28 Aralık 2009 Pazartesi

2000-09 NBA: En Başarılı Organizasyon?



Perşembe gecesi itibariyle sona erecek olan 2009 yılı ile birlikte, 10 yıllık bir dönem daha tamamlanıyor.

Konu üzerine, geçtiğimiz haftalarda, ESPN NBA yazarı Marc Stein’ın, ‘’Weekend Dime’’ adlı köşesinde 10 ayrı başlıkta son 10 yıllık dilimlerin unutulmaz isimleri, takımları, şutları ve maçları hakkında keyifli yazılar yayımlandı. İki başlık üzerinden ilerlemek mümkün ilk anda. ‘’NBA’de son 10 yılın en başarılı organizasyonu’’ ve ‘’NBA’de son 10 yılın en iyi takımı’’, bu anlamda yapılacak en doğru iki tercih olmalı. İlkinden başlayalım. Soru aşağıda –ki bir süre de yandaki anket sekmesinde yer alacak. Şıklar konusunda ise, muhtemelen herhangi bir anlaşmazlık yaşanmayacaktır.

- NBA’de son 10 yılın en başarılı organizasyonu hangisidir?

• Los Angeles Lakers
• San Antonio Spurs

ESPN’de Marc Stein, birinci soruda ‘’San Antonio Spurs’’ seçeneğini işaretliyor. Verdiği ayrıntılar, dikkate değer hakikaten. Ama önce saha içinden başlamak lazım.

1999 yılından sonra 2003, 2005 ve 2007 senesinde NBA Şampiyonluğu yaşadı, San Antonio Spurs. Üstelik; 21. yüzyıldaki her sezon sonunda Playofflar’a kalmayı başardı. Dahası var. Tüm bunları gerçekleştirirken, 1999-2000 Sezonu’ndan itibaren elde ettiği normal sezon dereceleri şu şekilde oldu: 53-29, 58-24, 58-24, 60-22, 57-25, 59-23, 63-19, 58-24, 56-26 ve 54-28. Dikkatinizi çekmiştir. 53 galibiyet sınırının altına hiç düşmedi, Popovich’in takımı. Hatta ilk ve son sezon arasındaki sekansta hep 55+ üzerinde kaldı.

Organizasyon anlamında değerlendirildiğinde ise, daha da önemli sonuçlarla karşılaşmak mümkün olabilir. 1988 yılında şu anki Genel Menajer R.C. Buford ile Larry Brown’un antrenörlüğünde San Antonio Spurs’e katılan Gregg Popovich, saygıdeğer bir CV’ye sahip. Teksas ekibindeki kariyerinde, 1973’te asistanlığını yaptığı Hank Egan ile çalışan (Egan, Spurs’de Popovich’in yardımcılığını yaptı. Şimdilerde, bir dönem Popovich’in yardımcısı olarak Spurs’de çalışan Mike Brown’ın yönettiği Cavaliers’da asistanlık görevini yürütüyor) 60 yaşındaki tecrübeli koç, 1996 yılından bu yana birçok önemli ismi NBA’e kazandırdı. Yalnızca oyuncu olarak değil tabii.

2001 yılında 28. sıradan Tony Parker gibi bir değeri keşfeden ve daha sonra 2008 senesinde Seattle Supersonics Genel Menajeri iken Ray Allen’ı Boston Celtics’e göndererek yepyeni bir oluşumun içerisine giren Sam Presti, bir dönem R.C. Buford’un yardımcısı olarak San Antonio Spurs için çalışmıştı. 32 yaşındaki Presti’nin NBA’de geleceğin en önemli yöneticilerinden biri olması bekleniyor. Ve tabii en baştan yarattığı genç Oklahoma City Thunder takımı da aynı heyecan ile izleniyor. Popovich & Buford Okulu’nda eğitim gören bir diğer isim, şu an Portland Trail Blazers Genel Menajeri olan Kevin Pritchard. 2001 yılında ABA takımlarından Kansas City Knights takımını şampiyonluğa taşıyan Pritchard, daha sonra iki yıl boyunca Spurs için oyuncu izlemişti.

1990 ve 2000 yılları arasında oyuncu olarak Cleveland Cavaliers’a hizmet eden Danny Ferry, kariyerinin son bölümünde San Antonio Spurs forması giydi. 2002-03 NBA Şampiyonluğu’nda kenardan gelerek önemli şutlar atan ve kanıksamış olduğu bu rolle takımın başarısında payı bulunan Ferry, 2003 ila 2005 yıllarında kulüpte yöneticilik yaptı. 27 Haziran 2005 günü ise Cleveland Cavaliers, Danny Ferry ile beş yıllık bir kontrat imzaladı. Ferry, Cavs’in basketbol operasyonlarında son sözü söyleyen isim olacaktı. Oyunculuk kariyerinde beş NBA Şampiyonluğu bulunan Steve Kerr de, Gregg Popovich’in maksimum seviyede yararlandığı oyuncular arasında yerini aldı. 2003 NBA Finalleri’nin ardından emekliliğini açıkladı. 2007-08 Sezonu’ndan bu yana Phoenix Suns Genel Menajeri olarak görev yapıyor.



Sam Presti, Kevin Pritchard, Danny Ferry ve Steve Kerr. Şimdilerde, başarılı birer yönetici olan bu dört ismin de yolu 2000’li yıllarda San Antonio’dan geçti. Sadece onlar da değil.

Gregg Popovich, 1988 ve 1992 arasında Larry Brown’un yardımcılığı görevini üstlenmişti. Brown’dan çok şey öğrenmiş olmalıydı –ki antrenörünün 1990 yılındaki düğününde ‘’sağdıç’’ olarak yardımcılığına devam etti. Ama San Antonio Spurs’ün sahibi Red McCombs, 1992’de tüm teknik heyetin görevine son verince; Popovich, Golden State Warriors’a geçip Don Nelson’un asistanı oldu. Bu dönemde, Avery Johnson da, Popovich’i takip etti. Tıpkı 1994 yılında olduğu gibi. O yıl Spurs Genel Menajeri olarak göreve başlayan Popovich, 1996-97 Sezonu’nda takımın başına geçti. Sonrası malum.

Johnson, 1999 NBA Finalleri’nde New York Knicks’e karşı göstermiş olduğu performansla akıllara kazındı. 2003-04 Sezonu’nda, Popovich gibi, Nelson’un yardımcılığını yaptı. Dallas Mavericks için ‘’oyuncu-antrenör’’ görevini üstlendi. 2006’da ‘’Yılın Koçu’’ seçildi.

2000 yılında Gregg Popovich’in teknik ekibinde yer alan Mike Brown, 2008-09 Sezonu’nda ‘’Yılın Koçu’’ ödülünü kazanan bir diğer isim oldu. Cavaliers ile efsanevi bir normal sezon yaşayan Brown’un başarısında, Popovich’ten öğrendiği savunma tüyolarının önemli bir payı var. Ve bu kesin bir gerçek. Bu başlık altındaki son antrenör ise, Doc Rivers. O da oyunculuk kariyerinin son yılında ‘’bench’’ rolünü kanıksamış ve Popovich’e yakın oturmanın faydalarını kısa süre sonra görmeye başlamıştı. 1999-2000 Sezonu’nda Orlando Magic ile 41 galibiyet alan Rivers, takımını Playofflar’a taşıyamasa da ‘’Yılın Koçu’’ olmayı başardı. Toparlayalım. 2000 Doc Rivers, 2006 Johnson ve 2009 Mike Brown. 2000’lerde veya hemen öncesinde Popovich’in elinde ‘’büyüyen’’ üç basketbol figürü.

Los Angeles Lakers, 2000 ila 2009 arasında San Antonio Spurs’e rakip olabilecek tek organizasyon. 2000’lerin başındaki üç şampiyonluğun (2000, 2001, 2002) hemen ardından 2009’daki ile birlikte toplam 4 defa zirveye çıkmayı başardı, Phil Jackson’ın takımı. Yine de Shaq’in ayrılışı, takımın bir dönem Playofflar’dan uzak kalması ve en nihayetinde Spurs’ün yukarıda saydığımız yardımcı unsurları, Lakers’ın en azından ‘’organizasyon’’ anlamında bir adım daha geride kalmasına neden oluyor. Ama şurası kesin: Lakers, Spurs’e göre heyecan verici bir takım oldu çoğu zaman. Özellikle de 1999-00 ve 2000-01 takımları –ki onlar, takip eden yazının konusu olarak bir kenarda duracak.

Sorumuz belli. Yukarıda, kenarda duruyor hâlihazırda. ‘’Lakers lobisi’’ kuvvetli, ama antipatik Spurs’e de hakkı verilecektir.

Sırada: NBA’de Son 10 Yılın En İyi Takımı.

Galatasaray CC v Türk Telekom: 87-71



Galatasaray Cafe Crown’un Beko Basketbol Ligi’ndeki müthiş direnişi devam ediyor.

Ahmet Cömert Spor Salonu’nda Türk Telekom ile karşılaşan Galatasaray, seyircisiz oynama cezasının sona erdiği ilk maçta gösterdiği inanılmaz mücadele sayesinde 40 dakika boyunca oyunun içinde kaldı ve 87-71’lik skorla oldukça değerli bir galibiyet aldı.

Galatasaray Spor Kulübü, geçtiğimiz ay gün yüzüne çıkarılan büyük skandaldan kendisine önemli dersler edinmeyi bilmişti. Kesinlikle ‘savunma mekanizması’ girmemişti işin içerisine. Olayın tüm sorumluları, aynı gecenin sonunda cezalandırılırken; Basketbol Şube Sorumlusu Yiğit Şardan, yönetime istifasını sunmuştu. Peki, edinilen dersler nelerdi? Ya da gösterilen yollar? Hani o bahsettiğimiz, savunma mekanizması?

Şu: ‘’Ezeli rakiplerimizin neleri var. Bu öyle çok da abartılacak büyüklükte bir olay değil.’’ denilmeyecekti. Unutturulabilir miydi? Neden olmasın, çeşitli örnekler bile vardır belki. Galatasaray Cafe Crown, bu denli ciddi cezalar da almazdı o zaman. Ama doğru olan tercih edildi. Süreç, işlemeye bırakıldı. Gerekli yaptırımlar uygulandı. Bu arada, takım da, üzerine düşeni yaptı. ULEB Eurocup’ta zorlu bir grupta mücadele eden Galatasaray Cafe Crown, liderliğin önemli favorilerinden biri hâline geldi. BBL’de ise, bu olayın ardından oynadığı 7 maçın 5’ini kazandı. Gelinen noktada, birkaç tespit yapmak gerekir tabii.

Bir.

Galatasaray Cafe Crown’un antrenörleri Cem Akdağ ve Cihansever Yeşildağ, takımın mevcut görüntüsü ile ilgili dikkate alınması gereken sözler söylüyorlar. Beko Basketbol Ligi takımları, aynı anda en fazla 3 yabancı oyuncu tercihinde bulunabiliyorlar bilindiği gibi. Sezon başında farklı basketbol fikirlerine sahip bir teknik heyet tarafından oluşturulan Galatasaray Cafe Crown kadrosu da, bu strateji üzerine kuruldu. Bu kuraldan dolayı -tüm takımlar gibi- Galatasaray, önce yerli oyuncuların rotasyonunu ayarladı sezon başında. Ve Cem Akdağ’ın tespitine göre; beş numara, ‘’yerli’’ oyuncuya ayrıldı. Yani? Cemal Nalga. ‘’Yerli skorer’’ rolü ise, Tufan Ersöz’e gitti.

Yaşanılan talihsiz olayların ardından; Cemal Nalga, iki yıl hak mahrumiyeti cezası aldı. Tufan Ersöz ise, şu an için, 3 ay daha takımı ile birlikte olamayacak. Bu konuda, Cem Akdağ’a kesinlikle hak vermek gerekiyor. Takımın tüm kimyası bozuluyor. Tamamen kayboluyor sezon başındaki strateji. Bu oyuncuların yerine transfer yapmak da, en azından şu an için, pek kolay değil. Dahası, yabancıların konsantrasyonu. Onları tekrar oyunun içerisine çekebilmeniz için farklı çalışmalar yapmanız lazım. ALBA Berlin maçındaki görüntünün ardından teknik heyetin bu konuda sınıfı geçtiğini söylemek mümkün. Yerli oyuncuların ekstra katkıları ise, durumu daha mükemmel hâle getirecekti.

İki.

İki kilit oyuncunun yokluğu sonrası bir organizasyon değişikliğine gitmek durumunda kaldı, Galatasaray. Sezon başında farklı basketbol modeli ile oynamaya çalışan takıma böylesi bir hamle yapmak kolay değildi. Ama geçiş döneminde nispeten başarı sağlandı. Takımın bu dönemdeki en önemli eksiği, savunma ribaundlarındaki zaaf oldu. ‘’Yerli’’ oyuncuya ayrılan beş numara pozisyonu, ancak Fatih Solak gibi bir opsiyon ile doldurulabilirdi. Kepez Belediye’nin yaşadığı malî kriz ve Fatih’in Galatasaray sevgisi, transferin önünü açan nedenler oldu. Böylece Galatasaray’daki ikinci dönemine başladı, Fatih Solak. Hem de çok kritik bir anda.

İkinci tespit, bu noktada. Ama Fatih Solak özelinde değil. Skandal sonrasındaki ilk maç, Efes Pilsen karşısındaydı. 40 dakika, bir an evvel zamanın bitmesi istekleri geçildi. BBL’deki ilk galibiyet, Karşıyaka deplasmanında geldi. Ancak İzmir’de yıllar sonra kazanırken Galatasaray, rakibine ribaundlarda 42-38 mağlup oldu. Ve Karşıyaka, 42 ribaundundan 25’ini Galatasaray pota altından aldı. Kazanılan Darüşşafaka maçında yine 44-32 geride kalındı bu kategoride. Rakibe verilen hücum ribaundu sayısı, 17’ydi. ALBA Berlin karşısında ise, nihayet değişti söz konusu durum. 93-79 kazanan Galatasaray, rakibini 24 ribaund ile sınırladı. Toplam 35 ribaund aldı. Antalya BŞB, Galatasaray önünde yalnızca 4 hücüm ribaundu çekebilirken; Mersin BŞB’de bu sayı, 1 oldu. Ve bu maçların hepsini kazandı, Galatasaray. Türk Telekom karşılaşması öncesinde önemli bir ayrıntıydı bu.

