Lig, 2 Lig Kupası ve 3 de İskoçya Kupası şampiyonluğu yaşarken 2002 yılında Celtic Tarihi'nin en iyi 11'ine seçilmeyi başardı. 2004 ila 2006 yılları arasında Barcelona'da oynadıktan sonra 2006'da Helsingborg'a döndü. 2007'deki kiralık Manchester United macerasını saymazsak, o günden bu yana Helsingborg için oynuyor. Kariyerinin sıçrama noktası ise, Feyenoord.

- Peter Hansson (Defans, 1976): 1994 yılında doğduğu kent olan Söderhamn'ın futbol takımı ile profesyonel futbol kariyerine başlayan Peter Hansson, 1998'de transfer olduğu Halsmtad'da tüm ülke tarafından tanınan bir oyuncu olmayı başarmıştı.

Oyun karakteri gereği taraftarların favori isimlerinden biri hâline gelen Hansson, 2000 yılında Halmstad'ın Allsvenskan Tarihi'ndeki dördüncü ve son şampiyonluğunda da büyük pay sahibi olacaktı. Başarılıydı, Hansson. Kısa süre içerisinde takım kaptanlığına kadar yükselmişti bile. Ama kariyerinin bir çıkışa daha ihtiyacı vardı. 26 yaşında iken, o da İsveçli birçok yıldız gibi, Eredivisie'nin yolunu tuttu. Heerenveen'de son derece başarılı yıllar geçiren Hansson, 2002 ve 2007 yılları arasında kulübün önemli figürlerinden biri oldu. Bu süre zarfında, İsveç Milli Takımı için de oynamaya başlayacaktı. 2007-08 Sezonu önce, Ligue 1 takımlarından Rennes'e geçti. İki sezonda 68 lig maçında forma giydi. Sıçrama noktası, Heerenveen. Eredivisie yani.

- Johan Elmander (Forvet, 1981): Ülkesinin Holmalunds IF takımında başlayan futbol kariyeri, 1999-2000 Sezonu'nda Allsvenskan'dan Örgyte takımına taşındığında henüz 17 yaşında olan Elmander, bir sene sonra Hollanda'nın Feyenoord kulübüne geçti.

Hollanda evvelindeki serüveninden hemen önce forvet pozisyonundan orta sahaya evrilen genç oyuncu, Djurgarden ve yine Eredivisie'den NAC Breda takımlarında kiralık olarak mücadele etti. Feyenoord ile 2002 UEFA Kupası Finali'nde forma giydi. 2002-03 Sezonu'nda oynadığı Djurgarden'de Allsvenskan Şampiyonluğu yaşarken İsveç Kupası ile ''Duble'' yapan kadroda yer aldı. NAC Breda'da kiralık geçirdiği sezonun ardından Danimarka'ya transfer oldu, Elmander. Michael Laudrup'un takımı Brondby'de bir ''çifte şampiyonluk'' daha yaşayan İsveçli, ''Yılın Oyuncusu'' seçildikten sonra Ligue 1'e transfer oldu. Fransa'da Toulouse için oynadıktan sonra ise, Premier League takımlarından Bolton Wanderers'e geçti. Devam da ediyor.

- Markus Rosenberg (Forvet, 1982): Tüm örnekler içerisinde, hikâyesi Zlatan Ibrahimovic ile en fazla benzerlik gösteren oyuncu aslına bakılırsa. Zlatan'ın Ajax'a geçtiği sezon Malmö için oynayamaya başlayan Markus Rosenberg, 2005 yılında Ajax'a transfer olurken, ''Yeni Ibrahimovic'' sıfatını daha gerçek kılıyordu.

19 yaşında iken formasını giymeye başladığı Malmö'den 2004 yılında kiralık gönderildiği Halsmstad'da gösterdiği performansla o sezonun en golcü ismi olmuştu, Rosenberg. 26 maçta attığı 14 golün hemen ardından Malmö'ye döndü. Ve bu defa Royal League 2004-05 Sezonu'nda 7 gol ile zirveye çıktı. Malmö ve hemen sonrasında Ajax. Kariyeri, Zlatan'ı takip ediyordu adeta. Ajax kariyerinin ilk bölümünde, son derece başarılı oldu. Goller attı. Sonrasında, Klaas Jan-Huntelaar'ın gölgesinde kaldı. Ocak 2007'de, kendisini isteyen dev kulüplerin arasından Werder Bremen'i seçerek Bundesliga'ya geçti. Almanya'daki yarım sezonda attığı 8 golün ardından takımın vazgeçilmezlerinden oldu. Ajax, sıçrama noktası. Eredivisie, bir kez daha.

- Afonso Alves (Forvet, 1981): İstisnaî durumundan dolayı listede, Brezilyalı Afonso Alves. 21 yaşında iken Örgyte forması ile tanıştığı Allsvenskan'da Avrupa kariyerini olgunlaştıran Alves'in göz önünde bulundurulabileceği bir değerlendirme bu. 2004 yılında Malmö'ye transfer olmadan evvel, 39 maçta attığı 23 gol ve ardından yaşanan gelişmeler dolayısı ile.

Zlatan Ibrahimovic ve Markus Rosenberg ile birlikte, Malmö'nün yakın tarihindeki ilgi çekici forvetlerinden biriydi Afonso Alves. 2004 ila 2006 yılları arasında, ''leblebi'' gibi gol attıktan sonra Hollanda'nın Heerenveen takımına transfer oldu. Heerenveen, Brezilyalı golcüyü almak için 4.5 milyon € ödeyerek Kulüp Tarihi'nin en yüksek bonservis bedelini gözden çıkarsa da, karşılığını defalarca gördü. 39 maçta 45 gol attı, Alves. Ekim 2007'deki Heracles maçında ise, rakip ağlara 7 gol birden bırakarak tüm kıtanın gündemine oturdu. Dev kulüplerin kıskacına girmişti. Ancak Middlesbrough'ya transfer olarak şaşkınlık yarattı. Devamında ise hayalkırıklığı. İsveç'ten geçiş yaptığı Eredivisie, sıçrama noktası.

1985 ve öncesinde doğan İsveçli futbolcular özelindeki örnekleri çoğaltmak mümkün. Ülkenin yakın dönemdeki en büyük oyuncularından Markus Allbäck de 1997-98 Sezonu'ndaki başarısız Bari macerasının ardından ülkesine dönmüş ve 2000 yılında Heerenveen'e transfer olarak Aston Villa kariyerinin önünü açmıştı.

Kennedy Bakircioglü. 1996 ila 2003 yılları arasında Assyriska ve Hammarby formaları giydikten sonra Yunanistan'ın Iraklis takımına transfer oldu. Ancak asıl yükselişi, Fred Rutten'in takımı Twente'de yaşadı. Eredivisie'deki çok başarılı iki sezonun ardından Ajax'a geçişi sağlandı. Amsterdam'da istediği havayı yakalayamasa da kariyerinin doruk noktasına Eredivisie'de yükseldi, vatandaşı olan birçok yıldız futbolcu gibi. 2003 yılında Assyriska'dan ayrılarak geldiği Ajax'taki ilk döneminde başarılı olamadı. Ancak 2005 ve 2008 yılları arasında forma giydiği FC Groningen takımı ile üst düzey bir orta saha oyuncusu hâline gelen Rasmus Lindgren'i katabiliriz bu örnekler arasına. 2008 yılında Ajax'a geri döndü Lindgren. Henüz 24 yaşında.

Geçişi Rasmus Lindgren'den yapalım. Henrik Larsson ve Markus Allbäck ile başlayıp Zlatan Ibrahimovic ile zirve yapan bu liste, önümüzdeki sezonlarla birlikte arasına yepyeni yüzler alabilir. 1985 ve sonrasında doğan İsveçli oyuncular özelinde de misal olabilecek isimler bulunuyor. Başlayalım.

- Viktor Elm (Orta Saha, 1985): Aile boyu futbolcu olan Elm kardeşlerin ortancası Viktor, 2005 yılında Falkenbergs'den küçük kardeşi Rasmus'ın da formasını giydiği Kalmar takımına transfer oldu. Bir sene sonra, Viktor (23) ve Rasmus'a (21) büyük ağabey David (26) de katıldı.

Alsvenskan 2008'de mutlu sona ulaşan Kalmar FF takımının önemli bir bölümünü oluşturan üç kardeşten Viktor, sezonu 15 gol ile tamamlayarak takım arkadaşı Patrik Ingelsten'in (19 gol) hemen ardından ligin en golcü oyuncusu olmayı başardı. 1982 doğumlu Ingelsten, 2008 yılı sonunda Hollanda'nın Heerenveen takımı ile anlaştığını açıklarken Viktor Elm, tıpkı gol krallığı yarışında olduğu gibi, takım arkadaşının peşine düştü. Ocak 2009'da Heerenveen için oynamaya başlayan Viktor, Allsvenskan Tarihi'ndeki ilk Kalmar şampiyonluğunun son maçında attığı dört golün ardından, yeni kariyerini de gollerle açtı. Hollanda Kupası'nda Feyenoord safdışı bırakılırken iki golün altında imzası vardı Elm'in. Yakın zamanda, Eredivisie'deki Elm'ler artabilir.

- Andreas Granqvist (Defans, 1985): Kariyerine doğduğu kentin bölgesel takımlarından Påarps GIF ekibinde başlayan Andreas Granqvist'in ülkedeki en büyük kulüplerden biri olan Helsingborg tarafından keşfedilmesi çok geç olmadı. Henüz 19 yaşında iken, 2004 yılında, Helsingborg'a geçen 1.92 m.'lik savunma oyuncusu, şimdilerde Groningen için ter döküyor.

Granqvist'in kısa kariyeri, ilgi çekici. 2006 yılındaki İsveç Kupası Finali'ne kaptan olarak çıkan Granqvist, takımının Gefle'yi 2-0 mağlup ettiği karşılaşmanın ardından Ocak 2007'de İngiltere Premier League ekiplerinden Wigan Athletic ile kiralık sözleşme imzaladı. 2007-08 Sezonu öncesi, aynı takım tarafından bonservisi alındı. Ancak bu defa Mart 2008'de Helsingborg'a döndü. Ve üç ay boyunca kiralık olarak eski takımının formasını giydi. Temmuz 2008'e gelindiğinde ise rota farklı bir tarafa çevrilmişti artık. Aslında tanıdık bile sayılır. Groningen ile dört yıllık sözleşme imzalayan savunmacı, 13 Eylül 2008 günü Eredivisie'de attığı müthiş gol ile akıllara kazındı. İsveç Milli Takımı'nda da oynuyor, Granqvist. Yükselişi, bu noktadan olabilir.

- Marcus Berg (Forvet, 1986): İsveç'in yeni jenerasyonundaki dikkat çeken genç oyuncularının başında geliyor, Marcus Berg. Kariyer gelişimi hiç fena değil. Kendisi hakkında oluşan beklentiler ise, daha şimdiden oldukça yüksek. 22 yaşındaki forvet oyuncusu, yeni sezonda Bundesliga'da Hamburg forması giyecek. Transfer, tabii ki Eredivisie'den.

Berg'in 2005 yılında Göteborg forması ile başlayan profesyonel futbol kariyeri, 10 Ağustos 2007 günü Hollanda'nın Groningen takımında devam etti. Groningen, yaklaşık 10 milyon € karşılığında Ajax'a gönderdiği Uruguaylı forvet Luis Suarez'in yerini İsveçli Berg ile doldurmak istiyordu. 2007-08 Sezonu sonunda yedinci basamakta bulunan FC Groningen, Playofflar ile UEFA Kupası şansını kaçırsa da Berg, sezon boyunca attığı 15 golle dikkatleri üzerine çekecekti. Takip eden sezon Groningen, altıncı sırada yer aldı. Avrupa Ligi, bir kez daha Playofflar'da kaçtı. Ama Berg, 23 gollü El Hamdaoui ve 22 gollü Luis Suarez'in ardından 17 golle en skorer oyuncu olarak 10.5 milyon € karşılığında Hamburg'a geçti. Groningen Tarihi'nin en yüksek bonservis bedeli.

