30 Kasım 2009 Pazartesi

El Clásico: Barcelona v Real Madrid, 1-0



2009-10 Sezonu’nun merakla beklenen gösterisinin ilk perdesi, Camp Nou’da oynandı. Barcelona ve Real Madrid’in mücadelesinden ev sahibi, Zlatan Ibrahimovic’in golü ile 1-0 galip ayrıldı.

Barcelona’nın geçtiğimiz sezonki 6-2’lik Bernabeu zaferi sonrası Real Madrid, ezeli rakibinden rövanşı transfer mevsiminde alabilmişti. Ya da böyle bir galibiyet elde ettiğini sanıyordu. Kaka ve Cristiano Ronaldo hamleleri, Real Madrid’e Barcelona karşısında söz hakkı verebilirdi. Ama Barcelona’nın hafta arası, Avrupa’nın en iyi savunma takımlarından biri olan Inter karşısındaki performansı, Real Madrid adına soru işaretlerinin çoğalmasını sağlayacaktı. Yarım saat yetmişti Pep Guardiola’nın takımına. 2-0’la ekarte edilmişti, Inter.

Lionel Messi ve Zlatan Ibrahimovic’in durumları, sakatlıklarından dolayı net olarak belli değildi. UEFA Şampiyonlar Ligi’nde sahne almayan iki yıldızdan Messi, Real Madrid’e karşı hazır durumdaydı. Bu yüzden Inter maçındaki ilk 11’den yalnızca bir değişiklik yapıyordu, Guardiola. Victor Valdes kaledeydi. Savunma dörtlüsünde Dani Alves, Carles Puyol, Gerard Pique ve Eric Abidal vardı. Orta sahadaki üçlünün arka ayağında Sergio Busquets, hemen ön tarafta Xavi Hernandez ve Seydou Keita. Inter maçından farklı olarak Thierry Henry, sol açık olarak sahadaydı. Andres Iniesta, yine sağda kalmıştı. Lionel Messi ise, merkezde başlıyordu.

Barcelona’daki bazı oyunculardan özel olarak bahsetmek lazım. El Clasico’dan bağımsız olarak tabii. Dün Yaya Toure yoktu. Ve önümüzdeki sezon olmaması da ihtimaller dâhilinde. Chelsea ve kardeşi Kolo’nun da formasını giydiği Manchester City’nin transfer için uğraş verdiği biliniyor. Busquets’in bu bölgede sürekli oynaması, sonraki yıllar için hazırlık olabilir. Diğer yandan; Javier Mascherano veya tam olarak o bölgenin adamı olmasa da Cecs Fabregas olasılıkları canlı kalacaktır. Bir küçük başlık, Thierry Henry için. Arsenal’deki Henry’den sonra, Barcelona’da ortaya koyduğu karakterin saygı duyulası olduğu kesin. Inter karşısında, uzun süre sonra, merkezdeydi. Real maçına yine sol kanatta çıktı ama. Rol tanımında sıkıntı yaşıyor sanki.



Real Madrid ise, Camp Nou’ya modifiye edilmiş şekilde çıkıyordu.

Maç öncesindeki tüm beklentiler, Karim Benzema ve Gonzalo Higuain’li bir 11 üzerine kurulmuştu. Şilili teknik adam Manuel Pellegrini, farklı tercihte bulundu. Savunma ve orta sahada değişiklik yoktu. Iker Casillas, 2008-09 Sezonu’ndaki Barcelona maçlarını unutmak istiyordu muhtemelen. Yıldızlaştığı 6-2’lik maç da dâhil olmak üzere. Yine kalesindeki yerini almıştı ama. Savunmada Sergio Ramos, Pepe, Raul Albiol ve Alvaro Arbeloa. Orta sahada ise Lassana Diarra ile Xabi Alonso.

Sezon başından bu yana; Real Madrid, iyi bir 4-2-3-1 takımı olmak adına adımlar atıyordu. (Arjen Robben ve David Villa olsaydı mesela.) Bu maçta, kağıt üzerindeki diziliş, yine 4-2-3-1 olabilir. Ama farklılıklar üzerine konuşmak gerekir. Birkaç madde ile özetlenebilir. Birincisi; Lass ve Xabi. İşin savunma tarafı. Real Madrid’in orta sahadaki iki oyuncusu, bu bölgede Barcelona’nın oyun kurmasını engellemeliydi. Her şeye rağmen; Katalanlar, daha iyilerdi çünkü. İkincisi; Lass ile Xabi’nin de yer aldığı takım savunması. Defans dörtlüsü ile beraber, Barça’nın öndeki oyuncularını geniş alanda oynamaya zorlayacaktı Real Madrid. Üçüncüsü ise; hücum yapısı ile ilgili.

Üzerlerinden gidelim. Lass ve Xabi, özellikle birinci yarıda, Real Madrid adına gerçek anlamda birer opsiyon oldular. Iniesta’nın üçüncü bölgede olmasının sağlayabileceği o ufak avantaj, değerlendirildi. Xavi’nin ruh ikizi ile ilişkisi koparıldı bir şekilde. En azından Iniesta ve Xavi, düzeyli ilişkilerine ‘’ara verdiler.’’ Barcelona’nın hücumunda ise; dar alanda inanılmaz işler yapan üçlü her iki kanada uzaklaştırıldı. Iniesta ve Henry, ceza alanına ırak kaldılar. Messi de, merkezde üç-dört Real Madrid oyuncusunun oluşturduğu havuzda kayboldu zaman zaman. Ve Real için en önemli sonuç: Kaka ve Cristiano Ronaldo’nun hücumdaki agresif oyunları. Hücum tarafını ilgilendiren tercih de tam olarak bu.



Pellegrini, iki yıldız Kaka ve Ronaldo’yu Barça savunmasının kalbine gönderdi. Higuain ise, bir yemdi aslında.

Savunmadan kök salan, orta sahada daralan ve hücumda keskin bir hâl alan çam ağacı gibi. Pellegrini, Barcelona’nın hücum hattını kenarlarda oynamaya zorlarken; kendi takımın dikey bir şekilde rakip savunmanın üzerine gönderiyordu. Avrupa’nın –Barcelonalı olmayan- en iyi iki driplingcisini elinde bulundurmanın bazı avantajları olmalıydı elbette. Ki bu formül, ilk yarıda neredeyse meyvesini veriyordu zaten. Kaka, hızlı hücumda Pique ve Puyol'u ekarte ettiği an; Milan forması ile Manchester United’a attığı golü hatırlayanlar olmuştur. O vuruşu yapmaya hazırlanıyordu ki; Brezilyalı, sağ kanattan akan Ronaldo’yu gördü. Portekizli, Victor Valdes’e nişanladı topu.

Ronaldo’nun başarısız vuruşunda görüntüye giren diğer Real Madrid oyuncularının verdiği reaksiyon, maçı ne kadar istediklerini gösteriyordu belki de. Geçtiğimiz sezon Camp Nou’da Drenthe’nin değerlendiremediği fırsattan bile daha netti. Ve Real Madrid, Ronaldo için daha fazla ücret ödemişti. Golsüz berabere sona eren devrede Barcelona, kendi oyununu oynayamadı. Guardiola, ikinci yarının hemen başında Thierry Henry ve Zlatan Ibrahimovic’i değiştirdi. İsveçlinin golü gecikmedi. Inter maçında olduğu gibi sağ kanattan süzülen Daniel Alves, topun altına girdi. Ve arka direkte Ibrahimovic, çok net bir vuruşla Barcelona’yı öne geçiren golü attı.



Zlatan Ibrahimovic için tekrara girmeden iki paragraf ile devam edelim – 29 Temmuz 2009.

‘’…Ibrahimovic'i bir noktada sınıflandırabiliriz. Bazı oyuncular vardır. Müthiş yeteneklidirler. En iyi olduklarını düşünürler, ki belki de öyledir. Cristiano Ronaldo gibi, Ibrahimovic de. Barcelona öncesindeki kariyerinde hep bu çıkmazın içerisinde kaldı. Kurtulamadı. Malmö, Ajax, Juventus ve Inter. Her defasında, 'en iyi' oldu O.

Juventus ile şampiyonluk yaşadı. Inter'e geçti. Milan ve Juventus'un olmadığı sezonda, 'tek başına' zirveye taşıdı takımını. Öyle ki; 2007-08 Sezonu sonunda Parma deplasmanındaki performansı ile kanıtladı tüm bunları. En iyi olduğu için saygı duymuyordu takım arkadaşlarına. Bu bir karakter sorunu elbet. Ancak Barcelona'da durum aynı olmayacak. Artık Xavi, Iniesta, Messi ve Henry ile beraber forma giyecek. En iyi olduğu tescillenen bir takım kadrosunda bulunacak. Şampiyonlar Ligi hedefi var, en önemlisi de bundan böyle saygı duyacak takım arkadaşlarına. Böylesi oyuncular, yenerlerse egolarını çok tehlikeli olurlar...’’

Ibrahimovic, Inter’deki profilinden uzaksa eğer; bu, tamamen Barcelona’nın havası ve suyundan. Samuel Eto’o kadar gol atacaktır. Ek olarak; Barcelona sisteminin haricinde, 5 veya 10+ adet ‘’Ibrahimovic Golü’’ de gönderecektir rakip ağlara. Ve evet, Iker Casillas’a yaptığı sürpriz de bu başlık altında değerlendirilebilir. İsveçli yıldızın golü, Barcelona’ya 1-0’lık üstünlüğü getirdikten sonra; yeni bir mücadele başlayabilirdi Camp Nou’da. Skor avantajını arkasına alan Barcelona ve geriye düşen Real Madrid’in göstereceği karakter. Sergio Busquets’in hareketi, buna mani oldu. Pep’in takımı, pas sayısını arttırmak ile meşgul oldu kalan dakikalarda. Finalde Messi, plaseyi yapamadı. Santiago Bernabeu’da Casillas’ın kapattığı köşeyi görmüştü halbuki.



Maçın adamı Carles Puyol. ‘’Cengâver’’ gibi savaşması ile değil yalnızca. Oyunu okuması ile de. Bayrak adamlar az kaldı artık. İyi bakalım Puyol’a.

Ve Pep Guardiola. Barcelona’nın başında 50. La Liga maçına çıktı. Galibiyet sayısı 36 ve dolayısıyla başarı oranı %72. Kulüp Tarihi’nde tüm zamanların en iyi derecesi. Daha önemlisi, bu sezon kazanma ihtimali olan kupaların sayısı. Barcelona’da en fazla kupa kazanan teknik adam Johan Cruyff. 1988-96 yılları arasında Camp Nou’da ikamet eden Hollandalı, kulübe toplam 11 kupa kazandırmıştı. İkinci sırada, 7 kupa ile, Çek Ferdinand Daucik (1950-54) var. Pep, geçtiğimiz sezon kazandığı 5 kupa sayesinde, üçüncü basamağı Frank Rijkaard (2003-08) ve Helenio Herrera (1958-60, 1980-81) ile paylaşıyor. 2010-11 Sezonu itibari ile daha üst sıralara tırmanacaktır, Guardiola. Kimse için sürpriz olmaz herhalde. Öyle değil mi?

-Son-

İtalyan İşi: Arsenal v Chelsea, 0-3



Premier League’de haftanın en fazla ‘’futbol’’ vadeden karşılaşmasında Chelsea, Emirates’te Arsenal’i 3-0 yenmeyi başardı.

Sürpriz olmadı, birçok kişi için. Arsenal adına makûs son. Tabii Fransız menajer Arsene Wenger adına da. Son yıllarda her yeni sezona müthiş başlangıçlar yaptıktan sonra, ‘’Big Four’’ üyelerinden biri karşısında benzer senaryoların parçası oluyordu, Arsenal. Yine değişmedi. Alışılagelen manşet de farklı olmadı bu yüzden: ‘’Men against boys.’’ Oysaki; Arsene Wenger, artık zamanının geldiğini söylüyor ve uzun zamandır olmadığı kadar, kendinden emin gözüküyordu.

Arsenal, ‘’genç bir takım’’ tanımlamasından daha fazlasını hak ediyordu, Fransız menajere göre. Ve sahip olduğu gücü, Chelsea karşısında herkese gösterecekti. Wenger, ne ile karşılaşacağını bilemiyordu tabii. Aslında bir ipucu vardı. Arsenal, Premier League’de Big Four’un diğer üyeleri Manchester United, Liverpool ve Chelsea’nin karşısına çıktığı son 15 maçta yalnızca 3 kez sahadan galibiyetle ayrılabilmişti. Topladığı puan sayısı ise, 15’ti. Ve tabii, her büyük maç öncesinde olduğu gibi, Arsenal oyuncularına ‘’boys’’ olarak hitap edilmesi. Wenger, tüm bunlardan dolayı agresifti.