Darüşşafaka CT 58:69 Galatasaray Cafe Crown
Galatasaray Cafe Crown 93:79 ALBA Berlin
Galatasaray Cafe Crown 78:72 Antalya BŞB
Mersin BŞB 90:92 Galatasaray Cafe Crown

Dört maçtır kazanıyordu, Galatasaray. Murat Özyer’in takımı Türk Telekom ise, Banvit ve Fenerbahçe Ülker’e kaybetmişti. En önemli skoreri Serkan Erdoğan’dan yoksundu ayrıca. Ama Galatasaray’ın eksiklerinin yanında, sözü bile edilmezdi belki de. Darius Washington kenarda başlayacaktı. Can Akın, Evren Büker, Simas Jasaitis, Radoslav Rancik ve Mike Wilkinson beşi ile sahadaydı, Galatasaray.

Türk Telekom’un ana düşüncesi, mutlaka rakip pota altını yoklamak olacaktı. Bu amaç doğrultusunda; Erwin Dudley, kullanıldı hemen. Boyalı alandan gelen iki basket, Telekom’un 4-0 öne fırlamasını sağladı. Ama Murat Kaya’nın ilk basketinin ardından Galatasaray fırtınası, esmeye başladı. Tabii mutlaka bir şanssızlığın daha olması lazımdı. Can Akın, parmağından sakatlandı henüz üçüncü dakikada. Ve tüm maçı kenarda geçirdi. Bu dakikada; takımın en parlak yerli performansını sergileyen Evren Büker sahne aldı. Galatasaray’ın 20-15 önde tamamladığı ilk çeyreği 13 sayı ile tamamladı. Yayın gerisinden bulduğu üç isabetin yanı sıra, savunmasıyla da takımı bir araya getiren isimlerden oldu.

Savunma demişken… Can Akın’ın sakatlığından sonra; ikinci çeyreğe Darius Washington ile başladı Galatasaray. 3+2 kuralı, Fatih Solak’ı rotasyona soktu. Fatih ise, beklentilerin üzerine çıkan harika bir oyun sergilemeye başladı. Hücumda tüm toplara hamle yaptı. Savunmada her şutu bozmaya çalıştı. İki pota altında da etkili oldu kısaca. Ve aslında takımın o geçiş sürecindeki en büyük yarasına merhem olmayı bildi. Üç hücum ribaundu aldı, bunlardan altı sayı çıkardı. Birinde Karem Abdul-Jabbar’ı hatırlattı. Devrenin son bölümünde Galatasaray lehine skor, 31-22’ye geldi. Ancak dış şutlarla ayakta kaldı, Türk Telekom. Demond Mallet, kendi çabaları ile skorda tuttu takımını. Söz konusu sekansta kenardan gelen Hüseyin Beşok’un desteği, farkı üçe indirdi: 31-28. Solak ve Washington, son hamleleri yaptılar. Galatasaray, soyunma odasına 36-31 ile önde gitti.

Üç.

ALBA Berlin maçına dönelim. 93-79’luk o galibiyet, hakikaten çok önemli. Grup liderliği, ULEB Eurocup’taki ilerleyenler turlar için. Bir skor dağılımına bakalım: Darius Washington (31), Mike Wilkinson (20), Simas Jasaitis (19), Radoslav Rancik (15). Rakip potaya gönderilen 93 sayıdan 85’inin yabancı oyunculardan gelmesi sorun mu? Aslında pek değil. Mutlaka; Cemal Nalga ve Tufan Ersöz’ün olmaları, mevcut görüntüyü değiştirecekti –ki ALBA karşısında Evren Büker de 5 sayı, 3 ribaund, 7 asist ve 4 top çalma ile pek dikkat edilmeyen bir performans sergilemişti. Neden değil? Hepsi skorer oyuncular çünkü. Onlara yerli isimlerin katılması ise, takımın kaderini tamamen farklı bir noktaya getirebilirdi. Telekom karşısında Rancik ve Jasaitis, ilk 24 dakikalık bölümde etkili olamadılar. Ama devreye Evren ile Fatih girdi. İki oyuncudan 23 sayılık katkı aldı takım.

Böylece; bir tespit daha yerini bulmuştu. Üçüncü çeyreğin hemen başında Rancik, hücum tarafını işlemeye başladı. Arka arkaya basketlerle takıma hava getirdi. İlk yarıyı 0 sayı ile tamamlayan Litvanyalı yıldız Simas Jasaitis de inisiyatif aldı. Kendi pota altında müthiş savunmasını sürdüren Galatasaray, skorda büyük bir fark yarattı bir anda. 21-5’lik seri ile maç 57-36’ya kadar geldi. Telekom’un bu sekansta bulduğu 5 sayının 4’ü Galatasaray’ın top kayıplarından oluşuyordu. İlk altı dakikada rakibini 5 sayıda tutmuştu, Cem Akdağ’ın takımı. Ancak bu anda alınan molanın ardından Galatasaray savunmasının yaptığı hatalar, 14-2’lik seri yakalayan Telekom’u maçın içerisine soktu. Yine de hatırı sayılır bir fark ile önde kalmıştı, Galatasaray. Yapılması gereken, rakibe reaksiyon gösterilmesiydi. Bu da özgüven ile ilgiliydi tabii.

Dört.

Psikolojik bir eşik yaşanacaktı her iki takım adına da. Ayakta kalan, Galatasaray oldu. Mike Wilkinson ve Simas Jasaitis, aradaki farkı yarattılar. Tüm maç boyu ise, Fatih Solak, ‘’X-Factor’’ kavramının ne demek olduğunu açıklayan bir performans sergilemeyi başardı. Son çeyrekte Telekom’a 28-21’lik üstünlük sağladı, Galatasaray –ki iki sayılık son basket için savunma yapılmıyordu. Bir tespit daha. Ribaundlar konusunda yine. Galatasaray’ın kısa oyuncularına bakalım: Darius Washington, Murat Kaya, Evren Büker, Simas Jasaitis. Telekom maçında belli bir sürenin üzerine çıkan oyuncular bunlar. Ve tamamı, hızlı hücumu seviyor. Ama son maçlardaki savunma gayretleri sayesinde artık ortaya düşen tüm toplara ortak olabiliyorlar. Sonuç şu: Ribaund katkıları, sırasıyla 3, 1, 8 ve 5. Toplam 17. Bu da Telekom galibiyeti için önemli bir veri olsa gerek.

Galatasaray Cafe Crown, çok büyük bir zafer daha kazandı.

Tüm oyuncuları ve galibiyette emeği geçen herkesi kutlamak lazım. Bugün, verilen cezalar tekrar gözden geçirilecek. Üzerine konuşulur belki. Bir gerçek var. Sezon başından bu yana, 12’de 8 yaptı bu takım. Böyle kalsa bile, mücadelesine devam edecektir. En önemlisi, gerçekten keyif veriyor artık Galatasaray Cafe Crown’un basketbolu. Ve tabii ki, her zaman daha da iyisi vardır.

25 Aralık 2009 Cuma

25 Aralık '09: NBA'den ''Noel'' Hediyesi



ABD'de ''Noel'' kutlanıyor. Heyecana Türkiye'deki basketbolseverler de katılıyor.

NBA, NFL, MLB, NCAA ve ABD'deki diğer tüm büyük spor organizasyonlarındaki bu tercihlerin üzerine ayrıca konuşulur. Noel, Yılbaşı ve MLK Günü, basketbola gönül veren insanların heyecanla beklediği özel tarihler. NBA, bu sezonu da boş geçmiyor Noel'i. Beş güzel maç var gün boyu. Hakikaten harika. Doğu yakası saati ile 12:00'da (TSİ 19:00) başlayacak serüven, 01:00'da (08:00) sona erecek.

19:00 New York Knicks - Miami Heat (NBA TV)
21:30 Orlando Magic - Boston Celtics
00:00 Los Angeles Lakers - Cleveland Cavaliers (NTVSpor)
03:00 Phoenix Suns - Los Angeles Clippers
05:30 Portland Trail Blazers - Denver Nuggets

Düşünüyorum da, sabah kalkıp ailece Madison Square Garden'a koşan insanları... Kıskanıyorum.

20 Aralık 2009 Pazar

Futbol Zekâsı: Galatasaray v G. Birliği, 1-0



Turkcell Süper Lig’de haftanın eşleşmesi, Ali Sami Yen Stadı’ndaydı.

Güzel futbol oynama hedefi içerisinde olan iki takım olacaktı sahada. Galatasaray ve Gençlerbirliği. Daha önemlisi; ülke futbolunun ihtiyaç duyduğu iki teknik adam da sahne alacaktı bu gösteride: Frank Rijkaard ve Thomas Doll!

Rijkaard’ın kariyeri, futbol geçmişi, başarıları, insanî yönü, olaylara bakış açısı, ders niteliğindeki açıklamaları ve aslında yalnızca duruşu üzerine bile aylardır konuşuluyor, konuşuyoruz. Güçlü bir karakter, Rijkaard. Bir figür, futbol figürü. Kendinden emin, tüm saygısızlıklara karşı dahi saygılı. Thomas Doll, farklı bir karakter. Rijkaard’dan biraz daha ayrılan bir model. Ama Türkiye’nin sahip olması gereken isimlerden biri aynı zamanda.

Futbolun kendi içerisinde çok güzel öyküler vardır. Şu an, Borussia Dortmund’un başında olan Jürgen Klopp’un bir antrenör olarak gelişim süreci... 1990 ila 2001 arasında Almanya’nın Mainz kulübünde forma giyen Klopp, 34 yaşında futbolu bıraktıktan sonra takımın başına geçer ve olaylar gelişir. 2001-02 ve 2002-03 Sezonu sonunda dördüncü sırada kalan Mainz, I. Bundesliga şansını hep son anda kaçırır. 2003 yılındaki 64 puan, üst lige çıkamayan bir takım için, rekordur hatta. Ama 2003-04 Sezonu’nda mutlu sona ulaşır, Mainz. I. Bundesliga’ya ilk defa çıkar ve UEFA Kupası vizesini de alır.

Jürgen Klopp, hem şehrin sembolüdür artık. Hem de, 1. FSV Mainz 05 kulübü özelinde, tüm zamanların en başarılı teknik adamı. Mainz ve Klopp birlikte büyümüştür bir bakıma.



Klopp örneği üzerinden birçok farklı deney bulabiliriz futbolun zengin tarihi içerisinde. Türkiye’de ise, böylesi bir model hiç incelenmedi. Bu şans yakalanmış olsa bile, ‘’kulüple beraber büyüyebilecek teknik adam’’ başlığı altındaki isimlerin ülkemizdeki ömrü uzun sürmedi. Bu anlamda, Michael Skibbe’nin adını zikredebiliriz.

Genç, devam eden yıllar için hedefleri olan ve ismi tartışılmayacak bir teknik adam bulmak, kolay değildi. Ama Galatasaray, sezon başında Frank Rijkaard’ı görevin başına getirerek sorunu çözdü. Gençlerbirliği ve Thomas Doll arasındaki ilişkiyi de ‘’Mainz & Jürgen Klopp’’ işbirliği üzerinden inceleyebiliriz. Daha önce Hamburg ve Dortmund takımlarını çalıştıran Doll, oralardaki performansı ve saha kenarındaki duruşu ile farklılık yaratmıştı. Heyecanlı, maçı takımla birlikte yaşayan, futbolcularla sıkı dostluklar kurmuş olan bir teknik adam profili.

Hamburg’un 2006-07 Sezonu'ndaki Şampiyonlar Ligi macerası, Doll antrenörlüğünde geçmişti.

Şanslı bir sezon değildi, Doll adına. Yapılan tüm önemli transferlere rağmen Hamburg, Şampiyonlar Ligi gruplarındaki ilk beş karşılaşmadan puansız ayrılmıştı. Grubun son maç haftasında Doll’un takımı, CSKA Moskova önüne çıkacaktı. Normal şartlar altında, tribünlerin boş ve sessiz olması gerekir? 50.000 kişilik stadyum, doluydu. Ve müthiş bir atmosfer vardı. Hamburg, inanılmaz bir hırsla oynuyordu. 84. dakikaya kadar 2-1 yenik durumda olan Doll’un takımı, sahadan 3-2’lik galibiyetle ayrılacaktı. Oyuncuların atılan gollerden sonraki adresi, yedek kulübesindeki Thomas Doll’du ayrıca.

Görevden alınması gündemde olan antrenörlerinden ayrılmak istemiyorlardı, içlerinde Rafael van der Vaart’ın da bulunduğu Hamburg’un oyuncuları. Ama Şubat 2007’de görevden alınacaktı, Doll. Enteresan tabii. Önce Hamburg, ardından Dortmund. Özellikle Dortmund’da her maç tıklım tıklım tribünlerin önüne çıkan bir takımın teknik adamlığını yapan Thomas Doll, şimdilerde Gençlerbirliği’nin başında. ‘’ Bir futbol adamı olarak, gerektiğinde 2 bin, gerektiğinde de 20 bin kişiye karşı oynamayı bilmelisiniz ama Gençlerbirliği tribünlerinin de her maç bir öncekinden daha fazla dolduğunu söyleyebilirim.’’ diyor Thomas Doll, NTV Spor’dan Onur Erdem ile yaptığı söyleşide.



Alman teknik adamın Türkiye için neden ‘’yeni bir model’’ olduğu ise, yine o röportajdaki sözlerinden anlaşılabilir. ‘’Tabii ki ben de çift santrfor, arkasında ’10 numara’ diye tabir ettiğimiz bir futbolcu ve baklava diziliminde bir orta sahayla oynamayı seven bir teknik adamım.’’

‘’Fakat elinizdeki futbolcuların kalitesi bunu oynamanızı engelliyorsa, bu sistemi uygulamanız mümkün değil. Gençlerbirliği’ne geldiğim günden bu yana, her antrenmanda gerek hücum gerekse savunma dizilişlerine yönelik çalışmalar yapıyoruz. Öğrenmeyi isteyen ve arzulu futbolcularım var. Neredeyse her gün kısa pas çalışmaları üstünde durmamıza rağmen hücuma çıkarken sık sık top kaybediyoruz. Bu gibi eksikleri giderdiğimizde, hücum ve savunma anlamında daha iyi noktalara geleceğimizi düşünüyorum. Ama bu, uzun vadede olabilecek bir şey. Bugün ya da yarın gerçekleşmesi mümkün değil. Günden güne, haftadan haftaya, çalışarak daha iyiye gideceğiz.’’