- Ola Toivonen (Forvet, 1986): 15-29 Haziran tarihleri arasında İsveç'te organize edilen UEFA U-21 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda Yarı Final oynayan İsveç Milli Takımı'nın Marcus Berg ile birlikte en büyük gol silahı idi, Ola Toivonen. Turnuva boyunca attığı 7 golle zirveye çıkan Berg'in ardından takımın en skorer ismi olan Toivonen (3), PSV Eindhoven forması giyiyor.

2005 yılında Degerfors forması ile Superettan'da (İsveç 2. Ligi) başlayan profesyonel futbol kariyerinin ikinci sezonunda Örgyte ile küme düşen Toivonen, sezonu son sırada tamamlayan takımının perfomansına rağmen 2007 yılında Malmö'ye transfer olmuştu. Malmö, bu transfer için Örgyte'ye 1.1 milyon $ öderken Kulüp Tarihi'nin en pahalı ikinci transferinin altına da imza atıyordu. Allsvenskan 2007'de takımı için yalnızca 3 gol kaydedebilen Toivonen, Malmö'nün altıncı sırada tamamladığı 2008 Sezonu'nda çığır açacaktı. 27 maç, 14 gol ve 7 asist. 2009 yılında, PSV Eindhoven'a transfer oldu İsveçli genç forvet. Kendisine ödenen bonservis ücreti, 4.5 milyon €. Eredivisie performansı ise, 14 maç ve 6 gol. Hiç fena değil.

- Pontus Wernbloom (Orta Saha/Forvet, 1986): 2005 yılında yükseldiği Göteborg A Takımı'nda kısa süre içerisinde kendisine yer edinen Wernbloom, 2007 senesinden itibaren orta sahadaki yeteneklerini hücum hattına taşımış durumda. Nisan 2009'da AZ Alkmaar'a imza attı. Yeni sezonda o da, Eredivisie'de forma giyecek.

Toparlayalım.

Zlatan Ibrahimovic, 1997 yılında Türkiye'ye gelseydi neler olurdu, bilinmez. Ama Hollanda'ya giderek doğru kararı vermiş gibi gözüküyor. Ajax ve ardından Serie-A'da yaptıkları ortada.

Kariyer gelişimi anlamında, Allsvenskan ve Eredivisie arasında bir bağ var. Markus Rosenberg, Afonso Alves, Johan Elmander ve yeni jenerasyon. 1985 ve sonrasındaki dönem için Marcus Berg, Hamburg'a geçerek bir adım attı. Andres Granqvist, Viktor Elm, Ola Toivonen ve Pontus Wernbloom'un gelişimlerini takip etmek de hayli keyifli olacak.

''Marcus Berg, 16 yaşında gelseydi Türkiye'ye, neler olurdu!'' diyebilir miyiz yıllar sonra? Göreceğiz.

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Zlatan Ibrahimovic: Ego, Saygı ve Barcelona



Avrupa'da yılın takası sonuçlandı. Zlatan Ibrahimovic; 43 milyon €, Samuel Eto'o ve Aliaksandr Hleb (kiralık) karşılığında Inter'den Barcelona'ya geçti.

Dev transfer harekâtının ardından üzerine konuşulan birçok konu bulunuyor. Geçtiğimiz sezon, tüm zamanların en iyi performanslarından birini gösterdiği kabul edilen Barcelona'nın Samuel Eto'o'dan bu denli kolay vazgeçmesi, eleştirilerin tepesine oturuyor kolayca. Orta saha ikilisi Xavi Hernandez ve Anders Iniesta'nın yanı sıra, ileri uçtaki partnerleri Thierry Henry ve Lionel Messi ile müthiş bir uyum yakalayan Kamerunlu forvet, 2008-09 Sezonu'nda Barcelona için 36 golün altına imzasını atmıştı. Eto'o ile oluşan havanın Zlatan Ibrahimovic sonrası devam ettirip etmeyeceği büyük merak konusu...

Samuel Eto'o ve Barcelona ilişkisinden devam edelim. 2005-06 Sezonu'nda rûya gibi bir yıl geçirdikten sonra, geçtiğimiz sene söz konusu performansın bile üzerine çıkan Eto'o'nun Camp Nou'dan ayrılmasının belli nedenleri var. Kamerunlu forvet, 2008-09'da her ne kadar müthiş bir sezon yaşamış olsa da, hazırlık dönemindeki sorunları ile sürekli gündemde kalmıştı. Barcelona'daki geleceği soru işaretleri ile doluydu. Frank Rijkaard ile oluşan anlaşmazlık ortamı, Joan Laporta özeline de sıçrayınca Eto'o'nun İspanya'daki kariyeri, sona doğru yaklaşıyordu. Ama olmadı, takımda kaldı. Ardından Barcelona sistemi içerisinde değerine değer kattı. Yine de, sezon içerisinde bile, mutsuz olduğu biliniyordu. Ve artık sözleşmesinin bitimine bir yıl kalmıştı.

Avrupa'nın önemli liglerinde takımlar, sözleşmeleri bitmek üzere olan oyuncularla bir sezon öncesinden anlaşma yolunu seçiyorlar. Bu anlamda, Türkiye ile önem bir görüş farklılığı olduğunu söylemek mümkün. Barcelona ve Samuel Eto'o, 2010-11 Sezonu ve sonrası için ortak noktada bir türlü buluşamadılar. Dolayısıyla; 2009-10 Sezon sonu itibariyle Eto'o, tamamen serbest bir oyuncu hâline gelecekti. Bu kesin bir gerçek. Barcelona'nın yeni bir takviyeye ihtiyacı vardı. Ve en iyisi üzerinde karar kılındı. Zlatan Ibrahimovic, Barcelona adına biçilmiş kaftan. Transfere şüphe ile bakanların birleştikleri ise iki nokta var. Birincisi, Barcelona'nın işleyen sistemine yapılan ''yüksek egolu'' Ibrahimovic eklemesi. İkincisi de, transferin maliyeti. Samuel Eto'o'nun yanı sıra, 43 milyon € ve Aliaksandr Hleb'in kiralık sezonundaki ücreti.

Sondan başlayalım. İkinciden. Transferin maliyeti ve üzerine yapılan yorumlar.

Zlatan Ibrahimovic için gözden çıkarılan Samuel Eto'o'nun gidişi, oldukça yadırgandı. Eto'o, Barcelona sistemi içerisinde büyüyen, Kamerun'da doğmasına karşın Katalan olan bir adam. Ama aslına bakılırsa, yaşanması gereken bir ayrılık bu. Samuel Eto'o transferinin Webster Kuralı ile değerlendirme ihtimali bulunuyordu. Buna göre; sözleşme başlangıç tarihinin üzerinden üç yıl geçen ve 28+ yaşında olan Samuel Eto'o, Barcelona'daki son sezonunda kazandığı ücret karşılığında herhangi bir kulübe transfer olabilirdi. (Bonservis bedelinin, normal şartlarda, 35 milyon € olması bu durumu değiştirmiyor. Ederi farklıdır mutlaka. Ki Barcelona'nın resmî sitesinde yer alan haberde de Eto'o'nun değeri 20 milyon € olarak geçiyor. Ayrım, başka yerde.)

Geçtiğimiz sezon; Manchester City'nin Samuel Eto'o için Barcelona'ya önerdiği 35 milyon €, Zlatan Ibrahimovic'in transfer bedeli hakkında bir kafa karışıklığı yaratıyor. Real Madrid'in 2009-10 Sezonu öncesi, yaptığı transferlere bir bakalım: Cristiano Ronaldo (94 milyon €) ve Kaka (65 milyon €). Bu iki oyuncu ile birlikte, Avrupa'nın zirvesinde yer alabilecek diğer üç isim arasında mutlaka kendisine yer bulabilirdi, Ibrahimovic. Kalite, karizma, tanınırlık, imaj ve ''yeni transfer ihtimali'' ile. (Keza Franck Ribery de.) Kısa listede olabilecek Fernando Torres, Steven Gerrard, Frank Lampard, Xavi Hernandez, Andres Iniesta ve Lionel Messi gibi oyuncuları, kategori dışına koyabiliriz bu noktada. Ronaldo ve Kaka transferlerinin ardından, Barcelona'nın Ibrahimovic'e talip olması ile birlikte, karşılaşılacak transfer bedeli 75+ milyon € gibi bir seviyede olacaktı hiç kuşkusuz.

Barcelona, önümüzdeki sezon -hiçbir şekilde- maddî bir gelir elde edemeyeceği Samuel Eto'o'dan tam da bu yüzden, böylesine kolay vazgeçti. Bonservis ücreti bazında, Ronaldo ile Kaka arasında yer alabilecek Ibrahimovic için ödenen 43 milyon €, son derece mantıklı. Inter tarafından baktığımızda da değişen bir durum yok. Ibrahimovic'i elden çıkardıktan sonra, mevcut piyasada alınabilecek oyuncular arasındaki en iyi tercih de Samuel Eto'o. Jose Mourinho'nun söylediği gibi, Ibrahimovic ile Eto'o arasındaki farklar dağlar kadar değil. Üzerine alınan 43 milyon € ise, durumu daha da anlamlı hâle getiriyor Inter adına. Sonuç olarak; eğrisi doğrusuna geldi. Ve hem Inter, hem de Barcelona, bu takastan kârlı çıktı. En azından şimdilik, kâğıt üzerinde.

Birinci noktaya geri dönelim şimdi. Ibrahimovic'in yüksek egosu ve Barcelona'nın geleneklerine bağlı yapısı.

İlk anda hiç de ideal bir ikili değil gibi durmuyorlar. Real Madrid'in yakın zamandaki David Beckham transferinin ardından Cristiano Ronaldo'yu kadrosuna katması, hiç kimse için sürpriz olmamıştı. Beckham, genel tarafından sevilmiyordu. Şimdilerde, Ronaldo'dan kendisi haricinde hoşlanan yok. (Paris Hilton'u saymazsak eğer, çok yakışmışlardı.) Ama Ronaldo'nun domine ettiği, ''sevimsizlik'' listesinde bir ikinci sıra varsa eğer, onun da sahibi belli. Zlatan Ibrahimovic'in sempatik olduğunu söylemek mümkün değil. Yine de, Ronaldo'nun muhtemel La Liga kariyeri ile bazı farklılıklar olacağı kesin.

Ibrahimovic'i bir noktada sınıflandırabiliriz. Bazı oyuncular vardır. Müthiş yeteneklidirler. En iyi olduklarını düşünürler, ki belki de öyledir. Cristiano Ronaldo gibi, Ibrahimovic de öyle. Ama... Ibrahimovic, Barcelona öncesindeki kariyerinde hep bu çıkmazın içerisinde kalmıştı. Kurtulamadı. Malmö, Ajax, Juventus ve Inter. Her defasında, ''en iyi'' oldu O. Juventus ile şampiyonluk yaşadı. Inter'e geçti. Milan ve Juventus'un olmadığı sezonda, ''tek başına'' zirveye taşıdı takımını. Öyle ki; 2007-08 Sezonu sonunda Parma deplasmanındaki performansı ile kanıtladı tüm bunları. En iyi olduğu için saygı duymuyordu takım arkadaşlarına. Bu bir karakter sorunu elbet. Ancak Barcelona'da durum aynı olmayacak.