Times, Wenger’in damarına basan bir konu ele aldı bugün. Bazı bilgiler paylaştı, internet sitesinde. Arsenal’in sahaya çıkan 11 oyuncusunun (Almunia, Sagna, Gallas, Vermaelen, Traore, Fabregas, Song, Denilson, Nasri, Eduardo ve Arshavin) ortalama yaşı 25 yıl ve 5 ay. Chelsea’den üç yıl daha az. Bu isimlerin boy ortalaması 1.73 cm. Chelsea’ninki 1.78 cm. Ağırlıkları ise 73 kilogram. Chelsea tarafındaki karşılık, 83 kilogram. ‘’Çocuklar, adamlara karşı!’’ tezinin altını doldurmak için mi, bilinmez; ama bu futbolun bu rakamlar üzerinden konuşulması, biraz sinir bozucu tabii. Ve hiç kuşkusuz Wenger’in anlatmak istediği de bu.



Arsenal Tarihi’nde aralıksız en uzun süre görevde kalan menajeri, Chelsea maçı öncesinde fazla sayıda demeç verdi.

Son yıllarda Jose Mourinho, Sir Alex Ferguson, David Moyes ve hatta yeri geldiğinde Rafael Benitez karşısında demeç savaşlarına dâhil olan Wenger, bu anlamda Carlo Ancelotti’den beklediği geri dönüşü alamadı. İtalyan menajer, muhtemelen maç sonunda konuşmayı tercih ediyordu. (Ki öyle de oldu.) Yeni Chelsea ile ilgileniyordu, Ancelotti. Mourinho’nun 50 yıllık aradan sonra Lig Şampiyonu yaptığı, ardından Avram Grant, Luiz Felipe Scolari ve Guus Hiddink’in de takip ettiği sistemi, tamamen yeniden yapılanıyordu.

Hücumda iki hızlı kanat oyuncusu ve Didier Drogba’lı bir dizilişti, o günlerde Chelsea’yi zafere ulaştıran. Damien Duff, Arjen Robben, Joe Cole ve Shaun Wright-Phillips gibi çabuklukları ile hayatlarını kazanan isimler yer alıyordu hücum hattında. Orta sahada ise, Claude Makelele ve Frank Lampard’ın yanında Eidur Gudjohnsen ya da Tiago. Mourinho sonrası, yukarıda söylediğimiz gibi, devam etti bu anlayış. Sezon başında Carlo Ancelotti’nin gelmesi ile birlikte ise, yepyeni ve son derece efektif bir yapı çıktı ortaya. Oyuncu görev tanımlarının net çizgilerle belli olduğu, taraflı tarafsız herkesin hayran kaldığı bir Chelsea’den bahsediyoruz.



Chelsea’nin mükemmelliği bir kenara, Arsene Wenger’in dileğinin gerçekleşmesi de yoğun isteklerin başında tabii.

NBA’de bazı takımlar, belli dönemlerde yalnızca yatırım yaparlar. Yeni bir jenerasyon yakalayamaya çalışırlar. En sonunda belki de bir süper yıldız kapar ve o adamın üzerine yeni bir bina inşa ederler ya hani. Ek olarak; hamlelerini yaparlar. Atlanta Hawks’ın gelişimi gibi. Bir iki sene sonra Oklahoma City Thunder gibi ya da. Arsenal’in o gününü bekliyoruz diğer yandan. Tıpkı Arsene Wenger gibi. Maça bu şekilde başladı, Gunners. İlk 15-20 dakika boyunca etkili olmaya çalıştı. Ama Chelsea, her atağa karşılık verdi. Ancelotti’nin Chelseasi, son yılların en dengeli takımlarından biri. Kesin bir gerçek bu.

Arsenal karşısında Obi Mikel ve Michael Essien’in beraber oynadığı bir orta saha vardı. Rakibini ciddiye alıyordu belki de, Ancelotti. Ama Essien, Michael Ballack, Deco, Florent Malouda gibi bir rotasyon, Premier League standartlarını bile zorluyor. Hücum tarafında ortaya çıkan sonuç, bu durumun göstergesi. Diğer yandan; tüm isimlerin son derece efektif bir şekilde kullanılması, Premier League’de yeni bir şampiyonluğun habercisi. Bunun için skoru 1-0’a getiren golü incelemekte fayda var. Arsenal’in eski oyuncusu Ashley Cole, Emirates’teki taraftarlar tarafından maç boyu protesto edildi. Ve doğruyu söylemek gerekirse; ev sahibi ekibin baskı yaptığı bölümde biraz sendeledi.

Devam eden bölümdeki performansı ise, Arsenal’deki eski günlerini hatırlatan cinsten oldu. Chelsea’nin birinci golünde Cole, pası John Terry’den aldı. İncelenmesi gereken ayrıntı, yalnızca bu değil ama. Terry’nin pas tercihi. Chelsea’nin stoperi, sol kanat savunucusuna pası, rakip stoper ve sağ bek arasından attı. Böylece; Cole, ekstra bir çaba sarf etmeden topa sahip oldu. Sonrasında yapılması gereken, kendisi için de kolaydı. Didier Drogba’yı buldu. Ve Drogba da Arsenal ağlarını. Bu golün hemen ardından, bir taç atışının akabinde, topu yine Cole gönderdi. Drogba görevini Arsenal savunmacısı Thomas Vermaelen üstlendi. Sezon başında hücumdaki performansı ile öne çıkan Belçikalının kalitesi sorgulanıyor bugün Ada basınında.



‘’Chelsea’nin kaleyi bulan ilk şutu gol oldu. İkinci golde ise, Almunia ve Vermaelen arasında bir anlaşmazlık oluştu.’’ şeklinde konuşacaktı maçın ardından Arsene Wenger.

Keşke bu kadar kolay olsaydı. Fransız menajer, karşılaşma öncesindeki agresif açıklamalarına 90 dakika sonrasında da devam etti. İkinci yarıya Alexandre Song ve Theo Walcott değişikliği ile başlamıştı. Bu bölümde yine belli bir baskı oluşturuldu. Ama o kadar. Eduardo da Silva ile Petr Cech arasındaki mücadelede Arsenal aleyhine faul kararı çıkınca, Andrey Arshavin’in attığı golün herhangi bir değeri kalmadı. Ki Wenger’e göre; hakemin görüş alanı tamamen kapalıydı ve kendisinin çaldığı düdük, maçın gidişatını değiştirmişti.

(Bir kez daha.) Keşke bu kadar kolay olsaydı. Carlos Vela ve Tomas Rosicky hamleleri de sonuç getirmedi. Arsene Wenger’in maçtaki performansını beğenmediği Didier Drogba, 90. dakikada artık imzası hâline gelen bir vuruşla skoru 3-0 getirdi. Ve Chelsea, gövde gösterisini tamamlamış oldu. Liverpool (2-0) ve Manchester United (1-0) karşısında kazanan Maviler, Arsenal galibiyeti ile bu sezon Premier League’de şampiyonluğun en büyük adayı olduklarını kanıtladılar. Maç sonunda Didier Drogba ise, mental olarak güçlü kaldıklarından bu yarışta önde olacaklarını söylüyordu.



Bugünden itibaren Arsenal, geri dönmeye çalışacak. Muhtemelen Chelsea mağlubiyetinin acısı, masum bir takımdan bol gol ile çıkarılacaktır.

Son bir söz de Nicolas Anelka için. Fransız oyuncu, geçtiğimiz sezon Emirates’teki 4-1’lik galibiyete iki gol ile katkıda bulunurken, kendisinin attığı gollere reaksiyon vermemişti. Arsenal’den ayrıldığında 18 yaşındaydı. Ve dünkü maç öncesinde Arsene Wenger’in bir açıklaması da O’nunla ilgiliydi. Anelka’yı satmak istemediğini, o dönemki şartların böylesi bir sonucu doğurduğunu ve Fransız yıldızın hâlâ iyi bir Arsenal sempatizanı olduğunu söylüyordu. Arsene Wenger’in takımına iyi bir lider gerekiyor. Anelka artık 30 yaşında. Hiç kuşkusuz daha olgun. Belki de, olur. Beklemesi bile keyifli aslında. Transfer hacmi daha da büyüyebilir mi Anelka’nın? Göreceğiz.

Sırada: FC Barcelona v CF Real Madrid, 1-0

Hat-Trick: Everton v Liverpool, 0-2



Liverpool, üst seviye lige Bill Shankly yönetiminde 1962-63 Sezonu’nda geri dönüş yapabilmişti.

İskoç menajerin, Liverpool Tarihi’ndeki yerinin ne denli kıymetli olduğunu biliyoruz. Ama o sezon çok iyi değildi, Liverpool. 42 lig maçından 15’ini kaybetmiş ve sezon sonunda ancak sekizinci basamağı elde edebilmişti. 1963-64 ise, son sahneye bakıldığında akıl almaz bir hikâye olarak futbol tarihindeki yerini hâlâ koruyabiliyor. Sezona Anfield Road’daki ilk üç maçını kaybederek başlayan Kızıllar, Mart ve Nisan ayındaki müthiş koşuları sayesinde, Manchester United’ın beş puan önünde şampiyonluğa ulaşıyorlardı. Goodison Park’taki eşleşmede Everton’ın 3-1’lik üstünlüğü vardı ama.

Liverpool, bir sonraki sezon ilk defa Avrupa arenasına çıkacaktı. İzlanda ekibi KR Rejkjavik karşısında kazanılan 5-0 ve 6-1’lik iki galibiyet, Bill Shankly’nin takımına ayrı bir hava getirmişti. Anfield Road’da altı gol ile elde edilen Avrupa zaferi, Liverpool’un 1964-65 Sezonu’ndaki 10. resmi maçında geliyordu. ‘’Son Şampiyon’’ unvanı ile başladığı sezonda Kızıllar, ligde oynadıkları ilk üç iç saha karşılaşmasından yedi puan çıkarırlarken deplasmanda 4’te 0 yapmışlardı. Yine de özgüvenlerini koruyorlardı; fakat KR maçı dönüşü Anfield’da karşılaştıkları Everton, Shankly’nin öğrencilerinin gözlerini açacaktı. 4-0 kazanıyorlardı, Maviler. Ve bu, Liverpool adına, Merseyside Derbisi’ndeki en farklı ikinci mağlubiyet oluyordu.

Tarih boyunca Everton’a iki defa 5-0 kaybeden Liverpool (Nisan 1909, Goodison Park ve Ekim 1914, Anfield Road), 1964’teki o eşleşmenin ardından uzun bir süre Mavilere bu denli farklı bir skorla boyun eğmedi. Ta ki 9 Eylül 2006 günü Goodison Park’taki Premier League karşılaşmasına kadar. David Moyes’in heyecanlı öğrencileri, bir öğlen vakti, Liverpool’u konuk etmişlerdi kendi evlerinde. 2005-06 Sezonu’nda Merseyside Derbisi’nde ‘’double’’ yapan Liverpool’un işi o gün hiç de kolay olmadı. Tim Cahill ve Andrew Johnson (2) ile 3-0 kazanan Everton, böylesi bir galibiyet almayalı çok uzun zaman olmuştu. 1964’teki 4-0’lık maçtan sonraki en farklı mağlubiyetti, Kızıllar adına.



Everton, Liverpool karşısındaki özgüvenini geri kazanmıştı belki de 3-0’lık dev galibiyetle. Öyle mi?

Hayır. En azından Goodison Park için, hayır. Eylül 2006’daki eşleşmenin ardından iki takım, dört defa Anfield Road’da birbirlerine rakip oldular. Şubat 2007’de golsüz beraberlik çıktı. Mart 2008’de Fernando Torres’in tek golü, Liverpool’a galibiyeti getirdi. Ve geçtiğimiz sezonki o harika üçlü paketin ilk iki maçında, biri Premier League ve diğeri FA Cup karşılaşması olmak üzere, 1-1’lik skorlar çıktı ortaya. 25 Ocak akşamı oynanan FA Cup tekrarında ise Everton, Dan Gosling’in 118. dakikada attığı gol ile bir üst tura yükseldi. Tüm bunlar, Everton’ın Derbi’de ayaklarının yere sağlam basması için yeterli olmalıydı.

Diğer başlığı inceleyelim bu defa. Goodison Park. Everton, Liverpool karşısında Andrew Johnson’ın yıldızlaştığı o 3-0’lık maçtan beri evinde, Premier League’de, kazanamıyordu. 20 Ekim 2007’de Liverpool, Everton’ı 2-1 mağlup etti. Hikâyesi bol bir maçtı o. Kirkby Projesi, dillenmeye başlamış ve futbolun en güzel rekabetindeki iki dostun birbirlerinden uzaklaşma ihtimali ortaya çıkmıştı. Duygusallık vardı. Sahada ise aynı şekilde, ‘’derbiye yakışan bir mücadele.’’ Maviler, Sami Hyppia’nın kendi kalesine attığı golle ilk yarı önde kapasalar da; ikinci devrede Dirk Kuyt’ın iki penaltı golü, Liverpool’a galibiyeti getirdi. Everton, bu iki pozisyonda Tony Hibbert ve Phil Neville’ın atılması ile karşılaşmayı 9 kişi tamamladı.