Türk Futbolu’nda bir şeylerin değişebileceğine inanan insanlar, Thomas Doll’un bir şekilde Gençlerbirliği’nden kopması ihtimalinin endişesini yaşıyor. İki yılda 12 teknik adam değiştiren bir kulüp ile Doll gibi zor bir karakterin eşleşmesi, bu anlamda pek ideal olmayabilir; ama Alman teknik adamın yaptığı yorumlarda bahsettiği, ‘’…bu, uzun vadede olabilecek bir şey’’ cümlesi, çok önemli. Gençlerbirliği’nde bir sezon sonrasını düşünen bir teknik adamın varlığı bile, başlı başına yepyeni bir olay. Fotoğrafı tüm kulüpler üzerinden değerlendirebiliriz. Futbol maçlarının yalnızca 90 dakika olmadığını, ‘’…Neredeyse her gün kısa pas çalışmaları üzerinde durmamıza rağmen…’’ girişi ile özetliyor.



90 dakika boyunca üzerine gelen her topu, yarı sahaya ‘’tekmeleyerek’’ başarıya ulaşmanın yolunu aramayacak belli ki, Thomas Doll ve Gençlerbirliği.

Galatasaray karşısındaki takımı, tüm bu uzun girizgâhtaki gibi incelemek gerekiyordu. Thomas Doll, tıpkı Frank Rijkaard gibi, güzel futbolun peşindeydi. Üç hücum oyuncusu vardı ileride: Burhan Eşer, Kahe ve Hurşut Meriç. Mendonça, üçlü orta sahada hücuma dönük isimdi. Labinot Harbuzi ve Kerem Şeras, bu alanda yer alan diğer iki Gençlerbirliği oyuncusu oluyordu. Galatasaray tarafındaki gibi aslında. Hücumda Kader Keita, Harry Kewell ve Arda Turan. Bu üçlüye orta sahadan destek veren Elano. Orta sahada, daha çok savunmaya dönük olan Topal ve ortağı Sarp.

Galatasaray’da Milan Baros’un yokluğuna Shabani Nonda’nın sakatlığı eklenmişti maç öncesi. Buna rağmen; hücumdaki tercihi, Nonda özelinden okumamak gerekiyor. Farklı bir noktadan bahsedilebilir ama. Baros, futbol karakteri olarak rakip oyuncularla birebir çarpışan, onları çoğu zaman yoran, yıpratan ve bunu 105x68 metrelik dikdörtgenin her alanında yapabilen bir forvet. Nonda da öyle. Tabii, O’nun bu özellikleri daha çok üçüncü bölgede geçerli. Kader Keita, Harry Kewell, Arda Turan üçlüsü ile bunları yapabilmek kolay değil. Dolayısıyla, farklılıklar yaratmak lazım. Nasıl?



Karşılaşmanın ilk yarısında ısrarla ve sabırla sürekli pas yapan bir Galatasaray vardı sahada. Birinci neden, ‘’amaç.’’ Yani gol. Diğeri, rakibi yormak. Basit anlayışla, saha içerisindeki dizilişini devamlı değiştirmek.

Biraz ana mantalite, biraz da mevcut yapıdaki oyuncu karakterlerinden dolayı böyle bir tercihte bulunuluyordu. Sonuç alınmak üzereydi üstelik. İlk 20-25 dakikalık bölümde dört defa gole yaklaşan Galatasaray, aradığını iki defa bulmasına rağmen; yardımcı hakemin doğru kararlarının ardından devreyi golsüz kapatıyordu. Muhtemelen %70’ler seviyesinde topla oynamıştı, Frank Rijkaard’ın takımı. Rakip kalede yakalanan fırsatların yanı sıra, Leo Franco’nun devre boyunca hiçbir şekilde zorlanmaması da önemliydi. Ve tabii Keita’nın Gençlerbirliği savunması üzerinde patlayıcı tarafını kullanması.

Thomas Doll’un takımı, 45 dakikalık ilk bölümde daha çok savunan tarafta kalmıştı. Bunu zaman çalarak veya kasti fauller yaparak gerçekleştirmemişlerdi üstelik. Galatasaray, futbol oynamak istiyordu. Gençlerbirliği de savunma yapıyordu. Anti-futbol değil yani. Tabii, Serdar Kulbilge’yi ayırmak gerekiyor bu noktada. Kendisi, Ali Sami Yen Stadı’nda daha önce Fenerbahçe ve Kocaelispor takımları için oynarken yaptığı gibi, kale vuruşlarını 15-30 saniye aralığı içerisinde kullanıyordu. Hem de maçın ilk dakikasından itibaren. Bir de, Kuddusi Müftüoğlu. İlk yarıda son düdük çaldığında skorbord, 44:57’yi gösteriyordu.

Gençlerbirliği’nin birinci devredeki savunması, aslında futbola renk katan bir ayrıntı. Bir taraf hücum ediyor, diğeri savunuyor.

Gençlerbirliği’nden her an hücum anlamında da reaksiyon gelebileceğini biliyorsunuz –ki ikinci yarının ilk dakikasında üst üste pasların ardından kaleye indiler. Ve 55 ila 60. dakikalar arasında üç pozisyon yakaladılar arka arkaya. Antalyaspor maçında yenilen gollerin üzerine bu tehlikelerin yaşanması, endişe verici olabilir. Ama örnekler, farklı aslında. Antalya deplasmanında duran toplarda oyuncuların verdikleri kararla birlikte gelişen olaylardı onlar. Gençlerbirliği karşısında, akan oyunda. Çıkarılabilecek olumlu not ise, her pozisyonun ardından oyuncuların durumu kendi içlerinde konuşuyor olmalarıydı. Sonuç: 90 dakika boyunca, ‘’üç’’ pozisyon verdi Galatasaray. Yalnızca tek bir periyotta.



Galatasaray’ın hücumdaki iki kanat oyuncusu, Keita ve Arda. İkisinin de olumlu-olumsuz yanları var. Takımın futbolu, bir anlamda bu isimlerin karakterlerine bağlı.

Gençlerbirliği’nin beş dakikalık hücum performansını geride bırakan Galatasaray, rakibini tekrar köşeye sıkıştırmaya başlamıştı. Keita’nın kullandığı sağ kanat, bu hedef için ideal bir seçimdi. Ancak istediklerini yapamayan Keita, her an patlamaya hazır bir bomba. Maalesef, böyle bir tarafı var. Kasımpaşa ve Fenerbahçe maçlarında gözler önüne serildiği gibi. Tahrike kolay kapılıyor. Dün; 60. dakikadan sonra Gençlerbirliği savunması, özellikle Keita üzerinde, sert oynamaya başladı.

Hakemlik yetenekleri ve futbol bilgisi kesinlikle tartışmalı olan Müftüoğlu’nun da bunu sezememesi, Keita’nın kontrolü kaybetmesine yol açtı. Neyse ki; bu bölümde devreye bir figür üzerinden ‘’futbol zekâsı’’ girdi. Harry Kewell’ın 77. dakikadaki golü, harika bir üçlü set üzerinden geldi. Önce Elano, ardından Keita ve en sonunda Kewell. Yani şu; golün sahibi Kewell, asisti yapan Keita. Peki, golün kahramanı? Daha önce konuştuğumuz gibi; Elano, Galatasaray hücumlarındaki son üç hamlenin birinci ayağı. Haftalardır yapıyor bunu. Şu sıralar; ‘’göstere göstere’’ gerçekleştiriyor. Futbol zekâsı, hakikaten farklı bir yeti. Elano da bu konudaki en iyi isimlerden biri.



Galatasaray, çok sayıda gol pozisyonu yakaladığı maçın son 10 dakikasına yine ‘’tek gol’’ farkı ile giriyordu. Ama bu defa bir şeylerin farklı olacağı belliydi.

İstanbul BB maçında Galatasaray, beraberlik golünü kalesinde gördüğü pozisyonda; ceza sahasının 4-5 metrelik alanı içerisinde karşılıyordu topu. 11 kişi ile, belli bölüme dizilmişti takım. Aslında basit bir kural var: Ofsayt. Kaleye ne kadar uzak olursanız; rakibiniz de sizin konumunuza göre, kalenizden o kadar uzaklaşmak durumunda kalır. Frank Rijkaard, İBB karşılaşmasında bunun çabasını verirken; oyuncular, basit bir hata yapmışlardı. Gençlerbirliği önünde ise, konuştular. Ve İBB karşısındaki örnek ile yaklaşık 10-15 metrelik bir fark oluştu. Orta sahaya yakın dizildi, Galatasaray. Tehlike oluşmadı.

Keyifli bir futbol maçı oldu. Thomas Doll’un takımı Gençlerbirliği, kazanamamasına karşın, ülke futbolu için yeni bir proje olduğunu 90 dakikanın her anında hissettirdi. Yapılan kayıp, üç puandan fazlası değil –ki önemli olan da bu. Dileğimiz; iki yıl içerisinde 12 antrenör değiştiren bu kulüpte canının fazla sıkılmaması. Galatasaray adına da hoş ayrıntılar vardı. Beyaz forma, uğur getirmeye devam etti. Antalyaspor karşısındaki karakter sınavından sonra, Gençlerbirliği’ni mağlup etmek güzeldi. ASY Stadı’nda kale filelerinin, 90’ların sonunda olduğu gibi, yeniden sarı ve kırmızı renklere dönmesi de.

Devreye özgüveni yüksek bir takım olarak giriyor, Galatasaray. Türkiye Kupası maçlarının ardından yenilenecektir de. Belki orta sahada Elano ve Arda Turan’ı görebiliriz, bakalım.

18 Aralık 2009 Cuma

Şubat 2010: Atletico Madrid v Galatasaray



UEFA Avrupa Ligi 2. ve 3. Tur kura çekimi İsviçre'nin Nyon kentinde gerçekleşti. Galatasaray, UEFA Avrupa Ligi 2. Turu’nda İspanya’dan Atletico Madrid ile karşılaşacak.

İlk maç: 18 Şubat 2010, Vicente Calderon. Muhtemelen dört gün sonraki adres, İnönü Stadı. 25 Şubat 2010 ise, Atletico ile rövanş günü. Bir hafta içerisinde üç harika maç. Burası kesin. Bir ironiden de bahsetmek mümkün. Galatasaray’ın yeni sezondaki hücum hattı üzerine konuşulurken; Avrupa’dan verilen örnek, hep aynı oluyordu: Atletico Madrid. İki takımın da savunması ile hücumu arasında büyük uçurumlar var. Hücum lehine tabii. Bu anlamda ilgi çekici bir eşleşme.

Galatasaray Hücumu v Atletico Madrid Defansı

{Kader Keita, Milan Baros, Harry Kewell, Elano Blumer, Shabani Nonda, Arda Turan} vs. {Luis Perea, Juanito, Antonio Lopez, Tomas Ujfalusi, Pablo, Mariano Pernia}

Atletico Madrid Hücumu v Galatasaray Defansı

{Maxi Rodriguez, Sergio Agüero, Jose Antonio Reyes, Simao Sabrosa, Diego Forlan} vs. {Sabri Sarıoğlu, Uğur Uçar, Emre Aşık, Gökhan Zan, Servet Çetin, Hakan Balta}

Atletico, arzuladığı yerde değil. Ancak Şubat ayına kadar toparlanacaklardır. Savunmaya takviye yapabilirler –ki kulüp tarihine bakıldığında Latin oyuncuların ne denli ağırlıkta olduğunu görebiliriz. Oralardan bir oyuncu alınabilir belki, bilinmez. Tabii; bu, Galatasaray için de geçerli. Neticede; iki takımın 1974’teki eşleşmesinden farklı (Atletico, 1973-74 Sezonu Şampiyon Kulüpler Kupası Finali’ne yürürken; 1. Tur’da Galatasaray ile eşleşmiş ve İspanya’da golsüz tamamlanan maçın rövanşında takımımızı 116. dakikadaki gol ile elemeyi başarmıştı), gollü karşılaşmalar izleyebiliriz.

Atletico Madrid ve Galatasaray eşleşmesinden galip çıkacak olan takım, III. Tur’da Everton (İngiltere) – Sporting Lizbon (Portekiz) maçlarından gelen takım ile Çeyrek Final mücadelesi verecek. Everton da, Sporting de –tıpkı Atletico gibi- yeni sezonun ilk bölümünde istedikleri sonuçları alamadılar. Everton, Premier League’de şu an için düşme potasından bir puan ile ayrılıyor. Sporting Lizbon ise, 12 haftası geride kalan Liga Sagres’te lider Braga’nın 11 puan arkasında ancak altıncı basamakta kendisine yer bulabilmiş durumda. Ama… Şubat ayına gerçekten çok var.

UEFA Avrupa Ligi, son eşleşmelerle birlikte, seviye atladı. Sezon sonunda elde edilecek muhtemel başarılar, artık daha da anlamlı. Oraları görme fikri ise, şimdiden heyecan verici.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Formalite: Sturm Graz v Galatasaray, 1-0



Galatasaray, UEFA Avrupa Ligi F Grubu son maçında Sturm Graz'a 1-0 mağlup oldu.

Avrupa Kupaları'nda -üst sıralara yükselme yolunda- puan kaybetme lüksüne sahip olmayan Galatasaray'ın bu skorla Avrupa'daki 11 maçlık yenilmezlik serisi sona erdi. Ayrıca 2008-09 Sezonu'ndaki Steaua Bükreş maçının ardından, Avrupa Kupaları'ndaki ilk deplasman mağlubiyeti gelmiş oldu. Tüm bunlar, işin istatistiki yönü tabii.

Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi arasındaki makasın her geçen gün (puansal anlamda) açılması, kulüp puan sıralamasında işleri zorlaştırıyordu. Bu mağlubiyetle sonrası, kısıtlı olan şans da değerlendirilemedi. Alınabilecek her puan, altın değerinde olmasına rağmen. Liverpool, Rubin Kazan, Atletico Madrid, Standard Liege, Hertha Berlin, Fulham, Club Brugge, Toulouse, Athletic Bilbao ve Villarreal, bir sonraki turda muhtemel rakiplerimiz.

Sturm Graz maçı özelinden yola çıkarak, genel değerlendirmeyi kura çekimi ile birlikte yapabiliriz.

Bir Rüya: Sporcu ve Sponsor İlişkisi



''Amerika'nın etkilerinin nerelere kadar uzanmış olduğunu bir üniversite öğrencisi olan Max Perelman 1997'nin Ocak ayında Çin'in uzak diyarlarına yaptığı bir gezi sırasında fark etti. Hava şartları nedeniyle Pekin'den 1500 kilometre uzaktaki Batı Si-Çuan'da mahsur kalmıştı. Başkentleri Lhasa'ya doğru yol alan bir grup Tibetli ile karşılaştı.''

