29 Ekim 2009 Perşembe

NBA 2009-10 Sezonu: Pasifik Grubu



NBA 2008-09 Sezonu'nun şampiyonu Los Angeles Lakers, yeni sezonda da en büyük favori konumunda.

Yaz mevsiminde gücüne güç kattı, Lakers. Şampiyonlukta gösterdiği sürpriz performansla pay sahibi olan Trevor Ariza, yıllık 3,1 milyon dolar kazandığı Lakers'tan beş ya da altı sezonluk bir kontratla birlikte, mevcut durumda kazandığı ücretin en az iki katını istiyordu. Ariza'nın amacı, tüm bunların yanında, biraz da saygıydı aslında. Ama olmadı. Los Angeles Lakers, Ariza yerine Houston Rockets'tan Ron Artest'i tercih etti. Artest ile üç yıl için 18 milyon dolar tutarında bir anlaşma yapıldı. Ve 2009 Playoffları'nda kapıştığı Kobe Bryant'ın takım arkadaşı oldu, Artest.

Artest'in problemli yapısı, Lakers adına soru işareti. Tabii dahası var. Houston Rockets kariyerindeki bazı gecelerde saha içinden 20+ adet şut atabilen Artest, Lakers'ta bu denli rahat olamayacak. Olmamalı en azından. (Ki sezonun ilk maçında oldukça dengeliydi bu konuda. Clippers'a karşı 3-10 ile oynadı.) Ama genel toplamda; Ariza'dan daha tecrübeli, NBA'i daha iyi biliyor, daha iyi savunmacı ve daha iyi de bir şutör. Tıpkı; Orlando Magic'in Vince Carter ile Hidayet Türkoğlu arasındaki tercihi gibi. Kobe Bryant'ın arkası nispeten sağlam artık. Andrew Bynum, sakatlık sorunlarını atlatırsa, Lakers'ın açık ara ligdeki en iyi ilk 5'e sahip olduğunu söylemek mümkün. Şampiyonluk, yine yakın Lakers'a. En azından kağıt üzerinde.



2008-09 Sezonu'ndaki hayal kırıklığının ardından Phoenix Suns'ta hedef, tekrar kazanan takım hâline dönüşmek.

Efsanevî Genel Menajer Bryan Colengelo sonrası Steve Kerr yönetiminde çalkantılı bir dönem yaşamıştı, Phoenix Suns. Mike D'Antoni'nin gönderilmesi ve Shawn Marion'ın Shaquille O'Neal ile takas edilmesi, Suns'ın son yıllarda elde ettiği oluşumu tamamen yok etmişti. Nihayet Terry Porter'ın antrenörlüğünde dibi gördü, Suns. Ardından ''geçici'' olarak Alvin Gentry ile anlaşıldı. Gentry, tekrar Run and Gun'a dönüş yaptı. Kısa süre içerisidne Suns, eski kimliğini sergilemeye başladı. Ancak D'Antoni dönemindeki savunma rakamlarının yanına dahi yaklaşamadı.

Hazırlık maçlarında o bilindik performansını sürdürdü, Phoenix Suns. 4-4 ile sona eren seride maç başına ortalama 109,0 sayı ile oynarken, savunmada rakiplerine ortalama 108,4 sayı imkanı verdi. Channing Frye, ölü sezondaki en ciddi ekleme. Bir zamanlar Boris Diaw'ın soyunduğu rolü üstlenebilir, Frye. 143-127 kazanılan Sacramento Kings maçında 9-12 saha içi isabeti ile 29 sayı üretmesi ölçü olur mu, bilinmez. Grant Hill'in takımda kalması önemli. Ölü sezonda Boston Celtics, San Antonio Spurs ve New York Knicks gibi takımlardan teklifler almıştı. Ancak kendisini basketbola döndüren Phoenix Suns için oynamaya devam edecek. Pasifik Grubu'nda ikincilik gelecektir. Playofflar için sekizinci sıra, hiç fena sayılmaz Suns adına.



Draft gecesinde 1 numaradan Blake Griffin'i seçen Clippers, Clippers olmanın acısını çekiyor.

Griffin, açılış gününden hemen önce diz kapağını kırılması nedeniyle Los Angeles Lakers'a karşı forma giyemedi. Ama haberler daha da kötü. En az altı hafta oynayamayacak, 2009 NBA Draftı'nın bir numarası. Bu da yaklaşık 20 maça denk geliyor. Geçtiğimiz sezon sakatlıklardan çok çeken Clippers, uzun süre Baron Davis, Chris Kaman, Marcus Camby ve Zach Randolph gibi yıldızlarından yararlanamamıştı. 2008-09 Sezonu'nda 82 normal sezon maçına 38 farklı ilk 5 ile çıktı, Los Angeles Clippers. Alınan yalnızca 19 galibiyet. Belki, nedenlerden biri bu.

Bir önceki sezonda 63 maç kaybeden takımların hedeflerini belirlemek kolay değil elbette. Ölü sezonda Clippers'ın tek ciddi kaybı, Zach Randolph oldu. Z-Bo, takımın sayı ve ribaund istatistiklerindeki en iyi ismiydi. Ama işte zaten böyle bir takım, Clippers. Clippers özelinde konuşuyorsanız, rakamlara fazlaca takılmamalısınız. Randolph, Memphis Grizzlies için oynayacak 2009-10 Sezonu'nda. Tüm bunlara rağmen; hazırlık kampındaki takım performansı, enteresan hakikaten. 4 Ekim'de Golden State Warriors'a kaybettikten sonraki 7 maçtan 6 galibiyet çıkardı, Clippers. Ve bunların içinde Portland (97-85), San Antonio (93-90), Utah (103-96), New Orleans (91-88) gibi takımlar mevcut. Yine de 30 galibiyet, iyidir Clips için.



2008-09, Golden State Warriors adına fırtına gibi geçen bir sezon oldu. Evet, sözlük anlamında, fırtına gibi.

Clippers'ın 82 normal sezon maçına 38 farklı ilk 5 ile çıktığı yazıyor hemen yukarıda. Daha iyisini mi arıyorsunuz? Uzakta sayılmazsınız. Warriors, 47 farklı ilk 5 ile bu alanda çığır açtı geçtiğimiz sezon. Üstelik; uzun süreli sakatlıklar yaşanmamasına karşın. Monta Ellis'in sakatlık nedenini yoruma açık şekilde anlatması, Warrios'ın 2008-09'da yaşadıklarının yalnızca küçük bir boyutu. Beraber en fazla oynayan beşli: Monta Ellis, Jamal Crawford, Stephen Jackson, Kelenna Azubuike ve Andris Biedrins. Yalnızca beş defa. İki galibiyet ve üç mağlubiyet.

Yaz mevsiminde Jamal Crawford takımdan ayrıldı. Atlanta Hawks için oynayacak. Stephen Jackson'ın da takası gündemde. Adının geçtiği takımlar, şampiyonluk adayları. Cleveland Cavaliers, Denver Nuggets, San Antonio Spurs ve New Orleans Hornets. Cavaliers ile masaya oturulurken Zydrunas Ilgauskas talebinde bulunulduğu söyleniyor. Ve Cavs'in bu öneriyi kabul etmeyeceği. Zira; Shaq'in arkasını doldurmak için Ilgauskas'a ihtiyacı var Cavs'in. Spurs dedikodusundaki isim, Manu Ginobili. Sezon sonunda serbest kalacak, Arjantinli. Ama Spurs, büyük hamlesini 2009 Yazı'nda yaptı. 2010 için Ginobili'ye gerekli boşluğu yaratcaktır. O yüzden, bu da zor. Ve tabii Warriors'ın işi de. 30 galibiyeti görebilirler. Ama izlemesi keyifli.



Kevin Martin ve Francisco Garcia üzerine kurulacak Sacramento Kings takımı, 17'den fazla maç kazanmalı bu sezon.

2000'lerin hemen başında son derece heyecan verici bir ekip olan Kings, şimdilerde yeni bir takım hâline gelme çabası içerisinde. Kevin Martin ile Francisco Garcia, yapının temel taşları. 4. sıra seçimi Tyreke Evans, yeni sezonda Kings'in bir diğer önemli malzemesi olacak. Vegas'taki Yaz Ligi'nde dikkat çeken isimlerin arasına girmeyi başardığı söyleniyordu. Bu üç oyuncu, Sacramento Kings için önemli. Ki aslında buraya Spencer Hawes ve Jason Thompson'ı da eklemek mümkün. Ama yine de Oklahoma City Thunder'ın gençlerinden iyi değiller.

2008-09 Sezonu'ndaki 17 galibiyetlik berbat performansın üzerine çıkmak isteyecektir, Sacramento Kings. Golden State ve Clippers, saçmalamazlarsa eğer; Kings, Pasifik'in beşinci sırasında kalacak. Geçtiğimiz sezon sakatlıklar nedeniyle 31 maç kaçıran Kevin Martin'in hücumdaki liderliğine kesinlikle ihtiyacı var takımın. Hazırlık döneminde yaptığı yedi maçtan iki galibiyet çıkarabilen Sacramento Kings, Kevin Martin'in oynadığı son karşılaşmada Golden State Warriors'ı 101-94 mağlup etmeyi başardı. Martin, 15-15 serbest atış ile oynadığı maçta 32 sayı üretti. Geçtiğimiz sezon maç başına ortalama 10,3 serbest atış kullanan Martin, NBA'de çizgiyi en fazla ziyaret eden ikinci isimdi. Peki... Kings için 20-25 galibiyet, ideal gibi.

-Son-

NBA 2009-10 Sezonu: Kuzeybatı Grubu



Portland Trail Blazers, son yıllardaki gelişimine devam ediyor. Ve bu sezon takım içinde tecrübeli bir lider de var.

Yaz mevsimi boyunca Hidayet Türkoğlu'nun Oregon'a gelerek Blazers'ın ''veteran'' oyuncusu olacağı konuşulmuştu sürekli. Hidayet'in Portland yöneticileri ile bir araya geldiği ve bazı şartlar üzerinde anlaştıkları da bir gerçekti. Ne var ki; Hidayet, son anda kararını değiştirerek Raptors'a geçiş yaptı. Hidayet'tan alınan olumsuz sonuç sonrası Blazers, PG rotasyonundaki sorunun üzerine gitmeye karar verdi. Jason Kidd için yoklama yapıldı. Olmadı. Hidayet'in pozisyonundaki Lamar Odom ve Trevor Ariza hamlelerinde de netice gelmedi. En sonunda Blazers, Andre Miller ile anlaşarak sorunu çözme yoluna gitti.

Andre Miller, Portland Trail Blazers adına hiç de fena bir opsiyon değil. Brandon Roy, takımın yıldızı. Ve NBA'in en başarılı ''clutch-time'' oyuncularından biri. Yıllar geçtikçe, liderlik karakteri daha da oturacaktır. LaMarcus Aldridge ve Greg Oden gibi gelişime müsait genç isimler, hâlâ mevcut Blazers kadrosunda. Takımın ihtiyacı biraz tecrübe, biraz hareketlilikti. Andre Miller, bu probleme kesin bir çare olabilir. Miller, ilerleyen yaşına rağmen, NBA'in en çabuk oyun kurucularından biri. Yarı sahada oldukça başarılı bir takım görüntüsü çizen Blazers, Andre Miller ile birlikte geçiş hücumlarında (transition offense) da söz sahibi olabilir artık. Ama Kuzeybatı'yı kazanabilecek bir takım, Blazers. 50-55 galibiyeti bulacaklardır. Son derece ideal.



Denver Nuggets, geçtiğimiz sezon kendisini özel bir takım yapan oyuncular ile yeni sezonda da birlikte olacak.

2008-09 kadrosundan yalnızca Dahntay Jones ve Linas Kleiza olmayacak. Kleiza, Olympiakos ile imzaladı. Litvanyalı oyuncunun kenardan getirdiği enerji ve dış şut tehdidi, Denver Nuggets'ın arayacağı özellikler. Dahntay Jones, her ne kadar fazla inisiyatif almasa da, ilk beş oyuncusuydu. Yokluğu, takım dengesini etkileyebilir. Mesela J.R. Smith'in oyun içi etkinliğini. J.R. Smith, 2008-09 Sezonu'nda kenardan gelerek birçok maçta söz hakkı almıştı Denver Nuggets adına. Yeni sezonda ilk beş oyuncusu olacak. Rol değişiminin getireceği etkiler, merak konusu tabii.

İlk 5 anlamında ligin en dengeli kadrosuna sahip, Denver Nuggets. II. Colorado macerasında Nuggets'a çağ atlatan Chauncey Billups, saha görüşü ve liderliği ile George Karl'ın emrinde. J.R. Smith'in ne denli tehlikeli bir şutör hâline gelebileceğini biliyoruz. Carmelo Anthony. Bahsetmeye gerek var mı? Tek bir çeyrekte bile 33 sayı gönderebilir rakip çembere. Pota altı ikilisi Kenyon Martin ve Nene. İşin savunma tarafında K-Mart, uzman. Nene ise, kendi pozisyonunda ligin en elit iki-üç oyuncusundan biri. Tabii, devamı. Benchte sıkıntı olabilir. Chris Andersen'in getireceği enerji var bir kenarda. Ty Lawson, Rolando Balkman, Aaron Afflalo, Malik Allen, Joey Graham ise, çok güçlü sayılmaz. Yine de 50+ galibiyeti görürler.



Yaz mevsiminde mevcut kadrosundaki oyuncular ile sözleşme yenileyen Utah Jazz, grubun bir diğer önemli takımı.

Carlos Boozer, Mehmet Okur ve hatta Paul Millsap. Boozer'ın ''opt-out'' hakkı vardı. Ki kendisinin geçtiğimiz yıllarda bu konu özelinde sahip olduğu sabıka dosyası, oldukça kabarıktı. Ancak 2008-09 Sezonu'nun büyük bölümünde sakatlığı nedeniyle kendisini Utah Jazz'den mahrum bırakan Boozer, takımı ile yeniden anlaştı. 2009-10 Sezonu sonunda sınırsız serbest kalacak, Boozer. Yaz mevsiminde Detroit Pistons'a takası konuşulmuştu. Richard Hamilton dedikoduları dönüyordu Utah Jazz için. Ama olmadı. Boozer'ın kontrat yılı. İyi bir performans bekleyebiliriz dolayısıyla.