2008-09 Sezonu’ndaki karşılaşma, tam anlamı ile bir futbol ziyafeti olarak akıllara yerleşecekti. 0-0’lık bölümde Jamie Carragher, efsanevi bir savunma yaptı. İkinci yarıda ise, Dirk Kuyt ve Fernando Torres sahne aldı. Maçtaki iki gol, 58 ve 61. dakikada, İspanyol yıldız Torres’ten gelmesine rağmen; Kuyt’ın ortaya koyduğu performans tam anlamı ile derslikti. Hücumdaki her pozisyonda Fernando Torres ve Robbie Keane forvetini üçlemişti, Hollandalı. Torres, attığı iki golden hemen sonra, bir kez daha sarsacaktı Everton ağlarını. Ne var ki; gol, bir pozisyon önce Kuyt’ın yapmış olduğu faul nedeni ile, geçersiz sayılmıştı. Yine de Merseyside Derbisi Tarihi’ne altın harflerle yazdırıyordu adını, Fernando Torres.



2007 ve 2008’deki iki Goodison Park galibiyetinden sonra dün ‘’hat-trick’’ için sahaya çıktı, Liverpool.

Kazanması hâlinde; Kulüp Tarihi’nde üçüncü defa ‘’arka arkaya en az üç defa’’ ligdeki Goodison Park deplasmanlarından galibiyetle çıkmış olacaklardı, Kızıllar. Bu serinin biri çok uzak değil, diğeri nispeten.

I.
08.02.1913: Everton v Liverpool, 0-2
20.09.1913: Everton v Liverpool, 1-2
06.02.1915: Everton v Liverpool, 1-3

II.
16.04.2001: Everton v Liverpool, 2-3
15.09.2001: Everton v Liverpool, 1-3
19.04.2003: Everton v Liverpool, 1-2
30.08.2003: Everton v Liverpool, 0-3

Liverpool ve Everton, 2009-10 Sezonu’nun bu bölümünde hiç de hayal ettikleri yerde değiller. David Moyes’in takımı, sezonun ilk maçında Arsenal’e Goodison Park’ta 6-1 mağlup olduğunda, endişeye mahal verilmemişti. Bir şekilde düzelirdi, Everton. Ama olmadı. Kendilerine gelemediler. Ve devam eden bölümde adeta tepetaklak oldular. 1998-2002 yılları arasında Preston North End’in futbola bakış açısını yeniden değiştiren adam olarak Everton’ın başına gelen ve Bill Shankly, Matt Busby, Alex Ferguson’dan sonra yeni İskoç harikalarından biri kabul edilen David Moyes’in kariyeri için de hayli kötü bir fotoğraf bu.

Keza Rafael Benitez. Yaz mevsimindeki bütçe sıkıntısı, muhakkak etkiledi Liverpool’un transfer stratejisini. Ama savunma merkezine alternatif olarak Sotirios Krygiakos’un alınması, herhangi bir sıkıntının özrü olmamalı. Benitez’in Liverpool’daki görev süresi boyunca 55 oyuncu için harcadığı 230 milyon £, son günlerde daha gür şekilde tartışılmaya başlanmıştı zira. Üstelik; UEFA Şampiyonlar Ligi’ndeki düzenli başarı, bu sezon gelmedi. Ve Benitez’in elini güçlendiren en büyük koz da böylece gitmiş oldu. Bu anlamda, her iki takımın da, çok ihtiyacı vardı bir Merseyside galibiyetine.



Liverpool, Everton karşısına geçtiğimiz sezonlardan alışık olduğumuz formasyonu ile çıktı.

Fernando Torres yoktu. İki oyuncunun eksikliğinde Liverpool’un kadro derinliği anlamında ne denli sıradan bir takım hâline dönüştüğünü iyi biliyoruz. Torres’in yedeği de David Ngog zaten. Robbie Keane’li dönemi saymazsak; Benitez, hep 4-4-1-1 gibi bir diziliş tercih etti. Steven Gerrard destekli bir forvet oyuncusu. Ve sağ ya da sol kanattan sürpriz bir oyuncu. Ki bu, son üç yıldır Dirk Kuyt oluyor. Lucas Leiva ve Javier Mascherano orta sahadaydı. Sol kanat, defansif özellikleri yüksek Fabio Aurelio’ya emanetti. Savunma dörtlüsü: Glen Johnson, Jamie Carragher, Daniel Agger, Emiliano Insua. Kalede ise Pepe Reina.

Everton, David Moyes’in 4-6-0’ından son dönemde hiçbir şekilde yararlanamıyor. Kaldı ki; oyuncular da, bu mantaliteye uygun isimler değiller artık. Kalesinde Tim Howard’ın olduğu Everton, savunma merkezini Slyvain Distin ile Joseph Yobo’ya emanet etmişti. Bu ikilinin hemen önünde John Heitinga vardı. Savunmanın iki kanadında Tony Hibbert ve Leighton Baines mücadele edecekti. Mavilerde bu isimler ve diğerleri, birbirlerinden ayrılıyorlardı. En uçtaki Jo’nun arkasına Steven Pienaar, Tim Cahill, Marouane Fellaini ve Diniyar Bilyaletdinov dizilmişti. Louis Saha, ilk 11’de yoktu.

Benzer yapılanmalarla sahadaydı iki ekip. Everton, hızlı başladı. Gerçek anlamı ile. Ya da çabuk. Orta sahada Fellaini, kritik bir görev üstlenmişti. Aldığı hemen her topu, iki kanatta yer alan Pienaar ve Bilyaletdinov’a yönlendiriyordu. Tim Cahill’in vasfı ise, ilerideki Jo’ya destek olmaktı. Everton, Liverpool karşısında istekli bir oyunla boy göstermek istiyordu aslında. Belki de, mağlup olacaklarını bilseler bile, iyi bir oyunla güvenlerini kazanacaklardı. Kaldı ki; fena da bir performans yoktu ortada. Yine de öne geçen, sezon başında Barcelona’ya transferi için yalvaran, Javier Mascherano’nun golü ile Liverpool olacaktı.



Devre sonuna kadar aynı oyun devam etti. Everton, 45 ila 60 arasındavites arttırdı yine.

Efektif miydi bu oyun, aslında bilinmez. Zira; yukarıda söylediğimiz gibi, bir çaba vardı; ama nispeten ‘’Biz de iyi takımız, bakın!’’ gibiydi. Ters toplar, hızlı hücumlar devam etti. 67. dakikada Dirk Kuyt, maçı bitirebilecek hamleyi yaptı. Taç çizgisinde Leighton Baines’in ayağından aldığı topu, ceza sahasına gönderdi; ancak David Ngog araya girdi. Kuyt’ın isteği o değildi hâlbuki. Sonrasında Everton’ın ayağına bir şans daha geldi. Tıpkı geçtiğimiz sezon olduğu gibi. Cahill, vurdu. Pepe Reina devleşti. Dönen topta Fellaini, hamlesini yaptı. Ve Reina, yine tek başına direndi. Bu, son şansı oldu Everton’ın.

Dirk Kuyt, Liverpool’a 2-0’lık üstünlük getiren golü attı. Her zamanki gibi ‘’+1’’ opsiyonu olarak gol çizgisinde yer aldı. Eylül ayından beri Premier League’deki ilk golüydü belki; ama yine de incelenmesi ve üzerine konuşulması gereken bir isim, Dirk Kuyt. Şöyle. Luis Suarez’in bu sezon Ajax’ta neler yaptığından haberimiz var. Her maçta istatistik kağıdının gol hanesini dolduruyor. Dirk Kuyt, Feyenoord’da farklı mıydı? Hayır. Üç sezon oynadı. Ve Feyenoord'da sırasıyla 20, 29 ve 22 gol attı. Toplam gol sayısı ise, 83. Yalnızca 122 maçta. Liverpool’daki Kuyt, bu anlamda, müthiş bir örnek. Tam bir profesyonel. Belki 30+ gol atmıyor; ama kesinlikle o günkünden çok daha değerli.



Liverpool, Goodison Park’ta 2-0 kazandı. Premier League başlığında arka arkaya üçüncü defa.

Pepe Reina, 71. dakikadaki o pozisyonda, Jerzy Dudek’in İstanbul’da Andriy Shevchenko’ya karşı gösterdiği kahramanlığı hatırlattı. Liverpool, dertlerini bir nebze olsun hafifletti böylece. Lider ile 13 puanlık bir fark söz konusu. Ki lider Ancelotti’nin Chelseasi. Üst sıralar için umutlu olabilmek adına Blackburn Rovers ve Arsenal maçları çok önemli tabii. Everton’ın önünde ise, Tottenham ve Chelsea karşılaşmaları var. Bu fikstürü şansa çevirmek, David Moyes ve öğrencilerinin elinde.

Sırada: Arsenal v Chelsea, 0-3.

29 Kasım 2009 Pazar

Futbol Bayramı: 29 Kasım 2009, 15.30-22.00



Kurban Bayramı'nın üçüncü günü, Futbolun Bayramı'na dönüşecek. Ve heyecan, gün boyu hiç bitmeyecek.

Futbol, kendi içerisinde büyüttüğü hikâyelerle güzel. Eğer eşsiz öyküler arıyorsanız; ilk olarak incelemeniz gereken, köklü rekabetler olmalı. ABD'de her yeni spor sezonunda, tatil günleri ''spor bayramı'' olarak kutlanır. Christmas, Thanksgiving, MLK Day. NBA, NFL, NHL ya da MLB'nin en fazla seyirci toplayacak eşleşmeleri, fikstürün arasına hep bu şekilde serpiştirilir. İngiltere'deki Boxing Day de, bu anlamda müthiş bir örnek. Yeni yılın ilk gününün de dâhil olduğu bir hafta boyunca tüm futbol takımları, en az üç defa sahaya çıkarlar ve kendilerini izleyenlere sporun aslında bir gösteri olduğunu hatırlatırlar.

2009 Kasımı'nın son haftası, tamamen tesadüflerle de olsa, bir şekilde Türkiye'deki futbolseverlere böylesi bir imkân sundu.

İki perdeli bir oyun. İlki Cumartesi günü oynandı. Sırbistan, İtalya ve Portekiz'de derbiler vardı. Kızılyıldız ile Partizan, Belgrad'da karşılaştılar. Ev sahibi Kızılyıldız, rakibinin dört puan önünde lider konumdaydı. Kazanması hâlinde dev bir avantaj elde edecekti. Lamine Diarra, 4. dakikada konuk ekibi 1-0 öne geçirdi. İlk yarının tamamlanmasına kısa bir süre kala Srda Knezevic, kendi kalesine attığı golle skora dengeyi getirdi. 24 yaşındaki Sırp savunmacı, 48. dakikada kırmızı kartla oyundan atıldı. Belki sonunu hazırlıyordu. Ama geçtiğimiz sezonu kiralık olarak Kızılyıldız'da geçiren yeni Partizanlı Cleo, maçı takımına getiren golü attı 61. dakikada. Partizan, 2-1 kazandı. Maç sonundaki olaylar, Belgrad Derbisi'nin ritüeli olarak akıllarda kaldı.

İtalya'nın tribün atmosferi anlamında öne çıkan üç önemli derbisinden biri (en üst seviyedeki), Genoa'da yaşandı dün akşam. Sampdoria ile Genoa, alt liglerde geçen sezonların acısını 2009-10'da fena hâlde çıkarıyorlar. Sezona harika giriş yapmışlardı. Inter, Juventus ve nihayet Milan, onlara yetişti. Ama Stadio Luigi Ferraris, yakın tarihtekilere göre, farklı bir derbiye sahne oldu. Genoa, Omar Milanetto ile 10. dakikada öne geçti. İlk yarının son dakikasında Guiseppe Biava oyundan atıldı. Gasperini, Palacio'yu oyundan atıldı. Savunmaya takviye yaptı. 52'de Marco Rossi, farkı ikiye çıkardı. Palladino'nun 78'deki golü 3-0'lık Genoa galibiyetini ilan etti. Doria, maçı 9 kişi tamamladı. Lizbon Derbisi'nde ise Sporting ve Benfica'dan gol sesi çıkmadı.



Pazar günü, Futbol Bayramı zirve yapıyor. Merseyside, Londra, Atina ve son olarak El Clasico. Müthiş bir fikstür.

Nehrin mavi ve kızıl yakası, bugün Goodison Park'ta birbirlerine rakip oluyorlar. Liverpool, kötü durumda. Ama Kızıllar için iyi haber. Everton da berbat hâlde. Mavi taraftan Blake Dutton konuşuyor: ''Form durumumuz, içler acısı. Her maçın en az 45 dakikasında rezalet bir oyun oynuyoruz. Diğer 45 dakikada ise, ancak vasat olduğumuzu söyleyebilirim. Liverpool karşısında, bir anda, 70'lerin Brezilyası'na dönüşemeyeceğiz. Ama formamıza bağlılık gösterebiliriz.'' Kendisinden maç için istenilen skor tahminine cevabı ise, 1-1 oluyor Dutton'ın. Ve ekliyor: ''Bundan çok memnun olurdum.''

