22 Aralık 2010 Çarşamba

25 Aralık '10: NBA'den Noel Hediyesi - II



NBA’den bir Noel klasiği daha! Aralık ayının 25. gecesinde NBA’de beş özel maç var. Maraton, TSİ 19.00’da başlıyor. Ve sabahın olgun ışıklarına kadar (08.00) devam ediyor. Müjde: Noel, bu sene hafta sonuna geliyor. Pazar günü çalışmayacaklar için iyi haber.

25-26 Aralık 2010 Cumartesi-Pazar
19.00 New York Knicks – Chicago Bulls (Madison Square Garden, NBA TV, Canlı)
21.30 Orlando Magic – Boston Celtics (Amway Arena, NTV Spor, Canlı)
00.00 Los Angeles Lakers – Miami Heat (Staples Center, NTV, Canlı)
03.00 Oklahoma City Thunder – Denver Nuggets (Ford Center, NBA TV, Canlı)
05.30 Golden State Warriors – Portland Trail Blazers (ORACLE Arena)

Bir müjde daha: Gecenin dört maçı NBA TV, NTV Spor ve NTV’den naklen yayınlanacak. Son bir müjde isteyenlere de müjdemiz var. 25 Aralık gecesinden yeni yılın ilk gününe dek NBA League Pass, ücretsiz olacak. Maç seçimi size kalmış. Noel Baba buralarda mı?

21 Aralık 2010 Salı

Welcome Home Hedo Turkoglu



NBA’de takas sezonunun en büyük hamlesi geldi. Orlando Magic Genel Menajeri Otis Smith, elindeki kartlarını oynayarak üç takım ve altı oyuncunun dâhil olduğu takasın altına imzasını attı. Phoenix Suns’tan üç milyon dolar nakit para, birinci tur draft hakkı (2011), Vince Carter, Marcin Gortat ve Michael Pietrus karşılığında Jason Richardson, Hidayet Türkoğlu ve Earl Clark’ı alan Orlando Magic, Rashard Lewis’i de Washington Wizards’a göndererek Gilbert Arenas’ı kadrosuna kattı.

Orlando Magic adına işler yolunda gidiyordu. Sezonun ilk 19 maçında yalnızca dört yenilgi vardı. Takımın lideri Dwight Howard formda gözüküyordu. Dwyane Wade, LeBron James, Chris Bosh’lu komşu, sezona seri mağlubiyetlerle başlamıştı. Rakipler, maç başına 91,1 sayıyla sınırlanıyordu. Bu alanda ligin en iyisi olan Van Gundy’nin takımı, Boston Celtics ile birlikte Doğu Konferansı’nın zirvesindeydi. Ama ne olduysa, bundan sonra oldu. Devam eden yedi maçlık seride bir galibiyet alabildi Orlando Magic. Beş maçlık sekansta rakiplerin sayı ortalaması 97,6’ya kadar çıktı.

Otis Smith, değişimin kaçınılmaz olduğunu düşünüyordu. Ve Phoenix Suns ile Washington Wizards’ı da içine alan takas hamlesini gerçekleştirdi. Takas, Orlando Magic’in takası. Bu kesin. Ama işin içinde biraz da geçmişe yolculuk yok mu?

Orlando Magic, 2009 Yazı’nda bir karar vermek zorundaydı. Takım, NBA Finalleri’ne kadar yükselmişti. Ve yakın gelecekte sürekli bu seviyelerde olacağının sinyalini veriyordu. O yapının temel taşlarından olan Hidayet Türkoğlu’nun ise kontrat sezonu gelmişti. Milli oyuncu, 30 yaşında iyi bir maaş almak istiyordu. Teklifler vardı. Ancak Otis Smith, sürpriz bir karar vererek NJ Nets ile anlaşma masasına oturdu. Ve Vince Carter, beş oyuncunun dâhil olduğu takasın ardından Magic’e geçiş yaptı.

New Jersey Nets ile 2007 yılında dört sezon için 61,8 milyon dolar karşılığında anlaşmaya varan Carter’ın sözleşmesini alan Orlando Magic, lüks vergisi sınırına gelmişti. Smith, skor yükünü Dwight Howard’ın omuzlarından çekerek diğer oyunculara paylaştırmak istiyordu. Ancak Howard merkezli bir hamle daha yapmak durumundaydı. İki sezon boyunca Dwight Howard’ın arkasında bekleyen, yıldız oyuncunun yokluğunda çıktığı Philadelphia 76ers (Playoff 1. Tur, 6. Maç) karşılaşmasında 11 sayı, 15 ribaund, 4 top çalmayla oynayan ve Howard’ın faul problemine girdiği her maçta ortalamanın üzerinde bir katkı veren Polonyalı yedek pivot Marcin Gortat da sınırlı serbest oluyordu.



Gortat, seçim yapma şansına sahipti. Bir önceki sezon 700 bin dolara oynamıştı. Ve çok daha fazla kazanabileceğini de kanıtlamıştı. Houston Rockets ve Dallas Mavericks ise Marcin Gortat için sıraya çoktan sıraya girmişlerdi bile.

Polonyalı, niyetini henüz ilk günden belli etti. Orlando Magic, sınırlı serbest olduğundan, Gortat’a gelebilecek herhangi bir teklifi karşılayabilirdi. Yeni kurallar gereği MLE seviyesinde (ilk iki sezon için 5,8 milyon dolar civarında) kontrat alabilecek olan pivot, Orlando’nun bu teklifi karşılaması durumunda Florida sahillerinde kalacaktı. Otis Smith’in açıklaması ise net olmuştu. Beş milyon dolardan fazlasını karşılamayacaklardı.

Dallas Mavericks, Polonyalı oyuncu üzerindeki baskısını sürdürdü. Ve beş sezon için 34 milyon dolarlık bir teklifte bulundu. Jason Kidd’in Nenad Krstic’i neye dönüştürdüğünü düşündükten sonra, Marcin Gortat özelindeki beklentilerinizi yükseltebilirdiniz. Ayrıca Dirk Nowitzki de orada olacaktı. Alman süper yıldıza gelecek ikili sıkıştırmalar, Gortat’ın skor gücünü sağlamlaştırmasını sağlayabilirdi. Ve en önemlisi, Erick Dampier’in yedeği olacaktı kâğıt üzerinde. Dampier, Howard kadar dominant sayılmazdı. Üstelik sözleşmesinin son senesindeydi.

Yani? Marcin Gortat, Dallas Mavericks’te ilk beş oyuncusu olabilirdi.



Orlando Magic, 2009 Yazı’ndaki beklenmeyen hamleler serisine devam ederek Marcin Gortat’ın sözleşmesini eşledi. Ve Polonyalı, büyük bir hayalkırıklığının ardından, Florida’da kaldı. Tüm bunların sonucunda ise Hidayet Türkoğlu’nun kontratı için boşluk kalmadı.

Milli oyuncu, Orlando Magic’ten yıllık 10 milyon dolar civarında bir teklif bekliyordu. Ama umduğu ve bulduğu arasında ciddi bir fark vardı. Takım arayışı zaten başlamıştı. Önce Oregon’a gitti Hidayet Türkoğlu. Portland Trail Blazers GM’i Kevin Pritchard ile görüştü. Kulüp tesislerini, şehri gezdi. Beş yıl için yaklaşık 50 milyon dolarlık bir kontrat üzerinde anlaşıldığı konuşuldu. Ancak ardından ani bir kararla Kanada’ya giden Hidayet Türkoğlu, aynı zaman diliminde 53 milyon dolar kazanacağı Toronto Raptors ile sözleşme imzaladı. Portland Trail Blazers Antrenörü Nate McMillan, Türkoğlu için takımında rol belirlemişti. Brandon Roy önderliğindeki Genç Blazers’a tecrübesiyle liderlik yapacaktı, Hidayet. Ancak asla gerçek bir rol sahibi olamayacağı Toronto Raptors’a gitmişti.

Kanada’da işleri yoluna koymasının mümkün olamayacağını ise sezon sonunda birinci ağızdan açıklayacaktı. Dev bir fırsat çıktı daha sonra karşısına. 2010 Yazı’nda Phoenix Suns, takas etti kendisini. Yepyeni bir rol, bambaşka bir kariyer gelişimi olabilirdi. Steve Nash’in takımında dört numaralı pozisyonda oynayacaktı. Yapamadı. Sezonun ilk bölümünde eşleşme sıkıntısı yaşadığı oyunculara karşı sürekli faul problemine girdi. Yayın içine bir türlü giremedi. Koç Alvin Gentry, onu ikinci beşin liderliğine getirdi. Pahalı bir kontratı vardı, kendisinden vazgeçmek kolay değildi bu yüzden. Üç numaralı pozisyonun yedeği olarak kenardan geldi. Steve Nash’in olmadığı dakikalarda topu kullanan oyuncu da olabilirdi. Ama tüm bunlar için Phoenix Suns’ın yılda 10 milyon dolardan fazla harcamasına gerek var mıydı? Bu sorunun cevabı için fazla beklenilmedi.



Otis Smith, iki sezon önce bütçesinde 10 milyon dolar ayırmadığı Hidayet Türkoğlu’nu geri alıyor. Ve Türkoğlu’nun 2009 Yazı’ndaki kadar formda olmadığının da farkında. Peki, Orlando Magic adına toplamda ne denli bir etki yaratabilir bu takas hamlesi?

Stan Van Gundy’nin elinde iyi bir skorer guard, sistemini ve oyun setlerini ezbere bilen kısa forvet, üst düzey tecrübeye sahip yedek bir oyun kurucu var şu an. Müdafaadaki zaafiyeti gidermek için gerçekleşen takasın ardından Orlando’ya gelen Jason Richardson, Hidayet Türkoğlu ve Gilbert Arenas’ın iyi birer savunmacı olduklarını söylemek kolay değil. Ancak Orlando Magic’in yedi maçlık seride ortalama 89,1 sayı attığını unutmamak gerekir. Keza Jason Richardson ve Gilbert Arenas’ın iyi bir planlamayla 20’şer sayı üretebilecek potansiyellerinin hâlâ bir yerlerde saklı olduğu gerçeğini de…

Orlando Magic adına potansiyel dezavantaj, Dwight Howard’ın faul problemi yaşayacağı maçlardaki yedek pivot sıkıntısı olacak. Marcin Gortat, bu alanda NBA’in en iyilerindendi. Artık yok. Ve arkada yalnızca Ryan Anderson ve çaylak Daniel Orton var. Bu bölgeye bir ekleme yapılacağını söyleyebiliriz. Philadelphia 76ers’tan Tonny Battie ve New York Knicks’ten Ronny Turiaf isimleri ortalıkta dolaşıyor şimdilik. Magic, takasta Chris Duhon ile takas mevsiminin vazgeçilmezleri arasında yer alan Quentin Richardson’ı koz olarak tutabilir. Uzun vadede pek kazançlı sayılmaz Orlando. Ama gelecek sezon sonunda “opt-out” hakkı bulunan Howard’ı memnun kılmak, kulüp için en önemli amaç.



Hidayet Türkoğlu’nun el yakan kontratından kurtulan Phoenix Suns (ki şu son iki sezonda yaşadığı sıkıntılara karşın kontratı üçüncü defa satın alıyor), takas sonunda mutlu olabilir.

Vince Carter, artık 33 yaşında. Oyun içinde hiç olmadığı kadar sakin. Kariyeri boyunca serbest atış çizgisine en az ziyarette bulunduğu zamanlar… “Air-Canada” günleri çok uzakta kaldı. Ve herkes bunun farkına vardı. Ama! Phoenix Suns takası hâlâ heyecan verici. Birkaç nedenden dolayı tabii. Vince Carter, New Jersey Nets’te Jason Kidd ile beraber oynadığı beş sezonu da 20+ sayı ortalamasıyla tamamladı. Üst düzey bir PG ile neler yapması gerektiğini iyi biliyor.

Steve Nash de bu konuda hiç fena sayılmaz.

Grant Hill, 90’lı yılların ikinci yarısında oyunun en iyilerindendi. Onu izleyen birçok çocuğun favori içeceği Sprite olmuştu. Orlando Magic kariyerinin büyük bölümü ise sakatlıklarla geçecekti. Phoenix Suns’a geldiğinde üst seviyedeki günlerinin sayılı olduğu düşünülüyordu. Ancak Suns’ın sağlık ekibi, Grant Hill’i adeta hayata döndürdü. Tıpkı dizinden çok ciddi bir sakatlık geçiren Amar’e Stoudemire ve yıllardır sırt-bel ağrısıyla oynayan Steve Nash örneklerinde olduğu gibi. Vince Carter’ın asla revire dönmeyen Phoenix Suns’ta sağlığına dikkat edilir. Performans da buna bağlı olarak gelişecektir.

Marcin Gortat, NBA kariyerinin ilk bölümünü Dwight Howard’a karşı antrenman yaparak geçirdi. Howard ise tüm zamanların en iyilerinden Patrick Ewing ve Hakeem Olajuwon tarafından özel olarak çalıştırıldı. Polonyalının onlardan bir şeyler öğrendiğini düşünmek çılgınlık sayılmaz. Özgüveni de yerinde üstelik. Suns’taki ilk zamanlarında sakatlığı süren Robin Lopez’in yerini alacaktır. Bu, ribaund ortalamasında ligin en kötü iki takımından biri olan Phoenix Suns adına mutlaka iyi bir haber. Ama Lopez döndüğünde Gortat arka planda kalabilir. Ve Türkoğlu’nun kontratındaki sorunlara benzer bir durum yaşayabilir.



Phoenix Suns ile Mickael Pietrus arasındaki ilişki için heyecanlı olmak adına da nedenler var. Pietrus, Golden State Warriors kariyerinde ortalamanın üzerinde bir yedek olmuştu. Ligin en ateşli benchlerinden birine sahip olan Phoenix Suns’ta bu role devam edebilir.