Sporun içerisine son yıllarda iyice yerleşmiş olan küresel kapitalizm ve dev sponsorluk anlaşmalarının kendi içerisinde farklı öykülere sahip. Walter LaFaber, ''Michael Jordan ve Yeni Küresel Kapitalizm'' adlı kitabında söz konusu başlığa yukarıdaki gibi bir giriş yapıyor. Ve devam ediyor hemen ardından. ''Tibetliler, daha önce köylerinden hiç bu kadar uzağa seyahat etmemişlerdi. Hayatlarında fotoğraf makinesi gibi bir şeyi görmedikleri besbelliydi. Heybelerinden çıkardıkları, ne olduğu belli olmayan bir hayvanın neredeyse çiğ, kanlı pirzolalarını Perelman ile paylaşırlarken, Amerika'yla ilgili konulardan bahsetmeye başladılar. Ve bir Tibetli, Michael Jordan'ın nasıl olduğunu sordu.''

Max Perelman'ın Tibetli yerliler ile yaptığı sohbetin ana konusunun Michael Jordan olması, pek beklenen bir durum değildi. Ama kısmen tahmin edilebilirdi. Bunun için birtakım akıl yürütme yollarını denemek mümkündü zira.

Basketbol sporunun ilk yıllarından başlamak lazım öykünün içerisine girebilmek için. Basketbol, Kanadalı bir öğretmen olan James Naismith tarafından icat edilmişti. Aralık 1891'de, bugün Springfield College ismi ile var olan Young Men's Christian Association Training School'da ortaya çıkan bu spor, Naismith ve Okul Müdürü Dr. Luther Halsey Gulick'in bir nevî sosyal sorumluluk projesi olarak doğuyordu. Massachusetts'taki YMCA üyeleri, kapalı bir alanda yeni bir kış sporunun parçası olacaklardı.



Dr. James Naismith ve Basketbolun Doğuşu

Naismith'in ilk hedefi, sporun birleştirici gücü sayesinde, yoldan çıkmak üzere olan öğrencilerini bir araya getirmekti. Yeni oyunun kurallarını yazmaya başladı, Naismith. Yerden oynanmayacaktı, bu oyun. Topa vurmak veya topla beraber koşmak da yoktu kurallar içerisinde. Bu yüzden, yakınlardaki bir meyve bahçesinden şeftali sepetleri alınarak pota yapıldı ve üç metre yüksekliğe yerleştirildi. Öğrencilerden biri, oynadıkları oyunu ''Basket Ball'', yani ''Sepet Topu'' olarak adlandırınca, resim de netleşmiş oldu. Zaman içerisinde bazı değişiklikler yapıldı. Çeşitli kurallar getirildi basketbola. 1930'lara kadar hakemler, her sayının ardından oyunu durdurur, sahanın ortasına gelir ve karşı takımın oyuna sokabilmesi için topu havaya atardı. Bu yılların sonunda basketbol, iyice popüler hâle gelmeye başladı.

1946 yılında profesyonel basketbol çıktı ortaya. Ulusal Basketbol Ligi (NBL) ve hemen ardından Amerikan Basketbol Birliği (BAA). BAA, NBL'den daha güçlüydü; çünkü takımların sponsorluğu, spor salonu sahiplerine aitti. Bu insanlar, hem zenginlerdi. Hem de yapmış oldukları kapalı spor salonları ile seyircileri kendi organizasyonlarının içerisine çekebiliyorlardı. Ve tabii en iyi oyuncuları da. 1949 yılında NBL de, BAA bünyesine katıldı. Ve basketboldaki en büyük oluşum olan Ulusal Basketbol Birliği (NBA) ortaya çıktı. NBA sonrasında insanlar, bu spora çok daha yoğun bir ilgi göstermeye başladılar. 1952'de Dumont Television Network ile ilk defa profesyonel bir karşılaşma yayımlanmış oldu. İki yıl sonra ise, oyuna 24 saniye kuralı getirildi. Dolayısıyla; basketbol, daha hızlı ve keyifli bir spor hâline geldi.

1957 yılında Boston Celtics'e katılan Bill Russell, kulübe 13 yıl içerisinde 11 şampiyonluk kazandıran kadronun en büyük yıldızı olarak NBA Tarihi'ne geçti. Bill Russell'ın aynı dönemde Philadelphia 76ers'tan Wilt Chamberlain ile yaşadığı rekabet, günün şartlarında basketbol seyircisinin merakla beklediği eşleşmelerin başında geliyordu. Ancak 1967 yılında NBA'in karşısına bir rakip çıkmıştı: Amerikan Basketbol Birliği (ABA). NBA, o yılların en önemli kolej yıldızı olan Kareem Abdul-Jabbar'ı (ki o günlerde adı Lew Alcindor'du) bünyesine katarken ABA, NBA'in en skorer oyuncusu Rick Barry ile Virginia Squires'ın gösterişli ismi Julis Erving ile sözleşme yapıyordu. Ayrıca NBA'deki bazı kıymetli sporcular da geçiş yapıyordu ABA'e. Sekiz yıl içerisinde takım sayısını 9'dan 18'e çıkaran ABA, iddialı duruma gelmiş ve Dave Covens, Walter Fraizer, Artis Gilmore, Pete Maravich gibi oyuncularla NBA'e meydan okumaya başlamıştı.



NBA’in Ekonomik Gücüne Yenik Düşen ABA ve Yeni Başlangıçlar

ABA ve NBA arasındaki rekabet, 1976 yılında sona erdi. Zira; o zamanlar da, sponsorlar ve büyük anlaşmalar, yeteri kadar büyük anlamlar taşıyorlardı.

ABA'in mücadelesini sürdürebilmesi adına büyük şehir medya pazarı ve televizyon sözleşmelerine ihtiyacı vardı. Ama ABA, finansal olarak bu desteği veremediğinden 1976 yılında NBA ile birleşecekti. 1979, NBA ve basketbol sporu için önemli bir sene. Bir sezon önceki NBA Draftı'nda altıncı sırada Boston Celtics tarafından seçilen Larry Bird, 1979 NBA Draftı'nın bir numarası Los Angeles Lakerslı Magic Johnson ile aynı ligde yer alıyordu artık. İkilinin kariyerleri boyunca yaşadıkları çekişme, basketbolun en güzel öykülerinden biri olarak kabul ediliyor. Ama NBA, çok satanlar listesinin tepesinde bulunuyorsa eğer, başrol 1984 senesinde lige katılan Michael Jordan'a ait.

Si-Çuan'daki Çinlilerin Jordan'a hayranlık duyması, hiç yadırganmayacak bir his elbette. Chicago Bulls, Jordan'dan önceki son sezonunda oynadığı 82 maçın 55'ini kaybeden bir takımdı. Oysa; Jordan ile birlikteki ilk üç sezonunda Playoff'a kalacaktı. Dördüncü yılda bir playoff serisi kazanan Bulls, beşinci ve altıncı yılda Konferans Finalleri'ne yükseldikten sonra Jordan ile yedinci sezonunda (1990-91) tarihinin ilk NBA Şampiyonluğu'nu yaşıyordu. Jordan ve Bulls, bu başarıyı devam eden yıllarda gelenek hâline getirdi. 1992 ve 1993 senesinde yine şampiyon oldu, Jordan. Sonra basketbolu bıraktığını açıkladı, MJ. Jordan'sız iki yılda Bulls, şampiyon olamadı. Jordan'ın geri döndüğü 1996 yılında takım, yeniden kendini buldu. 1996, 97 ve 98'de üç defa daha şampiyonluk Illinois eyaletinde kaldı.

Ama... Si-Çuan'daki Çinli yerliler, Michael Jordan'ı yalnızca ''Chicago Bulls'un kaderini değiştiren adam!'' olarak tanımıyorlardı elbette. Bunun bir nedeni vardı. Ne olabilirdi peki?

Asıl konumuz da bu zaten. Dünyanın dört bir yanındaki televizyon reklamlarında havada süzülerek topları potalara bırakan ve Nike'ın ''Swoosh'' projesini hayata geçirerek bu markanın spor ayakkabılarının satışını sağlayan bir figürdü, Michael Jordan. Nike ve Jordan, yalnızca ABD sınırları içerisinde değil; sponsorluk anlaşmaları ile tüm dünyada tanınmıştı. Ve tam anlamıyla küreselleşmişti aslında.



Michael Jordan ve Küreselleşen Spor Dünyası

Michael Jordan'ın tam bir pazarlama harikasına dönüşmesini sağlayan iki insan var: David Falk ve Phil Knight.

Eski bir profesyonel tenis oyuncusu ve 1975 mezunu bir hukukçu (George Washington Üniversitesi) olan Falk, 1970'li yıllardan itibaren NBA yıldızlarının menajerliğini yapmaya başladı. 1976 (John Lucas) ve 1981 (Mark Aguirre) NBA Draftı'nda bir numaradan seçilen oyuncular ile sözleşmeler imzaladı. Falk'un çalıştığı ProServ Hukuk Bürosu, sporcuları yalnızca sözleşme pazarlıkları esnasında değil; promosyon anlaşmaları sırasında da temsil eden ilk profesyonel ajanstı o yıllarda. Falk, North Carolina'dan mezun olan Tom LaGarde, Phil Ford, Dudley Bradley ve James Worthy gibi yıldız isimlerle beraber çalışmıştı.

1970'ler sonu ve 1980'ler başında birçok firma, kendilerini siyahî sporcuların temsil etmelerini istemiyordu. Söz konusu dönemde yalnızca Kareem Abdul-Jabbar, altı haneli bir sponsorluk anlaşmasının altına imza atabilmişti (Adidas, 100.000 $). Daha sonra ise -1982 yılında- David Falk'un menajerliğindeki James Worthy, New Balance firmasından sekiz yıllık anlaşma için 1,2 milyon dolarlık bir kontrat kapıyordu. David Falk, 1984 senesinde Michael Jordan ile anlaştı. Eğrisi doğrusuna denk geldi adeta. Sponsorluk başlığının daha da büyümesi ve tüm bunların bir oyuncu önderliğinde yapılması gerektiğini düşünüyordu, Falk. Nike'ın sahibi Phil Knight, servetini ve şirketini büyütmek isterken; Şubat 1984'te NBA Komiserliği'ne getirilen David Stern de profesyonel basketbolun dünya çapında tanıtılabileceğine ve ortaya kârlı bir iş çıkabileceğine inanıyordu.



Phil Knight, Nike ve Michael Jordan’ın Markalaşması

Nike, Michael Jordan ile anlaştı. Nike ve Jordan'ı bir araya getiren isimdi, David Falk. Nike ve Wieden & Kennedy, yine siyahî bir yıldız ile imparatorluklarını büyütme imkânı yakaladılar.

ABD'li sinema yönetmeni Spike Lee, 1986'daki ''She's Gotta Have It'' adlı filminde baş aktör olarak Mars Blackmon karakteri ile boy gösterdi. Blackmon, Michael Jordan'ın büyük bir hayranıydı. Ve her gece yatağına, o dönem Jordan'ın tanıtımını yaptığı, Nike marka spor ayakkabıları ile giriyordu. Spike -Mars ve Michael'ı bir araya getiren- 1980'lerin en popüler reklamlarını yaptı. Bu dönemde Jordan ismiyle piyasaya sürülen ''Air Jordan'' ayakkabıları, adeta yok sattı. 1987 yılında ise Nike, David Falk ile yedi yıl için 18 milyon dolarlık bir kontrat imzaladı. Phil Knight, satılan her Air Jordan ayakkabısından Michael Jordan'a isim hakkı vermeyi de kabul ediyordu.

Nike, müthiş bir strateji ile ilerliyordu yoluna. Jordan sonrasında, Charles Barkley ile anlaşılmıştı. ''I'm Not A Role Model'' kampanyanlarında yine Nike ve Wieden & Kennedy işbirliği vardı. Diğer yandan; Michael Jordan'ın örnek sporcu karakteri, Nike'ın önemli kozlarından biri olarak reklam kampanyalarında kullanılmaya devam ediyordu. Nike, o dönem olumlu figürlerden olan beyzbol ve futbol yıldızı Bo Jackson ile de anlaştı. 1991 yılında yapılan bir anket sonucunda Michael Jordan ile Bo Jackson'ın dünya üzerindeki en popüler sporcular olduğu gerçeği çıkıyordu ortaya. Ve hiç kuşkusuz bu, yalnızca çok başarılı birer sporcu oldukları için değildi.

Jordan, Nike sonrasındaki kariyerinde, Coca Cola, Chevrolet, Gatorade, McDonald's, Ball Park Franks, Rayovac, Wheaties, Hanes ve MCI gibi şirketlerle de çalıştı. Looney Tunes karakterleri ile iletişim hâline kalan Jordan, 1996 yılında ''Space Jam'' adlı sinema filminde rol aldı. Film, 230 milyon doların üzerinde gişe hasılatına sahip oldu.

Michael Jordan, her sezon yalnızca sponsorluk anlaşmalarından dolayı, 40 milyon dolardan fazla gelir elde etti. Ayrıca Chicago Bulls, tüm maçlarını kapalı gişe oynadığı için, Jordan'a olan minnetini senede 33-36 milyon dolarlık kontratlar göstermek istedi. Bulls'taki son sezonunda 36 milyon dolara imza atan Jordan, Amerikan sporları tarihinde -bir sezon içerisinde- en fazla ücret alan oyuncu oldu.



Bir Pazarlama Mucizesi Olarak Tiger Woods

ABD, sporcu ve sponsorluk ilişkilerinde, dünyanın bir numarası hiç kuşkusuz. Ve şimdilerde, aslında 1990'ların sonundan itibaren, Jordan'dan bayrağı alan bir isim var. Ünlü golfçü Tiger Woods. Aslında hikâyesi de, Jordan'a benziyor biraz.

Tiger Woods, 1996 yılında 21. yaş gününü kutladıktan sonra General Motors, Titleist, General Mills, American Express, Accenture ve Nike gibi markaların sponsorluk anlaşmalarında yer aldı. 1997 Masters'ta şampiyonluğa ulaşarak bu başarıyı elde eden ilk siyahî sporcu olan Woods, ''Nike Golf'' projesi ile Nike'ın adeta sevgilisi oldu. Proje, kısa süre içerisinde, 600.000 milyon $'lık kazanç sağladı. Nike'tan isim hakkını alan Woods, tüm organizasyonlarda Nike markalı ekipmanlar kullanmaya başladı. 2002 yılında Buick adlı otomobil markasının ''Buick Rendezvous'' modelinin kampanyalarında boy gösterdi, Woods. Ve Buick, 2002 ila 2003 yılları arasında bu modelden 130.000 adet satmayı başardı. 2004 yılında Buick, Woods ile sözleşmesini uzattı: Beş yıl için 40 milyon dolar.