İngiltere Futbol Tarihi'nde en fazla oynanan derbinin iki tarafı, Liverpool ve Everton. Daha önce gerçekleşen 211 karşılaşmada Liverpool'un Everton'a galibiyet sayılarında 82-65'lik bir üstünlüğü söz konusu. Goodison Park'taki 104 maçta ise Everton, 39-37 önde. Ancak Liverpool, son iki sezondur deplasmanda kazanıyor. Ve bugün de kazanması hâlinde; Everton deplasmanından tarihinde üçüncü defa ''arka arkaya üç galibiyet'' ile çıkmış olacak. O kadar kolay mı, aslında değil. ''Kendimi %100 bir Scouser olarak hissediyorum'' açıklamasını yapan Liverpool menajeri Rafael Benitez'in durumu, ilk defa hararetli bir şekilde tartışılıyor. Merseyside ile geri dönmek isteyecektir, Benitez. Tabii bir de Liverpool.



Gecenin maçı, Camp Nou'da. Hafta arası Şampiyonlar Ligi'nde Inter'e sahayı dar eden Barcelona, Real Madrid'i ağırlıyor.

Dünya üzerindeki tüm futbolseverler, El Clasico için geri sayıma geçmiş durumdalar. Pep Guardiola'nın takımı, geçtiğimiz sezon Santiago Bernabeu'da 6-2 kazanmış ve Real Madrid'i köklü bir değişime itmişti. Thierry Henry, Carles Puyol, Lionel Messi, Thierry Henry, Lionel Messi ve Gerard Pique. Bu altı golün arasına sıkışan iki Real Madrid golü. Tarihi maçın ardından yaz mevsiminde Avrupa'nın -Barcelonalı olmayan- en iyi iki oyuncusu ile sözleşme yaptı, Real Madrid. Cristiano Ronaldo ve Kaka. Şampiyonlar Ligi Finali'nin Santiago Bernabeu'da olması, şanssızlık olabilir Real adına. Bunun önüne geçebilmek için Başkan Florentino Perez, tüm bir sezon boyunca çalıştı. Kendilerini ispatlayabilecekleri bir karşılaşma.

Barcelona'da Pep Guardiola, takımının başında 50. lig maçına çıkacak. Daha önceki 49 karşılaşmada 35 galibiyet ve 9 beraberliği var. Atılan gol sayısı 164, yenilen 43. Tüm bu görüntüde oluşan başarı oranı ise, %71,42. Bu rakamlar, Guardiola'yı söz konusu alanda, Helenio Herrera (%68,36) ve Bobby Robson'ın (%66,66) önünde, Barcelona Tarihi'nin en başarılı teknik direktörü yapıyor. Oran, bu akşam %72'ye çıkabilir. Hafta boyunca merak edilen konu, Lionel Messi'nin sağlığı oldu. Arjantinli, Marca'nın verdiği kadrolara göre, ilk 11'de sahaya çıkacak. Zlatan Ibrahimovic ve Andres Iniesta, Barcelona'nın hücum hattındaki diğer isimler.

Real Madrid'de Raul, yedek. Barcelona'ya gol atması hâlinde; La Liga'daki gol sayısını 227'ye yükseltecek ve Alfredo Di Stefano'yu yakalamış olacak. İkinci sırada 234 golle Hugo Sanchez var.

Premier League'de en iyi futbol oynayan iki takım Arsenal ile Chelsea, Londra Derbisi'nde sahaya çıkacaklar. Pire'de ise, Olympiakos ve Panathinaikos rekabeti yaşanacak. Her anlamda, müthiş bir hafta sonu. Bizim de kampa girme vaktimiz geldi artık. Gollü ve hikâyesi bol bir futbol günü olsun.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Sıkıntı: Bursaspor v Galatasaray: 1-0



Galatasaray, TSL'de ilk yarının son dört haftalık bölümüne Bursaspor mağlubiyeti ile başladı.

Frank Rijkaard, çocuk bekleyen eşi rahatsızlandığı için ülkesi Hollanda'ya uçmuştu gün içerisinde. Dolayısıyla, Bursa deplasmanındaki takımının başında olamayacaktı. Ama muhtemelen bu konuda endişelenmiyordu bile. ''Bazıları yalnız çalışmayı severler. Farklı fikirlere pek açık değillerdir. Ve kendi bilgileriyle yetinip dışa kapalı kalmayı tercih ederler. Ben diğer ekoldenim.'' demişti Türkiye'deki ilk önemli söyleşisinde, Rijkaard. Ardından devam etmişti.

''Takım çalışmasına inanırım. Ne kadar çok bilgi ve farklı fikir gelirse, o kadar zenginleştiğimi düşünürüm. Fikir ayrılıkları beni ürkütmez, aksine besler. Nitekim bugüne dek de hep böyle oldu. Ve bundan çok yararlandım. Öyle ki; bazen bir adım geri çekilip takıma uzaktan bakmaya çalışırım. Eğer iyi bir ekiple çalışmıyorsanız, takımı emanet edebileceğiniz güvenli isimler yoksa böylesi bir lüksünüz yoktur. Arkadaşlarım o kadar iyi ki, benim öyle bir lüksüm var. Onlardan çok yararlanıyorum. Karşıt fikirlerini bile söylemekten çekinmiyorlar ve bu da beni zenginleştiriyor.''

Charles Hampden-Turner ile Alfons Trompenaars tarafından kaleme alınan ve daha sonra Türkçe'ye de çevrilen, ''Seven Cultures of Capitalism'' adlı kitaptaki bir bölümün üzerinden gidebiliriz bu noktada. Daha önce de yaptığımız gibi. Soru şu: ''Patronun verdiği emrin hatalı olduğunu düşünürseniz, o emri sorgular mısınız? Yoksa, problemlerden kaçınmak için söylediği gibi mi davranırsınız?'' (% 96,0: Hollanda, % 95,9: İsviçre, % 95,9: Almanya, % 94,1: İngiltere, % 94,0: Fransa).

Dünya üzerindeki birçok ülkede yapılan araştırma sonucu; üst düzey şirketlerin karar mekanizmasında yer alan yöneticilere yöneltilen bu sorunun cevabı, Hollanda özelinde hayli ironik bir orana karşılık geliyor. Yöneticiler, patronlarının verdikleri kararları sorgulayabileceklerini söylüyorlar. Hem de %96'lık net bir kesinlik ile. İşin bir de diğer boyutu var. O da zamanı algılama meselesi. Ki bu, daha geniş ve ayrıntılı bir konu. Hollandalılar arasındaki ortaklığın altındaki gerçek, biraz baskın genlerle ilgili belki de. Galatasaray, daha önce Karl-Heinz Feldkamp'ın soğuk algınlıkları geçirmesinden dolayı Ankara deplasmanlarına çıkmadığı günler de yaşamıştı. Ama bu defa kenarda Ahmet Akçan değil, Johan Neeskens vardı.



Yeşil sahaya dönüldüğünde ise, takım içi yenilikler devam ediyordu. Milan Baros'un sakatlandığı andan itibaren olduğu gibi.

Frank Rijkaard, Manisaspor maçından önceki son antrenmanda Elano Blumer'i sağ açıkta denemişti. Shabani Nonda ve Harry Kewell'ın hücumdaki partneri olacaktı, Brezilyalı yıldız. Bursaspor karşılaşmasından evvel de Galatasaray'ın maça başlayacak 11 oyuncusu, bir şekilde öğrenildi herkes tarafından. Hafta arasında GSTV'deki programında Rijkaard, Manisaspor'a karşı son bölümde Arda Turan'dan yararlanmak istediğini söylemişti. Ama Hakan Balta'nın sakatlığı kendisine engel oldu. Arda, dönüyordu. Kader Keita da. Harry Kewell devam edecekti. Elano'nun kulübeye dönmesi, sürpriz değil. Yeni olan, hücumdaki üçlü. Shabani Nonda ve Milan Baros'suz Galatasaray.

Bursaspor, sezon başından bu yana belli bir ezber edinmişti. Sercan Yıldırım'ın rahatsızlığı ve Arjantinli Batalla'nın Türkiye kariyerine iyi bir başlangıç yapması ile farklılık yaratılmıştı yalnızca. Ömer Erdoğan ve Tomas Zapotocny ile en istikrarlı stoper ikilisine sahipti, Bursaspor. 13 maçta da forma giymişti iki oyuncu. Aynı şekilde sağ kanat savunucusu Ali Tandoğan da. Sarı kart cezalısı olan Tandoğan'ın yerine Tuna Üzümcü forma giydi Galatasaray karşısında. Sol tarafta yine Mustafa Keçeli vardı. 4-2-3-1 şeklinde yayılıyordu sahaya Bursaspor. Özellikle son haftalarda. Orta saha rotasyonunda Hüseyin'in yerini Kirita almıştı. Ergic, devam ediyordu. Volkan Şen, Turgay Bahadır, Ozan İpek ve Sercan Yıldırım ise, hücum tarafıydı Bursaspor'un.



Karşılaşmanın ilk dakikalarında, Bursaspor özelinde, ortaya çıkan bir sonuçtan bahsetmek mümkün.

Kazanması hâlinde; Galatasaray'ı geride bırakacaktı Bursaspor. Üstelik, 16. haftada alacağı bir Ankaraspor galibiyeti de vardı. Kayserispor ve Beşiktaş deplasmanları öncesi Galatasaray maçı, Buraspor adına kritik eşikti hiç kuşkusuz. Bu anlamda, kesin olarak hamle yapması gerekiyordu. 4-2-3-1 üzerinden konuşacaksak Bursaspor'u, takımın ikiye ayrıldığını söyleyebiliriz. 4-2 ve 3-1 şeklinde. Ki bu dağılımın belli gereksinimlerini hayli iyi yaptı, Ertuğrul Sağlam'ın ekibi. Öndeki dörtlü, sürekli hareket hâlinde kaldı. Sercan Yıldırım ve Turgay Bahadır çizgisi, takıma seçme şansı getirdi. Orta sahadan sürpriz adam Ergic de.

4-2 ve 3-1. Nasıl? Ivan Ergic, ilginç bir karakter. ''Box-to-box'' olarak tanımlanan orta saha oyuncusu. Futbolun her iki yanını oynayan yani, moda tabirle. Bu, Bursaspor seviyesindeki takımlar için bir yenilik. Öncelikle bunu söylemek gerekiyor. Bursaspor'un -Ergic'i bir anlamda gözardı edebiliriz- altı oyuncusu (4-2), tamamen savunma görevleri üstlenmişlerdi. Söz konusu durum, Ali Tandoğan'ın varlığı ile değişebilirdi tabii. Ama yerine oynayan Tuna Üzümcü, kesinlikle hücuma katılabilecek bir savunma oyuncusu değildi. Savunma dörtlüsü ve öndeki Kirita-Ergic ikilisi ile Galatasaray'ı durdurmayı hedefledi Bursaspor. En uçtaki dörtlünün hareketli yapısı ile de hücum anlamında zorlamayı.



İlk yarıda Galatasaray, yalnızca Kader Keita'nın akılalmaz vuruşu ile yaklaşabildi gole. Bu durumun nedenleri vardı elbette.

Görev tanımı olarak ikiye ayrılan Bursaspor önünde kendi sorunlarıyla uğraşmak durumunda kaldı, Johan Neeskens'in takımı. Oyuncu kadrosunu incelemek lazım bu anlamda. Kalede Leo Franco. Savunma merkezinde Gökhan Zan ile Servet Çetin, kanatlarında Sabri Sarıoğlu ve Hakan Balta. Stoperlerin önünde Mehmet Topal. Orta sahada Mustafa Sarp ile Barış Özbek. Ve hücum üçlüsünün merkezinde Arda Turan, sağında Kader Keita, solunda ise Harry Kewell. Kağıt üzerine döküldüğünde, birçok kişi tarafından, heyecanla beklenen bir 4-6-0! Ama ne kadar doğru?

Aslında hiç. Yukarıdaki 11 oyuncu, bir şekilde kullanılabilir. Ne var ki; bu, 4-6-0 olmaz. Gerçekleşmesi için bunun, çok önemli bir unsur gerekiyor. O da orta saha oyuncularının hücuma verecekleri destek. 4-6-0'ın son yıllarda çoğu örnekten ayrılması, o ''6'' rakamanın içerisinde yer alan isimlerin sürekli devinim içerisinde olmaları. Oysa Galatasaray'da o 6, net bir şekilde iki gruptan oluşuyordu dün akşam. Mehmet Topal, Barış Özbek, Mustafa Sarp ve Arda Turan, Harry Kewell, Kader Keita. Ancak hücumdaki üçlü, aralarında yer değiştirebilirler. Ki bu yeterli değil. ''Ekstra adam'' kavramından bahsediyoruz sürekli. Orta sahadan gelecek ekstra isim, Elano veya Arda olmayınca; sorun çıkmaya devam ediyor.