NBA'den kısa bir örnekle destekleyelim iddiamızı.

Kevin Garnett ve Ray Allen, kariyerleri boyunca sürekli birinci adam olmuşlardı oynadıkları takımlarda. Boston Celtics'e, Paul Pierce'ın yanına geldiklerinde, farklı rollere bürünmek durumundalardı. Şampiyonluk istiyorlardı çünkü. El ele verdiler. Hedeflerine yürüdüler. Sorunlu oyuncular olabilirlerdi, ama aynı zamanda komple birer sporculardı. Şimdilerde, Rasheed Wallace ile yeni bir dörtlünün peşindeler. Zlatan Ibrahimovic'in konumunu da bu şekilde değerlendirebiliriz. Hız, teknik, kararlılık, son vuruş, çabukluk, uzak-yakın mesafe şut, hava topu ve daha birçok özellik... Bir forvet oyuncusunda bulunması gereken tüm yetilere sahip, İsveçli.

Dahası. Artık Xavi, Iniesta, Messi ve Henry ile beraber forma giyecek. En iyi olduğu tescillenen bir takım kadrosunda bulunacak. Şampiyonlar Ligi hedefi var, en önemlisi de bundan böyle saygı duyacak takım arkadaşlarına. Böylesi oyuncular, yenerlerse egolarını çok tehlikeli olurlar.

Zlatan Ibrahimovic de pimi çekilmiş bomba gibi olmalı şu günlerde...

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Kaptan Arda Turan ve Tarihten Örnekler



Galatasaray'da sezonun en önemli gündem maddelerinden biri, Arda Turan'ın 10 numaralı forma ile birlikte birinci kaptanlığa getirilmesi.

Galatasaray altyapısından çıkışı, profesyonel takım kariyeri, kiralık olarak forma giydiği Manisaspor'da gösterdiği performans, Euro 2008'deki liderliği ve en sonunda yalnızca 22 yaşında iken Galatasaray Kaptanlığı'na kadar yükselmesi, Arda Turan ve de Türkiye adına kesinlikle yepyeni bir serüven. Bu anlamda, kendisini takip eden herkesin farklı yorumları olabilir. Söz konusu kategoriye Galatasaray Kulübü Başkanı Adnan Polat'ı bile ekleyebiliriz: ''Önümüzdeki 10 sezon için takımı Arda Turan'ın üzerine kuracağız.'' Dolayısıyla, karar vermek kolay değil. Arda'nın üzerine fazlaca yük bindiğini söylemek de mümkün, arkadan gelecek yeni nesle örnek olacağını düşünmek de.

Galatasaray'ın yeni 10 numarası ile ilgili kişisel görüşlerimizi son bölüme saklayalım biz. Ve birtakım seçenekler çıkaralım ortaya. Öyle ya, ''Arda Turan, kaptanlığın getireceği sorumluluğun altında ezilecektir.'', ''Kaptanlığa getirilmesinin ardından Avrupa'ya transferi de tamamen kapanmış oldu.'' ya da ''Kaptanlık, çok yakışacak kendisine. Altyapıdan çıkan diğer oyuncular da kendilerinin böylesi bir fırsata sahip olabileceklerini bilerek çalışacaklar artık.'' görüşlerinin herhangi birini tamamen yok saymak olası değil ilk etapta. Bu yüzden, geçmişe dönelim. Var mı benzer örnekler, bakalım. Sonuna geldiğimizde, karşılaştıralım. Bir bakıma... Altını dolduralım yukarıdaki tezlerin.

Konumuz Avrupalı kulüpler. Kaptanlık, gelenek ve büyük kulüp olmak... Üç başlığın bir arada olduğu belli kulüpler var kıtada. Bunların başında Liverpool geliyor hiç kuşkusuz. Ajax ve Barcelona'yı da unutmamak gerekir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak Liverpool üzerinden çıkalım yola. Zira; 1892 yılında kurulan kulübün yakın tarihinde iki önemli tecrübe bulunuyor bu konuda.

2002 yılında Gerard Houllier'nin geçirdiği by-pass ameliyatından dolayı takımın başında olamaması sonucu; İstanbul'a Liverpool'un geçici menajeri olarak gelen yardımcı antrenör Phil Thompson, 1981-82 Sezonu'na Liverpool kaptanı unvanı ile başlamıştı. 1979 yılında, 12 sezon formasını giydiği Liverpool'dan ayrılarak Wolverhampton Wanderers'ın yolunu tutan Emlyn Hughes'un ardından bu mertebeye yükselmişti, Thompson. Bob Paisley'nin Liverpoolu'nda savunmadaki performansı ile efsaneler arasına giren Thompson, kaptan olarak mücadele ettiği henüz ilk sezonda kulübün 13. Lig Şampiyonluğu'nu yaşayan takım kadrosunda bulunurken takip eden 1980-81 Sezonu'nda tarihe geçiyordu.

Ligi, Şampiyon Aston Villa'nın dokuz puan gerisinde beşinci basamakta bitiren Liverpool'un teselli bulacağı başarıları vardı o sezon. Mart 1981'de League Cup Finali'nde West Ham United ile karşılaştı, Liverpool. Wembley Stadyumu'nda Alan Kennedy ve Ray Stewart'ın golleri, şampiyonun tekrar maçının ardından belirleneceğini ilân etti. 1 Nisan 1981 günü, Villa Park'a çıkan iki takımdan Liverpool, karşılaşmayı Alan Hansen ve Kenny Dalglish'in golleri ile 2-1 kazanırken rakibine ancak Paul Goddard ile cevap verebilen West Ham United, Liverpool'un tarihindeki ilk League Cup Şampiyonluğu'na en yakından tanıklık ediyordu. Ve Kupa, Phil Thompson'ın elleri arasında yükseliyordu göklere.

1981 yılının Nisan ayında Liverpool Kaptanı olarak League Cup'ı kaldıran Thompson, yalnızca 36 gün sonra Paris'e geldiğinde çok daha büyük bir ''yük'' ile karşılacaktı. 27 Mayıs 1981, Liverpool'un ikinci defa Şampiyon Kulüpler Şampiyonu olduğu gündü çünkü. Alan Kennedy'nin tek golü, Parc des Princes'de Liverpool'a galibiyeti getirirken Phil Thompson'ın da ''Kupakaldıran'' unvanına sahip olmasını sağlıyordu.

Liverpool ile toplam 477 karşılaşmaya çıkan unutulmaz savunmacı, 7 Nisan 1979 günü takımının Anfield Road'da Arsenal'i Jimmy Case, Kenny Dalglish ve Terry McDarmott'ın goleriyle 3-0 mağlup ettiği maçta ilk defa Liverpool kaptanı olarak sahadaki yerini almıştı. 1954 yılında Liverpool kentinde dünyaya gelen ve henüz 17 yaşında iken kızıl formayı giymeye başlayan biri için, hiç kuşkusuz, çok önemli bir hatıra olmalıydı bu. ''Menajerimiz kararını bana açıkladığında, inanamadım. Hayatımdaki en büyük amaç, bir gün Liverpool Kaptanı olmaktı. Ve şimdi bu hâyâlim, gerçekleşiyor.'' Tüm ömrünü Liverpool taraftarı olarak yaşayan bir insan adına, dediğimiz gibi, önemliydi. Ama işler, hep böyle devam etmeyecekti.

1981-82 Sezonu'nda ciddi bir düşüş içerisine girdi, Liverpool. 1981 yılının sonuna gelindiğinde, yalnızca altı ay önce kazanılan başarılar sanki uzak birer rûya gibiydi adeta. 26 Aralık günü, Anfield Road'da Manchester City'ye 3-1 yenildi Liverpool. Ve lig sıralamasında 12. basamağa kadar geriledi. Bob Paisley, karar vermek durumundaydı. Radikal bir karar, mutlu günlere geri dönebilmek için. Phil Thompson, çocukluk hâyâlini dolu dolu yaşamıştı. Manchester City mağlubiyetinin hemen ardından Paisley, kaptanlık görevini Thompson'dan alarak İskoç Graeme Souness'a verdi. Thompson, ilk anda bu çok tartışılan kararı, kabul etmeyecekti. Ama Paisley, pazubandının Thompson'a gereğinden fazla bir sorumluluk yüklediğini düşünüyordu.

Yaşanılan tüm bu olayların hemen sonrasında, 2 Ocak 1982 günü, Vetch Field'de Swensea'ya konuk olan Liverpool, FA Cup 3. Tur mücadelesinde sezonun en iyi performansını göstererek sahadan Alan Hansen, Ian Rush (2) ve Mark Lawrenson'ın golleriyle 4-0 galip ayrıldı. Bu galibiyet ile birlikte müthiş bir seri yakalayan Liverpool, devam eden programdaki 11 maçta yenilgi yüzü görmeyecekti. Öyle ki; bu sekansta League Cup performansına karşılık olarak Final sonucu da gelmişti. 13 Mart 1982 günü ise Final'de Tottenham Hotspur önüne çıkan Liverpool, Wembley'den uzatmalar sonrasında 3-1 galip ayrılarak Graeme Souness kaptanlığındaki ilk kupasını kazanıyordu.

Ama... Dahası da vardı. Eylül 1981'de Liverpool, en büyük efsanesi Bill Shankly'nin vefatı ile sarsılmış ve ligde de başarısız sonuçlar almıştı. Aralık ayında 12. basamakta yer alan Kızıllar, Mayıs'a gelindiğinde ise zirveye kimselere bırakmayacaklardı. Souness'ın ellerinde yükselen şampiyonluk kupası ve Phil Thompson'ın İngiltere forması ile 1982 FIFA Dünya Kupası'nda gösterdiği performans... Bob Paisley'nin kararı, bir şekilde, haklı hâle gelmişti adeta.

Bu örneği cebimize koyalım ve olayı bir de Bob Paisley ile Phil Thompson'dan dinleyelim.

''Swensea ile oynanacak FA Cup mücadelesi öncesinde, kaptanlık görevini Phil Thompson'dan alarak Graeme Souness'a verme kararım, birçok kişi için şaşırtıcı olabilirdi. Alınması zor bir karardı; çünkü Thompson, kulübümüz için çok değerli bir kaptan olmuştu. Ama bu kararın nedenleri vardı tabii.''

''Kaptanlık bazubandının Phil'in oyun konsantrasyonunu bozduğunu ve O'nun takıma liderlik etme konusunda ekstra sorumluluk almak zorundaymış gibi düşündüğünü hissetmiştim.'' diyordu 12 Ocak 1982 günü, Paisley. ''Kendisi ile konuştuğumda, Phil, bana böyle bir durumun olmadığını söyledi. Ama ben öyle olduğuna inanıyordum. Phil, tam bir profesyonel gibi kararı kabul etti. Ve ben kesinlikle, bu durumun uzun vadede Phil için de yararlı olacağına ikna oldum. Aynı durum, Souness özelinde de geçerli. Gelişimine devam edecek ve üst düzey bir orta saha oyuncusu olacaktır.''

Yıllar sonra, Liverpool'da benzer bir hikâye daha yaşandı. 2003-04 Sezonu'na Liverpool Kaptanı olarak başlayan Finlandiyalı savunmacı Sami Hyypia, Ekim 2003'te görevini altyapı mahsülü Steven Gerrard'a devrediyordu. Bu açıdan bakıldığında, ülkemizdeki Ayhan Akman ve Arda Turan örneğine biraz daha yakın sayılabiliriz aslında.