Mehmet Okur, tıpkı Boozer gibi, ''opt-out'' hakkına sahip isimlerden biriydi. Ancak açıklamaları, Utah Jazz'de kalmaya yönelik olmuştu sürekli. Memo, 2 yıl için 21 milyon dolar alacağı bir kontratın altına imzasını attı yaz mevsiminde. Paul Millsap, birçok takımın gözdesi durumundaydı. Jazz, bekleme politikasını güttü Millsap özelinde. Oklahoma City Thunder'ın teklifi vardı. Eşlendi. Millsap de takımda kaldı. Jerry Sloan gibi bir sistem adamının takımında genel iskeletin sağlam kalması, çok değerli. Utah Jazz'in en büyük avantajı bu olsa gerek. Deron Williams var bir de. Hazırlık dönemini 6-2 ile geçen Jazz'in en formda oyuncusu. Andrei Kirilenko'nun sağlığı da önemli tabii. Geçtiğimiz sezonun üzerine çıkacaklardır.



Oklahoma City Thunder, 2009-10 Sezonu'nun en heyecan verici takımlarından biri.

Hazırlık dönemindeki Phoenix Suns maçında bile ateşle oynayan oyunculardan kurulu, OC Thunder. Kevin Durant, takımın yıldızı. 2008-09 Sezonu'ndaki performansı ile, NBA All-Star Haftasonu'nda efsanevî bir Sophomore gecesi yaşatmıştı kendisini izleyenlere. Ligdeki ikinci yılını yaşadığı için All-Star olamadığı iddia ediliyordu geçtiğimiz sezon. 2009-10'da üzerine koyacaktır. Thunder'ın lideri olduğunu kanıtlayacak. Ve gelişimini sürdürecek. Açıkçası, All-Star da olabilir. (Söz konusu Phoenix Suns maçında 30 sayı ve 11 ribaund ile oynamıştı, Durant.)

Thunder'da gelişimini izlemek isteyeceğiniz bir diğer isim, Russell Westbrook. İki veya en geç üç sezon içerisinde NBA'in elit oyun kurucularının arasına girecektir mutlaka. Henüz 20 yaşında. Hazırlık dönemindeki rakamları, oldukça etkileyici. Thunder'ın kazandığı iki maçta (Phoenix ve Miami), toplam 22 sayı, 16 ribaund ve 16 asist. Oyun stili, triple-double seviyelerinde gezmesini sağlıyor. Sezon içerisinde 4-5 adet TD görebiliriz kendisinden. GM Sam Presti'nin NBA Draft'ten kaptığı James Harden, lige en hazır oyunculardan biri olarak görülüyordu. Thunder, Harden için bir şans. Kesinlikle yıldızı parlayacaktır. Takımın yaş ortalaması 24,9. Durant, Green, Harden, Westbrook gibi ''çocukları'' büyürken görmek, cabası.



Minnesota Timberwolves, Kuzeybatı Grubu'ndaki beklentilerini minimize etmiş durumda.

2009 NBA Draft'te beşinci ve altıncı sıradan oyuncu seçen Timberwolves, İspanya'nın Joventut Badalona takımından kadrosuna katmak istediği Ricky Rubio'dan kısa vadede yararlanamayacak. Rubio, Avrupa'da kalmayu tercih etti. Ve Barcelona'ya geçiş yaptı. Rubio'nun hemen arkasında altıncı sıra seçimi olarak T-Wolves'a gelen Jonny Flynn, çaylak sezonunda ilk beş oyuncusu olacak. Hazırlık dönemindeki maçlarda dikkat çekici performanslar sergilemeyi başardı. Yine de normal sezona iyi bir giriş yapması şart. Aksi hâlde, rotasyondaki yerini Ramon Sessions'a kaptırabilir.

Kevin Love ve Al Jefferson ikilisi, Minnesota Timberwolves'un varoluş nedeni. Ancak kötü haberler var. Kevin Love, elini kırdığı için sezonun ilk 6-8 haftası boyunca forma giyemeyecek. Yokluğunda Ryan Gomes, dakika alacaktır. Al Jefferson, ''franchise player'' konumunda. Yeni antrenör Kurt Rambis'in elinde değerini arttırabilir. Ancak, özellikle Kevin Love'sız dönem içerisinde, pota altı savunmasında oldukça zorlanacak T-Wolves. Love, NBA'deki bölgedaşlarına göre oldukça zayıf. Al Jefferson, takım arkadaşına göre daha iyi. Bu sezon göstereceği performans, kendisine All-Star olma şansını getirebilir. Love ile Al, beraber oynamayı öğrenmeli. Belki o zaman 25 galibiyet alabilirler.

Sıradaki: Pasifik Grubu.

28 Ekim 2009 Çarşamba

NBA 2009-10 Sezonu: Güneybatı Grubu



San Antonio Spurs, 2009-10 Sezonu ile birlikte, bir kez daha şampiyonluğun ciddi favorilerinden.

Teksas ekibinin yaz mevsimindeki en önemli hamlesi, ekonomik sorunları bulunan Milwakuee Bucks'ın yıldız oyuncusu Richard Jefferson özelinde yaşandı. Jefferson, Spurs'ün hücum anlamında sıkıntı yaşadığı SF pozisyonu için harika bir ekleme. RJ'nin gelişinin ardından Bucks'a takas edilen ve daha sonra basketbolu bıraktığını açıklayan Bruce Bowen ile artık ayakları iyiden iyiye yavaşlayan Michael Finley'nin geçtiğimiz sezon Spurs'ün 3 numaradaki ilk tercihleri olarak kullanıldıkları düşünülünce; aslında takımın yaşayacağı değişiklik daha net çıkıyor ortaya.

Tim Duncan, Tony Parker ve Manu Ginobili üçlüsünün arkasına gelen Richard Jefferson, San Antonio Spurs'ü birkaç basamak yukarı taşıyacaktır. Şampiyonluğun önemli favorilerinden biri, Spurs. Geçtiğimiz sezon Playofflar'da yaşanan o hüsrana rağmen. Ama yalnızca RJ hamlesi değil, 2009-10 Sezonu için Spurs'ü özel kılan. Kulüp, yaz mevsiminde Kurt Thomas ve Fabricio Oberto ile yollarını ayırdı. Pota altındaki bu iki oyuncunun yerine FA olarak Antonio McDyess, Theo Ratliff ve Marcus Haislip alındı. Bilhassa McDyess'ın gelişi, çok önemli. Kesin olan bir gerçek var. Spurs, geçtiğimiz sezona göre, daha iyi bir hücum takımı. Ve savunmada kesinlikle daha dengeli. Kağıt üzerindeki bu durum, Spurs'ün 55-60 galibiyet sınırında dolaşması için yeterli.



Dallas Mavericks, yaz mevsiminde hareketli günler yaşayan takımlardan biri.

Mavericks'in ilk olarak çözmesi gereken sorun, Jason Kidd olmuştu. Sözleşmesi sona eren Kidd'e Blazers ve Knicks'in ciddi teklifleri vardı. NY Knicks GM'i Donnie Walsh, geçtiğimiz sezon Mavericks'e oldukça dengeli bir oyun oynatan Kidd için 3 yıl ve 19 milyon dolarlık bir kontratı gözden çıkarmıştı. Ama Cuban, her zamanki gibi cüretkâr davranacaktı. Aynı süre içerisinde 25 milyon dolara imza attı, Kidd. Ve Dallas Mavericks'te kaldı. 36 yaşındaki efsanenin, herhangi bir aksilik çıkmaması durumunda, en az üç yıl daha parkelerde olması, harika bir haber tabii.

Jason Kidd'in hemen ardından Dallas Mavericks, dörtlü bir takas sonrasında Toronto Raptors'tan Shawn Marion'ı kadrosuna kattı. 5 yıllık kontrat ve 39 milyon dolara imza atan Marion, Jason Kidd'in olduğu bir takımda eski günlerine geri dönebilir. Bu anlamda, heyecan verici bir gelişme. Mavericks, yaz mevsiminde RFA olan Marcin Gortat için Rockets ile bir yarış içerisine girmiş ve Polonyalıya yaptığı teklifin karşılığını almıştı. Ancak Magic, bu teklifi eşleyerek Gortat'ı kadrosunda tuttu. Mavs, yeni sezona Drew Gooden, Tim Thomas ve Kris Humphries takviyeleri ile giriyor. Jason Kidd, Jason Terry, Josh Howard, Shawn Marion ve Dirk Nowitzki'li Mavs, iyi bir hücum takımı olabilir. 50 galibiyet sınırını aşmaları muhtemel.



Chris Paul'ün takımı New Orleans Hornets, yeni sezon öncesi pota altında önemli bir değişikliğe gitti.

Geçtiğimiz yıl normal sezonda 37 maç kaçıran Tyson Chandler, sakatlık sorunlarının zirve yapmasının ardından Charlotte Bobcats'ten Emeka Okafor ile takas edildi. Chandler, basketbol yaşantısını Chris Paul'ün alley-hoop pasları ile sürdürüyordu son zamanlarda. Kendisine karakter edindiği savunma becerisinde ise, belli bir gerileme söz konusuydu. Ki bunda yaşadığı sağlık problemlerinin önemli payı var. 2008-09 Sezonu'nda Chandler'ın olmadığı karşılaşmalarda süre alan Hilton Armstrong, ancak sınırlı bir katkı verebiliyordu Hornets'a. Okafor ile bu durum değişecektir.

Okafor, Bobcats'teki son yılını double-double ortalamaları ile tamamladı. Chris Paul ile göstereceği uyum, direkt olarak etkiler Hornets kariyerini. Ancak Okafor'ın da ayak başparmağındaki sakatlık, hazırlık maçlarında Hornets formasını giymesine engel oldu. Bu gece Spurs ile oynanacak sezonun ilk maçında 20 ila 24 dakika süre alması bekleniyor. Sağlıklı kalmayı başarması gerekiyor tabii. Hornets'ta Peja Stojakovic, kenardan gelecek. Geçtiğimiz sezon bench oyuncularından istediği katkıyı alamayan Hornets adına, James Posey ile birlikte, bu başlık altındaki en değerli isim. Hornets'ın saha içi basketlerinin %60-65'inde Paul, asist veya sayı olarak söz hakkı alacaktır. Ama Hornets, şu an için Spurs ve Mavs'in arkasında gibi.



Houston Rockets'ın başı, uzun süredir alışılageldiği gibi, bir kez daha sakatlıklarla belada.

Takımın hâlihazırdaki en büyük yıldızı Yao Ming, sol ayağındaki sakatlıktan dolayı 2009-10 Sezonu'nun tamamını kaçıracak. Tracy McGrady'nin durumu ise, henüz belli değil. Geçtiğimiz sezon yalnızca 35 maça çıkabilen T-Mac, Houston Rockets'ın üzerine bina inşa edebileceği bir temel olmaktan uzaklaşmış durumda. Yao ve T-Mac'in yokluğuna rağmen, Rockets özelinde konuşabileceğimiz karakterler var. Yaz mevsimindeki en büyük değişim, hiç kuşkusuz, Trevor Ariza ve Ron Artest arasında yaşandı. Ron Artest, Lakers'ın yolu tuttu. Ariza da, Teksas'a geldi.

Lakers ile NBA Finalleri'nde oldukça iyi performanslar sergileyen Ariza, Houston'da daha fazla rol alacaktır. Rockets'ın diğer kanadındaki Shane Battier'in basketbol stili, belli. Ariza ve Battier ikilisi ile Rockets, bu bölgede kesinlikle iyi bir savunma takımı. Brooks'un kariyer sezonu olabilir. ''Çaylak'' David Andersen'in katılımı önemli. 2002 yılında Hawks tarafından seçilmesine rağmen, ancak 2009 Yazı'nda hakları alınan (Rockets) Andersen, Adelman'ın takımına Scola ayarında bir katkı verebilir. Tecrübesi, kendisini diğer çaylaklardan ayırıyor. Ve takımda 2.06 cm.'den uzun olan tek oyuncu. Dün gece, Blazers karşısında görüldü ki; Rockets, her maçı sonuna kadar kovalayacak. Pes etmeyecek. Ama Playofflar, şimdilik zor gözüküyor.



''God Chose Memphis as the place that I will continue my career.'' - Allen Iverson.

Allen Iverson, Memphis Grizzlies ile 1 yıl için 3,5 milyon dolarlık bir kontrat yaptığında yukarıdaki sözlerle açıklıyordu tercihini. Tanrı, Iverson'ın kariyerine devam edeceği yer olarak Memphis'i seçmişti. Peki, ideal bir birliktelik mi bu? Aslında pek sayılmaz. Iverson, Grizzlies'a geçtiği anda; kafalarda önemli bir soru işareti oluştu. Geçtiğimiz sezon O.J. Mayo ile Rudy Gay arasındaki top paylaşım sorununa Allen Iverson da eklenecekti. Takım içinde topla oynamayı seven yeterli sayıda isim varken, Iverson'ın rolünün ne olacağı büyük merak konusu.

Iverson, kasık sakatlığından dolayı takımının hazırlık dönemindeki maçlarında forma giyemedi. Detroit Pistons ile gerçekleşecek sezon açılış karşılaşmasında süre alması da pek olası değil. Zach Randolph, Grizzlies'in bir diğer ilginç tercihi. Takım, belli bir temelin üzerine oturmaya başlamıştı son yıllarda. Rudy Gay (23), Mike Conley (21), O.J. Mayo (21), Marc Gasol (24), ve Darrell Arthur (21) gibi genç yıldızlara NBA 2009 Draft sonrası, lige en hazır oyuncular arasında yer alan Hasheem Thabeet, DeMarre Carroll ve Sam Young gibi çaylaklar katıldı. Takım kimyası, önemli. Z-Bo, hazırlık döneminde fena sayılmazdı aslında. Takip edilesi bir ekip, Memphis Grizzlies. Sezon içerisinde ilginç anektodlar çıkacaktır mutlaka.

Sıradaki: Kuzeybatı Grubu.

NBA 2009-10 Sezonu: Güneydoğu Grubu



Güneydoğu Grubu'nda bir gerçekten bahsetmek lazım. Orlando Magic.