Şu sonuca varmak mümkün. Galatasaray, 4-6-0 değil; ancak 4-3-3-0 oynayabilirdi Bursaspor karşısında bu yapı ile.

Shabani Nonda'nın olmaması, yukarıdaki neticeyi getirdi Galatasaray'a. Üçüncü bölgede var olamadı. Milan Baros'un hasretle beklenmesi, apayrı bir mesele. Ama Nonda'sız forvet hattı deneyi, takım için pek olumlu çıktılar vermedi dün akşam. Bir anlamda olabilirdi. Sivasspor ve Manisaspor maçlarında skor avantajını yakalayan Galatasaray, Baros'un hızından mahrum kalmıştı. Nonda'nın oyun stili, farklı galibiyetlerin önüne geçmişti belki de. Diğer yandan; Sivasspor karşısında ilk golü atan Kongolu yıldızın ta kendisiydi. Kasımpaşaspor kalesine 45 dakika içerisinde üç gol birden bırakan da.

Bursaspor'un ev sahibi olması, Galatasaray'a açık alanlar bırakmalıydı. Belki de plan buydu. Ve hareketli hücum hattı, tamamen bu nedenden tercih edilmişti. Ama olmadı. Orta sahada Elano veya Arda'nın; forvette ise Nonda'nın olmaması, maçın hiçbir anında oyuna sokamadı Galatasaray'ı. Dahası; söz konusu şablon, Bursaspor'a yedi adet gol pozisyonu olarak geri döndü. Sivasspor maçında değişen yapının arkasındaki espri, rakibe verilen pozisyon sayısının 0 (sıfır) olmasıydı. Dinamo Bükreş ve Diyarbakırspor da Galatasaray karşısında toplam 5 pozisyona girebilmişlerdi. Ama Manisaspor ve Bursaspor'un beş gün içerisinde Leo Franco'nun koruduğu kalede yaşattıkları toplam tehlike sayısı 12!



Galatasaray için bir sorundan daha bahsetmek gerekiyor. İki bölüm: Fenerbahçe maçı öncesi ve Fenerbahçe maçı sonrası.

Kadıköy'e gelene dek, sezon boyunca 66 pozisyonundan 24 gol çıkaran bir takım vardı. Her 2,75 pozisyondan bir gol. Yuvarlayalım. 11 poziyondan 4 gol. Ki Fenerbahçe maçında 3 gol pozisyonu yakalayan Galatasaray, son dakikaya kadar maçın içerisinde kalmıştı. Aydın Yılmaz, daha iyi bir vuruş yapabilse, belki de üç pozisyon ile 2-2'ye gelecekti o maç. Galatasaray için yenilikti bu. Skor alma becerisi. Fenerbahçe maçı sonrası, Sivasspor karşılaşmasından itibaren, tamamen değişti ama. Bambaşka bir görüntü çıktı ortaya.

Galatasaray'ın TSL'deki son dört maçta yakaladığı ve değerlendirdiği gol pozisyonu sayılarına bakalım. 2-0 kazanılan Sivasspor maçında yakalanan pozisyon sayısı: 7. Diyarbakır deplasmanında 2-1 galip bitirilen karşılaşmadaki pozisyon sayısı da aynı: 7. Ali Sami Yen'de 1-1'lik skorla iki puan bırakılan Manisaspor maçındaki pozisyon sayısı: 8. Ve en sonunda tek golle kaybedilen Bursaspor karşılaşmasındaki pozisyon sayısı: 3. Toplayalım. 25 gol pozisyonu ve atılan gol sayısı yalnızca 5. Sezonun ilk bölümünde sahne alan Galatasaray'dan eser yok. 1-2,75 olan ortalama, 1-5'e kadar gerilemiş durumda. Sivasspor maçı ile ilgili yazının son bölümündeki tablo, aslında tamamen bu durumla ilgiliydi.

Sonuç. Bursaspor-Galatasaray mücadelesi ile açılan dört haftalık sekans, Turkcell Süper Lig'in kaderi için çok önemli. Galatasaray'ın yapması gereken, son üç haftadan dokuz puan çıkarmak. 38 puan, iyi bir ilk yarı performansıdır. 38 puan ama.

25 Kasım 2009 Çarşamba

Rüya Gibi: Barcelona v Internazionale, 2-0



UEFA Şampiyonlar Ligi'nde gecenin eşleşmesi Camp Nou'da, Barcelona ve Inter takımları arasındaydı.

Grup kuraları çekildiğinde, F Grubu'nun beşinci maç haftasında, Barcelona ile Inter eşleşmesi için nasıl bir öngörüde bulunurdu insanlar, bilinmez; ama durum bu olmazdı muhtemelen. Barcelona, dün akşam Inter'e yenilmesi hâlinde; UEFA Avrupa Ligi'ndeki statü hakkında bilgiler toplama ihtiyacı hissedebilirdi. Ama şimdilik buna gerek yok. Hafta sonu oynanacak El Clasico öncesinde Barcelona, doksan dakikalık ter idmanını Inter karşısında yaptı çünkü. İlk 26 dakika içinde Pique ve Pedro ile gelen goller, Barcelona'yı F Grubu'nun zirvesine taşıdı.

Camp Nou'daki maça sıkıntılı çıkacak olan taraf Barcelona'ydı aslına bakılırsa. Cumartesi akşamı La Liga'da Athletic Bilbao'ya konuk olan Barcelona, yalnızca iki puan ve lig liderliğini kaybetmemişti. Bilbao deplasmanında Barcelona'nın yıldızı Lionel Messi, 80'li yıllardan günümüze uzanan bir gelenekten dolayı belki de, acımasız darbeler alıyor ve Inter maçı öncesi sıkıntılı duruma düşüyordu. Arjantinli, yedek kulübesindeydi dün akşam. Real Madrid karşılaşması düşünülerek riske edilmiyordu bir bakıma. Tıpkı Zlatan Ibrahimovic gibi. Savunma ve orta saha arasındaki geçişi sağlayan Yaya Toure'nin ise, hastalığı devam ediyordu. Dolayısıyla; farklı bir yapılanma ile maça başlamak durumundaydı, Pep Guardiola'nın takımı.

Savunma beşlisinde bir değişiklik gözükmüyordu. Kalede Victor Valdes vardı. Hemen önündeki blokta ise Daniel Alves, Gerard Pique, Carles Puyol ve Eric Abidal. Orta sahada Yaya Toure'nin görevi, ortalama bir oyuncunun iyi bir takımda sürekli oynayarak seviye atlayabileceğini gösteren Sergio Busquets'e devredilmişti. Busquets'in iki yanında Xavi Hernandez ile sezonun sürpriz golcüsü Seydou Keita oynayacaktı. Lionel Messi'nin yokluğunda Andres Iniesta, hücum bölgesinde yer alıyordu. Uzun bir aranın ardından merkeze geçen Thierry Henry'nin diğer yanında ise, Pedro Rodriguez vardı.



Bir ayrıntı önemli. Barcelona'da Inter karşısına çıkan 11 oyuncudan 7'si alt yapı ürünüydü. Sır mı bu, aslında değil.

Barcelona kadrosundaki (ikinci kaleci Jose Manuel Pinto dışında) İspanyol oyuncuların tamamı, futbol eğitimlerini La Masia'da aldılar. Ki buraya aslında bir Sırp olan Bojan Krkic ile Arjantinli Lionel Messi ve dün akşam kısa bir süre forma şansı bulan Meksikalı Jonathan Dos Santos'u da eklemek mümkün. Müthiş bir seçme şansı bu tabii. Şöyle. Kaleden itibaren başlayalım. Victor Valdes 13, Gerard Pique 10, Carles Puyol 17, Xavi Hernandez 11, Andres Iniesta 12, Pedro Rodriguez 17 ve Sergio Busquets 17 yaşında dahil oluyorlar Akademi'ye. Hep söylenen bir gerçek. Burada tamamen tanıyorlar Barcelona'yı.

Inter, muhtemelen Avrupa'nın en iyi iki ya da üç savunma takımından biri. Dün akşam Barcelona karşısındaki kadrosunda Julio Cesar, Maicon, Lucio ve Esteban Cambiasso gibi üst düzey oyuncular vardı. Ama Barcelona, ''kader maçı'' psikolojisini yaşamadan, son derece hızlı başladı karşılaşmaya. Basketbolda son saniyelere yenik giren takımları düşünün. Taktik faul yapmadan evvel, ön alanda rakiplerini zorlamayı denerler. İki veya üç oyuncu ile topa saldırırlar. Barcelona, dün akşam ilk yarım saat boyunca bu şekilde oynadı. Hep hataya sevk etti Inter'i. Bu anlamda; Xavi ve Iniesta birlikteliği için, ''tüm zamanların en iyisi'' demek, yanlış olmasa gerek. Gerçek anlamda ruh ikizleri gibiler. İnanılmaz oynadılar söz konusu sekansta.



Barcelona-Inter maçının hemen ardından Spor Gecesi'nde ilk 26 dakikanın istatistikleri verildi.

Birkaç başlık üzerine konuşmak mümkün. İlk golü bir köşe vuruşundan sonra buldu, Barcelona. Thierry Henry, ön direkte yaptığı kafa vuruşu ile topu arkaya aşırttı. Burada da Gerard Pique, gol vuruşunu yaptı. Ki zaten 10. dakikada gelen bu gole kadar Barcelona, Inter'i geri sayıma zorlamaya başlamıştı. 26. dakikadaki gol ise, rüya gibiydi gerçekten. Pedro'nun son hamlesinden önce 11 pas var. Ama golü -en azından benim için- özel kılan, Xavi ve Iniesta arasındaki o telepatik bağ. Iniesta, sağ kanattan içeri doğru hareket ederken; çizgide Daniel Alves'in kendisine destek verdiğini gördü. Ama muhtemelen bir saniye gecikmişti. Ya da saniyenin yüzde biri. Xavi'ye döndü. Ve Xavi'nin Alves'i göreceğinden emindi.

Xavi Hernandez, o an Andres Iniesta'nın beynine girmişti adeta. Teorik olarak pas, Xavi'den çıktı. Ama düşünen ve belki de komutu veren Iniesta'ydı. Son derece etkileyici. Devamını da getirelim. Xavi'nin pası, Daniel Alves'e geldi. Brezilyalı oyuncu da, topun altına girerek arka direkteki Pedro Rodriguez'e tek vuruş imkânı sağladı. Barcelona, 26. dakikada 2-0 öne geçti. Pazar akşamı oynanacak Real Madrid öncesi, ideal plan bu olmalıydı Pep Guardiola'nın takımı adına. Kaldı ki; üzerine konuştuğumuz bölüm içerisinde, 90 dakikalık bir performans sergilemişlerdi aslında. Rakamlardan bahsettik. Biraz açalım. Üzerine konuşulması gereken ilk başlık, Barcelona'nın orta sahasındaki üçlü elbette.



Xavi (31 pas), Busquets (28 pas) ve Keita'nın (23 pas), ilk 26 dakikada yaptığı toplam pas sayısı 82!

Resmi büyütelim. Barcelona, bu bölümde 213 pasa ulaşıyor. 170 tanesi olumlu. Oransal karşılığı, %80. Üstelik; rakip Inter'i de hataya zorluyor, ev sahibi. 127 pas yapabiliyor yalnızca, Inter. 85 adedi isabetli olan. Oransal karşılığı, %67. İtalya temsilcisinin en fazla pas yapan üç oyuncusu ise şu şekilde: Javier Zanetti (21 pas), Christian Chivu (16 pas), Walter Samuel (16 pas). Inter, rakamlardan da anlaşıldığı üzere, nefes dahi alamadı uzun süre. Barcelona'nın ilk 26 dakikadaki altı şutunu karşılamak durumunda kalan Jose Mourinho'nun takımı, rakip kaleye ilk şutunu 35. dakikada gönderebildi.

Devre tamamlandığında Barcelona, Inter'e karşı topa sahip olma oranında %61'e %39'luk bir üstünlük sağlamayı başarmıştı. Xavi, ikinci yarıda Julio Cesar'ın kalesini yokladı. Daniel Alves'in sağ taraftan ortası, Xavi'nin kafa vuruşu ile anlam kazanabilirdi. Ama Brezilyalı kaleci, Camp Nou'ya geldiğini hatırlattı. Geri kalan bölümde Barcelona, Pazar akşamı oynanacak Real Madrid maçını düşünmeye başladı muhtemelen. Inter'in üzerine gitmedi. Katalanlar, 90 dakika boyunca 689 pas yaptılar. Topu kontrol ettikleri 33' 22'' içerisinde 689 pas! Xavi ve Iniesta ikilisinin toplam pas sayıları ise, 182. 147'si isabetli. Yaklaşık %82'lik bir başarı söz konusu. Sonuç olarak; kazandı Barcelona. Lider oldu. Inter'in Rubin Kazan opsiyonu ise, hâlâ geçerli.