Golden State ile benzer oyun yapısını tercih eden Alvin Gentry’nin takımında dış şutlara katkı verecektir. Bir artı da fena bir savunmacı olmaması. İşine yarayacaktır. Takasın üçüncü ayağında değişen oyuncular Gilbert Arenas ve Rashard Lewis. Wizards, Arenas’ın son yıllarda yaşadıklarından ve John Wall’a sahip olduktan sonra böyle bir tercihte bulunabilirdi. Orlando Magic, playoff aylarında büyük oyunlar yapabilen Rashard Lewis’ten mahrum kalacak. Arenas’ın ise artık sakatlanmaması, başka işlere girmemesi gerekiyor.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Gümüş Madalya: Türkiye 64-81 ABD



Beyaz Gölge zamanına kadar uzanır muhtemelen… Türkiye, FIBA Dünya Şampiyonası Finali’nde ABD’yi konuk ediyordu. Yıllar önce, bu bir rüya olmalıydı. Ama karşımızda tarih vardı. Ve biz de buna tanıklık edecektik. 12 Dev Adam, Sırbistan ile oynadığı YF maçının hemen ardından ABD’ye konsantre olmak zorundaydı. Psikolojik anlamda olağanüstü bir zorluktu. Sırbistan’ın bronz madalya için karşılaştığı Litvanya önünde düştüğü durumu görünce, evet, hiç kolay sayılmazdı. Belki, ABD’nin karşısına çıkmak için doğru zaman da değildi. Ancak boynumuza madalya takılmıştı. Sadece o madalyanın neyden yapıldığını bilmiyorduk. Merakımızı gidermek için de fazla beklemimize gerek yoktu.

“Turnuva boyunca her maçını kazanan ABD’yi yalnızca Türkiye yenebilirdi.”

Dünya üzerindeki tüm basketbol otoriteleri, Türkiye’nin ABD önündeki muhtemel galibiyetinin bulunduğu yol üzerine kafa yoruyordu. ABD medyası da olayın içindeydi tabii. SI.com yazarlarından Jack McCallum, Türkiye için gördüğü en mantıklı yorum olduğuna inandığı bir fikri alıntılamıştı maç öncesindeki yazısında: “Türkiye, dağın tepesinde duran bir kar topu gibi. Eğer onu aşağı doğru iterseniz, tüm karları toplayarak bir çığa dönüşebilir.” Türkiye’nin ne denli duygusal bir takım olduğunu anlatan bu yorum devamında ise, karın tepede kalarak sabah güneşi tarafından erimeyi beklemesi ihtimalinden bahsediliyordu. Haksız sayılır mıydı yorum sahibi, pek sayılmaz.

Türkiye’nin basketbol serüveninde her zaman büyük farklar yaratan küçük ayrıntılar vardır. 2001 Avrupa Şampiyonası’ndaki final serüvenini kim unutabilir? Grup aşamasındaki Slovenya maçından itibaren alalım. Korku tüneli gibi gelişen, sonunda madalyanın göründüğü müthiş bir macera… Çok uzağa gitmeyelim, en basidinden, Sırbistan maçı. Bitime beş dakika kala sekiz sayı geri düşen ve oyun içinde momentumu asla yakalayamamış olan Türkiye, :00.5 kala madalya kazanmayı başarmıştı. O küçük kıvılcıma her zaman ihtiyaç vardı yani. Ve tabii sürekli olarak oyunun içinde kalmak gerekirdi. Türkiye’nin Sırbistan önünde başardığı en önemli iş de esasen buydu.



ABD, oldukça dengeli bir beşle oynamıştı turnuva boyunca. Öyle devam edeceklerdi.

Chauncey Billups ve Lamar Odom, genç oyuncular arasında şampiyonluk yüzüğüne sahip isimler olarak bulunuyorlardı. Lamar, playoff sertliğini iyi bilirdi. Basketbol kariyeri boyunca her türlü atmosferde yer almıştı. Chauncey Billups’a da kimse boş yere, “Mr. Big Shot” demiyordu. Bu iki oyuncunun takım içi rolü belliydi. 1988 doğumlu oyunculardan Kevin Durant ve Derrick Rose, önümüzdeki 10 sene içerisinde üzerlerine bir takım (Thunder, Bulls) inşâ edilebilecek kalibrede iki isimdi. Bu turnuvaya çok ihtiyaçları vardı. Andre Iguodala ise denge unsuru olarak karşımızdaydı. Özellikle geçiş hücumlarında atletizm vadediyordu. Ve bir miktar savunma sertliği tabii.

Yine de… Kevin Durant, Türkiye’de yaptıklarıyla ayrı bir konuma gelmişti bile. Yarı finaldeki Litvanya maçında ürettiği 38 sayıyla ABD Milli Takımı adına bir maçta en fazla skor yapan oyuncu oluyordu. Carmelo Anthony’nin 35 sayılık rekorunu tarihe gömen Durant’i farklı kılan ise saha içi şut atış denemesi (25), isabeti (14) ve üç sayılık atış denemesi (12) alanında da öne çıkmasıydı. Kadrosunda 12 NBA oyuncusu bulunduran ABD, bir anlamda Kevin Durant’in eline bakıyordu. Dolayısıyla KD’nin, özellikle ilk çeyrekteki, performansına kesinlikle dikkat edilmeliydi. Grup aşamasında birinci çeyrekleri 6,5 sayı ortalamasıyla geçen Durant, eleme maçlarında kontrolden çıkmıştı.



Kevin Durant, 121-66 kazanılan Angola karşılaşmasının birinci periyodunda 12 sayı üreterek galibiyetin kapısını açtı. Çeyrek finaldeki Rusya maçına 13, yarı finaldeki Litvanya maçına ise 17 sayı ile başlıyordu. Üç ayrı ilk çeyreğin ortalaması: 14 sayı!

Türkiye, tüm planlarını Kevin Durant üzerine yapılmıştı muhtemelen. Takım ABD önünde boy avantajına olabilirdi. Ömer Aşık, Semih Erden, Oğuz Savaş, Kerem Gönlüm, Ersan İlyasova ve Hidayet Türkoğlu gibi hem uzun, hem de çeşitli pozisyonlarda görev yapabilen oyuncularımız vardı. Ancak 2.06’lık boyuyla boyalı alana girmeden bile 20+ sayı üretebilen Kevin Durant’e çare bulmak kolay olmayabilirdi. Durant, Litvanya karşısında 5/12 üç sayı isabetiyle oynamıştı; fakat şifre yine tam da buradaydı. Durant dışındaki ABD’lilerin üç sayı isabet oranı 3/13 olarak çıkıyordu karşımıza. Türkiye, bol uzunlu bir alan savunmasıyla rakibini karşılayabilirdi.

Kevin Durant, maçta henüz üç dakika dolmadan 3/3 ile 8 sayı üretti. Türkiye, 7:23 kala alan savunmasına döndüğünde ilk olarak Durant’in o üçlüklerinden birini çemberinde gördü. Ancak 9-14’lük skor avantajının ardından 8-0’lık seri, Türkiye’ye 17-14 ile üstünlüğü getirdi. ABD, alan savunmasına karşı 0/7 ile hücum ettikten sonra, yine Durant’in üçlüğü skoru 17’de eşitledi. Coach K, rakibinin savunmasını aşabilmek adına şutör oyuncuları Eric Gordon ve Michael Curry ile hamle yaptı. Ancak Türkiye’nin hızını kesen Hidayet Türkoğlu’nun sakatlığı oldu. 04:07 kala attığı üç sayılık basketle takımını öne geçiren Hidayet, dizinden yaşadığı sakatlığın ardından kenara geldi.



Türkiye, ABD’nin 22-17’lik üstünlükle kapadığı ilk çeyrekte her şeye rağmen oyunda kaldı. Kevin Durant, 3/4 üç sayı isabeti ile hücum ediyordu. ABD ise takım olarak 4/10 yapmıştı. Bir bakıma Litvanya maçının tekrarıydı. Ve Durant, 11 sayı bırakmıştı bile.

Türkiye, ikinci çeyrekte pota altında agresif davrandı. Devrenin bitimine 6:14 kala ABD’nin faul hakkı doldu. Ancak bu avantaj olarak kullanılamadı. ABD, atletik oyuncuları sayesinde rakip pota altında üstünlük sağlayarak ilk yarıyı 10 hücum ribaundu ile kapadı. Türkiye ise ABD’ye kaptırdığı bu toplardan toplam 12 sayılık dezavantaja düştü. Üstelik top paylaşılamıyordu. Tunçeri’den gelen iki asist dışında, pas üzerinden bir sayı kazanılamamıştı. Dahası ABD tam da ihtiyacı olduğu zaman vitesi yükseltiyordu. Durant, ilk yarıyı 7/12 saha içi isabeti ve 20 sayıyla tamamlayacaktı.

Türkiye, Durant’e çare bulamamıştı. Ama ikinci bir skorerin ortaya çıkmasını da engellemişti. Durant dışında birden fazla basket atabilen tek bir ABD’li vardı. 2/2 ile oynayan Rudy Gay. Durant’in 7/12’lik şut oranı haricinde ABD, 1/13 ile üç sayı ve 6/13 ile de iki sayılık atış kullanıyordu. Türkiye’nin yaptığı 10 top kaybı bir problemdi. Ancak ABD, korkulanın aksine, bunlardan yalnızca 4 sayı çıkarabilmişti. Soyunma odasına 42-32 geride giren Türkiye adına kötü senaryo ise Sırbistan maçındaki mental / fiziksel yorgunluğun ikinci yarıda baş göstermesi olurdu. Üçüncü çeyreğe iyi başlamak şarttı.



Olmadı… Kevin Durant, iki dakika dolmadan üst üste iki üçlük birden gönderdi. Ve belki Türkiye’nin geri dönüş umudunu minimuma indirdi. Ne ki, skor 48-32’ye gelmişti.

Türkiye, o umudun peşinden gitmeyi tercih etti. Ömer Onan ve Ender Arslan’ın enerjisi tünelin ucundaki ışığı görmemizi sağladı. İki oyuncunun etki ettiği 6-0’lık seri, bitime 04:09 kala 52-41’lik skorla farkı 11’e indirdi. Psikolojik eşiğin aşılması adına mola dönüşündeki ilk oyun önemliydi. Coach K, Türkiye’nin havaya girmemesi için oyuncularına dinlenme şansı vermişti. Ama topu oyuna sokarken yapılan hata sonucunda Kerem Gönlüm ile top Türkiye’ye geçti. Semih Erden’in çizgi üzerinde duran ayağı da Türkiye için son “kırılma anı” olarak kabul edilebilirdi.

ABD, son çeyreğe 61-48’lik üstünlükle girdi. Kevin Durant’in 28 sayısı vardı. Yine de kendi tarzından biraz daha uzaktı, ABD. Ne var ki; dördüncü periyodun ilk dakikalarını çember seviyesinde geçirmeye başladıklarında, resim de netleşti. Yani Durant’in bir sayı atmasına dahi gerek kalmadı. Ve geri sayım başladı. Türkiye’yi 81-64 mağlup eden ABD, 1994 yılından sonra ilk kez Dünya Şampiyonası’nda altın madalya almayı başardı. 2006’da LeBron James, Carmelo Anthony ve Dwyane Wade’li kadrosuyla final maçını uzaktan seyreden ABD, 2010’da Kevin Durant’in liderliğinde şampiyonluğa ulaştı.



Ve 12 Dev Adam… Bize büyük mutluluğu yaşattı, Türkiye. Sırbistan maçı, şimdiden tüm zamanlardaki epik spor hikâyelerinden biri oldu. Evimizde final oynadık. Kürsüde kendimize yer edindik. Boynumuza madalyayı taktık. İspanya, Arjantin, Yunanistan, Litvanya, Slovenya, Brezilya gibi takımların önünde kaldık. Çok eğlendik, keyif aldık. Emeği geçen herkese teşekkür etmek gerekir. 2012 Londra biletini de cebimize koyabilirdik. Ama olmadı. Bir yol daha var bunun için. O da 2011 Litvanya’da final oynamaktan geçiyor. Başarıların süreklilik kazanması adına olması gereken de bu.

* Turnuvanın en iyi beşi de açıklandı. Yazının devamı ve Kevin Durant güzellemesi o olsun... Daha sonra.

12 Eylül 2010 Pazar

(1/2) Finale Doğru: Sırbistan 82-83 Türkiye



* Yarı Final'de Sırbistan'ı 83-82 yenen Türkiye, 12 Eylül Pazar günü saat 21.30'daki Final'de ABD ile karşılaşacak.

2010 FIBA Dünya Şampiyonası’ndaki en karakterli takımlardan birinin karşısına çıkacaktı, Türkiye. 12 Duygusal Adam, arkasında taraftar desteği olunca bambaşka oynuyordu. Bilinen bir gerçekti bu. Ve tarih boyunca da böyle olmuştu. Türkiye, 2010 İstanbul’da Fransa ve Slovenya maçlarına olağanüstü başlangıçlar yaparak her iki mücadeleyi de henüz ilk yarılar tamamlanmadan gayrıresmî olarak nihayete erdirmişti. Ancak Sırbistan, bizim bildiğimiz takımlardan değildi. Taraftar baskısından etkilenmek öte yana, bunu rakibinin aleyhine kullanmaktan asla çekinmezdi. E, bizim de ilk gençlik yıllarımız o meşhur Yugoslav Ekolü’nü dinleyerek geçmişti.

Sırbistan, lideri Milos Teodosic önderliğinde her anlamda tehlikeli bir rakip olacaktı.