''Bu durumdan memnun olduğumu söyleyemem tabii ki. Ama şu an için rahatım, artık kaptan olmadığım fikrine alışıyorum.'' diyordu, Houllier'nin kararının hemen ardından Hyypia. ''Kaptanlık pazubandını takmadığım için, kendimi daha kötü bir oyuncu olarak hissetmiyorum. Aslına bakılırsa, ortada dramatize edilecek bir durum da yok. Bu konuda herhangi bir görüş bildiremem. Çünkü; bu, menajerin kararı ve ben de kendisine saygı gösteriyorum. Kaptanlık görevi, Steven Gerrard'ı bir seviye daha yukarı taşıyacaktır. O, önünde parlak bir gelecek olan, kaliteli ve genç bir İngiliz futbolcu. Sezona yaptığımız başlangıçtan dolayı mutlu değilim. Daha iyi olmalıyız, başaracağız. Ve bunun için kaptanın değişmesi yararlı olacaksa, bu iyi bir karardır.''

2003-04 Sezonu içerisinde kaptanlığa getirilen Steven Gerrard, bir sonraki yıl 17 numaralı formasını çıkararak yoluna 8 numara ile devam etti. (Arda Turan özelinde bir benzerlik daha.) Ne demiştik, Phil Thompson'ın Sami Hyypia ve Steven Gerrard arasındaki kaptanlık değişimini incelediği sözlerle sürdürelim sohbetimizi.

''Gururlu bir insansanız, ki Sami'nin öyle olduğunu biliyorum, böylesi bir kararı kabul etmek çok zor oluyor. Ama O, aynı zamanda, çok da iyi profesyonel. Bu konu ile tamamen ben ilgilendim ve Sami'ye benim başımdan geçen olayları anlattım.'' şeklinde başlıyordu Thompson yorumlarına. ''Kaptanlığı kaybettiğimde, liderin 18 puan arkasında ve 12. sırada bulunuyorduk. Ama sezon sonunda bunun üstesinden gelmeyi ve şampiyon olmayı başardık. Kaptanlık öncesi, 10 üzerinden ancak 5 alabilecek performansım, sezonun devamında neredeyse 10'a kadar çıktı...''

''...Diğer yandan, çok üzgündüm. Bu karar için, O'na minnettâr olduğumu söyleyemem. Bob Paisley, durumu bana açıkladığında odanın ne hâle geldiğini kafanızda tasarlayabilirsiniz. Ama zamanla; tüm bunların nedenlerinin, nasıl yapıldığının ve ortaya çıkan sonuçların farkına varıyorsunuz. Yaşananlar, Sami'nin en büyük yardımcısı olacaktır. Biz, kaptanlık görevinin kendisine getirdiği ağırlığı hafifletmek istedik. Tüm savunma oyuncuları ile yaptığım gibi, O'nunla da defalarca konuştum. Ve Sami'nin oyuna konsantre olmaya ihtiyaç duyduğunu hissettim. Aramıza katıldığından beri, kendisinin en büyük özelliği, her şartta belli bir standardı sağlama yeteneği oldu. Menajerle fikir alışverişinde bulunduk. Ve Sami'nin sahaya her zaman %100'ünü vereceği konusunda anlaştık. Dolayısıyla, bu doğru bir karardı.''

Liverpool özelindeki hikâyemiz böyle. Phil Thompson, 1979 ila 1981 yılları arasında Liverpool Kaptanı olarak birçok önemli başarıda pay sahibi oldu. Ardından bu göreve lâyık görülen Graeme Souness, kulüp tarihinin unutulmaz figürlerinden birine dönüştü. (Futbolculuğu döneminde tabii.) Thompson, kaptanlığı kaybettikten sonra da sürdürdü Liverpool'daki başarılı kariyerini. Tıpkı, Finlandiyalı Sami Hyypia gibi. Gerard Houllier'nin 2003 yılında kaptanlık bazubandını teslim ettiği Steven Gerrard, o günden sonra sürekli seviye atladı. (Buradaki istisna, Chelsea'nin müthiş teklifi ile kafasının karışması olabilir.) Hyypia, Liverpool efsanesine dönüşürken Gerrard da Avrupa'nın en iyi orta saha oyuncularından biri olmayı başardı. Ayhan Akman ve Arda Turan'ı bu kategoriye koyabiliriz, hiç düşünmeden. Benzer bir son hâyal ederek.

Dönelim yine Türkiye'ye. ''Önümüzdeki 10 sezon için takımı Arda Turan'ın üzerine kuracağız.'' açıklamasının hemen ardından kaptanlığa getirilen Arda Turan. Avrupa hedefini hiç gelmeyecek bir tarihe mi erteledi? Belki evet, belki de hayır. Var mı örnek, bakalım. Kesin bir yargıya varmak doğru değil yine.

Bir zamanlar, Atletico Madrid'in genç yıldızı olan Fernando Torres! Henüz 11 yaşında iken kulüp kapısından içeri giren İspanyol forvet, Vicente Calderon Stadyumu'ndaki maçlarda top toplayacılık yapmış mıydı, bilinmez; ama 2003 yılında sağ bek Carlos Aguilera Marin'den kaptanlık pazubandını aldığında yalnızca 19 yaşındaydı. Real Madrid efsanesi Raul'ün gözden kaçırılmasından dolayı uzun süre eleştirilen Atletico Madrid Altyapısı'nın göz bebeği, yepyeni bir ikon olabilirdi Vicente Calderon'da. 2003 ila 2007 yılları arasında Atletico Madrid Kaptanı unvanı ile mücadele etti. Muhtemelen, üzerine takım kurulması fikirleri de vardı. Ama Torres, 2007 yılında Liverpool'a transfer oldu. Şimdilerde, kıtanın en iyi forvet oyuncular arasında yer alıyor.

Liverpool ve Atletico Madrid'den bahsetmişken, Barcelona'yı es geçmek olmaz. Carles Puyol. Xavi Hernandez. Victor Valdes. Andres Iniesta. Barcelona'daki kaptanlık hiyerarşisi bu şekilde. Dört oyuncu da altyapı ürünü. Ve Galatasary gibi altyapısı ile yaşayan bir kulüp adına harika bir örnek. Arda Turan'ın kaptanlığı, bu anlamda, arkadan gelen Galatasaraylılara ilham kaynağı olmalı. Uğur Uçar, Sabri Sarıoğlu, Serdar Eylik, Aydın Yılmaz, Semih Kaya ve Murat Akça özelinde Galatasaraylı
tüm genç futbolculara.

Tüm bunların ardından; Arda Turan'ın kolunda kaptanlık bandı ile çıktığı ilk maçtaki görüntüsü, gelecek adına umut verdi. Duruşu, takımı sahiplenişi ve olgun futbolu, hanesine yazdırdığı artılar. Gelecekle ilgili, futbol dünyasındaki örnekler, yukarıda. Tüm hikâyelerden çeşitli sonuçlar çıkarılabilir.

Biz, Galatasaray'ın altyapısından çıkardığı Kaptan'ın keyfini sürelim. En azından şimdilik.

26 Temmuz 2009 Pazar

2001-2008: Unutulmayan 10 Çifte İmza



Türkiye'nin 1960'ların hemen başında tanıştığı bir transfer geleneğidir, bir takımın iki yıldızının birden farklı kulübe geçiş yapması.

1959 senesinde Beşiktaş'ta başlayan ortaklarını dört yıl sonra Fenerbahçe'de devam ettiren Şenol Birol ile Birol Pekel, son derece sancılı ve tartışmalı gerçekleşen transfer sonrasında Fenerbahçe' de başarılı sezonlar yaşamışlardı. ''Şenol Birol Gol'' tekerlemesinin sahipleri, ülkemiz adına çığır açmış olmalılar bu anlamda. Türk Futbolu'nun Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş ekseninden çıkması ile birlikte ise, bu tip ikililerin geçiş noktaları Gaziantepspor ya da Gençlerbirliği gibi takımlar olmaya başlıyordu. 1999-2000 Sezonu'nda Fenerbahçe'nin Gaziantepspor ile yaptığı anlaşma, söz konusu başlığın altını tek başına doldurabilir aslında.

Yükselen değer Gaziantepspor'un başarılı oyuncuları Yaw Preko ve Samuel Johnson, üç büyük kulübün kıskacına alınmışlardı. (Transferdeki ana isim, Samuel Johnson'dı ama.) Fenerbahçe, Johnson ile anlaşma noktasına geldiğinde Galatasaray'ın da gündeminde yer alan Yaw Preko'yu kadrosuna katması, o sıralar yoğun şekilde tartışılmıştı. Sonra... Preko, bir sezon kalabildi Fenerbahçe'de. Ülkemizde Yozgatspor ve tekrar Gaziantepspor'da oynadıktan sonra İsveç'in Halmstads BK ile Suudi Arabistan'ın Al-Ettifaq takımlarında forma giydi. 2007'de Vietnam'a geçiş yaptı. Samuel Johnson, Fenerbahçe'deki ilk sezonunda Galatasaray'a attığı gol sayesinde 2003 yılına dek İstanbul'da kaldı. Preko gibi, Gaziantepspor yaptığı dönüşün ardından Kayserispor'da futbola veda etti.

Trabzonspor'un Arveladze harekâtı ise, diğerlerinden ayrılan bir plan çerçevesinde ilerlemişti. 1993 yılında Gürcistan'ın Dinamo Tiflis takımından transfer edilen ikiz kardeşler Shota ve Archil, kısa süre içerisinde tüm ülkenin sevgisini kazanıyorlardı. Trabzonspor'la ilk sezonunda harika işler çıkardıktan sonra Dinamo Tiflis'e dönen Shota'nın dönüşü bu yüzden oldukça kısa sürecekti. Trabzonspor Tarihi'nin en iyi isimlerinden biri oldu, Shota. 1993 ve 1997 yılları arasında kardeşi Archil'in Trabzon'da biraz daha fazla kalmasını sağlayacak kadar iyi hem de. Trabzonspor'un ardından Ajax, Glasgow Rangers ve AZ Alkmaar gibi büyük kulüplerde oynadıktan sonra iki sezon önce Levante forması ile veda etti futbola.

{Galatasaray'ın bu başlıktaki en güncel denemesi ise, 2007-08 Sezonu'nda Rot-Weiss Essen'den alınan Barış Özbek ve Serkan Çalık ikilisi. Bu alışverişten zararlı çıktığını söyleyemeyiz Galatasaray'ın. İlgili başlığın diğer tarafında, Emre Belözoğlu ve Okan Buruk ikilisinin Inter macerası bulunuyor.}

Tüm bunların ardından, rotamızı biraz Avrupa'daki benzer örnekleri incelemeye çalışalım. 21. yüzyıl hattında kalarak, çok da fazla uzaklaşmadan.

10. Adam Ljajic & Zoran Tosic, Partizan-Manchester United (2009): Ljajic ve Tosic'in Manchester United'a katılmalarını Mehmet Topal'ın İngiltere transferi üzerinden Mart 2009'da konuşmuştuk. Ferguson, 2007 senesinde Spartak Moskova'dan 7 milyon £ karşılığında kadrosuna kattığı savunmacı Nemanja Vidic'ten memnun kalmış olmalıydı ki; Partizan'ın iki genç yıldızı için toplam 18 milyon £ tutarındaki bonservis bedelini gözden çıkaracaktı. 2008 yılında anlaşmaya varılan iki oyuncudan 22 yaşındaki Zoran Tosic, 2 Ocak 2009 günü Manchester United ile resmî sözleşme imzaladı. Eylül 1991 doğumlu orta saha oyuncusu Adam Ljajic ise, Ocak 2010 itibari ile Kırmızı Şeytanlar'ın formasını giymeye başlayacak. Gösterecekleri performans, arkalarından gelen Sırp gençlerine örnek olabilir.