UEFA Şampiyonlar Ligi'nde gecenin ilgi çekici diğer sonuçlarına da bir göz atalım.

E Grubu'nda Liverpool adına hazin ve aslında biraz beklenen son gerçekleşti. Debreceni önünde alınan 1-0'lık galibiyet, Fiorentina'ın Artemio Franchi'de Lyon'u aynı skorla geçmesinin ardından anlamsız kaldı. Lyon, Firenze deplasmanından bir puan çıkarsaydı eğer; 9 Aralık Çarşamba akşamı, 2005 yılında Olympiakos karşısında yaptığı gibi, yeni bir efsanevi performans beklenebilirdi Liverpool'dan. Vargas'ın penaltı golü, Fiorentina'ya son maç haftası öncesinde grup liderliği ve II. Tur vizesini getirdi. Liverpool, UEFA Avrupa Ligi'nden devam edecek.

G Grubu'nda Romanya temsilcisi Unirea Urziceni, II. Tur'a çıkmayı daha önce garantileyen, Sevilla'yı iç sahada 1-0 mağlup ederek müthiş bir avantaj yakaladı. 45. dakikada Dragutinovic'in kendi kalesine attığı golün ardından Stuttgart'ın İskoçya'da puan kaybetmesini beklemeye başladı, Dan Petrescu'nun takımı. Ama olmadı. Urziceni; son maç haftasında -iki puan altında yer alan- Stuttgart'a konuk olacak. 2 puandaki Rangers'ın Avrupa defteri kapandı. H Grubu'nda Arsenal, yoluna devam ediyor. Olympiakos, AZ Alkmaar deplasmanından aldığı beraberlikle 7 puana yükseldi. Yunanistan'da grup lideri Arsenal'i ağırlayacaklar. 1 puan yeterli. Mağlubiyet hâlinde; AZ'nin Standard Liege'den dış sahada puan kapmasını bekleyecekler.


UEFA Şampiyonlar Ligi'ne bu akşam sekiz karşılaşma ile devam edecek. UEFA Avrupa Ligi için de önemli tabii, bakalım.

23 Kasım 2009 Pazartesi

Galatasaray v Manisaspor: 1-1



Galatasaray, liderlik için çıktığı Manisaspor maçından 1-1'lik beraberlikle ayrıldı.

Eksikleri vardı Galatasaray’ın. Milan Baros’un durumu malum. Hızla iyileşmesine ve beklenenden erken sahalara dönecek şekilde çalışmalarına devam etmesine rağmen, bir süre daha Frank Rijkaard ve Johan Neeskens’in planları içerisinde yer alamayacak. Diğer yandan, hafta arası Fildişi Sahilleri ile Almanya deplasmanına çıkan Kader Keita ve hafif rahatsızlığı bulunan Arda Turan, Manisaspor maçına yedek kulübesinde başlarken; hastalığı süren Aydın Yılmaz ile cezalı Barış Özbek, kadroda yer almıyorlardı.

Geçtiğimiz sezon şampiyonluk yarışından yavaş yavaş koparken Galatasaray, ilk bölümdeki rakibi Fenerbahçe’nin hatalarını doğru şekilde değerlendirmeyi başaramamıştı. 2009-10 Sezonu’nda söz konusu deneyin ilk örneğinde hata yapmadı, Frank Rijkaard’ın takımı. Gaziantepspor’a 2-1 mağlup olduğunda Fenerbahçe, Ali Sami Yen Stadı’nda Trabzonspor’u 4-3 yendi Galatasaray. O gün zirvedeki puan farkı, tek maça inmişti yeniden. Fenerbahçe, Kayseri’de iki puan kaybetmeden evvel ise Sivasspor’u iki golle geçiyordu Galatasaray. Dün akşam yine böylesi bir fırsat vardı ortada. Kazanılacak yalnızca tek bir üç puan sonrasında liderlik gelebilirdi.



Hücum rotasyonundaki oyuncuların eksikliklerinden dolayı farklı bir yapılanma ile sahaya çıktı, Galatasaray.

Leo Franco vardı kalede. Savunmanın merkezinde Gökhan Zan ile Servet Çetin, kanatlarında Sabri Sarıoğlu ve Hakan Balta. Orta sahadaki üçlü, son haftaların görüntüsüne benzer şekilde devam ediyordu. Mehmet Topal, yine iki stoper hemen önünde –bir üçgenin tepe noktası gibi- pozisyon almıştı. İki stoper ve Topal’ın önündeki iki oyuncuyu bir çarpı (X) olarak düşündüğümüzde; Topal’ın solunda kalan üst köşede Ayhan Akman, sağındaki alt köşede ise Mustafa Sarp vardı. Forvet merkezinde Shabani Nonda, her iki kanatta ise Elano Blumer ve Harry Kewell.

Maç öncesindeki kura atışını, muhtemelen, Ayhan Akman kazanamamıştı. Zira; Galatasaray, ilk yarılarda Eski Açık tarafına doğru hücum etme hakkını talep ediyordu her zaman. Top, Galatasaray’da kaldı. Ama bu durum, farklı bir ayrıntıyı ortaya çıkardı. Santrada Shabani Nonda’nın yanında Ayhan Akman vardı. Rijkaard, kendi sistemi ile ilgili konuşurken bir başlıktan bahsediyor sürekli (‘’Tercümede Kaybolma’’ olmaması adına orijinal şeklinde verelim): ‘’You have to see how the opponents are playing, but it’s important for me always to follow the Dutch tradition: create an extra man, play with outside wingers who have the freedom to come inside and keep their positions on the field. But in international football right now, you cannot afford to be stubborn and play with just one system. You have to change things to create an advantage.’’

Kısaca şu. Rakiplerin nasıl oynadıklarını görmek zorundasınız; ama Rijkaard için önemli olan, her zaman Hollanda futbol geleneklerine sahip çıkmak. ‘’Extra man’’, tüm bunlar içerisinde özel olarak incelenmeli. Sezon başından beri Galatasaray, her maçta orta sahadan bir oyuncusunu hücuma göndermeyi deniyor. Bu, sezonun ilk bölümünde, Arda Turan ile vücut bulmuştu. Arda’nın baskın hücum karakteri, Galatasaray’ın zaman zaman 4-2-4 şeklinde sahaya yayılmasını sağlıyor ve bazı çevrelerce takımın 4-2-3-1 oynadığı yanılsamasını ortaya çıkarıyordu. Oysa; ‘’üç savaşkan orta saha oyuncusu’’ ile mücadele ettiği Sivasspor maçında da Galatasaray, hücuma Mustafa Sarp’ı göndererek sürpriz gol pozisyonları içerisine girmeyi başarmıştı. ‘’Üçlü orta saha’’ değildi belki de, fark yaratan.



Galatasaray adına Manisaspor karşılaşması özelindeki iki yenilik, Rijkaard’ın bahsettiği o stil üzerinde oluştu aslına bakılırsa.

Mustafa Sarp, İstanbul’daki Sivasspor maçının yıldızıydı kesinlikle. Ekstra güç sağladığı için. 3-0 kaybedilen Ankaragücü karşılaşmasından sonra Rijkaard, orta sahadan üçüncü adam olarak Ayhan Akman ve Elano Blumer’i görevlendirdiklerini söylemişti. Ve bir gerçek ki; iki oyuncu da o gün Rijkaard’ın istediklerini takıma verememişlerdi. Ayhan Akman, dün akşam santradaydı. Ve bu bir sinyaldi. İlk yarıda Galatasaray’ın hücumundaki sürpriz isim, hep Ayhan oldu. Ancak bu bölgede oldukça yetersiz kaldı, Ayhan. Gol pozisyonu içerisine girememiş olabilir. Bu anlamda, ‘’gol kaçırdı’’ denilebilecek anlar da yaşanmadı; ama hamle eksikleri net şekilde görüldü. Dolayısıyla; ‘’potansiyel’’ pozisyonlar, gerçeğe dönüşemeden yok oldu.

İkinci farklılık, hücum hattında yaşandı. Rijkaard’ın 2000 yılında -henüz Hollanda Milli Takımı’nın bile başına geçmeden evvel- ağzından dökülen yukarıdaki sözler, Galatasaray’da vücut buldu bu sezon çoğu zaman. Kader Keita, Milan Baros ve Harry Kewell’dan oluşan hücum üçlüsü, söz konusu deney için gerçekten biçilmez kaftan. Hepsinin rolü belli. Forvetteki bu yapılanmada Kewell, kendisini geri atarak sol kanattan gönderdiği ters toplarla Kader Keita’yı Milan Baros’un yanında ikinci forvet konumuna getiriyordu. Keita’nın hızını kullanması için iyi bir formül bu. Tamamlayıcı forvet bir bakıma. Ya da ‘’deep-lying.’’ Kewell’ın bakış açısını genişletmek adına kendisini birkaç adım geri aldığı anlarda boş alanlara Arda Turan’ın girmesi de ‘’extra man’’ mantalitesinin gerçekleşmesi. Dün akşam, hiçbiri yapılamadı bunların. Ve nedenleri vardı elbet.

Elano Blumer, Shabani Nonda ve Harry Kewell. Galatasaray’ın en uçtaki üçlüsü için ideal isimler değiller. Birliktelik anlamında en azından. Tabii arkada Arda Turan’ın yerine bulunan Ayhan Akman’ı da katmak lazım işin içine. Özellikle de Elano’nun ‘’sağ açık’’ olarak oynaması, Galatasaray’daki kariyeri için ciddi tehlike. Brezilyalı, Manisaspor karşısında yalnızca kendi futbol karakteri ile var olabildi bu bölgede. Elano ve Kewell’dan oluşan kanat rotasyonunda Elano, ters toplarla Kewell’ı ‘’ikinci forvet’’ yapabilirdi. Kendisini geri atan Elano oldu bu anlamda. 10. ve 20. dakikada iki de güzel organizasyon çıktı ortaya. Ama o kadar. Elano için en uygun bölge, o bahsettiğimiz ‘’orta sahadan hücuma destek veren ekstra adam’’ olarak oynayabileceği yer. Sabri ile uyumu ise, Keita’nınkinden farklı oldu. Sabri, ilk yarıda tüm koşularının karşılığını aldı Elano’dan.



38. dakikada Shabani Nonda ve Harry Kewell ortalığından bir gol kazandı, Galatasaray.

Güzel de bir gol oldu. İkinci yarı öncesi, tam zamanında gelmişti üstelik. 46 ila 60. dakika arasında gelecek bir gol ile üç puan yolunda dev bir adım atılabilirdi. Galatasaray, bu bölümde Kewell ve Nonda üzerinden iki defa gole çok yaklaştı. İkinci yarının başındaki hamle, Mustafa Sarp ve Ayhan Akman arasında yaşanan rol değişikliği oldu. 15 dakikalık ilk etabın bitimi ile birlikte de Ayhan yerini Tobias Linderoth’a bıraktı. Böylece; Sarp’ın görev yeri, daha da netleşti.

Galatasaray adına bir diğer sıkıntı, söz konusu sürecin ardından ortaya çıktı. Maçın durduğu anlarda birkaç oyuncu birden ‘’açma-germe’’ çalışmaları yapıyorlardı. Liglere verilen ara, belli ki yaramamıştı takıma. Bu arada Manisaspor, Kadıköy’deki Fenerbahçe maçında olduğu gibi, rakibinin üzerine geliyordu. O akşam bir şeyi çok iyi yapmışlardı. Sürekli paslaşarak, son çizgiye kadar iniyorlardı. Ergin Keleş, Joshua Simpson, Nizamettin Çalışkan ve Mehmet Nas ile. Dün gece –genel itibari ile- oldukça formsuz gözüken Hakan Balta’nın kanadını çok iyi işledi, Manisaspor. 71’de Galatasaray’da Elano, yerini Kader Keita’ya bıraktı. Bitime kısa süre kala yenilen gol sonrasında ise Linderoth ile son bulan harika bir hücum yaptı, Galatasaray. Ama olmadı.

Manisaspor maçındaki bitkin görüntüsüne rağmen sekiz adet net gol pozisyonu yakaladı, Galatasaray. Ki, sezon başından beri bu alandaki en iyi ikinci sayı. (Kasımpaşa maçında 11 ve Denizlispor karşılaşmasında yine –olumlu veya olumsuz sonuç alınan- 8 pozisyona girmişti Galatasaray.) Manisaspor karşısında kaybedilen iki puan, Galatasaray’ın –bu hafta için- lider olmasını engelledi. Cuma akşamı oynanacak Bursaspor maçı, Galatasaray için hayati bir önem kazandı artık. Daha doğrusu, önemi bir kat daha arttı.