2008-09 Sezonu, Magic için rüya gibi yaşanmıştı. Doğu Konferansı'nı şampiyon olarak tamamlayan takım, birçok eksiğine rağmen, NBA Finalleri'ne yükselse de Los Angeles Lakers'a kaybetmişti beş maç sonunda. Yine de müthiş bir tecrübeydi bu, Magic adına. Ölü sezonda ise, son derece önemli hamleler yapıldı. Hidayet Türkoğlu'nun sona erecek olan kontratı uzatılmadı. Hidayet, dörtlü takas ve ''sign-and-trade'' formülü ile Toronto Raptors'ın yolunu tutarken Orlando Magic'in tercihi, Vince Carter oldu. Tartışılacaktır. Ama Carter'ın hazırlık maçlarındaki performansı, Florida ekibinin beklediğinden bile iyi.

New Jersey Nets'ten gelen Carter karşılığında Magic, Courtney Lee'den vazgeçmek durumunda kaldı. Lee, 2008-09'da sürpriz katkıları ile birçok maçta hayat vermişti takımına. Rafer Alston ve Tony Battie, Nets'e giden diğer isimler. Mevcut kadrodan Marcin Gortat ile devam ediyor, Magic. Polonyalı pivota Dallas Mavericks tarafından yapılan teklif, eşlendi. Gortat takımda kaldı. Ve pota altına Brandon Bass takviyesi yapıldı. Bass, bu bölgede Magic adına müthiş bir opsiyon. Hak ettiği değeri bulamadığı kesin. Rashard Lewis ve Dwight Howard'ın yanında bir diğer All-Star Jameer Nelson, geri dönüyor. Sakatlığını tamamen atlattı. Arkasındaki Jason Williams'ı izlemek de heyecan verici. Doğu'nun en iyi ikinci takımı şu an için, Orlando Magic.



Atlanta Hawks'ın gelişimini izlemek, büyük bir keyif. 2009-10 Sezonu, yine bir sıçrama dönemi onlar için.

Karakter takımı, Atlanta Hawks. Yıllardır PG sıkıntısı çeken Hawks'ın kaderi, Mike Bibby ile değişmişti. Bibby'nin top kontrolündeki Hawks, yeni sezonda Joe Smith, Marvin Williams, Josh Smith ve Al Horford'la tamamlayacaktır ilk beşini. Tabii; burada önemli olan, mevsim başı takıma katılan Jamal Crawford'un rolü. Crawford, Atlanta'ya geldiğinde Bibby'nin durumu henüz belli değildi. Josh Childress'ın Olympiakos ile sözleşmesinde bulunan ''opt-out'' hakkını kullanma ihtimali, hiç de az sayılmazdı. Üstelik, Draft gecesinde Jeff Teague gibi potansiyeli olan bir PG seçilmişti.

Bibby, takımda kaldı. Childress, Yunanistan'da. Ve böylece Crawford, benche doğru yol almış oldu. Bir ve iki numarada oynayabiliyor, Crawford. Hangi pozisyonu yedekler, bilinmez. (Şundan. Gözlerim beni yanıltmadıysa; Teague, son Magic maçında saha içinden 0-15 ile oynadı.) Ama rolünü iyi benimserse, Atlanta Hawks adına müthiş bir opsiyon olur. Geçtiğimiz sezon, Warriors'a maç başına 19,7 sayılık katkı verdiğini söylemek lazım. Hawks için 12-15 bile ideal. Zaza Pachulia ve Maurice Evans, Hawks'ın benchteki diğer önemli silahları. Sezon sonunda serbest kalabilecek olan Joe Johnson, takımın kaderini belirleyecek ama yine de. 2009-10, Al Horford adına da bir meydan okuma. Bir aşama daha kaydetmeli.



Dwyane Wade adına, nostaljik bir sezon yaşanabilir 2009-10'da.

İki sezon önce sakatlıklardan başını zor kaldıran Wade, takımının tepetaklak olmasını engelleyememişti. Heat, NBA takımı görüntüsünden bile uzaklaşmıştı çoğu zaman. Ama Pekin 2008 ile birlikte hayata döndü, Dwyane Wade. Doğal olarak Miami Heat. Maç başına 30 sayı ortalamasını aşan Wade, ribaund ve asist istatistiklerinde de seviye atlayarak ne kadar büyük bir yıldız olduğunu kanıtladı. Ve takımını NBA Playoffları'na taşımayı başardı. Ancak ne var ki; daha ötesine gidemedi. Atlanta Hawks, Miami Heat karşısında kazanan tarafta yer aldı.

2009-10, bir şekilde nostaljik olabilir. Neden? Jermaine O'Neal'in sakatlığı, Michael Beasley'nin psikolojik sorunları, Udonis Haslem'in olmayan hücum tarafı ve Mario Chalmers'ın gençlik ateşi... Dwyane Wade'in işi kolay değil. Yaz mevsiminde aldığı takas haberlerini kendisi bile takip edemeyen Quentin Richardson, Miami Heat'in ölü sezondaki önemli hamlelerinden biri. Q-Rich, kenardan (hatta Beasley'nin durumuna göre ilk 5'te) yapacağı katkı ile takım adına sürpriz bir opsiyon olabilir. Hazırlık dönemindeki yedi maçından yalnızca iki galibiyet çıkarabilen Heat, PG rotasyonuna Carlos Arroyo'yu ekledi geçtiğimiz günlerde. Chris Quinn veya John Lucas'tan iyidir en azından.



Washington Wizards, 2009-10 Sezonu ile birlikte ''temiz bir sayfa'' açmak istiyor artık.

Geçtiğimiz yıl Eddie Jordan'ın felaket başlanıgıcı (1-10) sonrası yoluna bir süre için Ed Tapscott ile devam eden Washington Wizards, yeni sezonda Flip Saunders'a emanet. Kariyeri boyunca NBA'de 983 normal sezon maçına çıkan Saunders, 587 gibi son derece saygın bir galibiyet sayısına sahip. Saunders'ın varlığı, bu anlamda Washington Wizards adına son derece önemli bir gelişme olarak kabul edilmeli. Saunders, her dönem kaliteli savunma takımları oluşturmuştur. DC'de buna benzer çalışmaları mutlaka olacaktır. (LeBron üzerindeki DeShawn Stevenson figürünü unutmak ne mümkün!)

Gilbert Arenas, geri dönüyor. Arenas'sız Wizards, yaşamayı başarsa da, hep bir şeyler eksik kalıyordu. Kariyer ortalaması 22,8 sayı olan Arenas, Wizards'a kazanma duygusu ve liderlik karakterini geri getirecektir. Antawn Jamison (maç başına ortalama 20 sayı-8 ribaund), Arenas'ın hücumdaki partneri. Arenas'ın yokluğunda takımın birçok maçta skor yükünü çeken Caron Butler ile birlikte Wizards, iyi bir hücum takımı hâline dönüşebilir. Ölü sezonda kadroya katılan Mike Miller ve Randy Foye, önemli eklemeler. Bilhassa Miller. Yayın gerisinden etkili olacaktır. Ve de Fabricio Oberto. Hazırlık dönemini 5-2 ile kapatan Wizards, yeniden tecrübeli. Hedefine odaklanmış durumda. Ama her şeyin başı sağlık tabii.



Charlotte Bobcats, yeni sezonda Emeka Okafor ile beraber olmayacak.

Okafor'un yokluğu, Bobcats adına önemli bir handikap. Geçtiğimiz sezon savunma verimliliği konusunda ligin en iyi 7. takımı olmayı başaran Charlotte Bobcats, Okafor karşılığında New Orleans Hornets'tan Tyson Chandler'ı aldı. Yıl başında Oklahoma City Thunder'a takas edildikten sonra sağlık sorunları ortaya çıkan Chandler, Bobcats'in takım karakterine uygun bir isim olabilir. Ancak pota altındaki hücum gücü, tamamen gözden çıkarılmış durumda. Bunun için Chandler'ın yanında Chris Paul'ün de Bobcats'e geçmesi gerekiyordu. Öyle bir şey olmadı tabii.

Charlotte Bobcats'teki beş yıllık kariyeri boyunca maç başına 14,0 sayı ve 10,7 ribaund ortalamaları ile oynamıştı, Okafor. Bobcats Tarihi'nin en skorer oyuncusu Gerald Wallace ise devam ediyor. Savunma anlamında birçok önemli özellikten bahsetmek mümkün. Özellikle Raja Bell ile Boris Diaw'ın takas edilmesinin ardından. Ama daha öteye gitmek mümkün değil. Orlando Magic'in domine edeceği Güneydoğu Grubu'nda, Atlanta Hawks ve Miami Heat'in varlığını kabul edip, güçlenen ve hayata dönen Washington Wizards'ı resmin içine alırsak; Charlotte Bobcats'in şansı olmadığını söyleyebiliriz. 30-35 galibiyet aralığında gidebilirler. Dahası için, Larry Brown'un fazla mesai yapması gerekir.

Sıradaki: Güneybatı Grubu.

NBA 2009-10 Sezonu: Merkez Grubu



NBA'de 2009-10 Sezonu, bu gece gerçekleşecek dört karşılaşma ile başlıyor.

Merkez Grubu'nun kesin favorisi Cleveland Cavaliers'ın ilk rakibi, geçtiğimiz sezonun açılış gecesinde olduğu gibi, Boston Celtics. Ölü sezonda kadrosuna son derece önemli katkılar yapan Cavaliers, Haziran 2010'da NBA'in zirvesinde yer almayı planlıyor. 24 yaşındaki MVP LeBron James, yeni sezonda bu işi en iyi bilenlerden biri ile birlikte mücadele edecek. Shaquille O'Neal'in varlığı, LeBron'a birçok konuda yardımcı olacaktır. LeBron James'i bir kenara bırakırsak; şu an ligin en büyük iki yıldızı Kobe Bryant ve Dwyane Wade ile şampiyonluklar yaşayan Shaq, LeBron'a da bu sevinci tattırmak isteyecektir mutlaka.

Shaq'in varlığı bile, rakipler adına yeterli bir tehdit. Ancak Cavs'in ölü sezon hamleleri, O'nunla sınırlı değil. Joe Smith, Ben Wallace, Wally Szczerbiak, Sasha Pavlovic ve Tarence Kinsey'den vazgeçen Cavs'in yeni oyuncuları Shaquille O'Neal, Anthony Parker, Leon Powe, Jamario Moon ve Danny Green oldu. Aradaki fark, net şekilde gözler önüne çıkmış vaziyette. Gücüne güç kattı, Cavaliers. Özellikle Anthony Parker'ın katılımı, son derece önemli Cavaliers adına. Delonte West, yaz mevsiminde adlî bir dava ile uğraşmak durumunda kaldı. NBA Yönetimi'nden ceza alma ihtimali bulunuyor hâlâ. Bunun dışında bile, müthiş bir alternatif. Leon Powe ile Jamario Moon'dan sezon içerisinde sürpriz performanslar görmek mümkün.



NBA'de 2008-09 Sezonu'nun en heyecan verici takımlarından biriydi, Chicago Bulls.

All-Star arasına 23-30 ile giren Bulls, Şubat ayında yaptığı takasların ardından adeta kabuk değiştirdi. John Salmons ve Brad Miller'ın katılımı, takıma harika bir hava kazandırmıştı. Devam eden bölümdeki 18-11'lik galibiyet-mağlubiyet oranı, Chicago Bulls'a Doğu Konferansı'nın yedinci sırasını getirmek adına yeterli oldu. Ardından o unutulmaz Boston Celtics serisi. Muhtemelen tüm zamanların en iyi birinci tur eşleşmesiydi, Celtics ve Bulls arasındaki. Celtics, yedi maç sonunda kazandı. Ancak Bulls'un mücadelesi, akıllara kazındı. Unutulmaz bir seri.

Sezona Qualifying Offer ile başlayan Ben Gordon, hakkındaki tüm soru işaretlerini Boston Celtics karşısındaki performansıyla yok etmeyi başarmıştı. Celtics serisi, Gordon'a Detroit Pistons ile bir kontrat yapma imkanı verdi. Gordon, 2009-10 Sezonu'ndan itibaren Detroit Pistons forması giyecek. 5 yıl için 55 milyon dolar. Chicago Bulls'tan alamayacağı bir karşılık. Bulls'un hedefleri daha farklı zira. Luol Deng'in 71 milyon dolarlık kontratı sonrası Bulls adına, önümüzdeki sezon ile birlikte takımın genç yıldızlarının yeni sözleşmeleri olacak ana gündem maddeleri. Sırasıyla; Tyrus Thomas, Joakim Noah ve Derrick Rose. Hedef, 2010 Yazı'nda bir FA kapmak ve Derrick Rose etrafında bir takım kurmak.



2008-09 Sezonu, Detroit Pistons için tam bir hayal kırıklığı oldu.

Kasım ayında Pistons GM'i Joe Dumars, dönemin koşullarına göre, fena olmayan bir anlaşma yapmıştı. Buna göre Dumars, Denver Nuggets'tan Allen Iverson'ı alacak ve takımdan Chauncey Billups ile Antonio McDyess'ı gönderecekti. Çok riskli bir karar değildi bu. Devam eden sezon ile birlikte Pistons, yeni bir süreç içerisinde girmeyi planlıyordu. Rodney Stuckey, bu anlamda Chauncey Billups'ın veliahtı olarak kabul edilebilirdi. Yavaşça hazırlanıyordu yerine artık. Iverson'ın kontratı ise sezon sonunda bitecekti. Diğer veteran Rasheed Wallace'ın da.

Kısa vadede başarı adına Iverson ve Wallace, kötü bir formül değildi. Ama olmadı. Iverson, birçok sorun nedeniyle oynayamadı Pistons'ta. Wallace, o ''umursamaz'' hâlini takınınca, yine çekilmez bir oyuncu profiline dönüştü. 2000'lerin hanedanlık potansiyeli taşıyan takımı, Playofflar'a ancak 8. sıradan kapak atabildi. Cavaliers'a süpürülmekten kurtulamadı. Iverson, sezon sonunda ayrıldı takımdan. Wallace da. 2010 Yazı'nı beklemedi, Pistons. Ben Gordon ve Charlie Villenueva ile anlaşıldı. Milwakuee Bucks'tan gelen Charlie V. için 5 yıl ve 35 milyon dolarlık bir kontrat göze alındı. Daha iyisi olabilirdi. Ama o gün de dediğimiz gibi; Chauncey Billups ile Rasheed Wallace'ın Pistons kariyerlerinden hemen öncesine bakıldığında, Ben Gordon ve Charlie V. eklemeleri daha farklı anlamlar kazanabilir. İzleyip görmek lazım.