Woods, 1999 yılından bu yana Electronic Arts'ın ''Tiger Woods PGA Tour'' adlı oyununun isim hakkını da elinde bulunduruyor. Woods ve EA, 2006 yılında altı senelik yeni bir kontrat imzaladılar. Şubat 2007'de Woods, ''Gillette Champions'' adlı reklam filminde Thierry Henry ve Roger Federer ile birlikte rol aldı. Gillette, sporculara verilen ücreti net olarak açıklamasa da, Woods'un bu kampanya için 10 ila 20 milyon $ arasında bir kazanç elde ettiği düşünülüyor. Ekim 2007'de ise Gatorade, Tiger Woods ile anlaşarak ''Gatorade Tiger'' adlı projeyi devreye soktu. Ünlü golfçünün Gatorade'den 5 yıl için 100 milyon $ alması bekleniyor. Tüm bunların ardından; 1996 ila 2007 yılları arasındaki sponsorluk anlaşmalarından yaklaşık 770 milyon $ kazanan ABD'li golfçü, 2009'daki FedEx Cup zaferi sonrası -Forbes.com tarafından açıklanan rakamlara göre- serveti 1 milyar $ barajını açan ilk sporcu olmayı başardı. Jordan, 1984'te başlayan profesyonel sporculuk hayatı boyunca 800 milyon $ kazanabilmişti. Ünlü Formula 1 pilotu Alman Michael Schumacher ise, 700 milyon $.



David Beckham: Amerikalılaşan Bir İngiliz

Amerikan sporlarındaki çılgın sponsorlar, Avrupa pazarında o denli agresif değillerdi. Bir İngiliz markası olan David Beckham’ı bu durumun dışında tutmak lazım tabii.

Ada’nın asi çocuğu, 2003 yılında Manchester United’dan Real Madrid’e geçtiğinde; transferin altındaki tek neden, kendisinin müthiş yetenekleri değildi. Bir moda ikonuydu veya pazarlama şaheseri. Ünlü İngiliz müzik grubu Spice Girls’ün üyelerinden Victoria Adams ile 1999 senesinde hayatını birleştiren yıldız oyuncu, bu sayede İspanya’daki dört yıllık kariyeri boyunca kulübü Real Madrid’e 600 milyon doların üzerinde kazanç getirdi. Beckham’ın Uzakdoğu’daki şöhretinden yararlanmak isteyen Real Madrid, bu coğrafyadaki tur ve özel turnavalardan hatrı sayılır bir gelir elde edecekti. Beckham, Manchester United kariyerinin son bölümünde 7 numaralı forma ile mücadele etmişti. Real Madrid’de –Raul’un varlığı nedeniyle- tercihini 23’ten yana kullandı.

2007 yılına geldiğinde, ABD’nin pazarlama avcılarından daha fazla kaçamadı. Hollywood’a gidiyordu, Beckham. Ve Los Angeles Galaxy ile beş yılda 250 milyon dolar kazanacağı bir anlaşma yapıyordu. Evet, bu ücretin büyük kısmı sponsorluklar ve reklam kampanyaları ile ilgiliydi. Beckham, ABD’de de 23 numaralı formayı sırtından çıkarmadı. Bir nedeni vardı. Hayranı olduğu basketbol efsanesi Michael Jordan’a saygısından bu tercihte bulunduğunu söylemişti. Ama MJ sevdalısı tek isim, Beckham değildi. 2002 yılında ABD’de bir liseli basketbolcu ‘’Yeni Jordan’’ unvanın kazanabileceğini gösterdi. Nike ve Adidas, O’nun için yarışa girdi. Nike, ipi önde göğüsledi. LeBron James, Nike’ın ‘’Yeni Jordan’’ adayıydı. 2007 yılında Forbes’un yaptığı bir sıralamada, 25 yaş altı ünlüler içerisinde en fazla kazanan isim LeBron James oldu.



Michael Jordan, LeBron James... Sıradaki?

Asıl haber ise, sezon sonunda. Serbest kalacak, LeBron. Ve küçük bir eyalet olan Ohio’dan ayrılacak belki de. Peşindeki ilk takım, New York Knicks. New York City, Madison Square Garden ve LeBron James. Boşlukları siz doldurun.

Phil Knight'ın 1984 yılında Michael Jordan ile anlaştıktan sonra söylediği sözler, aslında tüm bunların özeti. ''60 saniyede çok şey anlatamazsınız; fakat Michael Jordan'ı gösterdiğinizde bir şey anlatmak zorunda kalmazsınız. İnsanlar, onun hakkındaki pek çok şeyi zaten biliyordur.'' Evet, işleyiş tam da bu şekilde oluyor. Michael Jordan, Tiger Woods... 2010'ların yeni figürü kim olacak, bakalım. LeBron James? Göreceğiz.

15 Aralık 2009 Salı

2010 FIBA Dünya Şampiyonası - Türkiye



Türkiye'de düzenlenecek 2010 FIBA Dünya Şampiyonası'nın geri sayımı, kura çekiminin ardından resmî olarak başladı.

Birinci aşamanın ardından gruplarında ilk dört sırayı alan takımlar, çapraz olarak komşu gruptan gelecek diğer dört takım ile eşleşecek (1-4, 2-3 şeklinde) ve ardından İstanbul'daki ''knock-out stage'' maçları başlayacak. Şampiyona'ya katılacak 24 takım, dört gruba şu şekilde ayrıldı:

A: Arjantin, Sırbistan, Avustralya, Almanya, Angola, Ürdün.
B: ABD, Slovenya, Brezilya, Hırvatistan, İran, Tunus.
C: Yunanistan, Türkiye, Porto Riko, Rusya, Çin, Fildişi Sahilleri.
D: İspanya, Fransa, Kanada, Litvanya, Yeni Zelanda, Lübnan.

Türkiye, Yunanistan ile aynı grupta. Tıpkı 2006 Japonya'da olduğu gibi. Kesinlikle harika bir atmosfer yaşayacağız. Yunanistan; İspanya ve ABD'den ziyade, tercih edilebilecek bir takım. Porto Riko'nun basketbol yapısı, Türkiye'ye ters geliyor. Ama yine harika bir eşleşme olur.

Onları izlemek, her zaman heyecan verici. Yunanistan'ı yenip Fildişi Sahili'ne yenilebilirler tabii, belli olmaz. Yao'nun ''ülkesi'', bizim grubumuzda. Çok zorlayacaklarını beklemek doğru olmayabilir. Afrika'dan Fildişi Sahili'ni görmek ise, keyifli olacak. Kadrodaki oyuncuların neredeyse tamamı, yurt dışında oynuyor. Üçü ABD'de, biri Türkiye'de. ''Kapalı kutu'' klişesi ile geliyorlar ülkemize.

Brezilya, tam bir ''ezber bozan.'' 2006'dan sonra daha hırslı olacaklardır. ABD'nin grubunda ikinci sıra için adaylardan biri. İran'ın ABD ile oynayacak olması da güzel. İspanya ve Fransa'nın birbirlerini bulmaları, hoş bir basketbol öyküsü sunacaktır bizlere. Orada Kanada'ya yazık oldu. D Grubu'nda İspanya'dan sıyrılabilmek lazım. Lider olarak; Kanada, Yeni Zelanda, Lübnan'dan biri ile son 16'da karşılaşırsak, harika olur. Pau Gasol ve Tony Parker, İzmir Halkapınar'da sahaya çıkacaklar. Dirk Nowitzki, Manu Ginobili, Andrew Bogut ve Milos Teodosic, Kayseri'de.



Aslan payı, ABD ile İstanbul'da. Ankara ise, Milli Takım'a grup maçlarında ev sahipliği yapacak. Gruplar, oldukça dengeli. Heyecan verici gerçekten. 28 Ağustos'u beklemeye başlayalım şimdiden. Üzerine konuşuruz ilerleyen zamanda. En sonunda, 2001'deki gibi, ülkemizde basketbol kültürünü ileri taşıyacak bir turnuva olmasını dileyelim.

13 Aralık 2009 Pazar

FIFA Dünya Kulüpler Kupası ve Galatasaray



2009’un FIFA nezdindeki son büyük turnuvası Dünya Kulüpler Kupası, geçtiğimiz Çarşamba günü BAE’nin Abu Dhabi kentinde başladı.

9-19 Aralık tarihleri arasında düzenlenecek organizasyonda yedi takım yer alıyor. Ev sahibi Al-Ahly (BAE) ve 2008-09 OFC Şampiyonlar Ligi Şampiyonu Auckland City’nin (Yeni Zelanda) birbirlerine rakip oldukları Playoff karşılaşmasında sahadan 2-0 galip ayrılan Okyanusya temsilcisi Auckland City, bu akşam Meksika’nın Atlante (2008-09 CONCACAF Şampiyonlar Ligi Şampiyonu) takımına 3-0 yenilerek turnuvaya Çeyrek Final’de veda etti.

Organizasyona bu aşamada katılan diğer iki takım arasındaki mücadeleden ise, 2009 AFC Şampiyonlar Ligi Şampiyonu Pohang Steelers (Güney Kore), Demokratik Kongo Cumhuriyeti ekibi TP Mazembe (2009 CAF Şampiyonlar Ligi) karşısında 2-1 kazanarak galip ayrıldı. Böylece, Yarı Final’deki Estudiantes (2009 Copa Libertadores Şampiyonu, Arjantin) ve FC Barcelona’nın (2008-09 UEFA Şampiyonlar Ligi, İspanya) rakipleri de belli oldu.

15 Aralık, 18:00 Pohang Steelers v Estudiantes
16 Aralık, 18:00 Atlante v FC Barcelona

FC Barcelona teknik direktörü Pep Guardiola, geçtiğimiz sezon kazanılan beş kupanın ardından ‘’6’’ için çok istekli olduklarını söylemişti hafta içinde. Çarşamba akşamı, iki aşamanın ilkini geçmek zorundalar. Final, 19 Aralık günü saat 18.00’da.

FIFA’nın bu organizasyonu hakkında birkaç bilgi daha verelim. Ve asıl konumuza geçelim.

2000 senesinde düzenlenen ilk turnuvanın şampiyonu, ev sahibi Brezilya’dan çıkmıştı. Corinthians ve Vasco de Gama’nın Final oynadığı organizasyonda dörder takımlı iki grup vardı. Hatırlayanlar olacaktır. Keyifli bir fikirdi, yeniydi. Ve hiç kuşkusuz çekiciydi. Özellikle Türkiye’den bakıldığında. Corinthians’ın penaltı vuruşlarının ardından kazandığı şampiyonluk sonrası, turnuva 2003 yılına dek ertelendi. Ama karar, 2001’deki turnuvanın grupları belli olduğunda alınmıştı –ki kırılma anı da bu zaten.

2001 senesinde turnuvadaki takım sayısı, 12’ye kadar yükseltilmişti. Değer kazanan bir organizasyon görüntüsü vardı. Dörder takımlı üç grup olacaktı. 28 Temmuz ve 12 Ağustos tarihleri arasında, İspanya’nın La Coruña, Santiago de Compostela ve Madrid kentlerinde gerçekleşecekti turnuva. Avrupa kıtasının iki takımlık kontenjanı vardı. Bir de ev sahibi takım opsiyonu. Yani yerel ligdeki son şampiyon. 2000-01 Sezonu’nu La Liga’nın en tepesinde tamamlayan Deportivo La Coruña, UEFA Şampiyonlar Ligi Şampiyonu Real Madrid ve UEFA Kupası Şampiyonu Galatasaray ile birlikte Avrupa’yı temsil edecekti.

Gruplar dahi belli olmuştu. Ama sıkışık fikstür ve daha önemlisi ekonomik kriz yüzünden önce 2003, ardından 2005 yılına ertelendi organizasyon.

B GRUBU
29.07.2001: Palmeiras (Brezilya) v Olimpia (Honduras), Vicente Calderón
29.07.2001: Galatasaray (Türkiye) v Al-Hilal (Suudi Arabistan),
Vicente Calderón

02.08.2001: Olimpia (Honduras) v Galatasaray (Türkiye),
Vicente Calderón
02.08.2001: Palmeiras (Brezilya) v Al-Hilal (Suudi Arabistan),
Vicente Calderón

05.08.2001: Al-Hilal (Suudi Arabistan) v Olimpia (Honduras),
Santiago Bernabéu
05.08.2001: Galatasaray (Türkiye) v Palmeiras (Brezilya),
Vicente Calderón

Hiç de fena bir kura değildi. 5 Ağustos 2001 günü, Palmeiras ile grubun final maçına çıkma ihtimalimiz de yüksek gözüküyordu aslında.

Hatta… Boca Juniors (Arjantin), Deportivo La Coruña (İspanya), Wollongong Wolves (Avustralya) ve Zamalek (Mısır) takımlarının yer aldığı A Grubu’ndan gelecek muhtemel rakiplerin hesabını yapmaya başlamak da mümkündü. Grupta lider olan, A Grubu’nun birinci sırasındaki takımla karşılaşacaktı çünkü. Üç grup arasında en iyi ikinci olan ise, C Grubu (Real Madrid – İspanya, Jubilo Iwata – Japonya, LA Galaxy – ABD ve Hearts of Oak – Gana) lideri ile.

Tüm zamanların en prestijli ‘’FIFA Dünya Kulüpler Kupası’’ turnuvası olabilirdi. Tabii Galatasaray adına da müthiş bir eşik olarak kalabilirdi akıllarımızda. Şimdilik; ikincisini bekleyene dek, yalnızca 2001’deki bu kaçan fırsatı hatırlayabileceğiz. Belki başka zaman.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Karakter Sınavı: Antalya v Galatasaray, 2-3



Galatasaray, sezonun en kritik döneminde hamlesini yaparak Antalya deplasmanından 3-2’lik galibiyetle dönmeyi başardı.

Frank Rijkaard, birtakım özel durumlardan dolayı farklı bir kadro ile sahaya sürdü takımını. İyi bilinmesi gereken bir şeyler var tabii. Galatasaray’ın oynadığı 4-3-3’ün orta sahasındaki 3, genel olarak 1+2 şeklinde yayılıyor sahaya. Mevcut kadroda ise, o ‘’1’’ için iki aday var yalnızca: Mehmet Topal ve Mustafa Sarp. Üçüncü bir opsiyondan konuşmak mümkün aslında; ama Tobias Linderoth’un sakatlıkları, izin vermiyor. Dün akşam, bu anlamda bazı değişiklikler yaşandı.