Beşiktaş’ın da resmin içerisine girmesi ile birlikte TSL’de ilk yarının son dört haftası, iyice değer kazandı. Bu bölümde hata yapmayacak olan takım, sezon bitiminde buralara geri dönerken yüzünde bir tebessüm bırakabilir.

20 Kasım 2009 Cuma

Futbol ve Bir Kültür Olarak Taraftarlık



Futbola tutku ile bağlı olan her insanın ortak bir noktası vardır.

Daha önce televizyondan izlediğiniz, radyodan takip ettiğiniz ya da yalnızca dergilerde gördüğünüz o stadyuma gideceksinizdir. İçeri girersiniz, geçersiniz merdivenleri. Dayanılmaz bir istek vardır içinizde. Önünüzdeki basamakların bir an evvel bitmesini istersiniz. Bir ömür gibidir. Ama en sonunda aşarsınız tüm engelleri. Ve o eşsiz yeşil renk karşılar sizi. Cennette sanırsınız kendinizi, kim bilir. Müthiş bir duygudur. İlk heyecanı yaşayan herkes tadını almıştır bu hissin. Her yeni sezon öncesi tekrarlanır. Ama aslında dahası vardır.

Binlerce kişi ile berabersiniz artık. Nasıl davranacağınızı bilemezsiniz. O an, yanınızdaki insanlarla ortak bir dileğiniz olur. Takımınız sahaya çıkar. Tek bir ağızdan bağırır herkes. Doksan dakika, yirmi iki kişi, tek bir top... Ve evet. Tek bir amaç: O küçücük meşin yuvarlağın 7,32 metreye 2,44 metrelik dikdörtgenin bir bölgesinde kendisine yer bulmasını beklemek. İsteğiniz gerçekleştiği anda ise, dünyanın en mutlu insanı olursunuz. Yalnızca bir an. Az önce tek ses olduğunuz insanlarla birlikte yaşarsınız sevincinizi. Günlük yaşamınızda asla bir araya gelemeyeceğiniz, ortak noktada buluşamayacağınız kişilerle belki de. Ama işte o an. Sadece yaşanır. Neticede; taraftarlık, bir duygu işidir.

Futbolun kendisine has güzelliklerinin en saf yaşandığı dönem olarak gösterilebilir, 19. yüzyıl.

Tamamen doğallık üzerinedir, taraftarlık. Komşu mahallelerin rekabetinden doğan futbol kulüpleri vardır o zamanlar. Özellikle de futbolun beşiği İngiltere'de. Tahtadan yapılan kale direklerinin arkasında sevinen onlarca taraftar görmek mümkündür, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın hemen başında. İngiliz Futbolu'nun karakteristiği olmuştur o görüntüler. Bu yüzden, hâlâ, son dakikaya 6-0 geride giren takımlarının attığı tek gole olağandışı bir reaksiyon verebilir Everton taraftarı. Goodison Park, skor 1-6 olduğunda bayram yerine dönebilir. Ve yalnızca üç gün sonra yine tıka basa dolu olabilir. Evet, bu atalardan kalan miras biraz da.

Birlikte sevinmek, beraber üzülmek... Futbol, taraftarlar ile var olan bir oyun. Ve bu sporun gelişim süresi içerisinde insanların bir araya gelmesi, tüm duygularını paylaşmalarından daha doğal bir sonuç olamaz. Ki varılan noktada ortaya taraftar grupları çıkar. Şu an hâlâ tribünlerde olan en eski oluşum, 1950 yılında kurulan Torcida Split grubu. Şimdilerde Hırvatistan Ligi'nde mücadele eden Hajduk Split'in taraftarları, Ultras akımının öncüsü olmuşlardır Eski Yugoslavya'daki bu hareketleri ile. Torcida Split'in açtığı yoldan ilerleyen İtalyanlar, 1960'lı yılların sonundan itibaren taraftar gruplarının yoğun artışına katkıda bulunuyorlardı. Ancak ne var ki; devam eden yıllarda taraftarlık kavramının yanlış yorumlanması, futbolun en büyük sorunu olan holiganizmi ortaya çıkaracaktı.

Kendilerini Ultras olarak adlandırılan gruplar, günümüzde, genel bir çekirdek etrafındaki küçük başlıklar ile ayrılıyorlar birbirlerinden.

Politik bakış açıları, arkadaşlıklar veya yalnızca bulundukları bir bölge. Ama tamamını dört ana özellik üzerinden değerlendirmek mümkün.

• Sonuç, ne olursa olsun; 90 dakika boyunca asla susmazlar.
• Bir maç süresi içerisinde asla oturmazlar.
• Maddî karşılığı veya uzaklıklığı ne olursa olsun; sezon boyunca gidebildikleri kadar maça iştirak ederler.
• Grup olarak bulundukları lokasyona bağlılık duyarlar. ''Curva'' ve ''Kop'' en yaygın olanlarıdır.

Son maddeden devam edebiliriz bu noktada. Curva, özellikle İtalya'daki stadyumların kale arkalarında bulunan taraftar gruplarının kullandıkları bir isim. Tribünlerin kavisli olması nedeni ile bu adla anılan oluşumların kendi içerisinde de ilgi çekici hikâyeler mevcut.



Roma'nın İki Ayrı Kutbu: Curva Nord ve Curva Sud

Curva geleneğinin merkezi İtalya'nın başkenti Roma'da iki dev kulüp: Associazione Sportiva Roma ve Societa Sportiva Lazio.

Tarihin derinliklerinden bugünlere dek uzanan bir rekabettir, AS Roma ve SS Lazio arasındaki. 1900 yılında bir atletizm kulübü olarak spor dünyasına giriş yapan SS Lazio, 1903 yılında ilk futbol maçını yaptıktan 24 yıl sonra, dönemin devlet yönetimi tarafından Roma'daki diğer tüm kulüplerle birleştirilmeye ve AS Roma ismini almaya zorlanır. Üç kulüp, Mussolini Hükümeti'nin isteğini yerine getirir. (Roman FC, SS Alba-Audace, Fortitudo-Pro Roma.) Ve 1927 senesinde AS Roma çatısı altında toplanır. SS Lazio ise, mücadelesini tek başına sürdürmeye karar verir. Nihayet; yıllar içerisinde ''Derbi Della Capitale'', İtalya'nın bir numaralı rekabeti hâline gelir.

II. Dünya Savaşı'ndan, sağ-sol çatışmasına; Mussolini'den, ırkçılığa...

AS Roma ile SS Lazio taraftarları, asla ortak bir noktada buluşamazlar. Bu tartışmalara, Roma'daki ''ilk kulüp'' olma başlığını da ekleyebiliriz aslında. SS Lazio, 1900 yılında kurulması itibari ile Roma kentinin en eski spor kulübüdür. Ama SS Lazio'nun başlarda yalnızca atletizm branşında yer alması, AS Roma taraftarlarının elini güçlendirir. 1927 yılında AS Roma ismi altında toplanan üç kulüpten biri olan Roman FC, 1903 senesinde kurulduğu için AS Roma taraftarları, kendilerinin ilk futbol kulübü olduklarını ve dolayısıyla Roma'nın asıl sahipleri konumunda bulunduklarını iddia ederler.

İki ayrı cephenin aynı yerde oldukları tek bir nokta vardır: Roma Olimpiyat Stadı.

Rekabetin tarihî gelişimi incelendiğinde, ne denli büyük bir çekişmenin yaşandığı görülebilir. Gerçekten de AS Roma ile SS Lazio taraftarlarının bir araya gelme fikri, hiç mantıklı değil. Bu anlamda; Olimpiyat Stadı'nın birlikte kullanılması, büyük bir tezat aslında. Ama iki takım taraftarlarının söz konusu duruma bir çözümleri var. Olimpiyat Stadı'ndaki Kuzey Tribünü (Curva Nord), SS Lazio'ya ait. Güney Tribünü (Curva Sud) ise, AS Roma'nın. AS Roma taraftarları için Kuzey Tribünü, yasaklı bölgedir. Aynı durum SS Lazio taraftarları özelinde Güney Tribünü için geçerli olur. İki tarafın destekçileri, farklı yollardan girerler Olimpiyat Stadı'na. Ve asla görmezler birbirlerini. Böylesine ilgi çekicidir, İtalya'dan çıkan Curva geleneğinin öyküsü.

Milano'nun iki temsilcisi AC Milan ve FC Internazionale arasındaki paylaşım da benzer şekilde gerçekleşir (Curva Nord - FC Internazionale ve Curva Sud - AC Milan). Ama hiç kuşku yok ki; Roma'daki kadar şiddetli değildir, Milano Derbisi.



Spion Kop: Liverpool ile Özdeşleşen Gelenek

Spion Kop veya kısaca Kop, özellikle Ada Futbolu'ndaki stadyumların kale arkalarında yer alan tribünlerine verilen bir isimdir. Bu bölgede, takımların en ateşli taraftarları oturur ve yüksek seviyede ses çıkararak sahadaki oyunculara sürekli destek olurlar.

İngiltere'de ''Kop'' adı ile anılan ilk tribün için 1904 yılına dek uzanmamız gerekiyor. Woolwich Arsenal'in maçlarını oynadığı Manor Ground'ın yeni yapılan tribünündeki taraftarların görüntüsü, bir yerel gazeteci tarafından, II. Boer Savaşı esnasında Güney Afrika'daki Spion Kop Dağı'nın tepesinde bulunan askerlerin siluetine benzetilir. Bu anlamda; ''Kop'', ilk olarak Arsenal kulübü ile anılabilir. Ancak ''Kop'', Liverpool FC ile özdeşleşmiştir. Nedenleri var elbette.

Liverpool'un 1906 yılında Lancashire Ligi'nde kazandığı ikinci şampiyonluğun ardından, Anfield'ın Walton Breck Road tarafına yeni bir tribün yapılır. İnşa işleminin tamamlanması ile birlikte ortaya çıkan görüntü ise, Liverpool Daily Post gazetesinin spor editörü Ernest Edward tarafından ''Spion Kop'' adı ile tasvir edilir. Göndermenin adresi bellidir tabii. 1900 yılındaki II. Boer Savaşı'nda Spion Kop Dağı'nın zirvesini eline geçirmek isteyen İngiliz ordusundan 300'ün üzerinde asker, çarpışma sırasında hayatını kaybeder. Ve bunlardan çoğu bir liman şehri olan Liverpool'dan savaşa katılan gençlerdir. Biraz da bu yüzden; Liverpool taraftarları tarafından biraz daha fazla sahiplenir, ''Kop''.

Liverpool'un evi Anfield, zaman içerisinde bazı değişimlere uğrasa da; Kop, tüm yüzyıl boyunca İngiltere'nin en fazla seyirci kapasiteli ''Kop Tribünü'' olmayı başarmıştır. 1982 senesinde Anfield Road'un giriş kapılarından biri, Liverpool'un efsanevî İskoç menajeri Bill Shankly'nin anısına ''Bill Shankly Gates'' ismi ile hizmete açılır. Kapının üzerinde bir de slogan vardır: ''You Will Never Walk Alone.'' Yani, ''Asla Yalnız Yürümeyeceksin!'' Bu söz, Liverpool taraftarlarının kendini ifade etme şeklidir. Mersey'nin Kızıl Yakası ile özdeşleşmiştir, Liverpoollu bir grup olan Gerry & the Pacemakers'ın Ekim 1963 çıkışlı şarkısının sözleri.

Öyle ki; şimdilerde Galatasaray forması ile ülkemizde top koşturan Harry Kewell, ''Liverpool'da iken Kop Tribünü, 'You Will Never Walk Alone'u söylediğinde, tüylerim ürperirdi.'' diyor Anfield Road günlerini anlatırken. Ama yalnızca Kewell değil, Kop Tribünü'nün ihtişamı ve Liverpool sevgisinden etkilenen.



Anfield Road, Kop: Köklerine Sadık Kalarak Büyüyen Bir Tribün

Liverpool'un Kop Tribünü, dünyadaki diğer tüm örneklerinden tamamen farklı karakteristiklere sahip. 19. Yüzyıl'daki saf futbol sevgisini hâlâ içerisinde barındıran, takımı ile maçı yaşayan, rakip oyunculara son derece zeki espriler ile takılan ve gerektiğinde onlara haklarını da veren bir taraftar topluluğu yer alıyor, Kop Tribünü'nde.

Bazı ünlü futbol figürlerinin Kop ile ilgili anıları ile devam edebiliriz bu noktada.