Indiana Pacers, iki ayrı yüzü olan bir takım. Evet. Savunma ve hücum.

Ölü sezonda Jarrett Jack, Marquis Daniels ve Rasho Nesterovic takımdan ayrıldı. Yerlerine gelen isimler: Tyler Hansbrough, Dahntay Jones, Earl Watson, Solomon Jones, Luther Head ve A.J. Price. Pacers özelinde konuşurken, tüm bunlara rağmen, bir adamdan bahsetmek gerekiyor. O da Danny Granger. Geçtiğimiz sezon MIP ile ödüllendirilen Granger, maç başına 25,8 sayı ortalamasıyla -zaten başlı başına bir hücum takımı olan- Indiana Pacers'ın skor yükünü çeken isim oldu. Granger, performansının karşılığını kariyerinde ilk defa All-Star olarak aldı.

Indiana Pacers'ın zayıf ve güçlü yanları belli. Danny Granger'ın yanına kolayca ekleyebileceğimiz Troy Murphy faktöründen konuşmak mümkün. Geçtiğimiz sezon maç başına ortalama 14,3 sayı ve 11,8 ribaund ile oynayan Murphy'nin yüksek yüzde ile şut attığı bir gecede Indiana Pacers, her türlü sürprizin altına imza atabilir. Ama tüm takım genelindeki en kritik rol, muhtemelen T.J. Ford'a ait. Arkasında Earl Watson, A.J. Price ve Travis Diener gibi bir rotasyon bulunan Ford'un sağlığı, Indiana Pacers adına son derece önemli bir faktör olabilir. Geçtiğimiz sezon kenardan gelerek maç başına ortalama 13,1 sayılık katkı veren Jarrett Jack'in yokluğunu hissedilebilir, Indiana Pacers.



Milwakuee Bucks, Merkez Grubu'nun en zayıf takımı durumunda şu an için.

Yaz mevsiminde Bucks, önemli oyuncuları ile vedalaşmak durumunda kaldı. Richard Jefferson, yeni sezonda San Antonio Spurs için mücadele edecek. Ramon Sessions, Minnesota Timberwolves'a gitti. Charlie Villenueva da Detroit Pistons'a. Bu üç ayrılışta da ekonomik nedenler, söz konusu aslında. Jefferson'ı elden çıkararak lüks vergisine yaklaşmaktan kurtuldu, Bucks. Charlie V. için Qualifying Offer kullanılmadı. Charlie Villenueva'nın yerine Hakim Warrick alındı, Ersan İlyasova da geri döndü. Warrick'in yıllık maaşı 3 milyon dolar. Ersan ise, üç yıl için 7 milyon dolar alacak. Son derece mantıklı.

Milwakuee Bucks adına sevindirici haberler, Michael Redd ile Andrew Bogut'un sakatlıklardan geri dönüyor olmaları. Geçtiğimiz sezon Redd, yalnızca 33 maçta forma giyebilmişti. Bogut ise, 36. Redd ve Bogut sonrası, daha farklı bir takım hâline gelecektir Milwakuee Bucks. (İkilinin 80'er maç oynadıkların tek sezon olan 2005-06'da Bucks, Playofflar'a kalmayı başarmıştı.) Ama yine de yeterli değil. 2008-09 Sezonu'nda 34 galibiyette kalan Bucks, benzer bir performans sergileyebilir. Hazırlık maçlarında Ersan, beklenenden fazla inisiyatif alan bir oyuncu olarak çıktı karşımıza. 20+ sayılık maçları olacaktır sezon içerisinde. Çaylak Brandon Jennings, ilk beş oyuncusu. Veteran Kurt Thomas da. Beklentiler düşük tabii.

Sıradaki: Güneydoğu Grubu.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Flashback: Fenerbahçe v Galatasaray, 3-1



Futbolun içerisinde kalmayı başarabildiğimiz ölçüde, yeşil zemin üzerindeki görüntüden başlamak lazım.

Santrada Fenerbahçeliler vardı. Karşılaşma, ev sahibi ekip oyuncularının vuruşu ile başlayacaktı. İlk dokunuştan sonraki 25 saniye boyunca top, Fenerbahçe'nin kontrolünde kaldı. Ardından Galatasaray'a geçti. İyi bilinen bir gerçek vardı. Galatasaray adına, bir maça iyi başlamak çok önemli. Sezon içerisindeki çok sayıda maçta Galatasaray'ın zafere kaçış yolu olmuştu, bu detay. Kendi futbolunu rakibine kabul ettirmeliydi, Frank Rijkaard'ın takımı. Ki Fenerbahçe önüne de bu bilinçle çıkılmıştı.

Milan Baros, Galatasaray sisteminin vazgeçilmez isimlerinden biri. Muadilini bulmak pek kolay değil. Takım içerisinde topa sahip olma oranı %4 veya %5 olsa bile, topsuz alandaki müthiş becerisi sayesinde, Galatasaray'a sınıf atlatan bir hücum oyuncusu. Galatasaray, dün akşam Fenerbahçe'den topu kaptığı anda, Milan Baros kozunu oynadı hemen. Plana göre; Baros, sağ çizgiden akacak ve oyunun devam eden bölümü için aslında birtakım fikirler verecekti kendisini izleyenlere. Diego Lugano ile Fabio Bilica ikilisini ancak Milan Baros tarzındaki bir forvet zorlayabilirdi.

2008-09 Sezonu'nun son haftasında Milan Baros ve müstakbel Fenerbahçeli Fabio Bilica'nın mücadelesini hatırlayalım. Baros, tüm hamlelerinde Bilica'yı saf dışı bırakmayı başarmıştı. Sivassporlu Bilica'nın Türkiye kariyerindeki en çaresiz dakikalarıydı belki de Baros ile eşleşme durumunda kaldığı anlar. Ve bir şey daha. Galatasaray rotasyonunda kendisine bir türlü ideal bir pozisyon edinemeyen Elano Blumer, Fenerbahçe deplasmanına ilk 11'de başlıyordu. Frank Rijkaard'ın doğru kararlarından biri olarak değerlendirilmeli bu. (Ki ben de, kendimce, Elano'nun Kadıköy'de kesinlikle oynaması gerektiğini düşünüyordum maç öncesi.)



Elano'nun sahaya sürülme nedenleri çeşitli elbette. Ama bazı fikir yürütmeler olabilir.

Galatasaray ve Fenerbahçe arasındaki rekabetin son yıllarında bazı karakteristikler iyice yerleşmişti artık. Fenerbahçe, Kadıköy'de yakaladığı ilk fırsatı gole çevirirdi. Galatasaray ise, içeride veya dışarıda, en yüksek performans sergilediği maçlarda bile 1-0 veya 2-0 ile ancak kazanabilirdi. Bu iki iddiayı istatistiklerle desteklemek mümkün. Fenerbahçe, son dokuz sezonda Galatasaray'a üstünlük sağladığı iç saha maçlarında rakip ağlara gönderdiği 24 golün 12'sini ilk 30 dakikalık bölümler içerisinde bulmuştu. 2009-10 Sezonu'ndaki Galatasaray'ın bir farklılığı, hücum tarafıydı. TSL'de 66 gol pozisyonundan 18 gol ile çıkan Fenerbahçe karşısında bu defa 24-66 ile oynayan bir Galatasaray olacaktı.

Fenerbahçe, Galatasaray karşısında skor alma becerisiyle ayakta duruyordu daha çok. Ama sezon içerisindeki büyük maçlarda (Beşiktaş ve Panathinaikos) sergilenen performans, Galatasaray'ın maçın her anında oyun içerisinde kalacağını gösteriyordu bir şekilde. Tabii; bir de duran toplar. Fenerbahçe'nin Galatasaray'a kesin üstünlük sağladığı bir alandı. 1999-2000 Sezonu'nda Ali Sami Yen Stadı'nda oynanan karşılaşma, iyi bir örnek bu anlamda. Eğer; ölü toplara -bir şekilde- can veriyorsanız, her zaman şansınız olabilir. Yeter ki, iyi kullanın. Galatasaray, 2009-10 Sezonu'ndaki 24 golünün 8'ini (2'si penaltı vuruşu) duran toplardan atmıştı. Bu da farklı bir görüntüydü elbet, Kadıköy öncesi.

Elano'nun maça ilk 11'de başlaması, tüm bunların toplamında çıkan bir karar olarak nitelendirilebilir. Elano ile Galatasaray, topu daha hızlı dolaştıran ve oyun içerisinde net bir iddiası yokken bile gol pozisyonuna giren bir takım hâline gelebilirdi. Bunu Beşiktaş maçında durumu 3-0 yapan ters top, Panathinaikos deplasmanında iki farklı skoru getiren hareket veya Sturm Graz karşılaşmasında Milan Baros'u önüne bırakılan pas üzerinden inceleyebiliriz. Söz konusu üç golde de son dokunuşun Milan Baros'tan gelmesi, kesinlikle sürpriz değil. Beşiktaş karşısındaki ters top ve Harry Kewell'ın enfes pası sonrasında Baros, topu düzeltme imkânı bile bulmuştu gol öncesinde. Panathianikos ve Sturm Graz maçlarında ise, rakip kalecileri çalımlayarak gitmişti sonuca Çek Golcü.



Elano ve Baros birlikteliği, bu yüzden Galatasaray için çok ciddi bir avantaj olarak kabul edilebilirdi Kadıköy deplasmanında.

Ancak... ''Flashback'' yapalım ikinci paragrafımıza. Sağ çizgiden akarken Milan Baros, Fenerbahçe'nin orta saha oyuncusu Emre Belözoğlu'nun sert faulü ile durduruldu. Baros'un maçın henüz 1. dakikası içerisinde Fenerbahçe yarı alanının ilk bölümünde bir Fenerbahçeli ile muhatap olması, genel görüntü üzerinden iyi bir sonuç olabilirdi Galatasaray adına. Ama öyle olmadı. Emre'nin hamle yaptığı Baros'un sol ayağındaki tarak kemiği, kırılmıştı bir defa. Dakikalar süren tedavinin ardından geri dönemedi, Baros.

Milan Baros'un yokluğu Galatasaray'ın hücumdaki etkinliğini direkt olarak etkileyecekti. Kaçınılmaz bir gerçekti bu. Elano tercihi, artık hiç de mantıklı değildi. Dahası, sahada fizik mücadele ile kalabilirdi Fenerbahçe. Christoph Daum'un sahaya sürdüğü 11, bu fikirden besleniyordu çünkü. Savunmada Fabio Bilica ve Diego Lugano, orta sahada Cristian Baroni ve Emre Belözoğlu, en uçta Colin Kazım-Richards. Rakip merkezindeki beş oyuncu bu şekilde dizilmişti. Ek olarak; iki kanatta Roberto Carlos ile Wederson Luiz Da Silva ve Gökhan Gönül ile Mehmet Topuz vardı. Daum, Galatasaray önünde hücum anlamındaki en büyük silahları Andre Santos, Daniel Güiza ve Semih Şentürk'ten vazgeçmişti.

Milan Baros'un yerine oyuna dahil olan Shabani Nonda, Fenerbahçe savunmasını bu anlamda oldukça rahatlatacaktı. Yalnızca Bilica ve Lugano ikilisini değil. Emre Belözoğlu'nun maçın başlamasından 40 saniye sonra Milan Baros'u sakatlaması, aslında bir rastlantı değildi bu yüzden. Burada bir dörtlüden bahsetmek mümkün. Bilica, Lugano, Cristian ve Emre. Bu dörtlünün başına dertler açabilirdi, Milan Baros. Böylece; Elano'ya daha rahat oynama imkânı verirdi. Ve Elano da kaleci ile savunma arasına pasları bırakırdı kolayca. Panathinaikos ve Sturm Graz maçlarında olduğu gibi. En azından planlar bu şekildeydi. Ama Baros'un çıkması ile birlikte Elano da yitiriyordu anlamını.



Maç öncesine dönelim. Cristian Baroni ve Arda Turan arasında bir tartışma yaşanmıştı.

Derbi deplasmanına hazırlanan bir takım adına, maç haftasında farklı karşılaşmalara konsantre olmak avantaj sayılabilir. Perşembe günkü Dinamo Bükreş mücadelesi, iyi bir fikstürdü Galatasaray için. Böylece; daha az konuşulurdu derbi. Ama Kadıköy'de ilk düdüğe yaklaşık 45-50 dakika varken gerilmişti ortalık. Cristian Baroni'nin Arda Turan'ı itmesinden sonra başlayan tartışma, Fenerbahçeli futbolcunun Brezilyalı hemşehrilerinin araya girmeleri ile büyüyordu. Brezilyalıların birbirlerinin arkalarını kollamaları, önemli bir artı takım ruhu adına tabii. Ancak yardımcı hakemin, tribünlerden atılan bir madde sonrası, kafasının yarılması için aynı yorumu yapmak kolay değil.

Hakemler, soyunma odasına gittiler. Muhtemelen gerekli konuşmalar yapıldı. Karşılaşma öncesinde gerçekleştiği için hadise, yarılan kafanın herhangi bir önemi olmadığı anlaşılınca da derbi başladı. Galatasaray adına Baros'suz devam eden karşılaşmanın ilk bölümünde Fenerbahçe, topu ayağında tuttu. Ve Galatasaray'a zor anlar yaşattı. Sezon başından beri ilk defa bu denli saldırgan bir takım görüyordu karşısında Galatasaray. Baskı, sonucunu 12. dakikadaki gol ile verdi. Pozisyon içerisindeki Roberto Carlos, hakem hocalarının yaz kamplarında gösterecekleri iyi bir örnek oldu. Bu anlamda MHK, şanslı. Yardımcı hakemler, Carlos örneği üzerinden ''aktif ve pasif alan'' arasındaki farkları daha iyi anlayabilirler artık.



Gol sonrasında, devre arasına kadar devam eden bölümde, bir sonuç daha çıktı ortaya.