Altyapı kategorilerinde yalnızca madalyalar kazanmamıştı, Teodosic. Yer aldığı tüm jenerasyonlarda takımının lideri oldu. 2003 yılında U16, 2005 yılında U18 Avrupa Şampiyonluğu’na ulaştı. 2006 senesinde İzmir’deki finalde yoktu. Ancak Sırbistan, o gün Ersan İlyasova, Oğuz Savaş, Semih Erden, Cenk Akyol, Ömer Aşık’ın da yer aldığı Türkiye’yi mağlup ederek bir kez daha en büyük bugünlerin sinyalini verecekti. Kazanarak, böylesi atmosferleri 16-17 yaşında tecrübe ederek büyüdüler. 2009’da Avrupa Şampiyonası Finali’nde Dünya Şampiyonu’na karşı çıktılar. Olmadı. Ama gelişmeye, öğrenmeye devam ettiler. Ve 11 Eylül 2010’a kadar geldiler…

Tüm bunların toplamında, Milos Teodosic’in cool başlangıcı kimse için sürpriz sayılmazdı.

Öyle de oldu! Slovenya önünde topu dolaştırarak doğru şutları bulan Türkiye, bu defa o kadar formda değildi. Teodosic ise takım arkadaşlarını oyun içerisine sokmakla meşgul görünüyordu. Çeyreğin bitimine 04:18 kala Sırbistan 15-8 öne geçmişti. Ve saha içinden 5 isabet bulan Sırbistan’da Teodosic, 4 asist ile oynuyordu. Baskıyı tamamen üzerine aldı. Takım arkadaşları da o 4 asistten 11 sayı çıkardı. Neyse ki, ilk reaksiyon çabuk geldi. Top dolaşıyor, boş şutlar bulunuyordu. Ancak istenilen netice için bu yöntem yeterli değildi.

Türkiye, Sırbistan’ın skordaki şok baskısına Hidayet Türkoğlu ile yanıt verecekti. Takım, hiçbir şekilde organize değildi. Ama bu geçiş sürecini de atlatması gerekirdi. Hidayet, inisiyatif kullandı. Ve 1:40 içerisinde yakalanan 7-0’lık seriyle skor 15’te eşitlendi. Türkiye, ilk çeyrekte 1/5 üç sayı isabet oranıyla oynadı. Savunmasından beslenerek yalnızca 2 sayı bulabildi. Saha içinden 6/13 ile hücum eden Sırbistan’da 5 sayı ve 4 asist üreten Milos Teodosic’e çözüm getiremedi. Ne var ki, ikinci çeyreğe 20-17’lik skorla yalnızca tek bir basketlik farkla girmeyi becerdi. O yüzden umut vardı.


* Türkiye karşısında 11 asist yapan Milos Teodosic, asist / top kaybı oranında 11/1 ile olağanüstü bir görüntü çizdi.

Milos Teodosic, ikinci çeyreğin ilk bölümünü kenarda geçirecekti. Söz konusu durum Sırbistan için iyi bir test olarak kabul edilebilirdi. Flashback yapacağız daha sonra…

Türkiye, Teodosic’in olmadığı son pozisyonda çok değerli bir şans yakaladı. 24-19 geride olan takım, Kerem Gönlüm’ün üç sayılık oyunundan sonra farkı ikiye indirmişti. Ve maçın başından beri ilk defa kendi oyun stilini Sırbistan’a kabul ettirmek üzereydi. Markovic’in hatası, Ender Arslan tarafından değerlendirildi. Teodosic’siz Sırbistan, topu getirememişti. Ender, kaptığı topu Kerem Gönlüm’e verdi. O sırada en doğru adam Sinan Güler, rakip potaya doğru koşmaya başlamıştı bile. Ancak Gönlüm’den beklediğimiz pas gelmedi.

Birkaç açıdan önemliydi bu pozisyon... Koç Ivkovic, Teodosic’e muhtaç olduğunu anlamış olacaktı. Oyuncunun dinlenme süreleri kısalacaktı. Türkiye, tam ihtiyacı olan bir şekilde sayıya gidecekti. Sinan Güler’in kendine has ikinci çeyrek hamlelerinden biri gelecekti. Skor da 24’te eşitlenecekti. Olmadı, Teodosic oyuna girdi. Ve doğru pozisyonları bulmaya devam ederek takımının skorda üstün kalmasını sağladı. Sırbistan, devre sona erdiğinde, bir defa daha üç pozisyonluk fark yaratmıştı rakibi ile arasında. Türkiye, soyunma odasına 42-35 geride gidiyordu.


* Türkoğlu, hücumda zorlanan takımı için ilk çeyrekte 9 sayı üretti. Ve Türkiye'nin oyunda kalmasını sağladı.

Teodosic, ilk yarıda iki takımı birbirinden ayıran figürdü. Sırbistan, Teodosic’in sahada olduğu dakikalarda 12 basket bulmuştu. Yalnızca iki şut kullanan Teodosic, 5 sayı ve 6 asist ile oynuyordu. Ancak bu 6 asist, dört farklı oyuncuya yapılmıştı. Ve toplamda 16 sayılık bir üretim söz konusuydu. Arkadaşlarını tereddüt etmeden oyuna sokuyordu, Sırbistanlı yıldız.

3 sayı – Milenko Tepic
6 sayı – Novica Velickovic
2 sayı – Nemenja Bjelica
5 sayı – Dusko Savanovic

Türkiye, istediklerini sahaya yansıtamadığı bir 20 dakikayı 42-35 geride kapamıştı. İlk çeyrekte Hidayet Türkoğlu’nun 9 sayılık opsiyonu, ikinci çeyrekte Ender Arslan ve Ömer Onan’ın yaktığı küçük kıvılcımlar, takımı bir şekilde oyun içinde tutuyordu. Üçüncü çeyrek, bu şekilde başladı. Semih Erden’in basket-faul getiren oyunu ümit verdi. Savunma ve hücumda daha agresif bir takım vardı. Bunun getirisi 06:39 kala Sırbistan’ın takım faul hakkını doldurmasıyla kazanıldı. Ve 06:32 kala Türkiye, Ömer Onan’ın üç sayılık isabetiyle skoru 46’da eşitledi. Ancak hemen Teodosic girdi devreye. Önce bir üçlük, ardından Rasic’e iki sayılık oyun, peşinden Keselj’ye boş üçlük şansı…

Teodosic, 1:39 içerisinde Sırbistan’ın 8-0’lık seriyle 54-46 öne geçmesini sağladı. Ve bu, Sırbistan adına maçta yakalanan en yüksek fark oldu. Yıldız oyuncu, çeyreğin tamamlanmasına 03:16 kala, skor 56-50 iken, kenara geldi. Flashback… Türkoğlu’nun isabetli serbest atışının ardından Sırbistan, yarı sahayı geçemedi. Milenko Tepic’in top kaybı, Kerem Gönlüm tarafından “top çalma” olarak kayıtlara alındı. Ve altı saniye sonra Ender Arslan, farkı iki sayıya indiren (56-54) üçlüğü gönderdi. 24-22 iken yaşanan talihsizlikler tekrarlanmayınca, Teodosic de yalnızca 48 saniye dinlenebildi. Ivkovic, maçın kalan bölümünde Teodosic’i yanına almadı. Son çeyrek öncesi fark, tek baskete inmişti.


* Maçı 11 sayı pasıyla tamamlayan Milos Teodosic, bu paslar üzerinden 28 sayılık katkı yaptı. Ayrıca 13 sayı üretti.

Sırbistan, Teodosic’e mahkum kalmıştı. Sırbistanlı oyun kurucu, dördüncü çeyreğe 10 sayı ve 9 asistle girecekti. Asist yaptığı oyuncu sayısı, 7’ye (Tepic, Velickovic, Bjelica, Savanovic, Krstic, Rasic, Keselj) yükselmişti. Onun sayesinde, tüm takım oyunun içindeydi.

Türkiye, bir geri dönüş sinyali verdi. Net olarak bir veri de elde yoktu aslında. Ama sertlik devam etmeliydi. Öyle oldu. Sırbistan, 1:39 içerisinde (8:21 kala) faul hakkını doldurdu. Ne var ki, Teodosic asla vazgeçmeyecekti. Vurup, ilerlemeye kararlıydı. Hidayet’in farkı ikiye indiren üçlüğünün ardından sahneye çıktı. Önce Keselj’ye üç sayı imkânı yarattı, ardından bu işi bizzat kendisi yaptı. 5:36 kala Sırbistan 72-64 öne geçti. Ama 8 sayılık fark, onlar adına psikolojik eşikti. Ve asla aşılamayacaktı.

Sırplara kötü haberi veren Kerem Tunçeri oldu. Bitime 05:16 kala 2 sayısı olan Tunçeri, Sırbistan’ın kritik eşiğini aştı. Üç sayılık basketi, Türkiye’yi oyuna döndürdü. Onu Ömer Onan’ın isabetli serbest atışları izledi. Araya Savanovic’in üçlüğü girdi. Ama çok geçti. 75-71 geride olan Türkiye, Tunçeri’nin sorumluluğunda koşusuna başlamıştı bile. Kerem Tunçeri, önce bir ters turnike bıraktı. Ardından 03:25 kala Türkiye’yi 4-3’ten sonra ilk kez öne geçiren sihirli üçlüğü attı. Duygusal dakikalar başlamıştı. Faul hakkını dolduran Sırbistan’ın yapacağı her faul, Türkiye’yi çizgiye götürecekti.


* Bitime :04 kala Türkiye'yi öne geçiren Kerem Tunçeri, 12 sayısının 10'unu son çeyrekte üretti.

Ömer Onan, 03:13 kala serbest atış çizgisinde hata yapmadı. Türkiye, 78-75 öne geçti. Ardından iki pozisyonu savundu. Ancak farkı iki baskete çıkaracak hamle bir türlü gelmedi. Bu da Türkiye’nin psikolojik eşiğiydi. Fark asla 3 sayıdan öteye gidemedi.

Sonrası… Tam bir korku tüneli. Ömer Aşık’ın sakatlığının ardından Ender Arslan’ın isabetli serbest atışı, 01:18 kala Türkiye’yi 79-77 öne geçirdi. Son çeyreğin adamı Kerem Tunçeri, :16 kala çok büyük bir oyun oynayarak Semih Erden’i çembere gönderdi. Skor 81-80 lehimize oldu. Bir de faul vardı. Ama bu maçın sonu öyle sıradan bir finale sahne olamazdı. Semih kaçırdı. Dönüşte, :04 kala, Sırbistan 82-81 öne geçti. O 4 saniye, Türkiye Basketbol Tarihi’nin en şanlı kahramanlık hikâyelerinden birini temsil edecekti.

Koç Tanjevic, mola aldı. Ender Arslan, yarı sahadan topu oyuna sokacaktı. Gecikti. Tanjevic’in çizdiği oyun bozulmuştu belli ki. Hidayet ve Semih aynı anda hamle yaptı. Top Hidayet Türkoğlu’nda kaldı. Böylesi bir anda, son topu –skor gelmese dahi- değerlendirememek çok yazık olurdu. Top kaybı, en kötü senaryo olarak karşımızda duruyordu. Hidayet, topu kontrol edemedi. Ancak çizgide Kerem Tunçeri vardı. Sol eliyle topu önüne aldı. Ve adeta bir anda kaleciyle karşı karşıya kaldı. Kerem, yavaşlatılmış çekim hâlinde, efsanevi bir spor filminin final oyununu oynuyordu sanki. Yapacağı tek şey vardı. Çembere gitti. Türkiye, 83-82 öne geçti. Yaşananlar akıl kârı değildi...


* Semih Erden, bitime :00.5 kala Keselj'ye yaptığı blokla Türkiye'ye madalyayı getiren oyunculardan oldu.

Bayram sevinci yaşanıyordu. Ama daha üstesinden gelinmesi gereken :00.5 daha vardı. 2004 Batı Yarı Finalleri’nde Derek Fisher’ın :00.4 saniye kala attığı mucizevi basketin canlı şahitlerinden Hidayet Türkoğlu da aramızdaydı. Ve bunun ne olduğunu gayet iyi biliyordu.

Koç Ivkovic, :00.5 için tercih edilebilecek en ideal oyunu çizmişti belki de. Ancak pota altında Derek Fisher değil, Semih Erden vardı. Semih’in yaptığı blok, Türkiye’ye madalya getirdi. Ve o madalyanın neyden yapıldığı 24 saat içerisinde belli olacak. Türkiye, müthiş bir iş başardı. Oyundan hiç kopmadık bu gece. En çaresiz dakikalarda bile bir yolunu hep bulduk. Hidayet Türkoğlu, Ömer Onan, Semih Erden, Kerem Tunçeri ve diğerleri… Doğru zamanlarda ayakta tuttular takımı. Her maça ayrı bir kahraman çıkıyordu. Bu gece, maçın içinde bile farklı figürler ile karşılaştık.

Türkiye, basketbol tarihindeki en özel sayfaları dolduruyor şu an. 15+ sayılık Fransa ve Slovenya maçlarının arasına efsanevi bir Sırbistan maçı kesinlikle girmeliydi. Öyle oldu. Rakip ABD! Rüya gibi. Ve İstanbul’da ABD’yi yenebilecek yegâne takım da Türkiye! Dünya Şampiyonası Finali’nde ABD’yi mağlup etmenin yollarını aramak dahi keyifli bir tecrübe… Bekliyoruz bakalım.

9 Eylül 2010 Perşembe

(1/4) Finale Doğru: Türkiye 95-68 Slovenya



İkinci Tur aşamasındaki Fransa galibiyetinin ardından Slovenya önünde de belirli şifreler vardı. Fransa’nın sırlarını herkes biliyordu. Slovenya’nın son derece kuvvetli bir takım olduğu gerçeğini de kimse gözardı edemezdi. Valencia’daki kariyerini iki numarada gösterdiği performansla yükselten Nando De Colo’nun zorunluluktan point-guard oynadığı, açık saha basketbolunu seven, yarı sahada yaratıcılığı sıfıra yaklaşan bir Fransa’ya karşı alan savunması, Türkiye’nin etkili silahı olabilirdi. Peki, rakip Slovenya ise ne yapmak gerekirdi? Herkesin kafasını kurcalayan sorulardan biri buydu.