''Yaklaşık sekiz yıldır tanıdığım Runar isminde Norveçli bir arkadaşım vardı. Yılını tam olarak hatırlamıyorum; ama Eski Kop'taydı sanırım, Tottenham Hotspur ile oynuyorduk. İlk golü onlar atsalar da maçı 6-2 kazanmıştık. Runar, daha önce Kop'a hiç gelmemişti. İlk defa aramızda bulunuyordu. O'na birer şapka ve atkı alıp, kırmızı ekoseli bir bayrak verdik. 'Bizimle Kop'a gel. Gol attığımızda ise endişelenme. Her zaman, nerede isen orada kalırsın.' Önce beraberliği yakaladık. Ardından ikinci gol geldi...''

''...Gol sonrası, büyük bir karmaşa yaşandı. İnsanlar, Liverpool'un galibiyet golünü akın hâlinde kutluyorlardı. Ve biraz önce yanımda duran Runar, gözden kaybolmuştu. Arkadaşım Chris ile birbirimize baktık ve hemen bağırmaya başladık. 'Runar, Runar!' Sonrasında; Kop'un bizim bulunduğumuz bölümündeki kalabalık, 'Runar, Runar' diye tempo tuttu. Bir süre sonra; Runar, yaklaşık 10 basamak aşağıdan, yanımıza doğru gelecekti. Yemin ederim ki; adamın iki gözü, farklı yönlere bakıyordu. Bayrağı, atkısı ve kafasındaki şapka, artık yoktu. Gördüğüm manzaradan dolayı endişelenmiştim. Ve kendisine bakarak, 'İyi misin?' diye sordum. O da karşılık verdi: 'Aman Tanrım! Bu inanılmaz bir şey, harika!' Gerçekten de öyleydi.''

Bir Liverpool taraftarı olan Pete ''Kopite'' Sampara, Norveçli arkadaşı ile olan anısını bu şekilde anlatıyordu.

’’Futbolun En Kızıl Efsanesi’’ Liverpool'un unutulmaz 7 numarası Kevin Keegan ise, Kop Tribünü için şu sözleri kullanıyordu geçtiğimiz yıllardaki bir söyleşisinde: ''Tek korkum, Kop'un önünde -müsait pozisyonda iken- bir gol kaçırmaktı. Böyle bir şey olsaydı, üzüntümden herhalde ölürdüm. Onlar, 'You Will Never Walk Alone'u söylemeye başladıklarında; gözlerimden yaşlar süzülürdü. Liverpool kariyerim boyunca saha içerisinde, maçlar devam ederken, gerçek anlamda duygulanarak ağladığım çok olmuştur.''

Kop, Liverpool için son derece önemli bir olgu. Oyuncular, aldıkları sonuçlar ne olursa olsun, arkalarında kendilerine her zaman destek olan bir gücün varlığını bilerek hareket edebiliyorlar. Ama bu, Anfield Road'daki Kop Tribünü'nü diğerlerinden ayrı kılan özelliklerden yalnızca biri. ''Kopites'', yeri geldiğinde rakip oyunculara da haklarını teslim ediyorlar. Ki bu paralelde yer alan en net örnek olarak, Stoke City ve İngiltere Milli Takımı'nın efsanevî kalecisi Gordon Banks'in yaşadıkları gösterilebilir.



İngiltere'nin FIFA Dünya Kupası'ndaki tek şampiyonluğunu kazandığı 1966 yılı kadrosunda yer alan isimlerden olan Banks'in kariyerinde Liverpool'un ayrı bir yeri bulunuyor.

21 Ekim 1972 günü Liverpool ve Stoke City, Anfield Road'da birbirlerine rakip olduklarında Banks, deplasman ekibinin kalesini koruyordu. Ian Callaghan'ın 90. dakikadaki golü, Liverpool'a 2-1'lik galibiyeti getirmişti. Skor, sezon sonunda şampiyonluğa ulaşacak olan Liverpool adına sürpriz değildi. Cumartesi günü oynanan bu karşılaşmanın ardından Pazar günü, Stoke City fizyoterapisti ile takım antrenmanından evine dönmekte olan Banks, kullandığı otomobilin kontrolünü kaybederek şarampole yuvarlanıyordu.

Yakın tarihte; 20. Yüzyıl’ın en başarılı ikinci kalecisi seçilen Banks, bu kazanın ardından sağ gözündeki görme yeteneğini kaybedecekti. Dolayısıyla; Ekim 1972'deki karşılaşma, Anfield Road'daki son maçı olmuştu. Ancak, ironik bir şekilde, 1973-74 Sezonu'nda Stoke City'nin ligdeki ilk maçı, yine Anfield Road'da Liverpool'a karşıydı. Banks, artık Stoke City'nin teknik ekibinde bulunuyordu. Ama Liverpool menajeri Bill Shankly'nin özel misafiri olarak karşılaşmaya davet edilmişti. Liverpool taraftarları, maç öncesi Gordon Banks için özel bir tören hazırlıyorlardı. Bill Shankly ise, Gordon Banks'e bir Liverpool atkısı vermiş ve o atkıyı boynuna dolayan Banks ile beraber Liverpool taraftarlarının önünde bir tur atmıştı.

O gün oldukça duygusal anlar yaşayan Banks, Liverpool taraftarlarına duyduğu minneti, ''Tabii ki, kendi takımlarının kazanmasını çok istiyorlar. Ancak bu durum, rakiplerin haklarını verme konusunda onları asla sınırlandırmıyor. Eğer; özel bir şey ya da iyi bir gol görürlerse, ona her zaman alkışlarla karşılık verirler.'' sözleri ile gösterecekti.

Taraftarlık, biraz da böyle bir his belki de. Futbola taraftarlık tabii.



AFC Wimbledon & FC United of Manchester: Tribündekilerin Onurlu Direnişleri

ABD'li iki işadamı George Gillett ve Tom Hicks, 6 Şubat 2007 tarihinde Liverpool'un hisselerinin bir kısmını başkan Davis Moores’tan, 218,9 milyon pound karşılığında satın aldılar.

Gillett ile Hicks arasındaki anlaşmazlıklar, Liverpool taraftarlarının ABD'li sahiplere vermedikleri güven oyu ve diğer sorunlar, iki yıllık süre içerisinde daima gündemde kaldı. Tüm gelişmelerin ardından; Liverpool'un Dubai International Capital'e satılacağı dedikoduları ayyuka çıktı. DIC, Liverpool'u Gillett & Hicks öncesinde de satın almak istemişti. Ama olmadı. Bu noktada devreye başka bir ortaklık girdi. Liverpool'un satışına şiddetle karşı çıkan taraftarlar, “Share Liverpool” adlı bir grup kuruyorlardı. Liderliğini Liverpool Üniversitesi’nde futbol endüstrisi üzerine dersler veren Rogan Taylor'ın yaptığı grubun planına göre; 100.000 taraftar 5.000 euro ödeyecek ve toplamda 500 milyon euro ile kulüp satın alınacaktı. Ancak ABD'liler satışı gerçekleştirmeyince, bu oluşum da -şimdilik- ertelenmiş oldu.

Yine de; Liverpool taraftarlarının girişimlerini uygulamaya dökenler vardı geçtiğimiz yıllarda. Hikâyenin anlam kazanabilmesi adına 1889 yılından bakmamız gerekiyor bugünlere.

Londra'nın güneyinde Wimbledon Old Centrals adında bir takım kuruluyor o sene. 1905 yılında ''Old Centrals'' ekini atarak Wimbledon ismini alan kulüp, 1970'lerin sonu ve 1980'lerin başında profesyonel seviyede boy göstermeden evvel, uzun süre amatör liglerde mücadele ediyor. 1984 yılında ise, 3. Lig'e çıkıyor ve burada başarısını devam ettirerek kendisini 2. Lig'de buluyor bir anda. 2. Lig'deki ilk senede elde edilen 12. sıranın hemen ardından gelen sezon, yeni bir dönemin başladığını müjdeliyor sarı mavili takım adına. Nihayet; 1986-87 Sezonu'nda, şimdilerde Premier League olarak bilinen, 1. Lig'e yükseliyor Wimbledon.



Bir peri masalı adeta. 1988 Federasyon Kupası Finali ile ölümsüzleşebilecek bir masal hem de.

98.203 kişi vardı 14 Mayıs 1988 günü, İngiltere'nin dünyaca ünlü Wembley Stadı'nda. Wimbledon, Efsane Liverpool'un rakibi olacaktı. Tarihindeki ilk büyük kupayı kazanmak için sahaya çıkıyordu, Güney Londra temsilcisi. Karşılaşmanın 37. dakikasında Dennis Wise'ın ortasına yaptığı kafa vuruşu ile anlam kazandıran Lawrie Sanchez, takımını öne geçirdiğinde herkes için farklı bir yol çiziliyordu artık. Liverpool'un maç içerisindeki en ciddi şansı, John Aldridge'in kullandığı penaltı vuruşunun Wimbledon kalecisi Dave Beasant'ın ellerinde erimesi ile değerlendirilememişti. Aldridge, Federasyon Kupası Finalleri Tarihi'nde bir penaltı vuruşundan yararlanamayan ilk isim olurken; Dave Beasant, maç sonunda Wimbledon Kaptanı olarak Kupa'yı havaya kaldırıyordu. Wimbledon FC, adını altını harflerle kazımıştı artık tarihe.

Türkiye'nin Wimbledon FC ile tanışması, 1995 Intertoto Kupası'ndaki Bursaspor eşleşmesi ile olmuş ve Mususi'li, Balic'li, Ercüment'li Bursaspor, Londra'dan 4-0’lık galibiyetle dönmeyi başarmıştı. Daha sonra; ekonomik krizler Wimbledon'ın belini bükmeye başladı. 1992-93 Sezonu'nda kurucu üyelerinden biri olduğu ve sürekli ilk 10 içerisinde yer aldığı Premier League'de sıkıntılı sezonlar yaşadı, Güney Londra ekibi. Nihayet; 1999-2000 Sezonu'nda Premier League'den düşen Wimbledon'ın sahipleri, 2002 senesinde kulübü Wimbledon'dan 90 km. uzaklıktaki Milton Keys'e taşıma kararı alıyorlardı. Tüm işlemler tamamlanmıştı. Ama Wimbledon taraftarları, bu ayrılışı kabullenemiyorlardı. Bir fikir birliğine vardılar. Ve Wimbledon FC'nin taraftar temsilcileri, AFC Wimbledon projesini hayata geçirdiler. 2003 yılında Milton Keys Dons ismi alıp renklerini değiştiren Wimbledon FC yerine, AFC Wimbledon vardı artık.



Yarı profesyonel olarak yeni hayatına başlayan AFC Wimbledon'da taraftara ait hisselerin %25'i stat sahibi olmak için halka açılarak Kingsmeadow Stadı, "The Fan's Stadium"a geçildi. Ve yedi sezonda dört aşama birden atladı, AFC Wimbledon. 2009-10 Sezonu'nda Conference National'da, İngiltere Lig Sistemi'nin altıncı seviyesinde, mücadele ediyorlar. 7-19 yaş aralığında 21 ayrı takımı var AFC Wimbledon'ın. Ama 2002 yılından bu yana başarmış oldukları, ne bir Kupa, ne de 78 maçlık yenilmezlik serisi ile değerlendirilebilir. AFC Wimbledon, bir yol açtı. Kendilerinden sonra gelenlere örnek oldu.

2005 yılında İngiliz devi Manchester United'ın hisselerinin %98'lik bölümü ABD'li milyarder Malcolm Glazer'e satılınca, Old Trafford'da da benzer bir tablo çıktı ortaya. Wimbledon'daki kadar kesin bir dönüş olmasa da; Manchester United taraftarlarının bir bölümü, bu şaibeli satışa tepki göstererek FC United of Manchester takımını kurmaya karar verdiler. Mücadelesine İngiltere Futbol Sistemi'nin 10. seviyesinden başlayan kulüp, ilk üç senesinin tamamında bir üst lige yükselmeyi başardı. Şu an; Northern Premier League Premier Division, yani 7. Lig'de, FC United of Manchester.

25 Temmuz 2009 günü, AFC Wimbledon ile FC United of Manchester United, 2002 yılından bu yana düzenlenen Supporters Direct Cup mücadelesinde karşılaştılar. Tecrübeli AFC Wimbledon, The Fans Stadium'da 2-1 kazanarak Kupa'nın sahibi oldu. Tüm dünyanın üzerine konuştuğu küçük meşin yuvarlağın 7,32 metreye 2,44 metrelik dikdörtgenin bir bölgesinde kendisine yer bulması, belki hiçbir vakit, o günkü kadar değerli olmamıştı. Ülkemizde taraftarların kulüpler için ne anlama geldiği sorgulanır zaman zaman.

Evet, kulüplerinin tam kalbindedirler taraftarlar. AFC Wimbledon ve FC United of Manchester'ın gösterdiği, Kop'un yıllardır kanıtlamayı sürdürdüğü gibi. Günün birinde biz de anlayacağız bu gerçeği. Ve şimdilerde hasretle bekliyoruz o günü.

* Bu yazı, ilk defa Roadlife adlı derginin Kasım ayı sayısında yayımlanmıştır.