9. Fabio & Rafael Da Silva, Fluminense-Manchester United (2008): Manchester United ile devam edelim. Böylesi bir başlık altında yalnızca Arveladze ikizlerini anmak, kolaya kaçmak olurdu. Alex Ferguson'ın 2007 yılında anlaşmaya vardığı ve Ocak 2008'de resmî olarak yanına aldığı oyuncular, savunmanın iki ayrı kanadında yer alıyorlar. İkizlerden Rafael, geçtiğimiz sezon sağ bekte gösterdiği performans ile sezonun en değerli genç yıldızları arasına girmeyi başarmıştı. Premier League'de henüz forma giyemeyen Fabio ise, yalnızca iki defa şans bulabildi geçtiğimiz sezon. 19 Nisan 2009 günü Everton ile oynanan FA Cup Yarı Final mücadelesinde ikizler, Manchester United adına ilk defa birlikte görev aldılar. 2008 yaşındahenüz 18 yaşında iken Barbera isimli bir Brezilyalı hanım ile evlenen Fabio'nun parmağındaki yüzük, Ferguson'ın oyuncularını birbirinden ayırmaları sağlayan önemli bir nesne.

8. Arjen Robben & Mateja Kezman, PSV Eindhoven-Chelsea (2004): Şu sıralar ne Robben'in ne de Kezman'ın keyfi yerinde. Real Madrid'de başarılı bir sezon geçirmesine karşın ''Hollandalı'' olduğu için kapının önüne koyulan Robben ve Fenerbahçe'den adeta kovalanarak Paris-Saint Germain'e gönderilen Kezman. Ama bir zamanlar hiç de böyle değildi durumlar. 2000 senesinde 10.5 milyon € karşılığında Partizan'dan PSV Eindhoven'a gelen ve Hollanda'daki dört sezonunda toplam 105 lig golü atan Kezman ile 2002'de Groningen'den transfer edilen Arjen Robben'in PSV'de kurdukları ortaklık, Kezman'ın ''Batman'' lakabının anlam kazanmasını sağlamıştı. Robin'i bulan Kezman'ın takımı PSV, aynı sezon şampiyonluğa ulaşıyordu. 2004-05 Sezonu başında ise ''Batman ve Robben'', toplam 25 milyon €'luk bonservis bedeli ile Chelsea'nin yolunu tutacaklardı. Roman Abramovich'in harcarken düşünmediği zamanlar tabii.

7. Park Ji-Sung & Lee Young-Pyo, Güney Kore-PSV Eindhoven (2003)
: 2002 FIFA Dünya Kupası ev sahiplerinden Güney Kore'nin 4 Haziran günü Polonya'yı 2-0 mağlup etmesi, olağan gelişmelerden biri olarak kabul edilebilirdi. Keza bu maçın altı gün sonrasında ABD önünde alınan 1-1'lik beraberlik de. Ama 14 Haziran'da Park Ji-Sung'un tek golüyle Portekiz'in Kupa dışına itilmesi, kolay kolay karşılaşılamayacak bir sonuçtu.

Guus Hiddink'in öğrencileri, sürprizlerine devam edeceklerdi. Önce İkinci Tur'da Güney Koreli genç kızların sevgilisi Ahn Jung-Hwan'ın altın golü ile İtalya'nın, ardından Çeyrek Final'de seri penaltı vuruşlarının ardından İspanya'nın saf dışı bırakılması, yeni bir Güney Kore destanının yazıldığı haberini veriyordu. Turnuvanın geri kalan bölümünde Almanya ve Türkiye'ye mağlup olan Güney Kore, 2002 FIFA Dünya Kupası'nı 4. olarak tamamladı. Kadrodaki taze yıldızların şansı ise, Guus Hiddink'in turnuva bitimi ile PSV Eindhoven'ın yolunu tutmuş olmasıydı. Hollanda'da müthiş bir gelişim gösteren Park, 2004 yılında Arjen Robben'in ayrılmasının ardından Phillips-Stadion'un en önemli yıldızı olarak Manchester United'a geçiş yapacaktı. PSV sonrası Borussia Dortmund ve Tottenham Hotspur formaları giyen Lee Young-Pyo ise, şu sıralar Al-Hilal için mücadele ediyor.



6. Mathieu Bodmer & Kader Keita, Lille OSC-Lyon (2007)
: Fransa Ligue 1'de yedi sezonluk Lyon hanedanlığını tehdit eden takım sayısı bir elin parmaklarını geçemezdi. 21. yüzyılın ilk bölümünde Lyon'u, Ligue 1'deki diğer ekiplerden ayırdığımızda 2004-05 Sezonu'nda Lille'in ''şampiyon'' olduğunu görebiliriz.

Devam eden yıl Şampiyonlar Ligi'ne katılan Lille, tüm zamanların en ilginç derecesini almış ve altı maç sonunda bir gol atıp yalnızca iki gol yiyerek grup üçüncüsü olarak UEFA Kupası'na geçiş yapmıştı. Lille, o sezon (2005-06) üstün performansına devam ederken Ligue 1'de yine ilk üç sıradaki yerini alıyordu. Şampiyonlar Ligi'ndeydi, Lille. Ve bu kez daha da iyiydi. Şampiyonlar Ligi'ndeki sıradışı performansını sürdüren Fransız takımı, ilk beş maçta bir galibiyet alabildiği grup aşamasının son maçında Milan'ı deplasmanda Odemwingie ve Kader Keita'nın golleriyle yenerek üst tura çıkmayı başarıyordu. Manchester United, Lille'in daha fazla ileri gitmesine izin vermese de takımın iki yıldızı Bodmer ve Keita'nın Lyon'a transferleri için önlerinde herhangi bir engel yoktu. İki oyuncu toplam 25 milyon € karşılığında Lyon forması giyeceklerdi. Lyon'un kendisine rakip olacak takımları yok etme stratejilerilerinden biri, Bodmer ve Keita hamlesi.

5. Gianluca Zambrotta & Ronaldinho, Barcelona-Milan (2008): Serie-A'daki 2006 Skandalı'nın ardından Lilian Thuram ile birlikte Juventus'u bırakarak Barcelona'ya geçen Gianluca Zambrotta, iki sezonluk La Liga kariyeri boyunca beklentilerin altında kalmıştı. 2007-08 Sezonu'nda hayalkırıklığı yaratan takımın parçalarından biriydi, İtalyan savunmacı. Frank Rijkaard ile yolların ayrılmasından hemen sonra köklü değişikliklere giden Barcelona'da gözden çıkarıldı. Ama ilk kalemde silinen isim, Brezilyalı yıldız Ronaldinho olacaktı. Manchester City'nin yoğun ısrarlarına karşın Zambrotta ile birlikte Milan'a transfer oldu, Ronaldinho. Henüz yeni takımının formasını giymeden kendisini Clarence Seedorf'un ''10 numara kavgası'' içerisinde bulan Brezilyalı, ayrıldığı Barcelona'nın gösterdiği performans ile de derin yara aldı. Evet, kötüydü Ronaldinho. Ama kariyerinin darbe almasının en önemli nedenlerinden biri, sezonu üç kupa ile kapatan Barcelona oldu. Zambrotta ve Ronaldinho, iyi bir ''çifte imza'' idi. En azından kâğıt üzerinde.

4. Gianluigi Buffon & Lilian Thuram, Parma-Juventus (2001): Parma'nın Avrupa Kupaları'nda fırtına gibi estiği kadronun en önemli parçalarındandı, Buffon ve Thuram ikilisi. Henüz 17 yaşında iken başladığı Parma kariyerinin dördüncü sezonunda UEFA Kupası Şampiyonluğu yaşayan Buffon, yıldızlarla dolu Parma'da yaşından beklenmeyecek olgunlukta performanslar göstererek kısa süre içerisinde en iyiler arasına girmeyi başardı. Lilian Thuram, 1996 yılından Monaco'dan transfer olduğu Parma ile futbol yaşantısının altın günlerini deneyimlerken 2000'lerin hemen başındaki malî krizden etkilenen kulübün dökülen yapraklarından biri oldu. Satışa çıkarılan yıldızlar teker teker büyük kulüplere geçerlerken Thuram, genç takım arkadaşı Buffon ile birlikte Juventus'un yolunu tutuyordu. Torino'daki ilk iki sezonlarında Serie-A'nın zirvesine çıkan Thuram ve Buffon, 2004 senesinde yanlarına eski takımdaşları Fabio Cannavaro'yu aldıklarında ise tüm zamanların en sağlam savunma hatlarından birini oluşturacaklardı. Thuram, 2006 yılında Barcelona'ya geçiş yaptı. 2001'de Delle Alpi'ye gelen Buffon, şimdilerde bir Juventus efsanesi.



3. Ricardo Carvalho & Paulo Ferreira, Porto-Chelsea (2004): 1954-55 Sezonu'ndaki son şampiyonluğun üzerinden geçen 50 yıl, Roman Abramovich'in gözünü karartmak için yeterli bir nedendi. 2004-05 Sezonu'nda Porto ile UEFA Kupası ve UEFA Şampiyonlar Ligi'nde mutlu sona ulaşarak efsane menajerler arasını hızlı bir giriş yapan Portekizli Jose Mourinho'yu göreve getirdi, Rus işadamı. Gerisi ile de Mourinho ilgilendi. Kulübün Hollanda bağlantısı ile PSV Eindhoven'dan gelen Arjen Robben ve Mateja Kezman'ın yanı sıra, Porto'dan eski öğrencileri Ricardo Carvalho ve Paulo Ferreira'yı da kadrosuna katan Portekizli teknik adam, Chelsea'nin bu iki oyuncu için ödediği yaklaşık 35 milyon £'un gereksiz olmadığını aynı sezon içerisindeki Premier League şampiyonluğu ile gösterecekti. Şampiyon olmaksızın geçilen 50 seneden sonra art arda iki defa zirveye çıkan Chelsea'de Ricardo Carvalho, tüm kıtanın en iyi savunma oyuncuları arasına iddialı bir giriş yaparken Ferreira, kariyerine ''görev adamı'' olarak devam etti.

2. Daniel Alves & Seydou Keita, Sevilla-Barcelona (2008): Sevilla'nın ortalama bir İspanyol takımından Avrupa Kupaları'nda zirveye oynayan üst düzey bir ekibe evrilmesi sürecinin en önemli parçaları arasında yer alıyordu, Brezilyalı Daniel Alves. 2002'de Bahia takımından transfer olduğu Sevilla'da altı sezon içerisinde 1 Copa Del Rey, 2 UEFA Kupası, 1 UEFA Süper Kupa ve 1 İspanya Süper Kupası şampiyonlukları yaşayarak değerine değer katan Alves, Temmuz 2008'de 29+6 milyon € karşılığında Barcelona'ya geçerek tüm zamanların en pahalı sağ kanat savunmacısı olmayı başardı. 2007-08 Sezonu'nda Sevilla forması ile müthiş bir çizgi yakalayan Seydou Keita da takım arkadaşını takip etti. İki oyuncu, Barcelona'nın ''The Treble'' yaparak kapattığı sezonun kilit isimlerinden oldular. Barcelona, harcadığı 50 milyon €'nun karşılığını almış olmalı.

1. Javier Mascherano & Carlos Tevez, Corinthians-West Ham United (2006): Arjantinli bu ikili olmasa, başlık anlamsızlaşırdı hiç kuşkusuz. Mascherano ve Tevez'in 2005 yılından bu yana attıklar her adım şaibeli, tartışmalı. 2005 senesinde Boca Juniors'tan Corinthians'a geçerek tabuları yıkan Tevez, Brezilya kulübünde gösterdiği başarı ile Güney Amerika'daki şöhretini daha ileri taşımış ve muhtemel bir Avrupa transferi için piyasa değerini arttırmıştı.