Daum'un forvetteki Colin Kazım-Richards tercihi, Galatasaray'ın orta sahası ve savunma merkezindeki ikilisini birbirine düşürdü. Colin Kazım, kendisine verilen görevi oldukça iyi getiriyordu yerine. Servet Çetin ve Gökhan Zan, fizik güçleri ile hayatlarını kazanan oyunculardı. Colin'in misyonu, bu ikiliyi zorlamaktı yalnızca. Böylece; Alex de Souza, daha rahat girebilecekti rakip ceza sahasına. Ki aslında bu planı, Elano ve Baros ikilisi üzerinden okumak da mümkün. Fenerbahçe'nin şansı bu oldu açıkçası. (Kazım'ın iyi bir forvet oyuncusu olmadığı son vuruşlarından anlaşılabilir. Ama dün akşam için Fenerbahçe'nin planlarına uygun bir forvet olduğu kesin.)

Fenerbahçe, TSL'deki 17 rakip arasında Galatasaray'a en ters gelebilecek takım görüntüsündeydi maç öncesi. Galatasaray'ın ligde attığı 24 golün %50'si sağ kanattan gelmişti. Bu bölgeye Roberto Carlos ve Wederson yerleştirildi Christoph Daum tarafından. Roberto Carlos, böylesi derbileri oynamayı iyi biliyordu. Futbol dışı birçok özelliğini de işin içine katarak elbette. Carlos'un adamı Keita, 25. dakikada Fenerbahçe tribünlerinden atılan yabancı bir madde sonrası saha içinde kısa süreli bir sakatlık yaşadı. Bu sırada hakem Bünyamin Gezer, bu olayı takip etmeye çalışıyordu. Keita kalktı. Ve kendisine atılan maddeyi maç temsilcisine kadar götürdü. Temsilci, Keita'nın neden böyle bir şey yaptığını anlayamamıştı...

İkinci yarının hemen başında Alex, Galatasaray kalecisi Leo Franco'nun hemen önünde kendisini yere bıraktı. Bünyamin Gezer, penaltı noktasını gösterdi. Alex, golü attı. Skor, 2-0'a geldi. Bu golün üç dakika sonrasında Galatasaray, bir duran top organizasyonu ile farkı bire indirdi. Bir ''flashback'' daha. Hücumda efektif değildi, Galatasaray. Ama buna rağmen golü bulmuştu. Hem de duran toptan. Sezon içerisindeki iki istatistiğin bir getirisiydi bu. Skor alma becerisi yüksekti Galatasaray'ın. Belki de ilk defa. Ve duran toplara hayat verebiliyordu. Evet, bu gol ile her an maçın içinde kalabilirdi. Öyle de oldu. Ta ki; 75. dakikaya dek.



İki üst paragrafa ''flashback'' yapalım bu defa. Roberto Carlos ve Kader Keita.

Brezilyalı efsane, bu dakikalar için yaşıyordu artık ziyadesiyle. Christoph Daum da Fenerbahçe'yi iyi tanıyordu. Keita'nın sarı kartı vardı; çünkü kafasına atılan yabancı maddeyi maçın temsilcisine götürmüş ve arkasına döndüğü anda suratına o kart yapıştırılmıştı. Keita'nın üzerine oynamak, hiç fena bir strateji sayılmazdı. Evet, Roberto Carlos iyi biliyordu böylesi derbileri oynamayı. Keita'ya yaptığı faulde aksiyon süresini uzattı. Ve en sonunda istediğini aldı. Kader Keita, kırmızı kartla oyun dışına gönderildi. Galatasaray adına son derece kritik bir anda hem de.

Fizikî mücadele, ilk 75 dakika üst seviyede tutmuştu Fenerbahçe'yi. Artık yavaş yavaş yorgunluk başlamıştı. Ama ne var ki; Keita'nın büyük hatası, Fenerbahçe'nin bu maçtaki yeni bir şansı oluyordu. Baros'un sakatlığı, birinci ve ikinci goldeki yanlış kararlar, ardından Keita'nın kroşesi... Yine de bahsettiğimiz yetisi sayesinde kaldı oyunda, Galatasaray. Kırmızı kart sonrası oyuna giren Aydın Yılmaz ile 87. dakikada yakaladığı fırsatı değerlendiremeyince özgüveni de yok oldu. Son dakikada Fenerbahçe, 3-1'i buldu. Ve futbol içi / dışı tüm planlarında başarıya kavuştuğu Galatasaray maçını kazandı.



Üstün bir mücadele sergiledi, Fenerbahçe. Galatasaray, buna karşılık veremedi bir defa daha.

Doksan dakika içerisindeki en net istatistik, bu alanda çıktı aslında. Fenerbahçe, Galatasaray'ın top yapmasına kesinlikle olanak tanımadı. Galatasaray, ortalama olarak 9,90 saniye boyunca gezdirebildi topu. Bu, Galatasaray özelinde -söz konusu kategoride- sezonun en kötü sonucu.

Son haftalardaki karşılıklar, oldukça farklıydı halbuki: Beşiktaş (11,22 sn.), Panathinaikos (10,33 sn.), Kasımpaşa (10,63 sn.), Eskişehirspor (13,5 sn.), Sturm Graz (14,44 sn.), Ankaragücü (14 sn.), Trabzonspor (14,17 sn.), Dinamo Bükreş (17,17 sn.). Fenerbahçe'nin baskılı oyunu, Galatasaray'ı -%54'lük top oynama oranına rağmen- çok sayıda top kaybına zorladı. Takım içerisindeki pas dağılımının dengesizliği (Ayhan Akman, Galatasaray'ın sahip olduğu topların %20'sini tek başına eline geçirdi) ve orta saha ikililerinde Fenerbahçe'nin büyük üstünlük sağlaması da Galatasaray'a seçme şansını veremedi.

Kadıköy'de maç öncesi ve esnasında yaşanılanların tamamı, ''10 yıllık...'' başlıkları ile unutulacak muhakkak. Milan Baros'un sakatlığı, Keita'nın muhtemel cezası ve takımın bozulan dengesi ise, ilerleyen dönemde Frank Rijkaard'ın en sıkıntısı olacak.

24 Ekim 2009 Cumartesi

2009-10 UEFA Kulüp Sıralaması, Galatasaray



Galatasaray'ın Perşembe gecesi Dinamo Bükreş karşısında aldığı galibiyetin farklı anlamları var.

UEFA Avrupa Ligi'nde grup aşamasındaki üçüncü maçında yedi puana ulaşan Galatasaray, F Grubu'nda yenilgisiz liderliğini sürdürüyor. Ve bu durum, hiç kuşkusuz, son yıllarda UEFA Kulüp Sıralaması'nda geri düşen bir takım adına büyük avantaj.

Çok değil. 2007-08 Sezonu'na başlarken 97. basamakta yer alıyordu, Galatasaray. O sezon, UEFA Kupası'nda 3. Tur görülebilmişti. Oldukça zorlu yollardan geçilmesine ve aslında akıllarda yer edinen galibiyetler alınamamasına rağmen elde edilen 9.2175 puan, dönemin şartlarına göre, Galatasaray adına hiç de fena sayılmazdı. Sezon içerisinde kazanılan bu puanlar, Galatasaray'ı 97. sıradan ancak 87'ye çıkarabiliyordu. 2008-09 Sezonu öncesi takım, 87. basamaktaydı.

2008-09, Galatasaray'ın son yedi senesindeki en başarılı Avrupa sezonu oldu. UEFA Kupası 1. Tur'unda Bellinzona önünde alınan iki galibiyet; grup aşamasındaki üç galibiyet ve 3. Tur'daki Bordeaux zaferleri ile birleşince Galatasaray, 2008-09 Sezonu'nu 15.4000 puan ile kapamayı başardı. 87. basamakta başlayan serüven, 60. sırada sona erdi. Bu, Galatasaray özelinde, 1999-2000 Sezonu'ndan sonra gelişen süreçteki en büyük yükseliş olarak kayıtlara geçecekti. Öyle ki; sezon başında 60. basamakta yer alan Beşiktaş'ı geçmek, Galatasaray için iyimser bir hedef sayılırken; mevsim sonunda Galatasaray, Beşiktaş'ın iki sıra önünde bulunuyordu.

2009-10 Sezonu, taze bir başlangıç. Sezonu erken açmak, takıma birçok anlamda avantaj sağladı. Tobol, Maccabi Netanya ve Levadia Tallinn ile yapılan toplam altı maç, Yeni Galatasaray için üst düzey bir hazırlık devresi oldu. Oyuncular, görevlerine alışma imkânı buldular. Birbirleri ile oynamaya alıştılar. Birçok farklı başlık eklenebilir buraya. Ama bir şey eksik kaldı tabii. Galatasaray, üç ön eleme turunu geride bırakırken kulüp puanı olarak herhangi bir kazanım elde edemedi. UEFA'nın yeni bir kuralı var bu konuda. UEFA Avrupa Ligi Grupları'na kalan takımlar, hanelerine iki puan yazdırıyorlar. Ancak bu iki puan, ilk galibiyet sonrası devre dışı kalıyor. Yalnızca galibiyet ile kazanılan puanlar, işleme koyular bir bakıma.



Galatasaray, Panathinaikos deplasmanındaki 3-1'lik zaferi sonrası bu hakkını kullanmıştı. Grubun kalan fikstüründe kazanılacak her puan, Galatasaray'a kulüp puanı olarak geri dönecekti.

Sturm Graz karşısında alınan beraberlik, takım adına kaybedilen bir puan olarak kabul edilmeli. Ne var ki; Atina'daki galibiyet, durumu eşitlemeye yetiyor. Bu anlamda; Dinamo Bükreş galibiyeti, Galatasaray için mutlak şarttı. Hem F Grubu'ndan çıkmak, hem F Grubu liderliğini elde edebilmek, hem de kulüp puanına +2 yazdırabilmek adına. Sorun çıkmadı. 4-1'lik galibiyet, Galatasaray'ın kura öncesindeki hesapları ile tam olarak örtüşüyor.

Galatasaray, 2009-10 Sezonu'nda Avrupa Kupaları'ndaki dokuzuncu maçına çıktı Perşembe gecesi. Üç ön eleme turunda Tobol (1-1 ve 2-0), Maccabi Netanya (4-1 ve 6-0), Levadia Tallinn (5-0 ve 1-1) takımlarına karşı kazanılan 4 galibiyet ve 2 beraberlik, Türkiye'ye toplam 5 puan olarak geri döndü. (Ön Eleme Turu'ndaki galibiyetlere 1, beraberlik 0,5 puan veriliyor.) Gruplardaki Panathinaikos ve Dinamo Bükreş galibiyetleri ile Sturm Graz beraberliği de 5. Toplamda 10 puanlık bir katkı verdi ülkesine, Galatasaray. Fenerbahçe'nin 7, Beşiktaş'ın 5 ve Trabzonspor ile Sivasspor'un 1'er puanlık destekleri söz konusu.

Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor ve Sivasspor: 24 puan. Kazanılan 24 puan, Avrupa Kupaları'nda sezona başlayan Türk takımı sayısına bölünüyor (24/5= 4,80). Ve Türkiye'nin Ülke Puanı Sıralaması'nda elde ettiği puan çıkıyor ortaya. TFF'ye kayıtlı tüm takımların elde ettiği kazanım ise, 24 puanın 5'e bölünmesinin ardından çıkan sayının 0,20 ile çarpılması sonucu oluşuyor (4,80 x 0,20 = 0,96). Tüm bu işlemler ile birlikte kulüplerin her birinin kazandığı puan: 0,96 oluyor. Özellikle yoluna devam eden Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş adına önemli tabii.



Galatasaray'dan devam edelim. Ve sezon boyunca elde edilen puanlara bir bakalım.

Eleme turlarındaki maçlarını bir kenara atmıştık. Panathinaikos, Sturm Graz ve Dinamo Bükreş maçlarında toplam beş puan kazanıldı. Bir de 0,96'lık ülke puanı söz konusu. Toplam: 5,9600. Peki, hedef ne olmalı? Yakın fikstür: Dinamo Bükreş (D), Panathinaikos ve Sturm Graz (D). Mantıklı olan ve aslında uzak görünmeyen: 2 galibiyet & 1 beraberlik. Böylece; Galatasaray, sezon boyunca elde etmiş olduğu 5,96 puana +5 ekler ve F Grubu'ndan çıkarken 10,96 puanı cebine koymuş olur. Ki bu, müthiş bir avantaj getirir.

Galatasaray, 60. sırada başladığı 2009-10 Sezonu'na 44. basamakta devam ediyor artık. Başarılı bir sıçrayış daha gerçekleşmiş durumda. 2008-09 Sezonu sona ererken kendisi adına son derece strateji bir noktada noktalamıştı macerasını, Galatasaray. Yeni sezonda UEFA Şampiyonlar Ligi veya UEFA Avrupa Ligi'nde mücadele şansı olmayan takımların hemen arkasındaydı. 16 basamaklık yükseliş, biraz bununla ilgili. Ancak şimdi, bir kez daha, kritik bir aşamaya gelindi. Üst sıradaki iki takımı saymazsak (43. Bayer Leverkusen ve 42. Sporting Braga); Avrupa'da olmayan yeni bir takım görebilmek için 27. basamakta yer alan Espanyol'a dek uzanmamız gerekiyor. Galatasaray, artık bu anlamda yarışın içerisinde.




2007-08 Sezonu'nda 42 basamak arkasında yer aldığı Fenerbahçe ile aradaki farkı 10'a kadar indirdi, Galatasaray.

Yeni hedefler olmalı tabii. Fenerbahçe'nin 47.330 puanı var. Galatasaray'ınki ise, 38.330. Öncelikli amaç; alınacak ilk puan ile Bayer Leverkusen (38.474) ve Sporting Braga (38.492) takımlarını geride bırakmak. Ardından Stuttgart (39.474) ve Dinamo Kiev (41,710) geliyor. İki takım da UEFA Şampiyonlar Ligi'nde. Dinamo Kiev, hafta içerisinde Inter deplasmanından bir puan çıkarmayı başardı. Stuttgart, iç sahada Sevilla'ya kaybetti. Takip eden maç, Endülüs'te. Sevilla'nın galibiyeti, potansiyel bir Bükreş zaferi sonrası Galatasaray'ı üste taşıyabilir. Dinamo Kiev, iç sahada Inter ile oynayacak.