Jaka Lakovic, Goran Dragic, Sani Becirovic, Samo Udrih, Bostjan Nachbar…

Slovenya, dış şutlarda etkili olarak rüzgârı arkasına alabilecek bir takım görüntüsü çiziyordu. Gruptaki hedef maçlarında, Hırvatistan önünde 11/22 ile dış atış kullanan rakibimizde Jaka Lakovic, Brezilya karşısında 6/11 üç sayı isabetiyle oynamıştı. Alan savunmasında rakibi baskı altına alma ihtimali kuvvetli gözüken Slovenya, bu bölgedeki Lakovic ve Dragic gibi delici oyuncularla topu boyalı alandan dışarı çıkararak boş pozisyondaki Zupan / Nachbar gibi destekleri de oyun içerisine sokabilirdi. Üstelik oyun kurucumuz Kerem Tunçeri, Fransa maçında küçük bir sakatlık geçirmişti. Ve oynayacak durumda olmasına rağmen muhtemel performansına ilişkin endişeli bir bekleyiş de vardı.

Türkiye, buna rağmen hem ön alanda, hem de arka alanda üstün bir takımdı.

Oyuncu kalitesi, Türkiye lehine bir durumu işaret ediyordu. Bunu özellikle maçın ilk bölümünde rakibe hissettirmek gerekirdi. Türkiye, karşılaşmanın hemen başında inisiyatifi Hidayet Türkoğlu’na bıraktı. Hidayet, iki tercihinde de doğru hamleler yaparak geceye dair ilk sinyalleri verdi. Önce Bostjan Nachbar’a faul yaptırdı, ardından Jaka Lakovic’i ters eşleşmede yakalayarak cezayı kesti. Lakovic ve Zupan’ın üçer sayılık birer oyunu ise Türkiye adına ciddi uyarılardı. Nachbar ile Dragic’in penetrelerini tek başına karşılamak durumunda kalan Ömer Aşık da kısa süre içerisinde iki faule yükseliyordu.

Goran Dragic’in Ömer Aşık üzerinden kazandığı serbest atışlardan birini sayıya çevirmesinin ardından gelişen süreç ise Slovenya adına bir kâbus olacaktı. Çeyreğin bitimine 06:21 kala 12-11’lik skor üstünlüğü bulunan Türkiye, kalan bölümde 15-3’lük bir seri yakalıyordu. Burada üzerine konuşulması gereken birkaç nokta var tabii. Takım, Slovenya’yı müthiş bir baskı altına almıştı. Savunmada yapılan her hamle, rakip pota dibinde sayıya çevriliyordu. Dragic’in kaçırdığı şutun ardından topa sahip olan Hidayet’in hızlı hücumu müthiş okuyarak Ersan’ı turnikeye hazırlaması Slovenya’yı molaya zorlamıştı.



Çeyrek bitimine 2:14 kala skor 22-14’e geldiğinde, akılalmaz bir şut performansıyla karşılaşabilirdiniz: 3/4 (2sayı), 4/4 (3sayı) ve 4/4 (serbest atış). Türkiye, %88 ile hücum ediyordu. Ve sevindirici olan, hemen her sayının topun dolaştırılması sonucu gelmesiydi.

Türkiye, en doğru zamanda rakibini vurmayı başardı. İlk 10 dakikada yakalanan en yüksek skor farkı, 13’tü. Çeyrek sonucu ise 27-14! Türkoğlu, birinci çeyreği 9 sayı ve 3 asist ile noktalıyordu. Direkt olarak 16 sayıya etki etmişti. Ersan İlyasova 7 sayı, Ömer Onan 6 sayı, Kerem Tunçeri 5 sayı ve 3 asist, Ömer Aşık da 4 ribaund ile katkı veriyordu. Çeyreğin son bölümünde oyuna dâhil olan Sinan Güler ise topa yaptığı baskının ardından Türkiye’nin hızlı hücumdan sayı bulmasını sağlamıştı.

İlk çeyrekte yedeklerden skor desteği alamayan Türkiye, ikinci çeyreğin hemen başında Ender Arslan, Sinan Güler ve Semih Erden üçlüsü ile fark yaratacaktı. Ender, yalnızca 3,5 dakika içerisinde 3 sayı, 3 asist ile skora 11 sayılık direkt katkıda bulunmuştu. Sinan ve Semih’in savunma gayreti ise iki takım arasındaki ayrıcalığın ortaya çıkmasını sağlıyordu. Devre sona erdiğinde, yine incelenmesi keyifli istatiksel ayrıntılarla karşılaşmak mümkündü. Soyunma odasına 50-31 önde gidiyordu, Türkiye.



İkinci çeyrekteki ekstra çabanın karşılığı 6/6 saha içi isabeti (3/3, 2sayı – 3/3, 3sayı), 16 sayı, 3 ribaund, 7 asist ve 4 top çalma ile alınacaktı. Tüm bu rakamlar, kenardan gelen Ender Arslan, Sinan Güler, Kerem Gönlüm, Oğuz Savaş ve Semih Erden beşlisinin yaptıkları üretimi temsil ediyordu.

Türkiye’nin olağanüstü şut oranı (10/14, 2sayı – 8/11, 3sayı), kendisini boyalı alan sayılarında da göstermişti. Slovenya karşısında bir devreye 50 sayı sığdırabilen takımımız, 50 sayının yalnızca 18’ini boyalı alan ve serbest atış çizgisinden çıkarmıştı. Kalan 32 sayı, boyalı alan dışındaki şutlardan geliyordu. Evet, her gece böyle şut kullanamazdınız. Ama 18’in basketin 15’inin asist üzerinden gelmiş olmasını da kesinlikle gözardı edemezdiniz.

Üçüncü çeyrek öncesindeki en önemli konsantrasyon noktası, Slovenya’nın maça dönmek için yapacağı muhtemel hamleyi karşılamak olmalıydı. Ancak karşılaşmanın ardından Slovenya Antrenörü Memed Becirovic, “Birkaç defa oyunun içine girmeyi denedik. Ama bu gece onları yakalamak imkânsızdı” diyerek bu geçiş dönemini anlatmış olacaktı. Üçüncü çeyreğin bitimine 4:59 kala 59-41 olan skor, 01:31 kala 69-41’e gelmişti. Ve Türkiye, son çeyreğe de “biggest lead” ile giriyordu.

En doğru zamanda!

Fransa maçının son çeyreğinde rakibine nispeten rahat hücum etme opsiyonu tanıyan Bogdan Tanjevic’in takımı, bu defa son çeyreği de kazanmak için oynadı adeta.

Slovenya, dördüncü periyodu 25-24 kazandı. Ancak gerçek değişmedi. Türkiye, savunmasındaki müthiş gayretin bir sonucu olarak rakip potaya 95 sayı bıraktı. Savunmasıyla yaşadığını kanıtladı. Maçın ilk yarısında 32 pozisyondan 50 sayı çıkaran “12 Dev Adam”, geceyi iki sayılık atışlarda 22/31 ve üç sayılık atışlarda 10/17 gibi olağanüstü oranlarla tamamladı. Bench desteği, yine galibiyetin anahtarların oldu. Yedek oyuncularımız 37 sayı (11/16, 2sayı - 3/4, 3sayı), 13 ribaund, 10 asist ve 4 top çalmalık performanslarıyla bir anlamda “triple-double” yaptılar.



Özel bir zafer gecesi geride kaldı. 2010 FIBA Dünya Şampiyonası’nın son iki gününde yaşananlar, şimdiden klasikler arasındaki yerini aldı bile. Üzerine konuşmak gerekir.

Güney Amerika Derbisi, Luis Scola, Arjantinli taraftarlar, Brezilyalılar, İspanya, Milos Teodosic ve diğerleri… Yarı Final’de rakip Sırbistan. Her gün biraz daha büyüyen bir takım... Arjantin ve İspanya’yı yenerek geliyorlar. Ve hiç kuşku yok, 2009’dakinden daha büyükler. Cumartesi gecesi, tüm zamanlardaki en büyük spor olaylarımızdan biri yaşanacak İstanbul’da.
Heyecanlanmamak elde değil! Hakikaten. Kaç saat kaldı?

6 Eylül 2010 Pazartesi

(1/8) Finale Doğru: Türkiye 95-77 Fransa


* Türkiye, 2010 FIBA Dünya Şampiyonası II. Tur maçında Fransa'yı 95-77 mağlup ederek çeyrek finale yükseldi.

Gruplardaki son Çin galibiyetinin ardından iki seçenek kalmıştı Türkiye’nin önünde. NTVSpor, Yeni Zelanda – Fransa maçına dönüş yapıyordu. Karşılaşmanın saniyelerini aslında farklı duygularla takip edecektik. Turnuva öncesi, “Grup aşamasında 5’te 5 yapacaksınız, D4 olarak Yeni Zelanda’yı mı tercih edersiniz, Fransa’ya mı” deseler, birçoğumuz “Yeni Zelanda” derdik. Ama turnuvada beş maç günü geride kalmıştı. Ve ortaya çıkan tabloda ideal rakip Yeni Zelanda değil, Fransa’ydı.

Neden?

Türkiye’de, özellikle 2001 Avrupa Şampiyonası’ndan itibaren, basketbol hakikaten sahipleniyor. Böylesi turnuvalarda milli takımı desteklemek insanları bir araya getiriyor. Ve doğal olarak Türk milletinin karakteristik özellikleri de takıma yansıyor. “12 Dev Adam”, tıpkı bizler gibi, oldukça duygusal bir takım. Bu turnuvada dahi iniş çıkışları çabuk yaşayabilir. Hazırlık etabındaki yenilgilerin ardından Ankara’da ve İstanbul’da ortaya konan karakter, bir bakıma bunun bir göstergesi.

Yine de bu takım biraz daha farklı, evet.

Polonya’da düzenlenen EuroBasket 2009 Finali’nde karşılaşan İspanya ve Sırbistan, final yolundan geçerken birer defa Türkiye’ye yenilmişlerdi. Sonunda biri altın, biri gümüş madalya aldı. Türkiye ise sekizinci sırada kaldı. Polonya’da gözler ilk dört sıraya çevrilmişken, kendimizi bir anda son 8’dekilerin en dibinde buluyorduk. Küçük detaylar, her zaman büyük farklar yaratır Türk Basketbolu’nda. Dolayısıyla, 5’te 5 yaparak gelen bir Türkiye için Yeni Zelanda’dan ziyade Fransa’ydı ideal rakip. “Yeni Zelanda’yı istiyoruz” kabullenişi dahi yeterliydi esasında. Ama daha da fazlası vardı tabii.

Fransa, stil itibariyle Türkiye’ye ters gelen bir rakip. 1999’da Paris’teki psikolojik üstünlükle neticelenen maçtan itibaren sürekli Türkiye’nin karşısına çıktı. Ancak Türkiye de farklıydı, Fransa da. Fransa’da Tony Parker, Joakim Noah, Mikael Pietrus, Ronny Turiaf, Rodrigue Beaubois gibi oyuncular kadroda değildi. Ve Vincent Collet’nin takımı, hiçbir şekilde sır tutamayan bir yapıya sahipti. Parker’ın yokluğu, Fransa’yı yarı saha hücumunda etkisiz bir takım hâline getirmişti. Nando De Colo, Yannick Bokolo veya Andrew Albicy, bu anlamda Fransa’ya liderlik edebilecek durumda gözükmüyordu.


* Sinan Güler, kenardan gelerek ürettiği 17 sayıyla (18 dakika, 7/7 iki sayı, 1/3 üç sayı) iki takım arasındaki farkı yaratan isimlerden biri oldu.

Türkiye’nin yapması gerekenler biliniyordu esasında. Son büyük turnuvalarda oluşan Fransa fobisini bitirmek adına da bundan daha doğru bir zaman olamazdı.

Fransa, yıllarca Türkiye’ye ters gelirken de atlet bir takımdı. Fark yaratan, ayrıca Tony Parker gibi oyun zekâsı üst düzeyde bulunan bir lidere sahip olmasıydı. 2010 Türkiye ise arka alan oyuncularının rakip bir ve iki numaralara yaptığı baskıyla sonuca giden, savunmasıyla yaşayan bir takım olmuştu. Savunma, sürekli olarak hücumu besliyordu. Bu anlamda bulunmaz bir eşleşme çıkıyordu karşımıza. Nando De Colo, Nicolas Batum ve hatta Boris Diaw’a yapılacak baskı, “elde var bir” dedirtebilirdi.

Devamı için de fazla düşünmeye gerek yoktu aslında. Tempoyu düşürmek gerekiyordu. Fransa asla basit sayı bulmamalı, hızlı hücumlarla havaya girmemeliydi. Bunun için rakip set hücumundayken, alan savunması tercih edilebilirdi. Böylece yaratıcı özellikleri sınırlı olan Fransızlar, başarısız şutlarla sıkıntıya girerlerdi. Mutlaka konuşulmuştu tüm bunlar. Fransa, hâlihazırda sır tutamayan bir takımdı ayrıca. Böyle başladı. Türkiye, önceden planlanan her detayı sahaya yansıttı. Henüz ilk çeyrekte Fransa’nın set hücumunda yaptığı iki top kaybı, dört sayı (Hidayet – Ömer O., Kerem T. – Ender) ve bir faul ile değerlendirildi. Fransa, yarı saha hücumlarının çoğunu 15+ saniye içinde sonlandırabildi.


* İkinci yarıda sol ayağından sakatlanarak kenara gelen Kerem Tunçeri'nin Slovenya maçında oynaması bekleniyor.

Türkiye, birinci çeyreği 19-14 üstün geçti. Tek handikap, maça iyi başlayan Hidayet Türkoğlu’nun son bölümde iki faule ulaşmasıydı. Koç Bogdan Tanjevic, ikinci çeyrek öncesi Sinan Güler’i sahaya sürerken, devam eden bölüm için de sinyaller veriliyordu.