Mustafa Sarp, İstanbul BB maçının son dakikasında formasını yırttığı gerekçesiyle bir maçlık men cezası almıştı. Antalyaspor karşısında olmayacaktı.

Savunma merkezinde Gökhan Zan’ın sakatlığı sonrasında Servet Çetin’in partnerliğini yapan Mehmet Topal, doğal sonuç olarak bu bölgeye kaydırılıyordu. Topal’ın yarattığı boşluk, sol kanat savunucusu Hakan Balta tarafından doldurulmalıydı. Tüm bunlarından ardından ortaya çıkan sonuç, Mustafa Sarp’ın yokluğunda Caner Erkin’in karşılaşmaya ilk 11’de başlaması oldu. Hücumda ise, en efektif üçlü vardı: Kader Keita, Harry Kewell, Arda Turan. Tabii orta alandaki Elano Blumer organizatörlüğü altında. Üzerinden geçelim: Leo Franco - Uğur Uçar, Servet Çetin, Hakan Balta, Caner Erkin - Mehmet Topal - Barış Özbek, Elano Blumer - Kader Keita, Harry Kewell, Arda Turan.

Antalyaspor, orta sahada rakibi durdurmaya yoğunlaşan iki oyuncu ile başlıyordu. Ertuğrul Aslan ve Sedat Ağçay’ın bu bölgedeki partnerleri Mile Jedinak ile Ali Zitouni’ydi. İleri ikilide, Necati Ateş ve Djiehoua vardı. Savunma oyuncularını ise, karşılaşmanın yedinci dakikasında rakip kalenin hemen önünde görmek mümkün olacaktı. Servet Çetin önderliğindeki Galatasaray savunması, Antalyaspor’un kullandığı serbest vuruş öncesi verdikleri kararla ‘’ofsayt taktiği’’ uygulamak istese de, bu dileğini gerçekleştiremeyecekti. Orhan Ak’ın kafa vuruşu, 14 dakika sonra Mile Jedinak’ın benzer pozisyonda takımına kazandırdığı 2-0’lık üstünlüğün öncüsü oluyordu. Yine ofsayt tartışmaları altında.



Garip bir başlangıçtı bu. Galatasaray, oyuna istediği şekilde girmişti çünkü. 2002-03 Sezonu’nda Ali Sami Yen Stadı’ndaki Adanaspor maçında skorborddan gol iptal eden yardımcı hakem Erhan Sönmez, Antalyaspor’un ikinci golü öncesindeki ofsayt pozisyonunu atlıyordu.

Skordaki dezavantaja karşın moralini bozmayan bir Galatasaray vardı ama sahada. Üstelik; takımın eline fırsat da geçmişti artık. Ciddi anlamda karakter sınavı vereceklerdi Frank Rijkaard’ın öğrencileri. Son 10 dakikasına önde girilmesine karşın beraberlikle sonuçlanan Manisaspor, deplasmanda tek golle kaybedilen Bursaspor ve 90+4. dakikada yenilen golle iki puan bırakılan İstanbul BB maçlarının ardından psikolojik sınırını test edecekti Galatasaray. Ama zaten iyi oynuyor ve karşılaşmayı takip eden insanlara ‘’galibiyet’’ hissiyatını veriyordu.

Pas. Galatasaray Futbolu’nun sırrı bu. Topa sahip olduğu sürece problem yaşamıyor takım. Skordaki görüntü ne olursa olsun. Hem hücum, hem de savunmada yüksek özgüvenle oynayan oyuncular görüyorsunuz. Galatasaray’ın galibiyetle ayrıldığı birçok maçta rakibin daha fazla koşması bu yüzden. Pas yaptıkça rakibin dengesi ve saha içerisindeki pozisyonu sürekli değişiyor. Daha fazla efor, yüksek konsantrasyon. Galatasaray’ın farkı bire indiren golü, net bir örnek bu konuda. Leo Franco ile başlıyor hücum. Ardından altı pas yapılıyor- ki pozisyonun hemen başında Elano, savunmadan ters bir top atıyor diğer kanada. Yedinci hamlede Kewell, birinci sınıf vuruşunu rakip kaleye gönderiyor. Ve direkten dönen topta Keita golü atıyor.

İyi oynarken kalesinde iki gol birden gören Galatasaray, Elano Blumer önderliğinde ayağa kalkacaktı.

Farkın bire indiği goldeki diğer ayrıntı, Brezilyalı yıldız özelinde. Oyun görüşü, futbol zekâsı, bir pozisyon sonrasını tasarlaması… Sürekli konuştuğumuz konu başlıkları bunlar. Peki, somut olarak sahaya yansıması nasıl oluyor? Gözümüzü kapatıp, son iki karşılaşmaya bir bakalım. İstanbul BB maçının 65. dakikası. Yaklaşık 20 pas yapan Galatasaray’da top, sol kanatta Elano’ya geliyor. Brezilyalı, çok geçmeden Kewell’a bakıyor. Avustralyalı da ceza sahası içindeki Nonda’ya. Gol olmuyor, ama net bir fırsat. Yine 75. dakika. Sol kanattan Keita’ya ters bir pas ulaşıyor Elano’dan. Keita, Kewell’a dönüyor. Gol girişimi, gol pozisyonu var. Olmuyor, ama evet önemli bir fırsat daha. Ve nihayet Antalyaspor maçının 30. dakikası…



Kewell’ın direkten dönen harika vuruşunun pası, Elano’dan. Gol, Keita’dan. Enteresan değil mi? Galatasaray’da gol pozisyonları öncesindeki son üç pasın ilki, hep Elano Blumer’den geliyor.

‘’Bir pozisyon sonrasını görüyor!’’ klişesinin vücut bulması bu. Keita'ya gönderilen ters topun Kewell’a geleceğini, Kewell’a atılan paralel pasın ceza sahasındaki hücum oyuncusu ile buluşacağını önceden tasarlayan Elano, Galatasaray’ın Antalya’daki ilk golünden evvel de benzer düşünceler içerisinde olmalıydı. Haftalardır konuşuyoruz aslında. Paylaşıyoruz düşüncelerimizi farklı platformlarda. Ama hücuma dönük bir ismin ‘’gol’’ atması gerekiyor Türkiye’de ya da ‘’asist’’ yapması. Sonra, ‘’kovalanarak’’ gönderilen önceki yıldızların rakamları üzerinden eleştirilirler.

Bunu da yaptı Elano. Gol attı. Ne inanılmaz! (Galatasaray forması altındaki beşinci golü.) Skorun 2-2’ye geldiği gol, bir açıdan önemli. Üç pasta sonuca gidiyor, Frank Rijkaard’ın takımı. Üstelik; rakibin yaptığı top kaybının ardından. ‘’Geçiş hücumu’’ yani. Topu paylaşma konusunda, son haftalar özelinde, birtakım sıkıntıları olan Arda Turan’ın tek pas ile hücumu hareketlendirmesi de çok ciddi bir ayrıntı. Kaptan, ‘’tek’’ ve ‘’çabuk’’ oynadığı zaman takımın da hızı artıyor. Sonrasında ise iki usta hareket var. Harry Kewell bırakıyor. Antalyaspor savunmasının hareketini bekleyen Elano, sağ ayağı ile alıp sol ayağı ile –kaleciye hamle şansı vermeden- topu ağlara gönderiyor.

Psikolojik etkenler değerli. Manisaspor, Panathinaikos ve İstanbul BB karşısında son dakikalara 1-0 önde giren Galatasaray, Antalyaspor önünde 2-1 mağlup oynayan Galatasaray’dan daha telaşlıydı. Dün akşamki kazanımlardan biri bu. 2-2 olduğunda, galibiyet golünün geri sayımına başlanmalıydı artık. Çok beklemedik. Kader Keita sahne aldı. Hücum oyuncularının özel gösterileri hâline dönüştürdükleri akşamda Fildişili yıldız, sağ taç çizgisinden –sırtındaki sol bek ile birlikte- son çizgiye indi. Ve topu penaltı noktasına çıkardı. Harry Kewell, son vuruşu yapan isim oldu. Kariyer sezonu Kewell’ın. Bu sezon TSL’de sekizinci golü. Toplamda ise 13. Tekrar hatırlatalım. En iyi sezon performansı, 1999-2000’de. Leeds United için attığı 17 gol ile.



Maçtaki ilk oyuncu değişikliğini 69. dakikada yaptı, Frank Rijkaard. Oyuna giren isim Shabani Nonda’ydı. Çıkan ise Uğur Uçar.

Radikal bir karar. 2-0 kazanılan Sivasspor maçında da olmuştu; ama farklı bir şekilde. Galatasaray, iki farkla öndeydi. Nonda’nın rakip kale ile arasındaki mesafe farklıydı. Ve Sabri’nin bu bölgeye kaydırılması ile hücumun hareketli bir yapıya sahip olması hedeflenmişti. Dün akşamki fark, bu noktada. 3-2’lik skor üstünlüğüne sahipti Frank Rijkaard’ın takımı. Ve bir de Elano… İlk defa bir TSL maçında 90 dakika sahada kaldı. Hücumda yeni bir beşli vardı ayrıca: Elano, Arda, Keita, Nonda, Kewell. Aslında sezon başından bu yana hedeflenen yapı. Elano’nun kondisyon kazanması ile mümkün. Tabii Milan Baros’un da dönmesi ile.

Kritik bir sınav oldu Galatasaray için. Yüksek not aldığını söylemek yanlış olmaz. Böyle galibiyetler önemli. Çoğu zaman, üç gol veya üç puandan bile.

7 Aralık 2009 Pazartesi

Bir Topun Peşinde: Galatasaray v İBB, 1-1



Turkcell Süper Lig, ‘’uzun bir maraton’’. Bu sezon, öncekilerden de uzun. Nedenlerini biliyoruz.

Zirvede beş takım birden var. Dolayısıyla, bir futbol seyircisi olarak tabii, her hafta en az üç maça ayrı ayrı konsantre olmak zorundasınız. Beşiktaş, Cuma akşamı Diyarbakırspor’a İnönü Stadı’nda puan kaptırdı. Fenerbahçe, ertesi gün Eskişehir deplasmanından mağlubiyetle döndü. Kayserispor ile Bursaspor’un mücadelesinde ise kazanan, 3-0’lık skorla ev sahibi Kayserispor oldu. Normalden uzun bir hafta yani. Liderlik için iki takım yarışsaydı eğer; böylesi bir psikolojik durum çıkmazdı ortaya. Tüm bunların ardından Galatasaray’ın İstanbul BB maçı, ayrı önem kazanmıştı doğal olarak.

Kazanması hâlinde, dördüncü başladığı haftayı birinci basamakta tamamlayacaktı Galatasaray. Hafta arasında alınan Panathinaikos galibiyeti ve TSL’de geri alınacak liderlik koltuğu, Galatasaray adına sezonun en güzel kombinasyonlarından biri olabilirdi. Leo Franco vardı kalede. Savunma kanatlarında Uğur Uçar ve Hakan Balta, merkezinde Mehmet Topal ile Servet Çetin. Orta sahada sezon başındaki üçgen, bu maç ile birlikte daha net şekilde gözüküyordu yeniden. Barış Özbek’in tepe noktasında yer aldığı dağılımın savunma yakın köşesinde Mustafa Sarp, hücum tarafında ise Elano Blumer pozisyon almıştı. Forvet üçlüsünde Arda Turan, Shabani Nonda, Harry Kewell vardı.

Maçın başlama düdüğü ile birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyespor oyuncuları, kendi yarı alanlarını korumaya çalıştılar.

Galatasaray’ın amacı, belli ki, rakibini açmak olacaktı uzun bir süre boyunca. Zafere ulaşabilmek için gerekli olan, İBB’nin saha içindeki konumunu sürekli değişime zorlamaktı. Bu da ancak topun dolaşabildiği ölçüde mümkündü. Sabırdı ihtiyacı olan Galatasaray’ın. Israrla sahanın tamamını kullanmalıydı. Rakibine maçı kazanamayacakları psikolojisini kesin olarak hissettirmeliydi ayrıca.

Galatasaray, sezon başından bu yana saha içindeki bazı hamleleri kendisine karakter edinmeyi başardı. En önemlilerinden biri de yukarıdaki paragrafta.

Boş, düz beyaz bir kağıt düşünün. Uzun kenarı, yukarı gelecek şekilde. Ve elinizde bir kara kalem. İki türlü doldurabilirsiniz boşlukları. Kalemi yatay tutarak, enine ya da boyuna. 105 metre x 68 metre. Yine dikdörtgen. Bir futbol sahası. Oyunu kenardan izliyorsunuz. Mesela kale arkalarından değil. İşte; o zaman Galatasaray’ın hem kısa, hem de uzun kenarları kullanmaya çalıştığını görebilirsiniz. Uzun süredir kullanılan tercih bu. Ve söz konusu amaca ulaşabilmek adına, en önemli silahlardan biri Elano. Dün akşamki İBB maçında takımın en iyi isimlerinden biri olan Elano. İlk yarıdan başlayalım.
  • 6’ 22’’: Elano’dan ters taraftaki Uğur Uçar’a bir pas. Sağ kanat savunmacısı, oyuna giriyor. Ve ceza sahasına iniyor.

  • 9’ 12’’: Bu defa kendisi ceza alanında. Penaltı noktası üzerinden rakip kaleye bir şut gönderiyor. Çok az farkla dışarı gidiyor, top.
  • 17’ 42’’: Elano’nun iki kanada pas dağıtımı devam ediyor. Harry Kewell’ı oyuna sokuyor isabetli bir pasla.
  • 31’ 55’’: Elano’dan bir ters top daha. Sağ kanattaki Arda Turan. Uğur Uçar’ın pozisyonuna benzer görüntü.
Birtakım yanlış anlaşılmalar da yok değil. Birincisi: Ters top ve uzun top, farklı iki kavram. Elano’nun Katar’daki İngiltere maçında Nilmar’ın attığı goldeki pası, Türkiye’de ‘’doldur-boşalt’’ başlığı altında değerlendirilebilir. O kadar da değil mi, hiç emin olmayın. Kanat değişimi, futbolda oldukça önemli bir yetenek. Zayıf tarafı (weak side) oyunun içine dâhil edip, rakibi sersemletmek… Aydın Yılmaz’ın Levadia Tallinn maçında Kader Keita’ya, Beşiktaş karşısında Elano üzerinden Harry Kewell’ın Milan Baros’a ve en sonunda Keita vasıtasıyla Baros’un Arda Turan’a attırdığı gollerin hiçbirinde ‘’uzun pas’’ yok. Mesafe anlamında ‘’uzun’’ olabilir; ama tüm bunlar, birer ‘’ters top.’’