Stuttgart ile Dinamo Kiev'in üstündeki takımların puanları, nispeten yüksek. #39 AZ Alkmaar (45,567), #38 Steaua Bükreş (45,598) ve #37 Atletico Madrid (45,751), sıralamada 45+ puan barajı içerisinde yer alan takımlar. UEFA Şampiyonlar Ligi'nde mücadele eden AZ Alkmaar, H Grubu'ndaki ilk üç maçından iki puan çıkarabildi. Arsenal, Olympiakos ve Standard Liege'nin bulunduğu grubun üçüncü sırasında yer alıyorlar. Olympiakos'un puanı 6. AZ, takip eden haftada Arsenal deplasmanına çıkacak. AZ için mantıklı hedef, UEFA Avrupa Ligi için ayrılan üçüncü sırayı korumak olmalı. Aksi hâlde; Galatasaray adına tehlike olmaktan çıkabilirler.

2009-10 UEFA Kulüp Sıralaması, Galatasaray #1 #2

Steaua Bükreş, UEFA Avrupa Ligi'ndeki serüvenine Fenerbahçe'nin de olduğu H Grubu'nda devam ediyor. Durum, umut verici değil. Üç maç sonunda gol dahi atamayan Steaua, iki puanla dördüncü sırada. İç sahadaki iki karşılaşma geride kaldı. Fenerbahçe deplasmanından istenilen sonuçla ayrılamazsa; yeni sezonun hesapları yapılmaya başlanır. F Grubu'ndaki Galatasaray, devam eden üç maçtan 5-6 puan çıkarırsa, Steaua Bükreş'i geçebilir. 45+ puan barajında bulunan diğer takım olan Atletico Madrid, UEFA Şampiyonlar Ligi D Grubu'nun son sırasında. APOEL Nicosia'nın bile altında, İspanyol takımı. Chelsea ile oynayacaklar. Ama TD Abel Resino'nun yerine Quique Sanchez Flores'in gelmesi, kötü gidişin önüne geçebilir.

Sonuç olarak; Galatasaray'ın öncelikli yapması gereken, grup maçlarının sonuna dek 5-6 puan kazanmak. Gerisi gelebilir. 44. sıradaki Galatasaray'ın hedefi, 2010-11 Sezonu'na girerken 30'lu sıraların ilk yarısı olmalı.

23 Ekim 2009 Cuma

Avantaj: Galatasaray v Dinamo Bükreş, 4-1



Galatasaray, UEFA Avrupa Ligi'nde Dinamo Bükreş'i 4-1 yenerek grup aşamasındaki üçüncü maçında puanını 7'ye çıkarmayı başardı.

Farklı bir kadro ile başladı maça, Galatasaray. Kalede Leo Franco vardı yine. Savunma merkezinde Mehmet Topal ile Servet Çetin, kanatlarında Sabri Sarıoğlu ve Caner Erkin. Orta alanda Mustafa Sarp ile Ayhan Akman ortaklıklarına devam ediyorlardı. Önlerinde Elano Blumer vardı bu defa. Üçlü forvetin merkezindeki Shabani Nonda'nın iki yanında ise Kader Keita ve Harry Kewell olacaktı. Gökhan Zan, Hakan Balta, Arda Turan ve Milan Baros, kritik Fenerbahçe maçı öncesinde Teknik Direktör Frank Rijkaard tarafından dinlendiriliyorlardı.

Galatasaray'ın karşılaşmaya giriş şekli, doksan dakikanın geri kalan bölümü için önemli bir unsurdu. Ama santrada Dinamo Bükreşli oyuncular vardı. TSL'deki başlangıcın aksine daha sakindi, Galatasaray. Üzerinde durulması ve ayrıca dikkat edilmesi gereken isimler, Elano Blumer ve Shabani Nonda olmalıydı. İki oyuncunun sahadaki varlıkları, mutlaka Arda Turan ve Milan Baros ortaklığına kıyasla bazı farklılıklar yaratacaktı. Olumlu veya olumsuz anlamda. Galatasaray'ın aklıselim başladığı maçın ilk bölümünde, Elano ile Nonda'nın oyun karakterleri bazı noktalarda avantaj sağladı takıma.

Şimdi iki alıntı ile devam edelim. Biri Niewue Revu Mayıs 1987'den, diğeri Frank Rijkaard'dan.

''...Ajax'ta taktikle ilgili olan herkesin ağzında bir 'üçüncü adam' var. Normal bire iki varyasyonu yerine Johan Cruyff pas verebilecek bir ikinci oyuncunun olasılığını istiyor. Bosman, van Basten'den kopup bir anda sol tarafa boşa kaçtığında, Wouters de sağa kayıp kendini boşa çıkarmalı. Wouters üçüncü adamdır ve pratikte üçüncü adamlara savunma yapmak çok zordur. Üçüncü adam kafa karıştırır.''



''...Mutlaka önceki maçlarda sürpriz oyuncular çıkıyordu orta sahadan. Bu maçta da öyle istedik. Mustafa Sarp, biraz da ön libero gibi kalacaktı. Ve Ayhan ile Elano sürpriz çıkışlar yaparak rakibi şaşırtacaklardı. Ankaragücü maçı genelinde kötü bir gün geçirdik. Kötü bir maç oldu yani. Yapamadık. Biz de istedik kazanmayı sonuçta. Bunu maçtan önce de konuştuk, hem Ayhan hem Elano ile. Biri çıkıp rakibi şaşırtacaktı. Ama olmadı. Yapamadık.''

Hollanda Futbolu'nun önemli özelliklerinden olan ''üçüncü adam'' görevini Dirk Kuyt'ın Liverpool'daki kariyerinden iyi biliyoruz aslında. 1980'li yıllarda Ajax'ın Marco van Basten odaklı hücum sistemi de bu şekilde ilerliyordu. Galatasaray'ın 2009-10 Sezonu'nda hücumda 4-2-4'e geçmesi, biraz söz konusu durumla ilgili. Top, Galatasaray'ın kontrolüne geçtiği anda Arda'yı Kader Keita & Milan Baros ya da Milan Baros & Harry Kewell ikilisinin arasında görmek mümkün. Arda Turan'ın görevi, üçüncü adam olmak bir anlamda. 3-0 kaybedilen Ankaragücü karşılaşması sonrasında Frank Rijkaard da, benzer bir düşüncesi olduğunu paylaşıyor bizlerle. Ortada bir gerçek var netice olarak.

Ankara'daki mağlubiyette Ayhan Akman ve Elano Blumer'e verilen görev, pratiğe dökülememişti bir türlü. (Ki aslında burada 4-1-2-3'ün de sinyalleri veriliyor olabilir. İlerleyen dönemde, belki de...) Dün akşamki Dinamo Bükreş maçında ise; üçüncü adam, ilginç şekilde, Harry Kewell oldu. Özellikle karşılaşmanın ilk bölümünde. Galatasaray, o süre içerisinde sezonun en hareketli forvet hattı ile oynuyordu. Elano'yu üçlü hücum setinin merkezinde görmek mümkündü, Nonda'yı da sol kanatta. Bu biraz Elano'nun biraz da Shabani Nonda'nın oyun karakteri ile ilgili tabii. İleride ''Keita, Elano, Nonda'' gibi bir üçlünün olması, Harry Kewell'a oyunu geniş açıdan okuma fırsatını verdi. Ve Galatasaray, oyunu bu şekilde Dinamo sahasına yıkabildi.



Shabani Nonda, her teknik direktörün kadrosunda görmek isteyebileceği bir forvet oyuncusu.

İlk yarıdaki etkili futbolun önemli faktörlerinden biri, Kongolu yıldız. Galatasaray'ın hücum hattında yer alan takım arkadaşı Milan Baros'a göre, topla daha iyi oynuyor. Bilinen bir gerçek bu. Arkasındaki Elano'nun forveti üçlemesi, Nonda'nın bu özelliği ile ilgili. Shabani Nonda, topla birlikte orta sahaya kadar gelebildiği için Elano ve Kewell da çok daha rahat bir şekilde kalabildiler hücum hattında. Elano ile Nonda, forvet arkasındaki bölgeyi kademeli olarak kullandılar böylece. Katların birbirini iyi şekilde dengelemesi, Mustafa Sarp ve Ayhan Akman'lı orta alanın güçlü kalmasını sağladı.

Elano'nun Galatasaray'a saha içindeki en büyük katkısı, oyunu kendi takımı lehine hızlandırabiliyor olması. Daha önce de üzerinden geçmiştik aslında. Direkt olarak bir gol silahı, Elano. Gücünü, enerjisini ve futbol bilgisini, skorborda yansıtabiliyor rahatça. Tabii; Galatasaray'ın futboluna hız katabilmesi, Elano'nun ters ve uzun top yeteneği ile ilgili. İlk yarıda Galatasaray, oyunun yönünü sürekli değiştirerek Dinamo'ya pozisyon alma sıkıntısı yaşattı. Birinci gol bu şekilde geldi. Ama farklı ve sürpriz bir isimden. Mehmet Topal'ın sağ stoperden sol açığa gönderdiği top, Dinamo savunmasını ters ayakta yakaladı. Kewell'ın pası gol olurken kalecinin önündeki son Galatasaraylı Servet Çetin'di. Ki bu da savunma dengesinin kaybolmasına işaret.

Shabani Nonda üzerinden gidelim bu defa. Kasımpaşa maçında skor avantajını aldıktan sonra Galatasaray, çok güzel bir gol bulmuştu. Shabani Nonda, Sabri Sarıoğlu ve Kader Keita paylaşmışlardı rolleri. Nonda'nın Sabri'yi sağ kanatta kaçıran pası, Keita'nın son dokunuşu ve Nonda'nın golü... Dinamo Bükreş karşısında benzer bir senaryo sergilendi bu üçlü tarafından. Nonda'nın topla oynama yeteneği, kendisini orta sahaya dek getirmişti. Tek pas, Sabri Sarıoğlu'nu kaçırdı. Sabri'nin Keita'ya verdiği pas ise, Fildişili yıldızın arayıp bulamadığı türdendi. Sonrası mâlum. Galatasaray, kısa süre içerisinde rakip kaleye inmiş ve farkı ikiye çıkaran golü atmıştı. İkinci yarının hemen başında Mustafa Sarp'ın Leo Franco'dan aldığı pas ve Nonda'nın farkı üçe çıkardığı son vuruş arasında da 14 saniye vardı.



Skorun 3-0'a gelmesinin ardından Frank Rijkaard, derbi hamlelerini yapmaya başladı.

54. dakikada Kader Keita'nın yerine oyuna dahil olan Aydın Yılmaz'ın bireysel becerisi, Galatasaray'a penaltı vuruşu kazandırdı. Karardan hemen sonra Harry Kewell ve Shabani Nonda aralarında konuştular. Top, Elano'nun eline geldi. Elano da Galatasaray'daki dördüncü golünü gönderdi Dinamo Bükreş ağlarına. Geri kalan dakikalar, Galatasaray adına ''rejenerasyon'' ile geçti. Sabah antrenmanı, birkaç saat erkene alındı bir anlamda. Dinamo Bükreş'in bulduğu gol sonrası ise, maçın bitimine dek yalnızca pas yaptı Galatasaray. Skor avantajı ele geçirilene kadar, çok hızlı oynayan bir Galatasaray vardı. 60 sonrasındaki rölanti oyun, direkt olarak istatistiklere yansıdı.

31 dakika ve 12 saniye boyunca topu ayağında tutan Galatasaray, rakibine bu alanda %64-%36 gibi bir üstünlük sağladı. Galatasaray'ın kendi içerisindeki pas dağılımında, savunmanın maç sonundaki oyunu soğutma düşüncesi net şekilde ortaya çıkıyordu. Leo Franco (%8), Caner Erkin (%9), Servet Çetin (%13), Mehmet Topal (%10), Uğur Uçar (%3) ve Sabri Sarıoğlu (%6) altılısı, topa %49 ile sahip oldu. Orta saha ve forvet ise, %51'i aralarında paylaşmak durumunda kaldılar. Leo Franco'ya verilen 22 pas, Galatasaray'ın son dakikalardaki stratejisinin bir diğer net sonucuydu. Galatasaray karşısında direnç gösteremedi, Dinamo. Trabzonspor maçında topu ortalama 11,17 sn. ayağında tutan Galatasaray, Dinamo'ya karşı ortalama 17,17 sn. boyunca topu dolaştırma imkânı buldu. (Top kontrolünü sağlandıktan, top kaybı yapılan ana kadar geçen süre.)



Maçın final bölümündeki en büyük güzellik, Uğur Uçar'ın Galatasaray Kaptanı olarak -kısa bir süre de olsa- mücadele etmesiydi.

4-1'lik galibiyet geldi. F Grubu'ndaki liderlik, devam ediyor. Önümüzdeki maç haftasında Panathinaikos, Sturm Graz'dan puan almayı başarabilirse; Galatasaray, Dinamo Bükreş deplasmanındaki muhtemel bir galibiyet ile gruptan çıkmayı garantiler. Ve sonrasında Panathianikos maçına, grup liderliği için, beraberlik opsiyonu sağlamış olur.

UEFA Avrupa Ligi'nde işler yolunda. Ama artık Galatasaray adına, Cuma gece yarısından itibaren, Fenerbahçe maçına konsantre olma zamanı... Bekleyelim.

21 Ekim 2009 Çarşamba

Rubin Kazan, Liverpool, Unirea Urziceni



UEFA Şampiyonlar Ligi'nde III. maç haftasının ilk gününde büyük sürprizler yaşandı.

E Grubu'nda İtalyan Fiorentina, Macar Futbolu'nun efsanesi Ferenc Puskas adının verildiği stadyumda Debreceni ile karşılaştı. 2009-10 Sezonu içerisinde önce Liverpool'a 1-0, ardından kendi sahasında Lyon'a 4-0 mağlup olan Macar temsilcisi adına yeni bir deneyimdi, Fiorentina mücadelesi. Tarihinde ilk defa bir İtalyan takımı ile oynayacaktı, Debreceni. Fiorentina cephesinde durum, biraz farklıydı. Fiorentina, 1960'lı yıllarda iki defa eşleşmişti Macarlarla.