River Plate çıkışlı Javier Mascherano'nun Corinthians kariyeri ise, o denli keyifli olmayacaktı. Dizindeki stres kırığından dolayı Brezilya'da pek forma şansı bulamayan Mascherano, transfer döneminde masada yer alan Real Madrid ve Barcelona gibi kulüplere rağmen, Carlos Tevez ile birlikte, West Ham United'a geçince tüm futbol piyasasını şaşkınlığa uğratmıştı. Çok konuşuldu, çeşitli yorumlar yapıldı bu transfer hakkında. 2007 senesinde, Media Sports Investments kontrolünde bulunan iki oyuncudan Tevez, Manchester United'a geçiş yaptı. Mascherano ise Liverpool'a. Geçtiğimiz haftalarda Manchester United'dan ayrılarak Manchester City'ye transfer olan Tevez'in serüveni, yine dedikodular ile dolu oldu. Diğer Arjantinli Mascherano, Liverpool'dan ayrılarak Barcelona'ya gitmek istiyor. Şimdilik zor gibi görünüyor, ama zaten bu kadar uzun süre sakin kalmaları da garip değil miydi?



2009-10 Sezonu öncesini değerlendirerek toparlamaya çalışalım.

Ülkemizde Fenerbahçe -Tevez ve Mascherano gibi sansasyonel olmasa da- Corinthians'dan iki oyuncu birden transfer ederek başlıyor sezona: Cristian Oliveira ve Andre Santos.

Serie-A'da Genoa'dan Diego Milito ve Thiago Motta'yı alan Inter, iki oyuncu karşılığında Robert Aquafresca, Leonardo Bonucci ve Francesco Bolzoni'yi gözden çıkarırken Hernan Crespo, Inter'den Genoa'ya transfer olan bir diğer isim oldu. Inter, şimdilerde Zlatan Ibrahimovic'e karşılık olarak Barcelona'dan Samuel Eto'o ve Aliaksandr Hleb'i almak üzere. Fransa'da yeni sezona şampiyonluk parolası ile başlayan Lyon'un Porto'dan kadrosuna kattığı Lisandro Lopez ve Aly Cissokho, harcanan miktar bağlamında listenin orta sıralarında kendilerine yer bulabilirler.

Tottenham Hotspur'ın Sheffield United'dan transfer ettiği genç oyuncular Kyle Noughton (20) ve Kyle Walker (19), önümüzdeki sezonlar için izlenilmesi gereken isimler arasına gireceklerdir. Liste her an güncellenebilir. İz bırakan olacak mı, bakacağız.

24 Temmuz 2009 Cuma

2009-10 UEFA Kulüp Sıralaması, Galatasaray



Galatasaray, UEFA Avrupa Ligi 2009-10 Sezonu'ndaki ilk galibiyetini dün akşam Kazakistan temsilcisi Tobol karşısında 2-0'lık skor ile almayı başardı.

Geçtiğimiz sezon, UEFA Şampiyonlar Ligi 3. Ön Eleme Turu'nda Steaua Bükreş'e geçildikten sonra, UEFA Kupası'nda başarılı bir yol izleyerek geride bırakılan yedi yılın en keyifli Avrupa Kupası serüvenini yaşamıştı, Galatasaray. 2008-09'da kazanılan puanlar, kulübü UEFA Sıralaması'nda tekrar saygın bir seviyeye getirmek adına yeterli sayılabilirdi. Zira sezona 97. sırada başlayan Galatasaray, 37 basamak birden yükselerek 2008-09'daki Avrupa macerasını 60. sırada tamamlıyordu. Buradaki kritik nokta, göz önüne alınan son beş sezonluk değerlendirmenin ortalama bir hâle gelme başlaması olacaktı.

Avrupa Kupaları'ndan uzak kalınan 2004-05 ve UEFA Kupası'na henüz 1. Tur'da Tromsö'ye karşı veda edilen 2005-06 Sezonu, Galatasaray'ın üst sıralara yükselme anlamındaki en büyük engelleri idi (Sırasıyla 1.0750 ve 1.8000 puan). Yeni sezon ile birlikte 2004-05'teki 1.0750 puan kategori dışı ediliyor. Bu anlamda, 2008-09'da kazanılan 15.4000 puan üzerine yapılacak ortalama bir katkı Galatasaray'ı ilk 35-40 takım arasına sokabilir yeniden. Şimdilik, hedef olarak alınması gereken seviye bu en azından. Tobol galibiyeti, yalnızca bir başlangıç. 2009-10 Sezonu'ndan itibaren farklı bir puan uygulaması başlatan UEFA, kulüplere çeşitli olanaklar sağlıyor açıkçası. Galatasaray'ın da çeşitli avantajları var, değerlendirmek futbol takımının kendi elinde.

UEFA Avrupa Ligi'nde alınan beraberlik ve galibiyetlerden dolayı elde edilen puanlar, ülke puanı sınıfına kaydırılıyor. Ön Eleme Turları haricinde galibiyet başına 2, beraberlik başına da 1 olan başarı puanı, yarı yarıya alınıyor bu hesaplamada. Rakamlar özeline dökelim, daha net anlaşılsın. (UEFA Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi'ndeki bonus puanlarından başlayabiliriz.)

2008-09 Sezonu'nda Türkiye Ligi Şampiyonu olan Beşiktaş, UEFA Şampiyonlar Ligi direkt katıldığı için, UEFA tarafından 4 bonus puanı ile ödüllendirildi. Şampiyonlar Ligi'ne adım atan her takım, gruplarda puan toplayamasa bile, cebine koyuyor bu bonusu. Galatasaray ise, Tobol önünde bir galibiyet ve bir beraberlik ile toplamda 1.5 puanlık bir katkı yaptı ülkemize (Galibiyet: 2/2= 1 ve Beraberlik: 1/2= 0.5).



Beşiktaş ve Galatasaray'ın getirdiği puan, 5.5. Sahip olunan bu puan, Avrupa Kupaları'nda Türkiye'yi temsil edecek takım sayısına bölünüyor. Beşiktaş, Sivasspor, Trabzonspor, Fenerbahçe ve Galatasaray. [5.5 puan/5 = 1.1 puan.] Türkiye'nin ülke değerlendirmesinde 1.1 puanı bulunuyor. Takımların kendi paylarına düşen ise, ortaya çıkan sayıyı 0.20 ile çarpılması sonucu görülebiliyor ancak. (Bu sayı, tüm ülke ve kulüp için geçerli.) Dolayısıyla, 1.1 x 0.20 sonucu oluşan görüntüde Galatasaray (ve tabii Türkiye'de bulunan tüm profesyonel futbol takımları), 0.2200 puana sahip oluyor.

Hesaplamalarımıza Galatasaray özelinden devam edelim. UEFA'nın yeni açılımlarından olan Avrupa Ligi'nde takımlar, gruplara gelene dek bonus puanları alıyorlar. Birinci Ön Eleme'de mücadele eden takım 0.25, İkinci Ön Eleme'de bulunan takım 0.50, Üçüncü Ön Eleme'ye yükselmeye hak kazanan takım 1.00, Playoff Turu'na nefesi yeten takım 1.50 ve en sonunda UEFA Avrupa Ligi Grupları'na kapağı atmayı başaran takım 2.00 puan alıyor. Bir bakıma; gruplara dek gelebilen her takım, toplamda en az 2.00 puanı koyuyor cebine. Galatasaray, Üçüncü Ön Eleme Turu'na yükseldiği için 1.00 bonus puan elde etti şimdiden. Ülke puanından gelen 0.2200 ile birlikte ise Galatasaray'ın 2009-10 Sezonu'ndaki toplam puanı, 1.2200.

[Fenerbahçe, UEFA Avrupa Ligi'ne 3. Ön Eleme Turu'ndan başladığı için 1.00 puan ile ödüllendirilecek. Playoff Turu'ndan itibaren aramıza katılacak Trabzonspor, 1.50 puan alacak. UEFA Şampiyonlar Ligi'nde gruplara kalabilmek adına mücadele eden Sivasspor'un elde ettiği herhangi bir bonus puan yok şu an için. Çünkü; Şampiyonlar Ligi 3. Ön Eleme Turu'nda Anderlecht ile eşleşen Sivasspor, Belçika temsilcisine elenmesi hâlinde UEFA Avrupa Ligi Playoff Turu'na geçiş yapacak. Ve 1.50 bonus puanı burada alacak. Anderlecht'i geçip UEFA Şampiyonlar Ligi Playoff Turu'nu görür ve burada elenirse, UEFA Avrupa Ligi'ne direkt geçiş yapacak. Dolayısıyla, 2.00 bonus puanı ekleyecek hesabına. Anderlecht'in ardından Playoff Turu'nda da başarılı olursa, Şampiyonlar Ligi ve 4.00 bonus puan karşılayacak Sivasspor'u.]

1.0000 bonus ve 0.2200 puanı, sezona 60. basamakta başlayan Galatasaray'ı sekiz sıra birden yukarı atmak için yeterli oldu.

Nedenleri var elbette. Galatasaray, geçtiğimiz sezonu bir barajın altında bitirmişti. Hamburg'a elenmek çok acıydı, evet. Ama o eşleşmeden bir beraberlik ve dolayısıyla elde edilen bir puandan fazlası kazanılabilirdi. Olmadı, yine de 60. sıradaki Galatasaray'ın sıralamada üstünde yer alan ilk dokuz takımdan (Heerenveen, Club Brugge, Spartak Moskova, Auxerre, Palermo, Everton, Rapid Bükreş, Osasuna ve Bolton Wanderers) yalnızca ikisi 2009-10 Sezonu'nda Avrupa Kupalarına katılabilecekti (Spartak Moskova ve Everton). Dolayısıyla; yapılacak en ufak puan hamlesi, Galatasaray'ı üst sıralara taşıyabilirdi. Ki öyle de oldu.



Galatasaray'ın karşısında yeni bir grup var artık.

51. basamaktaki Middlesbrough, kulübümüzün önündeki son günlerini yaşıyor olmalı. Avrupa Kupaları'nda yoklar. Üstelik; son beş yıldaki en iyi tek sezon performansı 23.8856 ile 2005-06'ya ait. Middlesbrough'un hemen üzerinde bulunan üçlü grupta yer alan Celtic, Stuttgart ve Everton'ı ilk etapta geçmek, pek kolay gibi görünmüyor. Ancak devam eden altılı, son derece heyecan verici. Osasuna, Bolton Wanderers, Rapid Bükreş, Udinese, Paris Saint-Germain ve Bayer Leverkusen, sezon boyunca ülke puanları ile ayakta durmaya çalışacaklar. Bu öbeğin en başındaki Bayer Leverkusen, 42. sırada ve 37.491 puanı var. Galatasaray'ın ise, 33.590 puanı. 47. Osasuna'nın puanı 34.708. Gruplara kalmayı başarırsa Galatasaray, 34 puan barajını geçecek. Ve Osasuna ile kafa kafaya gelecek. Bu anlamda, ilk hedefin 40'lı sıralar olduğunu söylemek mümkün.