Elano’nun oynaması gereken bölge, ortaya çıkan fotoğrafın da gösterdiği gibi, orta saha. Bu da ikincisi.

İlk yarıda Galatasaray, planına sâdık kalmasına rağmen golü bulamadı. İkinci 45 dakika ile birlikte, repertuvardan farklı bir eser tercih edilmek istendi. Sabri Sarıoğlu’nun sağ kanattaki yokluğu önemli. Üstelik; Sabri’nin ortağı, Kader Keita da yedekler arasındaydı. Birinci devre, bu anlamda belli bir sıkıntı da yaşandı. 46. dakika itibariyle de sağ kanat, Uğur Uçar üzerinden işlenmeye başladı. İkinci yarının üçüncü dakikasında Uğur’un yaptığı ortada Elano’nun kafa vuruşunun dışarı gitmesi, Galatasaray’ın mutlu sona yine bu bölgede ulaşacağının bir habercisi olarak algılanabilirdi.

Çok beklenmedi. Galatasaray, 46 ila 55. dakikalar arasını müthiş oynamıştı. Karşılaşma öncesindeki beklentilerimizi direkt olarak yerine getiriyordu takım. Israrla pas yapıyor, rakip savunmayı sürekli yeni bir pozisyon almaya sürüklüyor, ikinci ve üçüncü bölgenin tamamını kullanıyor, her iki kanadı oyun içerisine sokuyor ve orta sahadan gelen ekstra oyuncu (Elano Blumer) ile de gol girişiminde bulunuyordu. Uğur Uçar, 55. dakikada sağdan ortaladı. Harry Kewell, Galatasaray’a liderliği 15. Hafta’da getirebilecek golü attı. Aslında bu golün haberini veren bir diğer hücum organizasyonu, üç dakika evvel yaşanmıştı. Arda Turan ile Uğur Uçar ortaklığı üzerinden bir pozisyon daha bulmuştu, Galatasaray. Stratejik olarak da tam zamanında gelen bir goldü bu.

Milan Baros sonrasındaki Galatasaray’ı konuşuyoruz. O’nun yokluğunda takımın en fazla etkilendiği sekans, skor avantajı ile oynanan dakikalar. Bu da bir gerçek. Dün golün geldiği 55. dakika ile Nonda’nın oyundan alındığı 70. dakika arasında Galatasaray’ın üç adet ‘’iyi’’ hücumu ve gol girişimi var.
  • 58’ 45’’: İstanbul Büyükşehir Belediyespor, bir serbest vuruş kullanıyor. Top, Leo Franco’da kalıyor. Ve ardından kaleci ile başlayan bir pozisyona dönüşüyor, rakip takımın yarattığı tehlike. Çok sayıda pasla rakip kaleye inebiliyor, Galatasaray. Ve –olumlu veya olumsuz- bir sonuç alıyor.
  • 63’ 48’’: 46 ila 55. dakika arasında etkin şekilde kullanılan ve bir de gol çıkarılan sağ kanat organizasyonları devam ediyor. Arda Turan’ın ortasında Elano’nun vuruşu, kaleci Kenan Hasagic’te kalıyor.
  • 64’ 59’’: En güzeli de bu. (Muhtemelen Hasagic’in kullandığı tercih sonrasında kazanıyor topu Galatasaray.) Yaklaşık 60 saniye boyunca Galatasaray’ın kontrolü altında kalan oyun, sol kanada dönüyor. Elano’nun harika pası, ceza sahasının solunda Harry Kewell’a geliyor. Bu sırada ceza sahasındaki Nonda, Kewell’a topu istediği bölgeyi gösteriyor. Rakip savunmacıyı da ön direğe çekerek. Ama etkili vuruş gelmiyor. Belki topun üstünden atlasa veya ilk pasta Kewell arkaya bıraksa; müthiş bir golle farkı 2’ye çıkarmış olacak Galatasaray.
Tüm bunlara rağmen bir sorun var ortada. Takımın en büyük avantajı, skor üstünlüğü ile oynadığı anlar oluyordu sezon başında. Şimdi ise; maç öncesinden bile biliyorsunuz. Nonda ve rakip kale arasında oluşan mesafe, Galatasaray’ın sorunu olacak. Kenardan gelen Elano veya Keita da, Nonda ile değişecek. Bu zorunlu bir tercih. ‘’Koskoca Galatasaray, santrforsuz mu oynar!’’’ sığlığına düşenlere ise acil şifalar dileyelim. En kısa zamanda sağlıklarına kavuşsunlar.

Galatasaray adına dönüm noktası, bu değil ama. Sezon başından TSL’de ilk defa 80 dakika süre alan Elano’nun oyundan çıkması da –ki Galatasaray’ı ve Frank Rijkaard’ı biraz takip edenler, böylesi bir değişikliği öngörmüş olmalılar. Zira; henüz iki hafta önce, GSTV’deki programında Elano’nun son iki sezonki temposu ile 90 dakika oynamasının şimdilik zor olduğunu söylemişti. Ayhan alındığında Galatasaray, ‘’üç ön libero’’ ile de oynamadı zaten. Kritik an, 74. dakikada değerlendirilemeyen fırsat oldu. Elano, imzası olan hareket ile boy gösterdi bir an. Sol kanattan Keita’ya harika bir pas attı. Keita, önce çizgiye indi. Sonra topu dışarıdaki Kewell’a bıraktı. Avustralyalı yıldız ise, direğin üstünden dışarı göderdi. Ama kaçan gol değil, maçın kaderini değiştiren.

İlk yarıda dört anı hatırlayalım öncelikle. Yine madde madde. Ama özne, Hüseyin Göçek.
  • 2’ 12’’: Oyuna hızlı başlayan ve topu kontrolü altında tutan Galatasaray’ı yavaşlatan ilk düdük. Elano’nun İskender’e yaptığı faul. Hakemin tercihi bu yönde.
  • 7’ 35’’: Benzer bir pozisyon. Bu defa Uğur Uçar’ın Gökhan Süzen’e faul yaptığı belirleniyor hakem tarafından. İsyan edilecek tarz bir faul değil.
  • 11’ 28’’: Elano’nun Efe İnanç’a yaptığı faul. Yine aynı başlık altından değerlendirilebilir.
  • 42’ 46’’: Yine. Uğur Uçar’ın yaptığı bir faul. Tüm bunların ardından hakeme kızamazsınız tabii. Belli ki, bu yönde bir standart oluşturacak maç boyu. Dengeli bir insan böyle davranır çünkü.
Belli bir süre böyle de devam ediyor zaten. 49. dakikada Mustafa Sarp’ı ‘’azarlıyor’’ ve ‘’makamından kovuyor.’’ Bir dakika sonrasında Barış Özbek’e faul çalıyor. Bu da ilk yarıdakilere benzer. Bu kararlarda sorun yok. Devam edelim. 53’te Barbosa’nın dahi köşe vuruşunda pozisyon almak için ceza sahasına yöneldiği bir pozisyonda kale sahası gösteriliyor. 60. dakikada Arda Turan, taç çizgisinde faul yaptığı gerekçesi ile durduruluyor. Ama sonrasında bu standart, bir anda tamamen farklı bir tarafa dönüyor. Küçük hareketlerin cezalandırıldığı maçın devam eden bölümündeki pozisyonlara bakalım.
  • 67’ 21’’: 90+4. dakikada İBB’nin beraberlik golünü atacak olan Hasan Ali’nin ceza sahasında Elano’ya yaptığı hareket. Bu pozisyonda 89 numaralı oyuncu, kendisine avantaj sağlayarak kaleci Leo Franco ile karşı karşı kalıyor.
  • 69’ 38’’: Bu dakikaya kadar tüm temaslarda düdüğünü ağzına götüren HG, hava topunda Harry Kewell’a yapılan faulde oyunu devam ettiriyor. Kewell, bu pozisyondan sonra hakeme isyan ediyor doğal olarak.
  • 71’ 17’’: Yine maçın yıldızı başrolde. Sol taç çizgisinde Harry Kewell, rakibi tarafından faulle durduruluyor. Göçek, iyi futbolun peşinde olmalı. Topun oyunda kalmasını istediğinden, oyunu devam ettiriyor bir defa daha.
  • 77’ 44’’: İBB aleyhine verilen faul kararının ardından takım kaptanı Efe İnanç, savunmada dengesiz yakalanmama adına, topu metrelerce öteye vuruyor. Hakem Göçek, görmezden geliyor. Tribünlerde yükselen sesler sonrası, Efe’nin yanına gidiyor. Ve oyuncuyu sarı kart ile cezalandırıyor. Bir daha yapmaz artık.
  • 81’ 49’: 1-0’lık skor avantajından sonra Keita’nın neden oyuna alındığının uygulamalı örneklerinden birini görmek üzereyiz. Orta çizgide topu alan Keita, sol çizgiden rakip sahaya hareketlenecek. Yüzünü dönüyor, 1’e 1 pozisyonda arkasından gelen Rızvan Şahin, oyuncuyu yere indiriyor. Hakem, faul kararı vermek zorunda. Ama sarı kartı unutuyor.
  • 82’ 35’’: 68, 70 ve 72. dakikalarda küçük müdahalelere ‘’devam’’ diyen Göçek, maçın başındaki hâlini takınıyor yine. Mehmet Topal’ın hava topu mücadelesinde düdük geliyor.
  • 84’ 05’’: 78. ve 82. dakikadaki pozisyonlara dönmek gerekebilir. Keita’nın pozisyonu ile benzer. Bu defa sağ kanat. Kewell, yine 1’e 1 pozisyonda hücum edecek. Yüzünü dönmüş giderken, arkadan sert bir hareket ile indiriliyor. Hakem faul kararını vermek zorunda. Ama kartı unutuyor. Tribünlerden gelen tepki sonrasında Mahmut, sarı kart ile cezalandırılıyor. Yapmaz bir daha.
  • 84’ 54’’’: Dengeden bahsetmiştik. Servet Çetin’e ceza sahasında, Metin Depe tarafından yapılan faul var. Ama devam eden de bir oyun.
  • 86’ 27’’: İBB, tamamen düzensiz bir takım hâline dönüşmüştü bu dakikalarda. Savunmasından çıkmakta zorlanıyordu. Bu anlardan birinde; Arda Turan, Harry Kewell ve Kader Keita üçlüsü, hata yapmasını sağladı İBB savunmasının. 3’e 0 pozisyonda kalınmıştı ki; Abdullah Avcı’nın takımını Hüseyin Göçek’in düdüğü kurtardı.

  • 89’ 55’’: Köşe vuruşu pozisyonu. Anlatmaya gerek var mı? Önemli olan, Harry Kewell’ın gördüğü sarı kart. Tüm bunların birikimi. Ve hakem eleştirisinin yalnızca bu köşe vuruşundan ibaret olmadığının açıklaması.

  • 90’ 46’’ ve 92’55’’: Final. Son iki karar. Birincisinde Mehmet Topal’ın müdahalesi ile yere düşen bir oyuncu. Kazanılan serbest vuruş. İkincisinde İBB yarı sahasında kendisini bırakan oyuncu. Maç boyu tüm ince pozisyonlarda (özellikle Galatasaray’ın kazandığı serbest vuruşlarda atışın yapılması gereken nokta hususunda) dikkatli davranan hakem Hüseyin Göçek, İBB’nin kazandığı serbest vuruşta Kenan Hasagic’in topu 10-15 metre öne taşımasını göremedi.
Peki. Toplamda tüm bunlar neden? Bilinmez. Bu blogda hiçbir zaman bir mağlubiyetin ana nedeni, hakem olmadı. 3-1 kaybedilen Fenerbahçe maçında bile. Galatasaray, evet, ikinci golü bulmalıydı. Ama Hüseyin Göçek’in yaptıklarını normalleştirmeyen bir eleştiri bu. Ayıp. Futbol adına utanç verici bir performans. Galatasaray özelinde değil yazdıklarım. Futbol, dünyanın en güzel eğlencesi belki de. Yalnızca bir kişinin bunu gölgelemesi kadar çirkin bir şey olamaz.

Sadece 22 kişinin mücadele ettiği bir spor olmaya devam etsin futbol. Bir topun peşinde 22’den fazla insan koşmasın. Gerisi çok da önemli değil.

6 Aralık 2009 Pazar

Yenilik: Kayserispor v Bursaspor, 3-0



Turkcell Süper Lig’de haftanın maçının galibi, Bursaspor’u 3-0 mağlup eden Kayserispor oldu.

Sezonun iki flaş takımı arasındaki eşleşmeye geçmeden evvel, sezon başına bir dönelim. Ve özellikle Kayserispor’un yaz mevsimindeki icraatlarını hatırlamaya çalışalım.

Transfer sezonuna bir oyuncu damgasını vurmuştu. Kayserispor’un yanı sıra, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın da dâhil olduğu bir ilişkiydi bu. Kim olduğunu biliyorsunuz: Mehmet Topuz. Kariyerinin ilk döneminde gelecek için umut vadeden Topuz, Kayseri’deki son yıllarında takımın uyumunu bozan bir oyuncu profiline dönüşmüştü. Ayrılacaktı Kayserispor’dan. Beşiktaş taraftarı olduğunu açıklaması, İnönü Stadı’nın kapılarını açıyordu kendisine. Ancak daha sonra araya giren Fenerbahçe, oyuncunun kulübü ile anlaşarak transferi bitiren taraf oluyordu.

Kulüp Başkanı Aziz Yıldırım’ın bizzat rol aldığı bu transfer için, Fenerbahçe’nin kasasından 9 milyon € çıkacaktı yapılan anlaşmaya göre. Ve yalnızca birkaç ay önce Ankaragücü’nden 1,8 milyon €’ya alınan Gökhan Emreciksin de Kayserispor’a verilecekti. Belli ki, hedefler büyüktü. Galatasaray, Fenerbahçe veya Beşiktaş’ta direkt oynayan oyuncuları transfer etmek ise, her şeye rağmen zordu. Ama Kayserispor’un yol haritası, farklıydı zaten. Yaklaşık 11 milyon €’luk bir gelir elde edilmişti, Mehmet Topuz gibi yetenekleri kısıtlı olan bir oyuncudan. Hiç kuşkusuz, müthiş bir anlaşmaydı bu.



Alışkanlık hâline getirmek, yine Kayserispor’un elinde bulunuyordu ayrıca. Bir hamle daha yapıldı. Başarılı yol izlendi.