Sinan Güler, grup maçlarının ardından top çalma kategorisinde tüm turnuvanın en başarılı oyuncusu olmuştu. Fransa gibi topu yarı sahaya geçirme konusunda sıkıntı yaşayan bir rakibe karşı da “x-factor” olabilirdi. Bu da bir sır değildi. Hazırlık maçlarında bir numarada da görev yapan Sinan, iki numara olarak, PG pozisyonundaki takım arkadaşlarının topa yapacakları baskıyı rakip pota altında neticelendirebilirdi. İlk çeyrekte işleyen sistem için biçilmez kaftandı, Sinan. Ve henüz ilk pozisyonda Ender'in çaldığı topu, Fransa çemberinden geçirdi. Bir benzeri ise Kerem Tunçeri ile yapıldı sonra.

Turnuva boyunca her maça ayrı bir kahraman çıkaran Türkiye, ikinci çeyrekte en doğru zamanda hamlesini yapmıştı. Sinan Güler, Oğuz Savaş ve Ender Arslan üçlüsü, kenardan gelerek toplam 20 sayı üretiyordu. Fransa, 20 dakikalık ilk bölümde 11 top kaybına zorlanmıştı. Alan savunması ise rakibin %22’lik (2/9) üç sayı isabet oranında gözler önüne seriliyordu. Fransa’nın tüm zaaflarını değerlendiren 12 Dev Adam, boyalı alandaki dört – beş numara birlikteliğini de kullanmaktan çekinmemişti. İlk yarıdaki en yüksek fark ise devrenin skoru oluyordu: 43-25.


* Hidayet Türkoğlu, kariyerinin en olgun performanslardan birini ortaya koydu. Yayın gerisinden 4/7 ile hücum etti.

Soyunma odasından dönerken iki takımın da belli düşüncesi vardı. Fransa, ilk üç – dört dakikada rakibini zorlayarak oyun içinde kalmak isteyecekti. Türkiye de aynı bölümde Fransa’yı vurup geçerek maçı koparacaktı. Planı tutan Türkiye oldu.

Türkoğlu’nun yayın gerisinden üst üste gönderdiği iki isabeti takiben gelişen 10-0’lık seri, Türkiye’yi bir anda 25+ sayılık bir avantajın sahibi yapıyordu. Son çeyrek öncesi skor 71-45’e gelmişti. Oysa Fransa iyi bir savunma takımıydı? Atletizm, yalnızca dördüncü periyodun ilk iki hücumunda görüldü. Nicolas Batum’un smaçları, Fransa’nın karakteristik özelliğiydi. Maç boyunca akıllara dahi gelmemişti. Fransa, Türkiye’nin savunmadaki konsantrasyon eksikliği nedeniyle, son çeyrekte 7/11 üç sayı isabetiyle oynadı. Ne var ki, bazı şeyler için çok geçti.

Türkiye, 2010 FIBA Dünya Şampiyonası ile birlikte Yunanistan fobisinin ardından Fransa çıkmazını da aşmış oldu. Sırada Slovenya var. Turnuvanın heyecan verici basketbol oynayan iki takımı karşılaşacak. Ancak yine de Türkiye, bir adım önde.

Muhtemel YF’de Sırbistan – İspanya, sonra Final ve belki de ABD!
Yıllarca izlediğimiz gençlik dizilerindeki gibi bir final sahnesi olabilir. Ne muhteşem olur! Ama adım adım…

15 Ağustos 2010 Pazar

35. Hafta: Sivasspor v Galatasaray, 2-1



Galatasaray, Spor Toto Süper Lig 2010-11 sezonuna Sivas deplasmanında başladı. Mustafa Sarp’ın yedinci dakikadaki golü yeni sezona iyi bir giriş anlamına geliyordu. Ancak Sivasspor, önce ilk yarının sonunda beraberliği yakaladı. Ardından ikinci yarının başında skor üstünlüğünü eline aldı. Galatasaray, kalan dakikaları oyuna dönmek için oynadı, olmadı. Ve sezon mağlubiyetle açıldı.

Galatasaray’da yaz mevsimi çok hareketli yaşanmıştı. Takımdan ayrılan birçok oyuncu vardı. 2009-10 sezonunun ilk yarısından itibaren yaşanan devinim, Sivasspor maçına 2010-11 sezonunun birinci haftasında değil; 2009-10 sezonunun 35. haftasında oynanıyormuş havası vermişti. Kasvet net şekilde görülüyordu. Sıkıntılı bir havada başlıyordu Galatasaray. Oysa takvime baktığınızda, ligin henüz birinci haftasında olduğunuzu görebilirdiniz. Ama o derin nefes asla alınamamıştı.

Galatasaray’ın Sivasspor maçına kalede Aykut Erçetin ile başlaması bekleniyordu. Kanat savunmalarında Ali Turan ve Hakan Balta, merkezde ise Lucas Neill ile Servet Çetin olacaktı. Savunma ve orta saha arasındaki bölgede Lorik Cana, hemen önünde de Mustafa Sarp – Ayhan Akman ikilisini görmek muhtemeldi. Harry Kewell’ın merkez forvet olduğu yapının yanında Serdar Özkan ile Arda Turan yer alacaktı. Ancak maçın başlamasına kısa süre kalan Serdar Özkan’ın rahatsızlanması planların değişmesine neden oluyordu.



Serdar Özkan ve Sağ Kanat - Sol Kanat Kombinasyonu

Serdar Özkan’ın yokluğu, Galatasaray için birkaç açıdan dezavantaj oluşturabilirdi.

Takım için sahip olduğu rol anlamında önemli bir oyuncu, Serdar. Galatasaray’ın geçtiğimiz sezon sıkça yararlandığı sağ kanat – sol kanat kombinasyonunda, kendisinin bulunduğu bölgeye ait olan ‘’hızlı ve delici’’ opsiyonunu sağlayabilecek üç oyuncudan biri. Diğerleri kim? Sabri Sarıoğlu ve Juan Pablo Pino. Ulusal liglerin başlayacak bir hafta öncesinde milli takımın hazırlık kampına giden Sabri, orada yaşadığı sakatlıktan dolayı Sivas’a getirilmemişti. Pino’nun rahatsızlığı da Galatasaray’ı bu bölgede eksik bırakıyordu.

Sabri Sarıoğlu, Juan Pablo Pino, Serdar Özkan üçlüsü arasındaki tercihten çok farklı bir formüle doğru gitmek durumundaydı Galatasaray. Hollanda kampındaki 16 antrenmanda ve hazırlık maçlarının tamamında sağ bek olarak görev yapan Ali Turan, Sivasspor maçında da savunmanın sağını kontrol edecekti. Ama Sabri’nin nitelikleri, daha farklıydı. Galatasaray’ın ‘’underrated’’ 55 numarası, özellikle önünde pas alabileceği bir takım arkadaşı varken, rakibin sol kanadını domine edebilirdi. Ali Turan ise daha defansifti. Üstelik kendisinden Sabri’nin sahip olduğu dinamizmi beklemek haksızlık olurdu.

Galatasaray, yine de bu eksikliğin üstesinden gelebilirdi. Ancak Ali Turan’ın önünde Serdar Özkan veya Juan Pablo Pino yoktu. Emre Çolak, Serdar’ın rahatsızlanmasından sonra bir anda ilk 11’de bulmuştu kendisini. Ama sağ kanatta oynayacak olması, takımın bu bölgedeki ezberinin tamamen bozulmasına neden olabilirdi. Galatasaray’ın tüm dengesi bozulmuştu aslında. Dörtlü savunma ve üçlü hücum hattının ikişer kanadındaki ayar kaçmıştı adeta. Emre, sağ ayağını kullanamadığı için, kendi kanadındaki tüm ataklarını son çizgiye 20-25 metre kala kesmek durumunda kalıyordu. Bu bölgede oluşan boşluğun Ali Turan tarafından doldurulamaması da takıma işlerlik kazandıramayacaktı.



Lucas Neill - Arda Turan - Mustafa Sarp


Galatasaray’a hareket alanı kazandıran fırsat, karşılaşmanın henüz yedinci dakikasında gelmişti ama. Sırbistan’daki OFK Belgrad maçında sıkça tercih edilen bir yolun ardından gole ulaştı, Galatasaray.

Lucas Neill, savunmada görev yapmasına rağmen, Galatasaray’ın topa hâkim olduğu dakikalarda hücum için de önemli bir koz hâline dönüşebilir. Belgrad deplasmanında Arda Turan ve Serdar Özkan'ı sürekli savunmanın arkasına kaçıran Neill, geçtiğimiz sezon Ali Sami Yen Stadı’nda oynanan Bursaspor maçında da hücuma ciddi katkılarda bulunmuştu. Yedinci dakikada Arda Turan’ı gördü. Ki burada Arda’yı da övmek gerekir. OFK Belgrad’a deplasmanda attığı dördüncü golde olduğu gibi, yine takım arkadaşını pasa zorladı.

Arda Turan, Belgrad maçında topu rakip kalecinin üstünden filelere göndermeden hemen önce, Belgrad savunmasının çizgi hâlinde olmasından yararlanmıştı. Bazı anlar vardır. Golü atan oyuncu aslında asisti de yapar. Arda, o pozisyonda Pino’yu uyandırdı. Kolombiyalı da müthiş bir pas çıkararak Arda’nın koşusunu ödüllendirmiş oldu. Sivas maçında benzer sahne yaşandı. Lucas, Arda’yı kaçırdı. Top, Arda’ya geldiğinde hareketlenmeye başlayan Mustafa Sarp boş kaleye hamlesini yaptı. Yeni sezona daha güzel bir başlangıç yapılabilir miydi?



Skor Avantajı, Özgüven ve Galatasaray


Galatasaray’ın birkaç sezondur süregelen sorunları var. Birincisi ve şu an için en önemlisi mental problem. Yıllarca kaostan beslenen futbol yapısında oldukça başarılı olan Galatasaray, 2008-09 sezonundan itibaren kaotik maçlarda başarısızlık yaşıyor.

Skor üstünlüğüyle oynadığında taraftarına tebessüm etme imkânı veren Frank Rijkaard’ın takımı, ‘’gol yiyebiliriz’’ düşüncesi içerisine girdiği anda mental olarak geriliyor. Karşısındaki rakibin pek önemi yok. Bu Belgrad da olabilir, Sivasspor veya Real Madrid de. Devre sonuna kadar bir şekilde oyuna hâkim olan Galatasaray, 43. dakikada (ki pozisyonda faul yapan Mehmet Yıldız) Sivasspor’un kazandığı serbest vuruştan hemen önce karanlık bir tünele girdi. Yalnızca 20 saniye kaldı. Ve çıkamadı.

OFK Belgrad ile İstanbul’da oynanan ilk maçta aynı senaryo yaşandı aslında. Galatasaray, 2-0’lık üstünlüğü yakaladığı zaman diliminde rakibiyle arasındaki güç farkını milyonlarca kişiye kanıtlamıştı. Ama bir kaza golünün ardından o fark kapandı. Telaş başladı, 2-2 oldu. Sırbistan’da fark bire indi. Aykut, olağanüstü iki kurtarış yaptı. Devreye üstün girildi. Sonra Harry Kewell’ın penaltı vuruşundan attığı gol. Ve 5-1’e gelen maç. Galatasaray, üç sezondur psikolojik sınavları kaybediyor. Ki bunda geçtiğimiz sezon yitirilen Eskişehirspor, Trabzonspor, Fenerbahçe maçlarının payı büyük.

2008-09 ve 2009-10 sezonunda işin içine tartışılan hakem kararları veya sertlik giren, rakiplerin Galatasaraylı oyuncular üzerinde uyguladıkları sertliklerden dolayı psikolojik olarak bambaşka bir havaya bürünen maçlardaki kötü sonuçlar ortada. Kazanmak zorunda olunan maçlarda ise istisnai durumlar olarak 4-3’lük Bordeaux karşılaşması, Michael Skibbe dönemindeki Avrupa deplasmanları ve Frank Rijkaard zamanındaki Panathinaikos maçları örnek olarak verilebilir. Ama tablo iç açıcı değil.



Mehmet Batdal ve Ezberlerimiz

Galatasaray, geçtiğimiz sezon yumuşak bir takımdı. Ve birçok maçta rakipler tarafından sindirildi. Dün akşam Sivasspor karşısında bazı pozisyonlarda ‘’toplu reaksiyon’’ verildi. Harry Kewell ve Milan Baros, Sivasspor’un 6 numaralı ve uzun saçlı savunmacısıyla münakaşaya girdi. Ama bir psikolojik sınavdan daha kaybeden olarak çıktı. Orta sahadaki boşluk, kanatlardaki dengesiz roller veya diğer etkenler tabii ki çok önemli. Ama 2007-08 sezonundaki şampiyonluktan sonra ortaya çıkan karakter değişimi Türkiye’ye kabul ettirilemedi. Her geçen gün de Türkiye’ye benzemeye devam etti aslında.

Mehmet Batdal için özel paragraf açalım. Ayaklarına oldukça hâkim, çevresinde oynayan oyunculara her an gol fırsatı yaratabilecek bir futbolcu. Bunu ceza yayından kaleye gönderdiği şutla da gördük. Ama işte boyu uzun. Ve bizim de bazı ezberlerimiz var.

Galatasaray için ligin ilk beş haftası çok önemli. Sivasspor deplasmanının yanı sıra, Eskişehir ve İzmir’e gidilecek. Ali Sami Yen Stadı’nda ise Bursaspor ve Gaziantepspor maçları var. İlk etapta 10 ila 15 puan arası ideal görünüyor olabilirdi. Ancak buradan sonra yapılması gereken dört maçlık bir galibiyet serisi. Transfer hamlesi yapılacaksa da, Sivasspor maçı ışık tutmuş olabilir. Tabii yalnızca tek bir doksan dakika üzerinden değil.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Planı Olan Adam Johan Neeskens



Hollandalı teknik adam Johan Neeskens, Haziran ayında Galatasaray Dergisi’nin 91. sayısı için bir röportaj vermişti. Galatasaray Dergisi Yazı İşleri Müdürü Tarık Ünlütürk ile beraber gerçekleştirdiğimiz söyleşi, tıpkı Johan Cruyff, Bill Shankly ve Guus Hiddink’te olduğu gibi arşivdeki yerini almış olsun…

TÜRKİYE’DE BİR YILI GERİDE BIRAKTINIZ. ÜLKE FUTBOLU HAKKINDA GENEL İZLENİMLERİNİZ NELERDİR?
Türkiye Ligi’nin düzeyi beni hiç şaşırtmadı. Türkiye Milli Takımı’nı daha önce hem Avrupa Kupası’nda, hem Dünya Kupası’nda birçok defa izleme şansı bulmuştum. Ve son derece iyi performans gösterdiklerini biliyordum. Milli Takım oyuncularının niteliklerine de bakarsak, Türkiye’de futbolun üst düzeyde oynandığını anlamak zor değil. Dolayısıyla Türkiye Ligi’ndeki kaliteyi gözlemlemek, benim için bu anlamda hiç sürpriz olmadı.