UEFA Avrupa Ligi 3. Ön Eleme Turu'nda rakip, İsrail temsilcisi Maccabi Netanya. Kolay olmayan bir kura. Bir beraberlik ve bir galibiyet ile geçilebilir yine de. Ancak ilgi çekici olan, 2009-10 Sezonu için 53 ülkenin bulunduğu sıralamada İsrail'in (tabii ki şimdilik) 1.875 puanla zirvede yer alması. Bnei Yehuda, Maccabi Haifa (ŞL), Maccabi Netanya ve Hapoel Tel Aviv ile temsil edilen İsrail, toplamda 7 galibiyet ve 1 beraberlikle Güney Kıbrıs'ın önünde lider konumda bulunuyor. (İngiltere, İtalya ve İspanya, Şampiyonlar Ligi'ne gönderdikleri üçer takım dolayısıyla 12'şer puana sahipler. Ve 1.714'er puanla 3. sırayı paylaşıyorlar.) Maccabi Netanya eşleşmesi, zor geçecektir. Özellikle İsrail'deki karşılaşmaya dikkat etmek gerekiyor. Playoff Turu'na kalırsa Galatasaray, seribaşı olmayı sürdürecek. Tabii, puanları toplamayı da.

(Kafa karışıklığı yaratmaması adına, sonunda ufak bir not: Beşiktaş'ın kazandığı 4 puan, bonus olarak yansıyor ülke puanına. Galatasaray, Fenerbahçe ve Trabzonspor'un puanları ise kulüp puanına. Bonus kategorisinde değil.)

Galatasaray 2-0 FC Tobol



Futbola tutku ile bağlı olan her insanın ortak bir noktası vardır.

Daha önce televizyondan izlediğiniz, radyodan takip ettiğiniz ya da yalnızca dergilerde gördüğünüz o stadyuma gideceksinizdir. İçeri girersiniz, geçersiniz merdivenleri. Dayanılmaz bir istek vardır içinizde. Önünüzdeki basamakların bir an evvel bitmesini istersiniz. Bir ömür gibidir. Ama en sonunda aşarsınız tüm engelleri. Ve o eşsiz yeşil renk karşılar sizi. Cennette sanırsınız kendinizi, kim bilir. Müthiş bir duygudur bu. İlk heyecanı yaşayan herkes tadını almıştır söz konusu hissin. Her yeni sezon öncesi de tekrarlanır. Dün akşam, Ali Sami Yen Stadyumu'nda olduğu gibi.

Yepyeni bir Galatasaray olacaktı karşımızda. Arda Turan çıkacaktı, tünelden ilk olarak. Frank Rijkaard gibi bir futbol efsanesi ile aynı hava solunacaktı. Ve ''Elimizde büyüdü!'' denilebilecek bir takımın emareleri görülecekti aslında.

Isınmak için sahaya çıktığında Galatasaray, Arda Turan vardı en önde. Ayhan Akman ise Yeni Kaptan'ı izliyor ve tribünlerden gelen, ''Bu taraftar seninle gurur duyuyor!'' tezahüratını sonuna kadar hak ediyordu. Oldukça heyecanlıydı, Kaptan Arda. Soyunma odasından sahaya döndükten sonra, seramonide rakip kaptan ile tokalaşmayı unutacak kadar hem de. Bir an evvel takımı alıp tribünlere götürmek istiyordu çünkü. Bir zamanlar önünde seken topları topladığı Kapalı Tribün'e bu defa Galatasaray Kaptanı olarak gelecekti. Selamlayacaktı oradakileri. Koluna geçirdiği bant ile sorumlulukları artmıştı. Ali Sami Yen'e ilk defa A Takım forması ile çıkan Serdar Eylik'i maç öncesi, alnından öpmesi bu yüzdendi. Örnek ve ilham kaynağı olmalıydı, arkadan gelen gençlere. Bunun da bilincindeydi.

Oyuna Galatasaray'ın başlaması, iyi incelenmesi gereken bir konu. Arda Turan, para atışını kazanmış mıydı, bilinmez; ama eğer lehine bir sonuç çıkmış ve Kaptan, ''top'' demişse, bambaşka bir hikâye çıkabilir buradan. Topa sahip olmak isteyecek sezon boyunca, Galatasaray. Bunu biliyoruz. Ama maçın ilk dakikasından itibaren mi, göreceğiz. Diğer yandan; santrada Milan Baros ile birlikte Arda Turan'ın bulunması da fikir vermeliydi bizlere. Bunun için, önce Galatasaray'ın kadrosu ve sahaya yayılış şeklini bir incelemeye çalışalım.

Orkun Usak vardı kalede. Savunma kanatlarında Sabri Sarıoğlu ile Hakan Balta, merkez ikilide Gökhan Zan ve Servet Çetin. Ayhan Akman ile Arda Turan yer aldığı orta sahanın savunma bağlantısını Mustafa Sarp sağlayacaktı. İleri uçtaki Milan Baros'un sağında Yaser Yıldız, solunda ise Serdar Eylik görev almıştı.

Frank Rijkaard'ın daha önce teknik direktör olarak görev aldığı takımlar ve Galatasaray'daki hazırlık sürecinde uyguladığı dizilişe göre, kâğıt üzerinde oluşan durum, bu şekilde idi. Ama Arda Turan'ın 90 dakikada topa dokunan ilk iki kişiden biri olması, dizilişin detaylara sahip olduğunu gösteriyordu bizlere. Belli ki; serbest oynayacaktı Kaptan. Yarı saha çizginin her iki yanında Yaser Yıldız ve Serdar Eylik de dizilmişti. 4-3-3'ün yardımcı fikri, 4-2-3-1 olmalıydı o hâlde. Arda Turan'ın rolü için ise, beklemek en doğru karardı.

Karşılaşmanın başlama düdüğü ile birlikte Kazakistan temsilcisi Tobol, 4-4-2 dizilişi ile yarı sahasına kapandı. Uzunca bir süre de bu şekilde devam etti. Orta yuvarlağın içerisindeki Tobollu iki oyuncunun arkasında, kendi takımlarından dokuz oyuncu daha bulunuyordu. Sıkışık başlayacaktı oyun. Galatasaray'ın ilk hamlesi, sol kanat varyasyonu denemek oldu. Henüz birinci dakika içerisinde önce Mustafa Sarp, ardından Hakan Balta ile anlaşamayan Serdar Eylik iki pas hatası yaptı. Ancak hem Sarp, hem de Balta, genç arkadaşlarının oyunda kalmasını sağladılar. Ardından kapanan rakip önünde etkili olmaya başladı, Serdar Eylik.

Klasik tabir ile, iki tarafa da çalım atabiliyor. Bu, 4-3-3 gibi hareketli hücum kanatlarına sahip bir dizilişte Serdar adına önemli özelliklerin başında geliyor, hiç kuşkusuz. Bir yeteneği daha var, söz konusu durumla ilgili. Roger Federer'in 15. Grand Slam Şampiyonluğu'nu kazandığı Wimbledon 2009'da bilgisayarlar tarafından kaydedilen izdüşüm görüntüleri gelmişti ekrana. İsviçreli raket, oyun içerisinde vuruşa kalktığı an, öyle bir açıyla pozisyon alıyordu ki; topun gittiği yeri ancak hareketin tamamlandığı an görebiliyordunuz. İzleyenler adına herhangi bir problem yok. Ama rakip için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Serdar da Tobol'un sol kanat savunucusunun üzerine giderken böyle bir intiba bıraktı aslında. Top ayağında iken, hangi yöne reaksiyon göstereceğini kestirmek zor. Üstelik, hareketli olduğu zaman bile bir anda kafasını kaldırıp ceza sahasına pas gönderebiliyor. Sezon içerisinde gelişimine devam etmesi mühim. Özellikle savunma ve fizik anlamında.

Oyunun ilk bölümünde Serdar Eylik haricinde irdelenebilecek bir iki konu daha var. Arda Turan'ın serbest rolünü bir kenara koyarsak, 4-3-3 ile hücum ediyordu Galatasaray. (Daha çok 4-1-2-3 varyantı ile olsa da.) Ancak top rakibe geçtiğinde, çabucak 4-2-3-1'e dönecek şekilde. Tobol kalecisinin kullandığı vuruşlarda bile görülebilecek bir uygulamaydı bu.

Altını dolduralım.

Birincisi; kanat hücumcularının (Yaser Yıldız ve Serdar Eylik) biraz daha geri gelmeleri, rakibin topla çıkmalarını engelleme fikrinden besleniyor. Yaser ile Serdar, bu anlamda ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. İdeal görüntüde; bilhassa Kader Keita, bu görevin altından kalkmayı bilecektir. Harry Kewell'ın ise, futbol ve pozisyon bilgisi yeterli olmalı söz konusu işlev için.

İkinci düşünce, Arda Turan'ın Milan Baros'a yakın oynamasını sağlamak. Önemli bir sezon Arda adına. Repertuvarına mutlaka birtakım yenilikler eklemeli. Ve görünen o ki; ''Serbest Arda'', bunun için istekli. Ayhan Akman'dan ilk yarı boyunca gerekli yardımı alırken topla buluşma sayısında çığır açtı, bir pozisyonda çabuk karar verip etkili şutla kaleyi yoklaması da yeni bir eserdi.

İlk yarı, denemeler ile geçiyordu. 35. dakika sonrası Harry Kewell ısınmaya başlamıştı ama. Sürpriz ihtimali her şeye rağmen vardı sonuç olarak. İkinci devrenin başında oyuna girdi, Avustralyalı yıldız. 45 dakika sonrasında takım ile birlikte soyunma odasına gitmişti. Birkaç dakika sonra sahaya döndüğünde yanında Albert Roca da vardı. 2003 ila 2008 yılları arasında FC Barcelona'da çalışan ve aynı zamanda üniversite profesörü unvanına sahip olan İspanyol kondisyoner, bir süre Kewell'a tek pas yaptırdıktan sonra, oyuncusu ile açık alanda ikili mücadeleye girdi. Devre arasındaki ısınma hareketlerinde pek de aşina olmadığımız görüntülerdi bunlar. Ve son derece orijinaldi.

İkinci yarıda Harry Kewell'ın oyuna girmesi ile birlikte Serdar Eylik, ters kanada geçti. Kendisini sağ kanatta izlemek, önemli bir fikir verebilirdi bizlere; ama ne var ki, şanssız bir an sonrası oyuna devam edemedi. Yerine giren 6 numaralı oyuncunun adı ise, Tobias Linderoth olacaktı. Bu noktada da iki önemli ayrıntı var. Linderoth'un oyuna dahil olmasının ardından Arda Turan, hücum kanadının soluna geçti. Ve sezon içerisinde Kader Keita ile Milan Baros arasında görmeyi beklediğimiz değişimleri gerçekleştirmeye başladı. Baros ve Arda, bir iki pozisyonda ''iç içe girerek'' pozisyon üretmenin yollarını aradılar. Diğer yandan bir gerçek daha kesinleşti. Harry Kewell ve Kader Keita (Serdar Eylik) sahada iken, her iki bölgenin ilk alternatifi Arda Turan. Çok yönlü bir oyuncu olma yolunda önemli bir adım bu.

Tobias Linderoth'lu Galatasaray, 4-3-3'e daha net uymaya başladı. Arda Turan'ın serbest rolü, dizilişi dört basamağa (4-2-1-3 gibi) çıkarıyordu zaman zaman. Linderoth, bir komutan edası ile görevine başladığında aslında aylardır sakat olan başkasıymış gibi hareket ediyordu. Yeni bir transfer gibi. Ne klişe ama, değil mi? Değil. Gerçekten öyle. Top ayağına geldiğinde donuyor sanki, sahada bulunan diğer 21 oyuncu. Ve Linderoth, topu en uygun noktaya gönderiyor. Çip varmış gibi zihninde. Mustafa Sarp ile gelen golün ardından Arda Turan'a verdiği harika pas da bu özelliği sayesinde. Sabri Sarıoğlu'nun ileri çıkışlarında sağ arkaya geçmesi de futbol zekâsı.

Sahada kaldığı süre içerisinde fedakârca oynayan ve son derece iyi niyetli bir futbolcu olan Mustafa Sarp ile Servet Çetin'in golleri, Galatasaray'a üst turu getirdi sonuç olarak.