Serdar Kesimal (1989, Köln II), Semih Aydilek (1989, Birmingham City) ve Ömer Şişmanoğlu (1989, St. Pauli) gibi genç isimler alındı yurt dışından. Yerel piyasada Altay’dan Gökhan Değirmenci (1990) ve Merter Yüce (1985), Kartalspor’dan Yaser Hacımustafaoğlu (1991) transfer edildi. Gençlerbirliği’nin 21 yaşındaki Avustralyalı yıldızı James Troisi, bonservis ücreti ödenmeden kulübe kazandırıldı. Ve tabii en önemlisi: Gol yollarındaki sıkıntının giderilmesi adına Portekizli Ariza Makukula kiralandı Benfica’dan. Özellikle 18-23 yaş arasındaki oyuncuların alınmasının bir nedeni olmalıydı.

Kayserispor, transfer ettiği her yeni isme ‘’€’’ gözüyle bakıyordu muhtemelen. Kazançlı bir yatırım amacı. Üstelik; faizini verene kadar, sizi oldukça mutlu eden tarzdan. Hâlihazırdaki kadrosunda Souleymanou Hamidou, Ali Turan, Eren Güngör, Aydın Toscalı, Alioum Saidou, Mehmet Eren Boyraz ve Franco Cangele gibi sürekli oynayan oyuncular bulunduran Kayserispor, sezon başında yapmış olduğu hamleler ile doğru yolu bulmayı başardı. Gençlerin takıma girme rotasyonu da son derece başarılı. (Geçtiğimiz sezondan Furkan Özçal, Abdullah Durak ve Umut Koçin’i ekleyebiliriz.) Eksik kalan parçayı tamamlıyorlar adeta. Bu noktada, Teknik Direktör Tolunay Kafkas’ı ayrıca kutlamak gerekiyor.



Bursaspor projesi ise, yaklaşık bir sezondur kusursuz şekilde işliyor. Ertuğrul Sağlam'ın takımın başına gelmesinin ardından yaşanan değişim ortada.

Yalnızca bir açıdan bakmak bile yeterli aslında. Bursaspor'un oynayacağı her maç öncesi, sahaya çıkacak 11 hakkında bir fikriniz olabiliyor. Sayıyorsunuz baştan. Dimitar Ivankov, Ali Tandoğan, Tomas Zapotocny, Ömer Erdoğan, Mustafa Keçeli... Hatta isimlerin dağılımı ve oyun içi değişimleri özelinde de söylecekleriniz bâki kalıyor belki. Bu son derece önemli. Ertuğrul Sağlam ve Bursaspor, kendilerini kabul ettirmeyi başardılar. Sadece bu başlık altından da değil. 2008-09 Sezonu'nda Sağlam sonrasında takım, 18 maçtan 36 puan çıkarmıştı. Yeni sezonda ise, 15 maçtan 29 puan. Önümüzdeki hafta alınacak Ankaraspor galibiyeti, 32 puana taşıyacak Bursaspor'u. Ortada net bir gerçek var bu anlamda.

Kayserispor ile Bursaspor'un gelinen son noktadaki eşleşmeleri, tüm bu nedenlerden dolayı, çok özeldi işte. Ve iki takım olabilecek en güzel saatte çıktılar Kayseri Kadir Has Stadyumu'na. Kayserispor Yönetimi'nin bu maç için bilet fiyatlarını 1 TL olarak belirlemesi, tribünlerin tıklım tıklım olmasının önemli sebeplerinden biriydi belki. Ama hiç kuşku yok ki; gelenler pişman olmayacaktı. Öyle bir maçtı. Kazanan, TSL'de birinci sıraya yükselecekti. Oldukça marjinal bir gelişmeydi bu. Atmosfer müthişti. Ve ekranları başındakiler, Kayseri'deki bu ortamı kıskanmış olmalıydı. 13.30'da başlayan bir maç, son derece modern bir stadyum, 3-0'lık galibiyet sonrası gelen galibiyet ve en sonunda güzel futbol. ''Sosyal Aktivite'' sorunsalının çözümü!



Kayserispor'un yaptığı agresif başlangıç, daha ilk dakikalarda maçın kalitesinin birkaç seviye daha arttırdı. Bu anlamda iki isimden bahsetmek lazım.

Ömer Şişmanoğlu. Sezon başındaki formülün önemli isimlerinden biri. Attığı gol sonrasında yaşadığı sevinç, oldukça samimi. Terste yakaladığı topa yaptığı hamle, gelecek için umut verici. Oyunun devam eden bölümünde topsuz alanlardaki etkinliği, takım arkadaşları ile uyumu, sırtı dönük oynayabilme ve orta sahadan aldığı toplarla rakip alana hareket edebilme yetenekleri de. Üçüncü goldeki koşusu ve ardından rakip savunmayı hataya zorlaması ise, enfes. Tüm bunlarından ardından Milan Baros'a yakın bir stili olduğunu söylemek mümkün. Ama beklemek lazım, hakkında çok daha büyük sözler etmeden evvel.

Ariza Makukula. Kayserispor, geçtiğimiz sezon az gol atan ve kalesinde az gol gören bir takımdı. İkinci özellik, 2009-10 Sezonu'nda da devam ediyor. Ali Sami Yen Stadı'ndaki Galatasaray maçında yenilen dört golü bir kenara bırakırsak, ortaya çıkan tablonun ne denli etkileyici olduğunu görürüz. Yeni Kayserispor'un farkı, hücum tarafında. Makukula, takımın bu bölgedeki sıkıntısını bıçak gibi kesti adeta. Bugün Kayserispor'un attığı ikinci gol mesela. Taç atışından gelen topu sırtında Bursaspor savunmacısı varken aldı. Ve müthiş bir dönüşün ardından, net bir vuruşla ağlara gönderdi. Hakikaten çok etkileyici. Gol vuruşlarındaki soğukkanlılığı, Kayserispor'u üst sıralarda tutmaya yetebilir bu sezon.

Çok güzel bir futbol maçıydı. Kayserispor kazandı. Aslında Bursaspor ve Turkcell Süper Lig de. Bir lig, ancak böylesi maçlarla büyüyebilir. Biz de izleyebilirsek, ne güzel olur!

5 Aralık 2009 Cumartesi

Önizleme: 2010 FIFA Dünya Kupası Grupları



2010 FIFA Dünya Kupası kuraları, dün akşam Cape Town International Convention Centre’da çekildi.

Güney Afrika’daki dev organizasyon öncesinde Fransa ve İrlanda Cumhuriyeti eşleşmesinde yaşananlar, diğer konu başlıklarının arasından kolayca sıyrılmıştı. İkinci maçtaki tartışmalı pozisyon, Thierry Henry üzerinden yıllar boyunca konuşulacak. İrlanda Cumhuriyeti adına, son derece talihsiz bir anı. Kabullenmek kolay değil tabii. ‘’33. takım’’ olma isteği de, bu başlık altından değerlendirilmeli. FIFA’nın bu teklifi reddedeceği aşikârdı. Ve tüm yaşananların ardından; dün, dört ayrı kavanozda toplam 32 ülke vardı.

Fransa, bir şekilde cezalandırıldı ama. Nasıl? Sistem üzerinden daha evvel konuşma fırsatı bulmuştuk. Buna göre; birinci kategoride, 2010 FIFA Dünya Kupası’na katılım gösteren takımlar arasında en fazla puana sahip olan 7 ülke ve ev sahibi Güney Afrika olacaktı. Son görüntüde bu formülün figürleri; Arjantin, Almanya, Brezilya, Fransa, İngiltere, İspanya ve İtalya’ydı. Tabii, Kasım ayındaki sıralamaya göre. FIFA, kura çekimi öncesindeki değerlendirmesini Ekim ayı özelinden yaptı. Bu yüzden; Fransa, bir alt kategoriye düşecek ve Hollanda ile yer değiştirecekti. Henry’nin ‘’el attığı’’ Fransızlar, cezalandırılmıştı işte! Öyle mi oldu peki, hayır.

Raymond Domenech’in takımı, A Grubu’ndan katılacak turnuvaya. Ev sahibi Güney Afrika’nın seribaşı olduğu grup yani. Çok enteresan. Yine bir yolunu bulmayı başardılar. Grubun diğer temsilcileri, Meksika ve Uruguay. Turnuvanın açılış maçı, 11 Haziran Cuma günü saat 16.00’da, Güney Afrika ile Meksika arasında. İlk günün ikinci eşleşmesinde Fransa, sahaya çıkacak. 20.30’daki rakibi Uruguay. Fransa’nın favori olması, kesin bir gerçek. Diğer aday için kesin bir karar vermek zor. Uruguay’ın Luis Suarez ve Diego Forlan’lı hücum hattı, etkileyici. Meksika ve Güney Afrika arasındaki maçın galibi olursa; grup, iyiden iyiye karışır. Son derece denk takımlar.



B Grubu’nda Maradona'nın Arjantini, rakiplerinden birkaç adım önde gözüküyor.

Ballon d'Or 2009 ile ödüllendirilen Lionel Messi’nin kariyeri adına, son derece önemli bir turnuva. Dünya Kupası Şampiyonluğu, Messi’yi tüm zamanların en iyisi yapma yolunda, dev bir aşama. Napoli’yi şampiyon yapmasa da olur. Arjantin’in B Grubu’ndaki ilk rakibi Nijerya. (2002’de olduğu gibi.) 2 Temmuz 2005 günü, Hollanda’nın Utrecht kentinde FIFA U-20 Dünya Kupası Finali’nde, birbirlerine rakip olan iki jenerasyonun eşleşmesi aslında. Taye Taiwo, Onyekachi Apam, Dele Adeleye, Mikel John Obi ve Sani Kaita’nın Nijerya; Fernando Gago, Lionel Messi ve Sergio Agüero’nun Arjantin kadrosunda olmaları muhtemel. Güney Kore-Yunanistan maçını kazanan, büyük avantaj elde eder.

İkinci günün son eşleşmesi, İngiltere ve ABD arasında. Güney Afrikalı aktris Charlize Theron, Cape Town’daki kura çekiminde boy gösteren isimlerden biriydi. İngiltere Milli Takımı’nın yıldızı David Beckham da. Süper yıldız, 1998 Dünya Kupası’ndaki hatasını 2002’de minimize etmişti. Ama kura çekimindeki performansı ve bireysel şansı, mazisinin tamamen unutulmasını sağlamalı. Kariyerini MLS’de sürdüren Beckham’ın ilk maçta ABD’ye karşı oynaması, müthiş bir pazarlama fırsatı. 12 Haziran 2010, saat 20.30. Kazanan, grup liderliğini de alabilir. Zira; arkadaki iki takım Cezayir ve Slovenya. İngilizler adına, harika bir kura. 2009 FIFA Konfederasyonlar Kupası’nda dikkatleri üzerine çeken ABD, Slovenya’ya oranla artıları fazla olan bir takım.



D Grubu’nu özel kılan isim, Harry Kewell. Avustralya’nın ilk maçı, Durban’da Almanya’ya karşı.

2006 Dünya Kupası ve Euro 2008’de ‘’iyi bir turnuva takımı’’ olduğunu yeniden kanıtlayan Almanya, grubun seribaşı. Mutlaka bunun hakkını vereceklerdir. Ama dileğimiz; birinci günü boş geçmesi yönünde tabii. Gönlümüz, Harry Kewell ve Avustralya ile birlikte. Gana, her şeye rağmen, tehlikeli. Sırbistan’ın mücadele gücü yüksek; ama ikinci kontenjan için yarış, Gana ve Avustralya arasında geçebilir. E Grubu’nda Hollanda, kura şanssızlığını minimize etmiş olarak gözüküyor. Kamerun’un gelmesi, ‘’talih’’ sayılmaz tabii. Yine de; alt gruptan Danimarka gibi tercih edilebilir bir rakip ile eşleşmek, durumu düzeltebilir. Japonya’nın potansiyeli var. Ancak Kamerun ile Avustralya, ağır basıyor Almanya arkası.

F Grubu’nda İtalya, İngiltere’ye benzer bir şekilde rahat gözüküyor. Yeni Zelanda, Paraguay ve Slovakya arasındaki yarışta Güney Amerikalılar, öne çıkabilir.

G Grubu, en heyecan verici grup. Kader Keita ismi, bu yaklaşım için başlı başına yeterli bir sebepti –ki Fildişi’nin diğer oyuncularını da eklemek lazım buraya. Şanssızlıkları, farklı bir başlık altında. 2006 Dünya Kupası’nda Arjantin, Hollanda ve Sırbistan ile aynı gruptalardı. Herkes tarafından beğeni ile karşılandılar. Olmadı. 2010’da ise; Brezilya ve Portekiz ile boğuşmak zorundalar. Keita ve Elano’yu karşılıklı izlemek mümkün. Geçtiğimiz sene Brezilya ile Portekiz arasında oynanan ve 6-2’lik Brezilya galibiyeti ile sona eren karşılaşmadaki Elano performansı akıllarda. Grubun diğer öyküsünün tarafları, Portekiz ve Kuzey Kore. 1966’nın rövanşı. 44 yıl sonra. Brezilya ve Fildişi, diyelim. Gönülden.



H Grubu’nda ağırlıklı olarak İspanyolca konuşulacak. Kesin favori, İspanya. Honduras’ın işi kolay değil. Şili, son 16’daki Güney Amerika popülâsyonuna katkıda bulunabilir. İsviçre, açılışı İspanya ile yapacak. Kilit maç, 21 Haziran’da. Şili ve İsviçre arasında.

12 Haziran 2010’dan itibaren 10 gün boyunca toplam 30 maç izleme fırsatımız var. 13.30’dan 22.30’a kadar. 26 Haziran 2010, Son 16’nın ilk günü. Tahminde bulunalım, kayıtlara geçsin: ‘’Fransa v Nijerya’’. Ne çıkacak, bakalım. Devamı da olsun: Arjantin v Uruguay, İngiltere v Avustralya, Almanya v ABD, Hollanda v Paraguay, İtalya v Kamerun, Brezilya v Şili, İspanya v Fildişi. Çeyrek Final’de Hollanda ve Brezilya’dan birine yazık olabilir. Yarı Final’de potansiyel bir ''Brezilya/Hollanda v İngiltere'' eşleşmesi, heyecan verici. Final, Şampiyon, Sürpriz Takım, Gol Kralı, Yıldız Adayı vs. gibi mini anket sorularının cevaplarını aramak da. Tabii; şu an için erken.

Koca bir fikstür duruyor karşımızda. Zaman yaklaştıkça, konuşacağız elbette. İşin keyifli tarafı bu!