GALATASARAY’A BERABERİNİZDE BİR FUTBOL FELSEFESİ İLE GELDİNİZ. BELKİ DE BU YAPI TAM OTURMADI. GEÇTİĞİMİZ SEZON EKSİK OLAN NEYDİ?
Ben oyunculuk yıllarımda hep göze hoş gelen, çekici, hücum futbolu felsefesi içerisinde bulundum. Daha sonra antrenör olarak çalıştığım takımlarda da -ki bunların arasında Hollanda kulüp takımları, Barcelona ve Hollanda Milli Takımı var- benzer futbol stili tercih edildi. Barcelona’yı biliyorsunuz. Bu model, kulübün de futbol takımı özelinde görmek istediği bir anlayıştı zaten. Yeni bir ülkeye geldiğinizde, doğal olarak yeni bir kültür ve yeni alışkanlıklarla karşılaşıyorsunuz. Böylesi bir anlayışı yerleştirmek için de, her şeyden önce zamana ihtiyacınız var. Tabii ki kolay değil. Biz aynı futbol felsefesini Galatasaray’da da devam ettirmek üzere buraya geldik. Ancak zamana ihtiyacımız olduğunu biliyoruz.

TÜRK FUTBOLU VE OTURTULMAK İSTENEN FUTBOL MODELİ ARASINDA BELİRGİN AYRILIKLAR VAR MI?
Temel bir farktan bahsedebiliriz. Ben Hollanda Futbol Akademisi’ne girdiğim günden itibaren, sürekli 4-3-3 dizilişi ile futbol oynadım. O zaman tüm altyapı kategorilerinde aynı model uygulanıyordu. Keza Hollanda’daki tüm takımlar da 4-3-3 düzeninde oynuyorlardı. Daha sonra Barcelona’ya geçtiğimde, istenen çekici hücum futbolunun pratiğe dökülebilmesi için yine 4-3-3 ile oynamaya devam ettik. Burada Johan Cruyff ile beraber oynadım. Cruyff, daha sonra Barcelona’da antrenörlük yaptı. Ve Barcelona altyapısındaki tüm yaş grupları hep bu diziliş ile oynadı. Bu durum, yeni yetişen genç oyunculara avantaj sağlıyor tabii. Hayatınız boyunca hep bu sistemle oynuyorsunuz, bu sistem ile yetişiyorsunuz, çevrenizdeki tüm takımlar bu şekilde oynuyor. Doğal olarak, genç oyuncular da üst yapıdaki futbol modeline çok daha kolay adapte olabiliyor.

Bu tercih, aslında göze hoş gelen hücum futbolunu oynayabilmek için en uygun saha içi dizilişi. Türkiye’ye geldiğimiz zaman, gördük ki, hiçbir takım bu şekilde oynamıyor. Genellikle 4-4-2, 4-4-1-1 veya 4-2-3-1 gibi sistemler uygulanıyor. Dolayısıyla, daha önceki futbol kariyerleri boyunca hiçbir zaman 4-3-3 dizilişi içerisinde yer almamış veya yeteneklerini bu şekilde geliştirmemiş oyuncularla, böylesi yeni bir sistemi yerleştirmeye çalıştığınızda, bazı uyum sorunları yaşamanız doğaldır. Ancak bu sistemle içinde büyümüş, futbolu bu sistemle oynayarak öğrenmiş oyuncuların göze hoş gelen hücum futbolu oynayan takımlara kolaylıkla adapte olabilmelerinin asıl nedenleri de bence bu 4-3-3 dizilişidir.

REYNOLDS, MICHELS, CRUYFF VE RIJKAARD, TEKNİK ADAMLIK KARİYERLERİ BOYUNCA, GENEL OLARAK 4-2-4 VEYA 4-3-3 DİZİLİŞLERİNİ TERCİH ETTİLER. SİZ 2000-01 SEZONUNDA NEC NIJMEGEN’E GELDİĞİNİZDE TAKIM İÇİN 4-4-2’NİN 4-3-3’TEN YARARLI OLACAĞINI SÖYLEMİŞTİNİZ. BENZER BİR DURUMU GALATASARAY’DA YAŞADINIZ MI?
NEC Nijmegen’de takıma ilk baktığımızda, kendilerinden kanatlarda oynamalarını istediğimiz oyuncuların kanat oyuncusu özelliklerinin çok güçlü olmadığını gördük. Kanat oyuncusundan hızlı olmasını, çalım atmasını, topla birlikte son çizgiye indikten sonra topu ceza sahasına göndermesini istersiniz. Saydığımız bu özellikler, elimizdeki kanat oyuncularında beklediğimiz düzeyde değildi. Bir sorun daha vardı. 4-3-3 oynayacaksanız eğer, iki üçlünün kanatlarında yer alan oyuncuların birbirleri ile sürekli olarak yardımlaşması gerekir. Rotasyonda ancak dört kanat oyuncunuz varsa, bu oyunculardan biri bile sakatlandığında ne yapacağınızı bilemezsiniz. Takımın bütününe bakmanız gerekir. Orada bizim istediğimiz özelliklere sahip oyuncu sayısı yeterli değildi. Olası bir sakatlık hâlinde, yeni bir kanat oyuncusunu kullanabilecek imkânımız yoktu. Dolayısıyla ben bunu öncelikle kulübe, daha sonra da futbolculara anlattım. Ve biz kısa bir süreliğine, ister istemez futbol felsefemizi değiştirmek durumunda kaldık. Öyle zannediyorum ki, altı hafta gibi bir süre 4-3-3 yerine 4-4-2 ile oynadık. Ama bu özel bir durumdu. Ve teknik sebeplerden dolayı bu tercihte bulunmuştuk.

SÜREKLİ 4-3-3 OYNAMAK, TUTUCU BİR DÜŞÜNCE DEĞİL Mİ? SEZONUN İLK BÖLÜMÜNDEKİ HIZLI BAŞLANGICIN ARDINDAN TEKNİK HEYETİN B PLANINA SAHİP OLMADIĞI YÖNÜNDE ELEŞTİRİLER DE YAPILDI...
Tutuculuk değil, şartların bizi zorunlu kıldığı gerçek aslında. Biz oyuncularımızı eksiksiz olarak elimizde bulundurabildiğimiz dönem içerisinde, takımın bu yeni sistemden çok büyük keyif aldığını gözlemleme fırsatı bulduk. Ligin ilk altı haftasından sonra da çekici futbol oynayan, sonuca giden, çok iyi bir takımımız vardı. Daha sonra birçok farklı durum gelişti.

Oyuncularımızdan bazılarının olmaması, bizi tabii ki çok etkiledi. Burada özellikle Milan Baros’tan bahsetmemiz lazım. Baros, bizim sistemimizde kendisine verilen hücum oyuncusu görevini son derece başarılı şekilde yerine getiren, hızlı, topla birlikte ceza sahasının içerisine girebilen, topu tutabilen ve kontrolü altına aldığı topu gol yapana kadar da bırakmayan bir futbolcu. Onun yokluğunda yerini Nonda ile doldurmaya çabaladığımız zaman, tamamıyla farklı bir durum çıktı karşımıza. Milan, topu kaybetse dahi iki savunma oyuncusuna birden baskı yapabilen, onları sıkıştıran, onları rahatsız eden, kısa süre içerisinde geriye dönüp pozisyon alabilen ve ceza sahası dışında yer tuttuğu hâlde gereken durumlarda ceza sahası içerisinde de işini görebilen bir hücum oyuncusu iken; son derece önemli özelliklere sahip olan Nonda, tamamen farklı bir forvet profili çiziyordu bize.

Nonda, gerçekten çok etkili. Çok güçlü, top tutabilen bir futbolcu. Ancak tüm bunları ceza sahası içerisinde yapabiliyor. Biz o hücum oyuncusundan ceza sahasının dışında olduğunda da, bu bölgeye gelerek gol pozisyonlarına girmesini bekliyorduk. Ancak Nonda’nın özellikleri tümüyle farklıydı. Geri gelmeyen, etkili pres yapmayan, ceza sahası içerisinde çok etkili olmasına rağmen ceza sahası dışından ceza sahasına giriş konusunda bir Milan Baros kadar yetkin olmayan bir oyuncu olduğu için, Milan’ın yerini Nonda ile dolduramadık. Bu mümkün olmadı. Bir diğer etkili isim, Harry Kewell’dı. Sakatlandığı Türkiye Kupası maçından sonra kendisinden faydalanamadık. Kewell, aynı sistem içerisindeki yeni yerini çok sevmişti. İşini oldukça başarılı bir şekilde yapıyordu. Takıma çok faydalı oluyor, goller atıyordu. Ve bakın, birdenbire oyun içerisinde fark yaratan ve sürekli skor üretebilen iki oyuncunuzdan aylar boyunca yoksun kalıyorsunuz. Bunlar, Arda Turan için de geçerli. Arda’nın üç önemli maçta kesinlikle oynayamayacak durumda olduğu bir dönem var. Sabri’nin çok uzun süren bir sakatlığı oldu. Gökhan Zan’dan hiç yararlanamadık.

SAKATLIKLAR OYUN SİSTEMİNİN DEĞİŞMESİNE NEDEN OLDU MU?

Kilit oyuncularınızın yokluğu, sizin oyun sisteminizde ister istemez bazı değişikliklere neden olur. Başka türlüsü zaten düşünülemez. Siz istersiniz, ancak elinizdeki oyuncuların futbol karakterleri sizin tasarladıklarınızın uygulanmasına el vermeyebilir. Aynı şeyi bir Barcelona için düşünün. Messi’yi alın, dört ay boyunca oynamasın. Ibrahimovic’i farklı bir üç aylık süreçte dışarı alın, oynamasın. Fenerbahçe’den Alex’i alın dört ay dışarıya, Bilica’yı alın üç ay dışarıya… Bunlar, bir takımı etkiler. Yine de gelişen olumsuz şartlara rağmen, biz sezonun çok büyük bölümünde puan tablosunda istediğimiz sıralamada kalmayı başardık. Ama elinizde böyle eksikler olduğunda, istemeyerek de olsa, o an için içerisinde bulunduğunuz şartlara göre değişiklikler yapmak durumunda kalırsınız. Dolayısıyla biz de böyle davrandık.



MILAN BAROS’UN SAKATLIĞINDAN EVVEL GOL POZİSYONLARINI %39 ORANINDA DEĞERLENDİREN GALATASARAY, BAROS’UN YOKLUĞUNDA %23’TE KALDI. ÜSTELİK SAKATLIK POZİSYONUNU DA HATIRLARSAK, İMZA HAREKETİNİ YAPMAK ÜZEREYDİ. BÜTÜNÜ ETKİLEYEN CİDDİ BİR EKSİKLİK OLDU, ÖYLE DEĞİL Mİ?
Evet, kesinlikle. Milan, takıma işleyiş kazandırmak için çabalıyordu. Ve onun kalitesini biliyorsunuz. Sürekli hareket hâlinde olan, asla statik kalmayan bir oyuncu. Orta sahadan topla birlikte ceza sahasına geçtiğinde, zayıf taraftan oyuncuların tehlikeli bölgeye hareketlenmesini sağlıyor. Eğer ceza sahası çevresinde sürekli olarak arayış içerisinde olursanız, rakip takımdan en az bir savunmacı da sizinle birlikte hareket etmek durumunda kalır. Böylece topa sahip olmadığı zamanlarda dahi, takım arkadaşlarından biri -yaratılan boşluklar sayesinde- kendisine avantaj sağlayarak gol atabilir. Milan tipindeki forvet oyuncularını savunmak, bu yüzden çok zordur. Ancak ceza sahası içerisinde statik kalırsanız, rakip savunmadan bir veya bazı durumlarda iki savunmacı hep sizinle birlikte olur. Defans oyuncuları için savunma yapmak daha kolay hâle gelir. Benim için bile! Gözlerimi kapatsam dahi, rakip hücum oyuncusu sabit kaldığı için, ellerimle onu iterek rakibimin yanımdaki varlığını hissedebilirim. Hareket etmeme gerek kalmaz. Milan, ilk toplara baskı yapabilen, daima hareket hâlinde olan, topu ceza sahasına geçirmek için doğru zamanı yakaladığımız anlarda rakip savunmacıyı kaleden uzaklaştıran oldukça önemli bir kozdu bizim adımıza. Dolayısıyla onun yokluğu, takımımızın sahip olduğu karakterde önemli farklar yarattı.



GALATASARAY, SEZON BOYUNCA BAROS ÜZERİNDEN ÇOK SAYIDA BENZER GOL BULDU. ATİNA’DA, ANTEP’TE, MANİSA’DA… AYRICA NONDA İLE ARASINDA BİR ORTAKLIK VARDI ASLINDA. ANCAK NONDA, BAROS’UN YOKLUĞUNDA YALNIZCA BİR GOL ATABİLDİ. SİZCE BU BİR TESADÜF MÜ?
Milan, gerekli koşuları yapıyordu. Sürekli goller atıyordu. Nonda, Milan kadar çabuk ve hareketli değildi. Farklı özellikleri vardı ancak rakip defanstan çıkarılan ilk toplara baskı yapamıyordu. Oysa, takım savunmasının hemen o bölgede başlaması gerekir. Milan Baros’un varlığı, dediğiniz gibi, Nonda’ya kesinlikle önemli avantajlar sağlıyordu. Şunu söyleyebiliriz; Nonda, Baros’un olmadığı dönemde takıma daha az fayda getirebildi.