11 Nisan 1962 günü Budepeşte'de Ujpest'i 1-0 mağlup ederken Viola, maçtaki tek golün altına Can Bartu imzası atılıyordu. Bartu'nun golü, 1961-62 UEFA Kupa Galipleri Kupası'nda Final kapısını açıyordu aynı zamanda. Ancak ne var ki; Fiorentina, Mayıs 1962'de Hampden Park'ta 1-1 sona eren Final maçının Stuttgart'taki tekrarında Atletico Madrid'e 3-0 kaybederek istediğini alamayacaktı. 1966 yılında ise Fiorentina, Gyori ETO FC takımını İtalya'da 1-0 mağlup etmesine rağmen, rakibine deplasmanda 4-2 mağlup oluyor ve o sezon Kupa Galipleri Kupası'na veda ediyordu. Bir ilginç not daha. Fiorentina Teknik Direktörü Cesare Prandelli, futbolculuk kariyerinde Avrupa Kupaları'ndaki ilk maçına henüz 22 yaşında iken, Juventus forması ile, Macaristan temsilcisi Györ'e karşı çıkmıştı.



2009-10 Sezonu'ndan önce, Avrupa Kupaları'ndaki son galibiyetini 2003 yılında Hırvatistan temsilcisi Varteks karşısında alan Debreceni, dün akşamki maça hızlı başlamasına rağmen devamını getiremedi. İkinci dakikada yenik duruma düşen Fiorentina, 20. dakikada 3-1'lik üstünlüğü yakalamıştı bile. Santana, 37. dakikada Debreceni ağlarını havalandırdığında skordaki fark, yeniden ikiye çıkıyordu. Coulibaly'nin bitime kısa süre attığı gol, Debreceni'nin puan alması için yeterli olmayacaktı.

Grubun diğer maçında Liverpool'un konuğu Lyon oldu. Son senelerde UEFA'nın dev organizasyonlarında sürekli yer alan bu iki takım, tarihleri boyunca birbirleri ile karşılaşmamışlardı. Anfield Road'daki mücadele, bu anlamda bir ilk olacaktı. Liverpool'da Fernando Torres yoktu. Steven Gerrard ise, maçın 25. dakikasında yerini Fabio Aurelio'ya bıraktı. Torres ve Gerrard'ın yokluğu, Kızıllar adına çok büyük handikaptı elbet. Ve evet, aslında ortalama bir takıma dönüşüyorlardı bir anda. 41. dakikada Yossi Benayoun'un golü, umut verdi. Ama 72'de Gonalons'un beraberlik golüne 90+1'de bir daha ekleyen Cesar Delgado, Lyon'a galibiyeti getiriyordu. Liverpool için tehlike çanları daha gürültülü çalıyor artık.



Son dört resmî maçından mağlubiyetle ayrıldı, Liverpool. 1986-87 Sezonu'ndan bu yana ilk kez. Pazar günkü rakip, Manchester United. Seri devam edebilir mi, evet, mümkün.

1986-87 Sezonu
22.03.1987 Tottenham 1-0 Liverpool
28.03.1987 Liverpool 1-2 Wimbledon
05.04.1987 Liverpool 1-2 Arsenal (Wembley)
11.04.1987 Norwich City 1-2 Liverpool

2009-10 Sezonu
29.09.2009 Fiorentina 2-0 Liverpool
04.10.2009 Chelsea 2-0 Liverpool
17.10.2009 Sunderland 1-0 Liverpool
20.10.2009 Liverpool 1-2 Lyon

F Grubu'nda kıyamet koptu adeta. Barcelona, Camp Nou'da Rubin Kazan'a 2-1 mağlup oldu. İkinci dakikada yenik duruma düşen Pep Guardiola'nın takımı, ilk yarıda net gol fırsatlarından yararlanamadı. 49. dakikada Zlatan Ibrahimovic'in attığı gol, Gökdeniz Karadeniz'in 73. dakikadaki galibiyet golü sonrasında anlamsızlaştı. 1993-94 Sezonu'nda bir süre Gençlerbirliği'ni çalıştıran Gurban Berdiyev'in ekibinde Gökdeniz, Alejandro Dominguez'in harika pasına yaptığı koşu sonrası attığı golle Camp Nou'da kazanan ilk Türk olmayı başardı. Keşke, Türkiye de tanık olabilseydi...

Grubun diğer maçında Inter, Ukrayna temsilcisi Dinamo Kiev karşısında bir puanı zor kurtardı. Andriy Shevchenko'nun Milano'ya geri döndüğü karşılaşmanın beşinci dakikasında Tarak Mikhalik ile öne geçen Dinamo Kiev, 35'te Dejan Stankovic'e yakalansa da, ilk yarı sona ermeden Lucio'nun kendi kalesine attığı golle 2-1'lik üstünlüğü yakaladı. Lucio'nun savunmadaki partneri Walter Samuel'in 47. dakikaki golü ise, maçın skorunu belirledi. Inter, üç maç sonunda namağlup ve üç puanda. Bu sezon kendisinden UEFA Şampiyonlar Ligi'ni kazanması beklenilen Jose Mourinho için iyi bir haber değil bu. Bir de ilginç not. Portekizli teknik adamın 31 yaşındaki yardımcısı André Villas Boas, geçtiğimiz hafta Academica'nın başına geçti. Boas, Mourinho ile Porto ve Chelsea'de beraber çalışmıştı. Portekiz'den yeni bir Mourinho çıkar mı?



G Grubu'nda Romanya temsilcisi Unirea Urziceni, tarihî bir başarının altına imzasını attı. Geçtiğimiz maç haftasında Ibrox'ta Sevilla'ya 4-1 kaybeden Glasgow Rangers, o karşılaşmaya kadar, iç sahada oynadığı son 20 Avrupa Kupası maçında yalnızca 1 defa mağlup olmuştu. Unirea Urziceni, ikinci dakikada talihsiz bir pozisyonun ardından 1-0 yenik düştüğü gecede Glasgow Rangers'a 4 gol atarak Avrupa Kupaları Tarihi'ndeki beşinci maçında ilk galibiyetini almayı başardı. Birkaç yıl öncesine dek Romanya III. Ligi'nde mücadele eden Urziceni adına, rüya gibi bir galibiyet.

Grubun diğer maçında Sevilla, yine kazanan tarafta yer aldı. Bundesliga'da zor günler geçiren Stuttgart, kendi sahasında rakibine 3-1 mağlup olurken Sevilla'da sürpriz katkı savunma oyuncusu Sebastian Squillaci'den geldi. Fransız oyuncunun 23. ve 72. dakikalardaki iki golüne 55'te Jesus Navas, eklemede bulundu. 0-3'ün iki dakika sonrasında müthiş bir vuruşla topu ağlara gönderen Elson'un hamlesi, Stuttgart için averajı bir gol azaltmaktan öteye gidemedi. Sevilla, 3'te 3 yaparak zirveye yerleşti. G Grubu'nun ilgi çekici takımı Unirea Urziceni, 4 puanla ikinci sırada. Gruptaki ilk iki maçından beraberliklerle ayrılan Stuttgart, üçüncü. Her anlamda dibe vuran Glasgow Rangers'ın ise bir puanı var.



H Grubu, UEFA Şampiyonlar Ligi'nin bu sezonki en dengeli grubu olmalı. Çekişme, son dakikalara dek sürüyor. Geçtiğimiz maç haftasında Standard Liege'nin 90. dakikadaki beraberlik golüne engel olamayarak iç sahada iki puan bırakan AZ Alkmaar, Hollanda'da konuk ettiği Arsenal karşısında beraberliği 90. dakikadaki gol ile kurtardı. Cecs Fabregas'ın 36'da attığı golle öne geçen Arsenal, 90+3'te Mendes da Silva'nın golünün ardından H Grubu'ndaki ilk puan kaybını da yaşamış oldu.

Grubun diğer maçında Olympiakos, Karaiskakis Stadyumu'nda hata yapmadı. İlk maç haftasındaki hedef karşılaşmasını Torosidis'in golü ile 1-0 kazanan Zico'nun takımı, AZ Alkmaar'dan sonra Standard Liege önünde de kazanarak Yunanistan'daki iki maçını kayıpsız atlatmış oldu. 37. dakikada De Camargo'nun golü ile 1-0'lık üstünlüğü yakalayan Standard Liege, 43'te Mitroglou'nun kafa vuruşu sonrası oluşan skora razı iken 90+3. dakikada Stolditis'in golüne engel olamadı. Son dakikadaki skor hareketleri, görünen o ki, oldukça değiştirecek H Grubu puan tablosunu. Arsenal, 7 puanla lider. 6 puanlı Olympiakos ikinci. AZ Alkmaar'ın 2 ve Standard Liege'in 1 puanı var.

UEFA Şampiyonlar Ligi'nde III. Hafta'nın ilk günü, oldukça hareketli geçti. İkinci günde de iyi maçlar var. Bekliyoruz heyecanla.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Galatasaray v Trabzonspor: 4-3



Galatasaray Teknik Direktörü Frank Rijkaard, uzun bir aranın ardından ilk kez, oyuncu seçme şansı ile başlıyordu Trabzonspor karşılaşmasına.

Sabri Sarıoğlu, Gökhan Zan ve Kader Keita, sakatlıktan dönen isimlerdi. Sezon başında, kâğıt üzerine yazılan ideal kadronun yansımasıydı sahadaki. Leo Franco vardı kalede. Savunma merkezinde Gökhan Zan ve Servet Çetin oynayacaktı, kanatlarında Sabri Sarıoğlu ile Hakan Balta. Mustafa Sarp ve Ayhan Akman, Galatasaray orta sahasının kalbine yerleşmişlerdi yine. En uçtaki Milan Baros'un arkasında Arda Turan, iki yanında ise Kader Keita ve Harry Kewell vardı. Kulübekilerden Shabani Nonda, ihtiyaç hâlinde mutlaka kullanılacaktı. Elano Blumer de, yorgun olduğu gerekçesiyle kenarda bekletiliyordu muhtemelen.

Trabzonspor maçı öncesi Gaziantep'ten gelen haber, Ali Sami Yen Stadı'ndaki havayı tamamen değiştirmişti. Gaziantepspor'un Fenerbahçe önündeki galibiyeti, Galatasaray'a zirvedeki puan farkını tek maça indirebilme imkânını sunuyordu çünkü. Ne var ki; Trabzonspor için de özel bir maçtı bu. Sezon içerisinde oynanan iyi oyuna rağmen gelmeyen sonuçlar, Trabzonspor'u zor duruma sokmuştu. Teknik direktör Hugo Broos, topun ağzındaydı artık. Ve hata şansı da yoktu. Ama kendisini mevsim başında başarıya ulaştıran düşünceyi uygulamaya dökmek istedi. Dörtlü savunmanın önüne Serkan Balcı, Ceyhun Gülselam ve Gustavo Colman'ı yerleştirmişti, Broos. İleri uçtaki Umut Bulut'un arkasındaki ikilide ise Engin Baytar ile Drago Gabric vardı.

Trabzonspor'un 4-5-1 görünümlü dizilişi, bir şekilde zorlayabilirdi Galatasaray'ı. Bu opsiyon, ancak orta saha ve forvet arasında yer alan iki oyuncu (Colman, Gabric ve Engin gibi üçlü bir rotasyon), Galatasaray stoperlerinin üzerine gitmeleri ile geçerli olurdu. Oysa; Trabzonspor'un görünümü farklıydı. Savunmadan forvete doğru incelen bir yapıda oynamıyordu. Orta sahadaki beş oyuncunun dizilişi, bir hilali andırıyordu sanki. Hilalin oval kısmındaki üç oyuncu Serkan, Ceyhun, Colman iken; keskin uçlarında Gabric ve Engin yer almıştı. Bu durum, Galatasaray'ın hücum anlamında daha rahat olmasını sağlayabilirdi. Servet Çetin ile Gökhan Zan ikilisi, daha az efor harcamış olurdu.



Galatasaray, milli maçlar arasında, sezonun ilk bölümünde çalıştığı konuların üzerinden geçme fırsatını buldu. Sakatların iyileşmesinin ardından Eyüpspor ile yapılan maç, yeni fikirleri deneme açısından önemliydi.

Sezon içerisinde yüksek performans sergilenen karşılaşmalardan dört tanesi üzerine konuşalım. 3-2 kazanılan Gaziantepspor maçı mesela. Müthiş başlamıştı, Galatasaray. Arda Turan ve Mustafa Sarp'ın golleri, Gaziantepspor'un 90 dakika ile ilgili tüm hayallerini bitirmişti. Ali Sami Yen Stadı'ndaki 4-1'lik Kayserispor mücadelesi. Erken bir gol. Kayserispor'un beraberlik sayısına, zaman geçirmeden gelen cevap. İlk yarı sonunda 2-1 önde olan bir Galatasaray. TSL'nin beşinci haftasındaki Beşiktaş maçı. 4. dakikada üstünlüğü yakalayan Galatasaray, bazı şeylerin haberini veriyordu. Ve Atina'da gerçekleşen PAO karşılaşması.

Galatasaray, 2009-10 Sezonu'ndaki maçlarında iyi başlangıçlar yapma ve rakiplerine korku salmayı kendisine karakter edinmişti adeta. Ne var ki; liglere verilen aradan önceki Sturm Graz ve Ankaragücü maçlarında Galatasaray, bu tarafında eksik kalmıştı. Karşılaşmaların ilk bölümünde verilemeyen mesajlar, Galatasaray'ı her iki maçta da ilerleyen dakikalar için sıkıntıya düşürüyordu. Trabzonspor karşısında özelliğini hatırladı, Galatasaray. Santrada Ayhan Akman, Arda Turan ve Milan Baros vardı. Bu görüntünün 31 saniye sonrasında Harry Kewell'ın volesi, Trabzonspor kalecisi Tony Slyva'nın kucağında kalacaktı. Gökhan Zan'ın kafa vuruşunun direkten döndüğü anda ise kronometreler, beşinci dakikayı gösteriyordu.