Bugün için oynanan oyun, birçok kişiyi memnun etmemiş olabilir; ama harika bir malzeme var Frank Rijkaard'ın elinde. Hollandalı, ne yaptığını bilen bir takıma sahip. İşleyecektir. Şampiyonluk ya da kupalar, bu sezon gelmese de devam edecektir sağlam temellere oturan temeli yükseltmeye. Bugünü değil, büyük fotoğrafı değerlendiriyorsak eğer; tünelin sonunda ışık görünüyor. İzlemeyi sürdürelim.

23 Temmuz 2009 Perşembe

Üçgen: Xabi Alonso, Liverpool, Real Madrid



Liverpool'da İspanyol orta saha oyuncusu Xabi Alonso'nun transferi hakkındaki belirsizlik devam ediyor.

Takımının Uzak Doğu turnesinde karşılaştığı Tayland maçı kadrosuna alınmayan Xabi'nin yeni sezonda hangi takımın formasını giyeceği merak konusu. Mayıs ayından bu yana öğrencisinin Liverpool ile devam edeceğini söyleyen Rafael Benitez, Xabi Alonso'nun Tayland önünde ayak bileğindeki sakatlıktan dolayı görev alamadığını açıklasa da karşılaşmanın ardından dedikodular iyiden iyiye artmış durumda.

Geçtiğimiz sezon Aston Villa'dan Gareth Barry için tüm varlığından vazgeçebileceğini gösteren Rafael Benitez, İngiliz Milli Takımı'nda da forma giyen oyuncu için Steve Finnan'ın yanı sıra Xabi Alonso'yu gözden çıkarmıştı. Yalnızca bir yıl önce, 15 milyon £ getiren her kulübe satılabilecek pozisyonda bulunan Xabi Alonso, farklı psikoloji ile girdiği sezon boyunca gösterdiği performansla Liverpool taraftarları tarafından ''Yılın Oyuncusu'' ödülüne layık görüldü. Xabi, özellikle 2008 yılının sonundaki müthiş Liverpool atağında, Premier League'in en formda oyuncuları arasındaki yerini almıştı.

Liverpool'un maddî sıkıntı içerisinde. Ve bu bir sır değil. 2008-09 Sezonu başında Gareth Barry transferi için oyuncu satmak zorunda olduğunu bilen Rafael Benitez, gerekli bütçenin sahibi olamamıştı. Yeni sezon öncesi Liverpool, tek atımlık barutunu Portsmouth'tan Glen Johnson için kullandı. Johnson sonrasındaki takviyelerin gerçekleşebilmesi adına ise, kadrodan birkaç oyuncunun gönderilmesi gerekiyor. Panathinaikos'a satılan Sebastian Leto'nun haricinde, geçtiğimiz sezon Hertha Berlin'de kiralık olarak forma giyen Andriy Voronin ve Glen Johnson'ın gelişi ile gözden düşen Alvaro Arbeloa listedeki ilk isimler. Ama iki oyuncudan gelecek nakit, Valencialı David Silva'nın transferi için yeterli olmayabilir. Dolayısıyla, Benitez, zor bir kararın eşiğinde.

''Çok açık. Xabi'nin Liverpool ile devam eden üç yıllık kontratı var. Ve biz kendisini satmak istemiyoruz.'' diyordu Rafael Benitez 22 Mayıs günü, vatandaşı için çıkarılan transfer haberlerinin ardından.

Sezon sona ermeden başlamıştı, Xabi Alonso hakkındaki dedikodular. Rafael Benitez'in bu açıklamasından bir hafta önce, İspanyol oyuncunun menajeri Ignacio Ibanez, Xabi için Manchester City ve Arsenal'den gelen tekliflerin herhangi bir anlam ifade etmediğini söylüyordu. Haberin altındaki detayda ise, olası bir transferde bonservis ücretinin 15 ila 20 milyon £ arası bir değer olduğu yazacaktı.

Daily Express ve Independent, Ignacio Ibanez'in açıklamalarını takip ettiler. Liverpool'un Real Madrid'den gelecek ciddi bir transfer teklifini kabul edeceğini yazıyordu, Daily Express. Independent ise, teklifin 22 milyon £ olduğunu aktarıyordu takipçilerine. Carlos Tevez, David Silva, Gareth Barry ve Glen Johnson, Liverpool'un transfer listesindeydi Independent'e göre. Dolayısıyla, oyuncu satışına ihtiyaç vardı. Xabi Alonso'dan gelecek 22 milyon £'un yanı sıra Ryan Babel'in de satışa çıkarılabileceği yine aynı haberde okuyanlara aktarılmıştı.

Rafael Benitez, bir kez daha devreye girecekti bu noktada. ''Geçtiğimiz yıl, çok iyi bir sezon geçirdi ve önümüzdeki yıllar için en önemli oyuncularımızdan biri olabilir. Real Madrid ile herhangi bir anlaşma yok. Biz, Xabi'nin gelecek planlarımızın bir parçası olmasını istiyoruz. Ayrıca; Xabi yalnızca iki hafta önce, kulüp dergisine, Liverpool oyuncusu olarak Anfield'da altıncı sezonuna hazırlandığını söyledi. Neden şimdi ayrılmak istesin ki?'' diyor ve ekliyordu. ''Xabi'nin menajeri geçtiğimiz günlerde bana geldi ve kendisi ile oyuncumuzun geleceği hakkında konuştuk. Benim için sürpriz oldu. O'na Xabi'nin devam eden üç yıllık kontratını hatırlattım. Oldukça kısa bir görüşmeydi.''

Mayıs ayındaki bu gelişmelerin ardından Xabi Alonso'nun da Liverpool'da mutlu bir sezon geçirdiğini açıklaması ile Real Madrid transferi, kapanmaya yüz tutsa da 1 Haziran'da Florentino Perez'in Real Madrid Başkanı olması sonrası, spekülasyonlar kaldığı yerden devam etti.

Başkanlıktaki ikinci döneminin henüz ikinci gününde bir radyo programına katılan Perez, ''Bir taraftar olarak, Xabi'nin harika bir oyuncu olduğunu söyleyebilirim. Kendisinin Avrupa'daki en iyi pasör olduğunu düşünüyorum.'' şeklinde bir görüş bildiriyordu Liverpool'un yıldız ismi için. ''O'na sahip olmak, beni mutlu ederdi. Ama Rafael Benitez ile konuşmadan evvel, oyuncu hakkında daha fazlasını söyleyemem; çünkü O, oyuncusu ile ilgilendiğimizi bilmesi gereken ilk isim.''

Florentino Perez'in transfer kurnazlıkları arasına girebilirdi hemen, bu konuşma. Bir yandan görüşünü bildiriyor, diğer taraftan da aslında bu işi bilinen ve doğru olan yoldan yapması gerektiğini aktarıyordu. Ama kafalar karışmıştı bir kere. ''Liverpool'da çok mutluyum.'' açıklaması gelecekti Xabi'den. Devamı ise ilgi çekici. ''Yine de; futbol dünyasında hiçbir şey için kapıları tamamen kapatamazsınız. Çünkü bilemezsiniz, neler olacağını. Ama şunu söyleyebilirim ki; şimdilik buradan ayrılmak gibi bir niyetim bulunmuyor.'' diyordu İspanyol gazetesi El Pais'e.

Rafael Benitez, Xabi'nin Liverpool'da kalacağını açıklamıştı. Xabi Alonso da hâlinden memnun olduğunu. Florentino Perez ise, işin peşini bırakmıyordu. Real Madrid, Liverpool'un iki İspanyol oyuncusu için resmî teklifini İngilizlere iletecekti. Xabi Alonso'nun bonservisine 20 milyon £, Alvaro Arbeloa'nınkine ise 4 milyon £. Ortaya çıkan rakamlar, Liverpool'un istedikleri ile uzaktan yakından ilgili değildi. Zira; Liverpool, Xabi Alonso için 35 milyon £ altındaki ücretler karşılığında elden çıkarmayacağını açıklayacaktı. Alvaro Arbeloa özelindeki istek, Real Madrid'in teklif ettiğinin iki katı oluyordu. Bunun üzerine, bazı haberlere göre Real Madrid, rotasını Roma'dan Daniele De Rossi'ye çevirmişti (26 milyon £).

Tüm bu gelişmelerin başladığı ve yaşandığı süreç içerisinde Xabi Alonso, Premier League 2008-09 Sezonu'nu tamamlayacak; İspanyol Milli Takımı ile Güney Afrika'daki FIFA Konfederasyon Kupası'nda mücadele edecekti. Dinlenmeye ihtiyacı vardı. 19 Temmuz'da döndü tatilden. Ve Liverpool ile antrenmanlara başladı.

Fernando Torres, Alvaro Arbeloa, Albert Riera ve Pepe Reina ile birlikte Liverpool'un Avusturya'daki kampına katılan Alonso, Uzak Doğu kafilesinde de yer aldı. Ancak dün oynanan Tayland maçında forma şansı bulamadı. (Diğer İspanyollardan kaleci Reina 12, Arbeloa 32, Riera ve Torres de 10'ar dakika sahada kaldılar.) Real Madrid'e olası transferinden dolayı Xabi Alonso'nun böyle bir talepte bulunduğu dedikoduları ise, kısa süre içerisinde geniş çevrelere yayıldı.

Xabi Alonso'nun Liverpool'dan muhtemel ayrılışı sonrasındaki senaryoları incelemeye çalışalım bir de. 30 ila 35 milyon £ arasında değişen bonservis ücretleri konuşuluyor şu an. Liverpool'un kapıyı açtığı 35 milyon, pazarlık yapmayı sevmeyen Real Madrid Başkanı Florentino Perez tarafından 30 milyon £'a düşürülebilir. Aradaki farkın bir oyuncu ile kapanma ihtimali de var. (Gabriel Heinze, kişisel tahmin.) Benitez'in elinde bulacağı miktar sonrası, izleyeceği strateji önemli. Direkt olarak, Xabi Alonso'nun yerine bir oyuncu almak olabilir ilk hedef. Ama sevdalısı olduğu Gareth Barry, önümüzdeki sezon Manchester City forması giyecek. Dolayısıyla, diğer olasılıkları incelemek lazım.

Albert Riera ve Ryan Babel'den sol tarafta beklenilen verimi alamayan Liverpool, bu bölgeyi hücum gücü yüksek bir isimle takviye etmek isteyecektir. Akıllara gelen ilk oyuncu, Valencia'dan David Silva. Alternatif ise, Aston Villa'nın genç yıldızı Ashley Young. Middlesbrough'dan Stewart Downing için 10 milyon £ (ekstralar ile 12 milyon £ seviyesine çıkabilir) harcayan Aston Villa, aynı pozisyondaki Ashley Young ile vedalaşabilme opsiyonuna sahip durumda. Bir ihtimal daha var, zayıf olan. Steven Gerrard ve Javie Mascherano ikilisini orta sahaya yerleştirmek. Burada da iki ''olmaz'' bulunuyor. Birincisi, Steven Gerrard'ı Fernando Torres'ten uzaklaştırmanın getireceği dezavantaj. Diğeri de Mascherano'nun Barcelona'ya gitme isteği. (Ki... Bu da ayrı bir konu.)

Yaz transfer döneminde Kaka, Cristiano Ronaldo ve Karim Benzema'yı kadrosuna katan Real Madrid'in ihtiyacı, Xabi Alonso. Zlatan Ibrahimovic'in Barcelona transferinin de resmîyete kavuşması ile birlikte La Liga nasıl bir hâl alacak, tasavvur etmek bile zor.