KASIMPAŞA DEPLASMANINDAKİ MAÇ, İYİ BİR ÖRNEK. GALATASARAY, BAROS’UN OLDUĞU İLK YARIDA GOL ATAMADI. İKİNCİ YARIDA İSE NONDA İLE ÜÇ GOL BİRDEN BULDU. BAROS, İKİNCİ 45 DAKİKA İÇİN NONDA’YA BİR MİRAS BIRAKMIŞTI, DEĞİL Mİ?
Evet, o var. İlk yarıdaki Kasımpaşa maçı için çokça söz edebiliriz. Mağlup durumda olduğumuz dakikalarda dahi iyi oynuyor, hücum futbolu sergiliyorduk. Sağ ve sol kanattan yaptığımız ortalarla oyunu rakip yarı alana, hatta ceza sahasına kadar sıkıştırmıştık. Ancak bazı maçlarda karşımızdaki takım üzerinde böylesi yoğun baskı kuramadık. Nonda da süre aldığı anlarda rakip kaleden uzaklaşmak durumunda kaldı. Nonda, kaleden uzak kaldığı zaman, Milan’ın sahip olduğu nitelikleri sergileyemedi. Nonda, kaleden 20-25 metre uzakta iken değil; ceza sahası içerisinde 5-6 metrelik bir alanda çok etkili oluyordu. Ama bazı maçlarda rakip kale ile aranızda 30-35 metrelik mesafeler oluşur, oyunu o bölgede oynamak durumunda kalırsınız.

Nonda, böylesi anlarda çabuk davranamıyor, Milan’ın aksine rakip savunma oyunculara gerekli baskıyı yapamıyordu. Büyük bir farktı bu. Kasımpaşa maçının ilk yarısının ardından rakip savunma oyuncuları çok yorgundu, evet. Milan, onları sürekli hareketli olmaya zorlamıştı. Biz ikinci yarıda da hücum futbolu oynamaya devam ettik. Ve bunu Kasımpaşa’nın ceza sahasına kadar yaklaşarak yaptık. Dolayısıyla Nonda’nın kalitesi ortaya çıktı. Rakip kaleye 5-6 metrelik mesafede son derece etkili bir hücum oyuncusu çünkü. Ancak biz oyunu domine edemeseydik; Nonda, Milan kadar etkili olamazdı. Nonda, “Şuradan 20 metrelik bir depar atayım, ceza sahasına geleyim, orada tehlike yaratayım” diye düşünen bir oyuncu değildi.



LİGİN İKİNCİ YARISINDAKİ TRABZONSPOR VE FENERBAHÇE MAÇLARININ İLK BÖLÜMLERİNDE DEĞERLENDİRİLEMEYEN POZİSYONLARIN ARDINDAN SKOR AVANTAJI RAKİBİNE KAPTIRAN GALATASARAY, İKİ MAÇTA DA OYUNA DÖNEMEDİ. DURUM BİRAZ DA PSİKOLOJİK MİYDİ SİZCE?
İlk haftalarımıza bakarsanız eğer, oyuncularımızın kendilerine güvenerek oynadıklarını ve bu güven dolayısıyla çok rahat olduklarını, sergiledikleri futboldan keyif aldıklarını görebilirsiniz. Heveslilerdi, topu istiyorlardı, gereken işleri kusursuz bir şekilde yapmaya çalışıyorlardı, bunu yaparken de zorlanmıyorlardı. Bu dönemde biz şunu biliyorduk; rakibimizden bir gol yesek dahi, onlara üç gol atarak cevap verebilirdik. Bahsettiğim özgüveni sahadaki oyuncularımızda hissedebiliyorduk. Tabii ki bazı istemediğimiz sonuçlar aldık. Ancak bunlar özgüvenimizin kaybolmasına engel olmadı.

Diğer yandan, ligin son bölümüne baktığımızda ise tamamen farklı bir görüntü oluştu. Gol kaydetmekte zorluk çektik. Gol yediğimiz anda da, ‘’Acaba yediğimiz bu gole karşılık verebilecek miyiz?’’ şeklinde düşünmeye başladık. Ve bunu sahadaki oyuncularımızın her birinde izleme olanağı bulduk. Top istemekten çekindikleri veya doğru kararlar veremedikleri zamanlar oldu. Ligin ilk dört aylık döneminde kaybettiği zaman dahi özgüveninden yoksun olmayan oyuncular, ligin ikinci döneminde her maçta farklı bir ismin diğerlerinden biraz daha moralsiz veya zihinsel anlamda yorgun olması nedeniyle bireysel olarak nitelendirilebilecek yanlışlar yaptılar. Bunun nedeni, gol kaydetme olasılığının sezonun ilk dört ayındaki kadar güçlü olmamasıydı. Tüm bunları bir özgüven kaybıyla açıklamak mümkün aslında. Bence sezonun bu iki bölümü arasında ciddi farklar var.

TÜRKİYE’DEKİ GENEL ALGIDA DAHA ÇOK ‘’BASAN, ISIRAN, İSTEYEN’’ OYUNCU TERCİH EDİLİR. GALATASARAY’DA YENİ BİR BİNA KURUYORSUNUZ, SEZON BAŞINDA GALATASARAY’IN FUTBOLU BARCELONA İLE DE BENZEŞTİRİLMİŞTİ. ARADAKİ BU FARKIN SIKINTISINI YAŞADINIZ MI?
Zaman zaman doğru olabilir. Barcelona’nın oynadığı maçlara baktığınızda, rakiplerin bazı maçlarda %70 oranında topa sahip olduğunu dahi görebilirsiniz. Ancak Barcelona, top rakipteyken ve sonra topa sahipken ne yaptığına dikkat etmeniz lazım. Barcelona’da Xavi veya Iniesta gibi oyunu okuma yetenekleri üst düzeyde olan nitelikli oyuncular, henüz top kendilerinde değilken bile topu alabilecekleri en doğru noktaya hareket ederler. Topla buluştuklarında ise zaten önceden verilmiş bir kararları vardır. “Topu alır, bir şekilde kullanırım. Tek pas yaparım. Ya da önce kontrol eder, sonra pasa yönelirim. Rakip baskı yaparsa, topu arkamdaki serbest arkadaşıma veririm” gibi olasılıkların tamamı, oyuncu tarafından henüz topla buluşmadan önce değerlendirilmiştir.

Johan Cruyff’un bir sözü vardır, ‘’Top bizdeyse eğer, gol atamazlar.’’ Bu, oldukça basit bir mantık. Top, rakipte olduğu zaman ise hep beraber rakibe baskı yapmamız gerekir. Ancak bu durumdan bahsederken bir oyuncunun kendisini takım arkadaşlarının önünde hırpalayarak yaptığı baskıdan değil, takım olarak gösterilen bir reaksiyondan söz ediyorum. Tabii oyuncularınızdan birinin bile, ‘’Ben bugün kendimi iyi hissetmiyorum. Savunma işlerinin parçası olamayacağım, beni mazur görün’’ demesi, takım oyununu tamamen bozabilir. Topu kaybettiğimizde rakip ceza sahası içerisinde olsak dahi, o noktadan itibaren savunma başlatılmalı. Biz burada olduğumuz süre boyunca bunu yerleştirmeye çalıştık.



Söz konusu durumun belli avantajları vardır. Hücum oyuncuları ve orta saha, birbirine yaklaşır. Rakip ceza sahasına daha yakın mesafede konum alan defans elemanları, kendi kalenizden neredeyse bir 40 metre uzaklıkta bulunarak takımın boyunun kısalmasını sağlar. Böylece, oldukça dar bir alan içerisinde savunma yapmanın getirdiği kolaylıkla –ki tek yarı saha savunursunuz- yorulmadan ve efektif bir şekilde sonuca ulaşma olasılığınız oluşur. Ancak kendinize güvenmiyorsanız, türlü çekinceleriniz varsa, o gün havanızda değilseniz, oyunu önde kuramayıp defans yapmak için de kendi ceza sahanıza kadar çekilirseniz… Evet, o zaman başınız dertte demektir.

Biz sezon içerisinde bunun örneklerini gördük. Mesela Sivasspor deplasmanında öne geçtikten sonra, oyuncularımız skoru korumaları gerektiğini hissettiler. Ancak belki gerekli niteliklere sahip olmadıkları, belki o an için bir özgüven problemi yaşadıkları için bu savunmayı ceza sahamıza kadar yaklaşarak yaptılar. 1-0’ı tabii ki savunacaksınız, ama bunu yine rakip yarı sahada gerçekleştireceksiniz. Böyle olmak zorunda. Saha içinde herkes diğerinin antrenörü aslında. Ben topu sana veriyorsam eğer, o pasla birlikte bir de kısacık bir mesaj veririm. “Rahatsın, devam et” veya “Dur, karşındaki geliyor. Topu bana geri ver” gibi. Her oyuncunun topsuz oynadığı zaman diliminde de çevresindeki şartları değerlendirmesi ve oyunu en iyi şekilde okuması gerekiyor.

Futbol, çok basit bir oyun. Top sizdeyse rakip gol atamaz, bu bir. Ve top asla yorulmaz, bu da iki. Bizim basit futbol oynamayı öğrenmemiz gerekir. Tek pas veya kontrol pas. Ancak kendi yerinize topu koşturduğunuzda, oyuncu olarak yer değiştirmeyi bilmeniz gerekir. “İyi oyuncu, maç boyunca ileri geri metrelerce depar atmalı,” değil demek istediğimiz. Siz pası verirsiniz, daha sonra da pas alabileceğiniz en uygun yeri seçerek oraya doğru hareketlenirsiniz. Barcelona’nın oyun sistemine baktığınızda, topu alan oyuncunun çevresinin hep boş olduğuna dikkat edin. Bu oyuncu, bir önceki pası verdiğinde zaten avantajlı konumu sağlamış, gerekli pozisyonu korumuştur. Öte yandan topu aldığında ise kendisine müdahale edebilecek herkesten uzaklaşmayı bilmiştir.

Siz topu takım arkadaşınıza verdiğiniz zaman, o oyuncu topu kime vereceğini kendisi seçmemeli. Her şeyden evvel bunu düşünmelisiniz. Topsuz oyuncu gereken koşuları yapmalı, topu ayağında bulunduran takım arkadaşlarına takip eden pozisyon için hazır olduğunun sinyalini göndermeli. Topa sahip oyuncu karar vermekte güçlü çekmeden veya topu aldıktan sonra çevresinde dönme zorunluluğu hissetmeden sizden aldığı sinyal sayesinde o topu doğru yere ulaştırmalı. Takım arkadaşınız sizden aldığı pasın ardından topu verebileceği kimseyi bulamıyorsa eğer, bu onun suçu değil, onu çevreleyen diğer oyuncuların kabahatidir.

BARCELONA, INTER İLE OYNADIĞI ŞAMPİYONLAR LİGİ GRUP MAÇINDA İKİNCİ GOLE BENZER BİR YOL ÜZERİNDEN ULAŞMIŞTI. MUTLAKA İZLEMİŞSİNİZDİR, TAM OLARAK ANLATMAK İSTEDİĞİNİZ BU MU?
Evet! Kesinlikle. Otomatizm bu. Top, Barcelona’da bir oyuncunun ayağında iken söz konusu otomatizmi rahatlıkla diğer oyuncularda görebilirsiniz.



SAHADAKİ TÜM OYUNCULAR, ASLINDA TEK BİR BEYNİ PAYLAŞIYORLAR. BUNU SÖYLEYEBİLİR MİYİZ?
Evet! Örneğin bir Barcelona maçında Daniel Alves’in sağ kanattan yüzlerce defa koşu yaptığınızı görürsünüz. Ancak onun hemen arkasındaki orta saha oyuncusu otomatik olarak şunu düşünür: ‘’Evet, biz şu an hücum ediyoruz. Ama topu kaybettiğimiz an, savunmaya geçeceğiz.’’ Bunu Barcelona’nın birçok maçında zaten görürsünüz. Takım ileri giderken geri dörtlü de takımla birlikte hareket eder. Ancak hücum anında yapılan bir hatanın ardından tekrar yerini alır. Bu durum, orta saha oyuncuları için de geçerli. Takım olarak hareket ederek ileri gitmişsinizdir. Savunma yapılması gereken alan iyice daralmıştır. Evet, bazen riskli bir tercihtir. Rakibe kontratak şansı vermiş olabilirsiniz. Ama bu da içinden çıkılamayacak bir durum değildir. Sonuç olarak, top kaybedildiği anda bulunduğunuz noktadan savunmayı başlatmanız gerekir. Barcelona’da bunu, takımın ortak aklı otomatizm içerisinde emrediyor.

Savunma oyuncuların görevi, evet, savunma yapmaktır. Ancak her zaman söylediğimiz bir şey var. Savunma, rakip kaleye doğru yapılır. Bu gerçekten çok önemli. Barcelona’da savunma oyuncuları, takım hücum ederken orta sahaya kadar çıkar. Puyol ve Pique’nin rakip yarı alana dek yaklaştığınızı görürsünüz. Bu iki oyuncudan biri –çoğu zaman Pique- sürekli hücum içerisinde olur. Ve savunmaya da hemen o noktada başlar. Topu kaybettiğiniz anda risklerin olabileceğini söylemiştik. İlk tercihiniz savunma yapmaktır yine. Ama savunma konusunda başarılı olamazsanız, bir taktik faul yaparsınız. Ve bu süre içerisinde takım tekrar saha içerisindeki yerini alır. Bunun istisnası olarak ise örneğin, sağ bekiniz hücuma destek vermek için öne çıktı. Orada topu kaybettiniz. Tabii savunmada üç kişi kaldınız. Rakip oyunculara bakıyorsunuz, üzerinize doğru geliyorlar. O zaman yapılacak tek bir şey var; geri koşmalısınız! Evet, bu da, geriye doğru savunmadır. Ancak istisnai bir durumdur. Dediğiniz gibi, tek bir beyni paylaşıyorlar. Ve bu çok zordur. İki ya da üç oyuncu bu otomatizm içerisindeki görevlerini yapmazlarsa, durum çok tehlikeli bir hâl almaya başlar.