Fazla beklemedi gol için Galatasaray. Harry Kewell'ın ceza alanının solundan Trabzonspor ağlarına gönderdiği gol, milli maç arasının iyi değerlendirildiğini kanıtlıyordu aslında. Galatasaray, oyunu 25-30 metrelik bir bölüme sıkıştırmak istemişti doğal olarak. Ki bunu Kader Keita ve Arda Turan'ın yanı sıra, orta sahadaki Ayhan Akman ve Mustafa Sarp ikilisi ile iyi de yapıyordu; ama asıl amaç, yatay olarak 20-25 metrede değil de; dikey uzantıda 60 metrenin tamamını kullanmaktı. Golünü bulana dek, her iki kanattan maksimum verim almayı başardı Galatasaray. Gol öncesinde sol taraftan Kader Keita'ya gönderilen top, kısa bir süre sonra Sabri Sarıoğlu'ndan Harry Kewell'a gidiyordu.



Galatasaray, skorda 1-0'lık üstünlüğü almasını sağlayan ana fikirden devam etti. Servet Çetin'in bulduğu ikinci gol, yine benzer bir yol üzerinden gelecekti. (Trabzonspor kale çizgisinde gole sevinen isim, bu pozisyonlar için yabancı sayılmazdı.)

1-0 ve 2-0 arasında Harry Kewell ile çok net bir gol pozisyonundan yararlanamayan Galatasaray, savunmada rakibine pozisyon dahi vermemişti maçın ilk bölümünde. Trabzonspor, maçtan umudunu kesme başlıyordu muhtemelen. Bir serbest vuruş kazanıldı. Ceyhun Gülselam geldi topun başına. Ama yanında bir takım arkadaşı vardı alışıldığı üzere. Ceyhun, hareketli toplara daha iyi vuruyordu. Ki bilinen bir gerçekti bu. Pozisyondaki asistanı Engin Baytar, topu kendisinin önüne bıraktığında; Galatasaray barajı, tamamen devre dışı kalmıştı. Galatasaray adına kısmetsizlikler zinciri, Trabzonspor'a hayat verdi.

Devrenin son bölümünde skoru 0-2'den 1-2'ye getiren bir takımın soyunma odasına giderken sahip olduğu motivasyon, tamamen farklı olurdu tabii. Trabzonspor, bu sonucun verdiği özgüven ile başladı ikinci yarıya. Galatasaray savunmasının hemen önünde, Ayhan Akman'ın pas hatası sonrasında, topla buluşan Gustavo Colman da imza hareketlerinden birini yaparak maça beraberliği getiren şutu gönderdi rakip ağlara. Bu noktada önemli bir ayrıntı var. Ayhan Akman, görev yaptığı pozisyon gereği, Galatasaray'ın en stratejik oyuncularından biri. Ayhan'ın yaptığı herhangi bir isabetsiz pas veya top kaybı, Galatasaray savunmasının pozisyon almasını güçleştiriyor. Çoğu zaman da hazırlıksız yakalanıyor bu durumlara, Galatasaray.

Ayhan Akman'dan devam edelim. Karşılaşmanın hemen başında bir pozisyon var. Hücuma geçiş esnasında, rakip yarı alanda, bir top kaybediyor Ayhan. Ve Galatasaray, topu ancak 25 saniye içerisinde geri alabiliyor. (13:40 ila 14:05 arası.) Ya da 62. dakikada yaptığı bir pas hatası, savunmadaki son adam (Gökhan Zan) tarafından kontrol edilebiliyor yalnızca. Bu yüzden; Ayhan Akman, isabetli-isabetsiz pas dengesinde mükemmele yakın oynadığı maçlarda bile, yaptığı nadir top kayıpları ile dikkat çekiyor aslında. Trabzonspor karşılaşmasında da fena sayılmaz bu anlamda. 73 pasından 63 tanesi isabetli, Ayhan Akman'ın. Ama isabetsiz olan 10 pas, akıllar kalıyor daha çok. İkinci gol öncesinde olduğu gibi.



Skorun 2-2'ye gelmesinin ardından Galatasaray Teknik Direktörü Frank Rijkaard, ilk hamlesini yapıyordu.

Harry Kewell alınıyordu oyundan. Yerine giren oyuncu ise, Barış Özbek'ti. Sürpriz bir tercih olarak nitelendirilebilirdi bu değişiklik. Ama Rijkaard, kendisine Beşiktaş maçında farklı skoru getiren düzene dönmek istemişti belli ki. Bu hamlenin kendi içerisinde bazı detayları var elbette. Takım, daha tipik bir 4-3-3'e dönüyordu. Dolayısıyla; boyu da kısalıyordu takımın. Arda Turan'ın rolü, daha kesin çizgilerle çiziliyordu. Dengeli bir ekip görüntüsü vardı artık Galatasaray özelinde. Yine çok beklenmedi galibiyet golü için. Dört basamaktan üç basamağa inilmesi, Galatasaray'a avantaj olarak dönmüştü kısa sürede.

Maçta 3-2'lik skorun oluşmasını sağlayan golü, iyi incelemek gerekiyor. Beşiktaş maçından devam edebiliriz bu noktada. İki oyuncu değişikliği vardı o akşam, Galatasaray'da. Biri Arda ve Elano; diğeri de Keita ve Barış. Bu iki saha içi değişiminin ardından Galatasaray, yine tipik bir 4-3-3'e dönmüştü. Orta sahada Mustafa Sarp, Mehmet Topal, Barış Özbek. İleri üçlüde Elano, Milan Baros, Harry Kewell. Galatasaray'a üç farklı üstünlüğü getiren golü de hatırlayalım o hâlde. Elano'nun sağ kanattan ters tarafa uzun pası, Harry Kewell'ın enfes dokunuşu ve en sonunda Milan Baros'un gol vuruşu. O an Lig TV kameralarına üç Galatasaraylı giriyordu. Galatasaray'ın hücum hattındaki üçlüydü, bu.

Frank Rijkaard'ın Harry Kewell ve Barış Özbek'i değiştirmesinin ardından Galatasaray, 3-2'ye ulaşırken yine aynı yol üzerinden gitti sonuca. Kader Keita, sağ çaprazdan Milan Baros'a çevirdi. Bu defa o enfes dokunuşu yapan, kafa vuruşu ile Milan Baros oldu. Ve Arda Turan gole giden son hamleyi yaptı. İsimler değişmişti Galatasaray'da. Ama kurulan set aynıydı. Bu, kesinlikle olumlu bir gelişme. Skor üstünlüğünü alan Galatasaray, iki dakika sonra 4-2'ye ulaştı. Bir taç organizasyonu sonrasında hem de. Barış Özbek'in sağ kanattan yaptığı ortaya dokunan Milan Baros, asistinin yanına bir de gol eklemeyi başarıyordu. Adeta ekmeğini taştan çıkarıyordu, Çek yıldız.



Karşılaşmayı bir gol ve bir asist ile tamamlayacak Milan Baros dosyasını açabiliriz bu noktada.

Milan Baros, Trabzonspor karşısında da Galatasaray'ın ilk 11 oyuncuları arasında, topla en az oynayan oyuncu olarak dikkat çekiyor hemen. Forma giydiği 90 dakika boyunca topu 01:08 ile ayağında tutan Baros, takım arkadaşlarından 20 isabetli pas alabildi. Toplamda 27 defa topla buluşurken, kalan 7 pozisyonda mücadelesini tek başına vermiş oldu. Bir iletişim bozukluğu var maalesef, üçüncü bölgede. İlk 25 dakikalık bölümde Harry Kewell, Arda Turan ve Mustafa Sarp ile son anlarda anlaşmazlığa düşerek üç pozisyondan oldu, Milan Baros. İkinci yarıda Kader Keita ile yakalayabileceği hızlı hücum olasılığını da ekleyebiliriz bu sınıf içerisine.

Harry Kewell, Arda Turan ve Kader Keita gibi bir üçlü ile oynamak, herhangi bir forvet için büyük şans olmalı. Kaldı ki; muhtemelen Milan Baros da bu şekilde düşünüyor. Ama Baros'un maç içerisinde aldığı 20 isabetli pasın yalnızca 5'inin bu üçlüden gelmesi, hücumdaki verimliliğin düşmesine neden oluyor çoğu zaman. (Arda Turan 1 pas, Kewell ve Keita 2'şer pas.) Bu noktada; Elano ve Baros'un kısa birlikteliklerindeki uyumlarını göz önüne alırsak, ortaya farklı bir tablo çıkabilir. Arda Turan ile Milan Baros ikilisi, aralarında olması gereken telepatik bağı kısa süre içerisinde kurmalılar. (Arda'nın pas dağılımdaki rakamlar: Ayhan 8, Kewell 6, Keita 5, Hakan B. 4, Sabri 1, Servet 1, Mustafa Sarp 1 ve Milan Baros 1.)

Galatasaray'ın %55'lik oranla topa sahip olduğu karşılaşmada takım içerisindeki dağılımın yalnızca %4'ü kadar topu kendisinde tutabilen Baros, bir kez daha %96'lık bölümü topsuz oynamak durumunda kaldı. Neyse ki; dediğimiz gibi, yine ekmeğini taştan çıkardı. 1 gol ve 1 asist. Takım için %96'da yaptıkları da cabası tabii.



Galatasaray, 4-2 önde iken vermemesi gereken bir pozisyonun ardından kalesinde bir gol gördü. Ve maç 4-3 sona erdi.

Net bir netice var ortada. Kalesinde üç gol görmesine rağmen kazanan Galatasaray, Trabzonspor maçı ile birlikte son haftalarda hücum bölgesindeki şanssızlığı üzerinden atmayı başardı. Nedenleri var elbette. Ki bu da, ikinci konu dosyamız.

GSTV'deki Yalnız Futbol programında bir istatistik üzerinde ısrarla durmaya çalışıyoruz: Pas Hızı. Yıllardır belli klişeler üzerine kurulu olan futbol dağarcımızda, son derece kıymetli bir istatistik kalemi. Özellikle Galatasaray'ın futbolu için. Frank Rijkaard'ın sonrasında, ''Bu akşam çok yavaş oynadık. Yaratıcı olamadık.'' açıklamasını yaptığı Sturm Graz maçının, Galatasaray'ın bu sezon pas hızında en yavaş kaldığı karşılaşma olması, bu anlamda bir tesadüf değil. Pas hızı istatistiği, Frank Rijkaard'ın futbolu için önemli bir parametre. Ama bu noktada; takım hızından ziyade, iki ismin hızı üzerinden gideceğiz.

Mustafa Sarp ve Ayhan Akman'ın görev yaptıkları bölge, Galatasaray'ın kalbi. Yazı içerisinde değinmiştik aslında. Yine de; burada farklı bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor.

Galatasaray, 3-0 kaybedilen Ankaragücü karşılaşmasında ana mantalitesinden kopmuştu 90 dakikanın ciddi bölümünde. Takımın orta sahadaki akışkanlığı sağlayamaması ve bu yüzden hücumda etkili olmaması, biraz bundandı. Ankaragücü maçında ortalama her 3,57 saniyede bir pas yapan Galatasaray, isabetli pas için yine ortalama 4,51 saniye bekliyordu. Bu istatistik, Mustafa Sarp özelinde sırayla 2,81 ve 3,46 olarak gerçekleşmişti Ankara'da. Ayhan Akman için; 3,41 ve 3,74. Mustafa Sarp ve Ayhan Akman'ın birlikte oluşturdukları kombinasyon ise; 3,14 ve 3,62 ile çıkıyordu karşımıza.

Galatasaray, orta sahada bir isabetli pas yapabilmek adına ortalama 3,62 saniye beklemek durumunda kalıyordu bir bakıma. Ve bu, hücuma geçme yolunda önemli bir zaman kaybıydı aslında. O gün, kalbi durmuştu Galatasaray'ın. Trabzonspor karşısında durumun üzerine gidildi. Takım olarak; ortalama her 3,32 saniyede pas yapan Galatasaray, isabetli pasta 4,33 saniye seviyesinde kalırken; Mustafa Sarp, sırası ile 2,45 ve 3,02 saniye; Ayhan Akman da 2,79 ve 3,15 saniye sınıfına çıkmayı başarıyordu.



Mustafa Sarp ve Ayhan Akman ikilisinin toplamdaki ortalama pas hızları ise: 2,66 ve 3,15 saniye olacaktı.

Ankaragücü maçı - Pas Hızı - İsabetli Pas Hızı
1. Galatasaray - 3,57 sn. - 4,51 sn.
2. Mustafa Sarp - 2,81 sn. - 3,46 sn.
3. Ayhan Akman - 3,41 sn. - 3,62 sn.
4. Sarp & Ayhan - 3,14 sn. - 3,62 sn.

Trabzonspor maçı - Pas Hızı - İsabetli Pas Hızı

1. Galatasaray - 3,32 sn. - 4,33 sn.
2. Mustafa Sarp - 2,45 sn. - 3,02 sn.
3. Ayhan Akman - 2,79 sn. - 3,23 sn.
4. Sarp & Ayhan - 2,66 sn. - 3,15 sn.

Ortaya çıkan rakamlar; Galatasaray hücumunda, Ankaragücü ve Trabzonspor maçları arasındaki 4 gollük farkın ipuçlarını veriyor aslında.

Trabzonspor karşılaşmasında orta sahadaki iki oyuncu, ortalama her 3,15 saniyede bir isabetli pas ile oynuyordu. Ankara deplasmanında ise bu sürede ancak bir pas verebiliyordu, Mustafa Sarp ve Ayhan Akman ikilisi. 3,14 ve 2,66 arasındaki 0,48 sn.'lik fark, futbol için önemli sayılabilir. Bir ek daha yapalım bu iki oyuncu için. Ankaragücü maçında toplam 121 pas yapmışlardı. (Sarp 53-68 Ayhan). Trabzonspor karşısında da aynı sayıya ulaştılar. (Sarp 48-73 Ayhan). Ama Ankara deplasmanında toplam 06:21 ile topla oynayan bu ikili, Trabzonspor maçındaki 121 pası 05:22 içerisinde yaptı. Orta sahadaki çabukluğun ve hücuma verilen desteğin bir açılımı da bu olsa gerek.

Neticede; Galatasaray'ın kazanması gereken bir karşılaşmaydı dün akşamki. Ve Frank Rijkaard'ın öğrencileri, bunu başardılar. Takımın özgüvenini tekrar hissetmesi adına önemliydi. Yani; Galatasaray, geri dönmüş olabilir. Bakalım.