Futbol, bir takım oyunu. Tamam, ama takım da bireylerden oluşuyor. Bireylerin zaman zaman saha içinde topu kaybettiklerinde, “Nasıl kaybettim ben bu topu” veya “Aman ne kötü vurdum” diye düşündüklerini ve dolayısıyla durarak vakit harcadıklarını gözlemledik. Oysaki yapmamız gereken, kısa süre içerisinde defansif oyuna geçmekti. En basit örnek şu; arka dörtlüde görev yapan bek oyuncularından biri, ileri giderken diğerleri geride kalmalı. Sağ bek öne çıkarken, sol bek geride kalmalı. Sağ bek ileri çıktıysa, savunmada kalan üçlünün o yöne doğru kaymasını beklemelisiniz. Biz bunun aksi örnekleri çok yaşadık. Antalyaspor maçında yediğimiz gollerden birinin sebebi buydu. Top, Arda’nın kontrolündeydi. Caner ve Hakan Balta, ona destek vermek için hücuma çıkmışlardı. Sabri, diğer tarafta orta sahaya kadar çıkmıştı. Keita ise Sabri’den bile daha gerideydi. Kendi oyuncusunu savunmak istiyordu çünkü. Topu kaybettik. Ve top, bir anda Keita’nın adamına kadar geldi. Sabri ileride kalmıştı. Ancak dörtlünün kalanı, Sabri’nin boşalttığı alana doğru kayamadığından bir boşluk oluşmuştu. Ve Antalyasporlu Tita, karşısında kimse olmadan ceza sahasına kadar ilerleme şansını buldu.

Bizi teknik heyet olarak çok sıkıntıya sokan bir durum var. Bunu özellikle son haftalarda daha da fazla yaşadık. Haftanın ilk günlerini tedavi altında geçiren o kadar çok sakat oyuncu oldu ki, bu oyuncuların –iyileşmeleri hâlinde bile- takip eden maça fiziksel anlamda %100 hazır olmadığını biliyorduk. Bazı antrenmanlarda 10-11 oyuncu ile çalışma durumunda kaldığımız haftalar oldu –ki bunlardan 3’ü kaleciydi çoğu zaman. Dolayısıyla 11’e 11 ya da bırakın onu, 11’e 7 taktik antrenman yapma şansımız olmadı. Bu yüzden biz haftanın ilk günlerindeki taktik çalışmalarımızdan feragât edip, o antrenmanları hafta sonuna sıkıştırmak durumunda kalıyorduk. Gençlerbirliği maçına da aynı şekilde hazırlandık. 11-12 oyuncu ile çalıştık. Ve sahaya çıkan oyuncularımızdan bazıları, aylarca forma giymemişti. Sezon boyunca o kadar çok şey ters gitti ki, biz istediklerimizi uygulama fırsatını bir türlü bulamadık.



GALATASARAY, SEZONUN İLK BÖLÜMÜNDEKİ MAÇLARDA BENZER MODELLER ÜZERİNDEN SONUCA GİTMİŞTİ. NETANYA KARŞISINDA ATILAN GOLLER VE BEŞİKTAŞ ÖNÜNDEKİ ÜÇÜNCÜ GOL GİBİ. TAKIMIN SAHAYI HEM ENİNE, HEM DE BOYUNA KULLANMASI SEZON ÖNCESİNDEKİ PLANLARDAN BİRİ MİYDİ?
Evet, biliyorum. Çok sayıda gol bulduk bu şekilde. Arda, Keita, Nonda veya Baros ile. Ancak bunların geri kalan bölümde gerçekleşememesinin temel nedenlerinden biri sakatlıklar oldu. Milan veya Harry gibi iki önemli oyuncunun olmaması, herhangi bir takımı çok etkiler. Bir süre sonra, sahada kendilerine güvenen futbolcuların –istenilen skorlar elde edilemediği için- mental olarak gerilediklerini görürsünüz. Üstüne üstlük sakatlıklar artınca, sahada işini o gün için iyi yapamayan oyuncuları kenara alma şansınız da kalmaz. Dolayısıyla, planlarda değişiklik olması doğaldır.

GALATASARAY, LİGİN İLK SEKİZ SIRASINDA YER ALAN RAKİPLERİ İLE OYNADIĞI 14 MAÇIN 10’UNDA PUAN KAYBETTİ. TAKIMI MENTAL OLARAK DEĞERLENDİREBİLİR MİSİNİZ?
Eksiklerin olmadığı sezonun ilk bölümünde iyi performans gösterirken güçlü rakiplerle karşılaştık. Ve o zaman böyle bir sorun yoktu. Daha sonra bir Fenerbahçe maçı yaşandı. Birinci dakikada Emre Belözoğlu, Milan’ı sakatlamaya yönelik bir hareket yaptı. Milan oyun dışı kalırken, Emre sarı kart dahi görmedi. Evet, çok kısa bir süre içerisinde 2-0 geriye düştük. Sonra bir gol bulduk, onları endişelendirdik ve oyunu domine etmeye başladık. Fenerbahçe, geri çekilmek durumunda kaldı. Ancak bu maçta Keita’nın Roberto Carlos’a yumruk savurması gibi çok basit bir hata var; çünkü en azından beraberliği yakalayabileceğimize ikna olmuştuk. Biz daha önce tüm bunları gördük.

Fenerbahçe’nin stadına gideceksiniz, onların nasıl bir tavır sergileyeceklerinden eminsiniz. Sizi provoke edecekler. Tüm takım biliyordu bunu ki biz maç öncesinde en az dört veya beş kez konuşmuştuk. Isınma hareketleri esnasında yaşanan olayı biliyorsunuz. Siz kendinizi provoke etme fırsatını karşı tarafa verirseniz ya da bu duruma bireysel veya takım olarak tavır almazsanız, sahadan galip ayrılma psikolojisinden uzaklaşırsınız. Tüm bunlara rağmen, ikinci yarıda çok daha iyiydik. Roberto Carlos’un bir sarı kartının olduğunu biliyorduk. Oyuna hâkimdik. Planımız da şuydu: “Arkadaşlar, topu Keita’ya ulaştıracağız. O, topla ilerlemeye ve driplinglerle ceza sahasına girmeye çalışacak. Roberto Carlos da Keita’ya faul yapmak zorunda kalacak. Dolayısıyla, ikinci sarı kartı görüp çıkacak.” Nitekim sonunda bir pozisyonda Carlos, Keita’nın beline sarıldı. Ancak Keita da ona vurdu. Ve biz bir oyuncu eksik kaldık. Bu durumda şunu söylemek lazım, bizim oyuncularımızın çoğu mental olarak güçlü kalamadılar. Söz konusu hâl, sezonun ikinci yarısının tamamını etkiledi. Bir gol yiyorsunuz, oyundan düşüyorsunuz. Hayır, buna hazırlıklı olmalısınız. Zihinsel olarak güçlü kalmalısınız.



2006 DÜNYA KUPASI’NDAN SONRA LUCAS NEILL İÇİN, ‘’BARCELONA GİBİ BÜYÜK KULÜPLERDE OYNAYABİLİR’’ DEMİŞTİNİZ. LUCAS İLE GALATASARAY’DA BİRLİKTESİNİZ. KENDİSİ HAKKINDA NELER SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?
2006 Dünya Kupası’ndan sonra Barcelona’ya geçmiştim. Bir stoper arıyorlardı. Bay Rijkaard’la konuştum. “Bir stoper alacaksak, Lucas Neill’i alalım. Hem futbolculuk meziyetleri üst düzeyde, hem de gerçek anlamda bir lider.” Lucas ile daha önce yılın üç çeyreğinde çalışma şansımız olmuştu. Ve ben kendisinin tüm özelliklerini izleme olanağı yakalamıştım. Ancak Barcelona, o dönemde Lillian Thuram ile anlaşmıştı. Ben de, “Ah, ne yazık” dedim. Daha sonra benzer bir fırsat Galatasaray’da oluştu. Ve ben yine, “Lucas Neill’i alalım. Ben bu çocuğu tanıyorum. Hepsinden evvel, niteliklerini çok iyi biliyorum” dedim. Ne yazık ki, kendisi sezon başında takımımıza katılamadı. Yine de bizimle birlikte olduğu sezonun ikinci yarısında hayli önemli işler yaptı.

AJAX’TA ALTYAPIDAN ÇIKARAK GENÇ YAŞTA KAPTANLIK YAPAN ÖNEMLİ OYUNCULAR OLDU. ARDA TURAN DA BENZER BİR MODELİN PARÇASI OLARAK GALATASARAY’DA BU GÖREVE GETİRİLDİ. KENDİSİNİN SEZON BOYUNCA GÖSTERDİĞİ PERFORMANS HAKKINDA NELER DÜŞÜNÜYORSUNUZ?
Arda’nın kaptanlığı hakkında bizim bir görüşümüz olamazdı, çünkü biz Galatasaray’a geldikten çok kısa bir süre sonra gerçekleşti. Öyle zannediyorum ki, kulübün tüm organlarının işbirliğiyle alınmış bir karardı. Ancak böyle örneklerin olduğunu da bilmemiz gerekir. Arda, genç ve kaliteli bir oyuncu. Bu yıl kaptanlığının henüz ilk yılıydı. Basit bir örnek verirsek; Johan Cruyff, 17 yaşında A Takım’da oynamaya başladı. Zaten altyapıdan geliyordu. Ve 20 yaşında kaptan olmuştu. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunların başarıya ulaştığını çoğu zaman görüyoruz. Kulüp yapısını bilen, altyapıdan gelen oyuncuları tanıyan genç kaptanlar, futbol tarihi boyunca her zaman olmuştur.

BİR ARAŞTIRMAYA GÖRE, ‘’PATRONUN VERDİĞİ EMRİN HATALI OLDUĞUNU DÜŞÜNÜRSENİZ, ONU SORGULAR MISINIZ, YOKSA PROBLEMLERDEN KAÇMAK İÇİN SÖYLEDİĞİ GİBİ Mİ DAVRANIRSINIZ?’’ SORUSUNA HOLLANDALI İŞ ADAMLARININ %96’SI, ‘’EMRİ SORGULARIM’’ YANITINI VERİR. SİZİN RIJKAARD VE HIDDINK İLE ARANIZDAKİ İLETİŞİMİ BİLİYORUZ. KEZA LOUIS VAN GAAL İLE JOSE MOURINHO DA İYİ BİR ÖRNEK. DAHA GENELDE BU BİR HOLLANDA GELENEĞİ MİDİR?
Bu araştırma, her zaman geçerli olmayabilir aslında. Düşünün, ben 16 yaşında ilk kez Hollanda Milli Takımı’na seçildim. Rinus Michels, bize “Şunu yap” dediğinde, bizim ona “Neden yapayım?” diye karşılık verme şansımız yoktu. Böyle bir soru sormanız mümkün değildi. Ama ben Ajax’ta oynadım, oradan Barcelona’ya geçtim, New York Cosmos’da ve İsviçre’de bulundum. 1996 yılında antrenör olduğumda gördüm ki; kendilerinden bir şey yapmalarını istediğim oyuncular, artık bana “Niye yapayım hocam ben bunu?” diye soruyorlar. Eğer bir oyuncu, kendisinden istediğim bir hareketi neden yapması gerektiğini soruyorsa; benim ona vereceğim cevap bellidir: “Yapmanı istediğim için.” Tabii ben bunun nedenlerini saha içerisinde veya soyunma odasında tüm takımın önünde değil, kendisi ile başbaşa yapacağımız bir sohbet esnasında anlatırım. Ancak bu şekilde sorgulanmayı istemem.

Diğer yandan, başka bir durum üzerine daha konuşmak gerekir. Benim gençliğimden bu yana çok şey değişti. Gençken cep telefonu yoktu, laptop yoktu, bilgisayar oyunu yoktu. Biz birer altyapı oyuncusu iken, antrenmandan sonra dışarı çıkar ve sokakta top oynamaya başlardık. Altyapı oyuncuları artık bilgisayar oyunun başında, cep telefonu ile görüşme hâlinde ya da internette dolaşıyor. Ben Hollanda Genç Milli Takımı’nı çalıştırırken, sakatlanan oyuncuların menajerleri beni arıyordu: “Hocam, benim oyuncum sakat.” Ben de kendisine diyordum ki, “Kaç yaşında senin oyuncun, 16 mı? O zaman sen değil, o arayacak beni. Antrenmanda görmezsem, onun canına okurum.” Ama bugün Barcelona’da da durum böyle. Değişen şartlarla birlikte, kültürler arasındaki farklar ve tabii modernizmin getirdiği bir sonuçtan bahsedebiliriz. Hollanda geleneği mi peki bu, pek sanmıyorum.



DÜNYA KUPASI FİNALLERİ TARİHİ’NİN PENALTI VURUŞUNDAN KAZANILAN İLK GOLÜNÜ ATMIŞTINIZ. VE ASLINDA BİR JOHAN NEESKENS STİLİ İLE GELMİŞTİ GOL, NASIL BİR BULUŞTU O VURUŞ?
Benim penaltı vuruşu kullanırken yaptığım bir şey vardı ki en iyi penaltı vuruşunun o olduğunu düşünürüm. Topu penaltı noktasına bıraktıktan sonra, uzaklaştım. Kaleye hiç bakmadan ve ne yapacağımı hiç düşünmeden gelip vurdum her zaman. Sadece iki veya üç adım attığınızda, kalecinin sizin adımlarınızı tek tek izleyerek topa nasıl vuracağını kestirme şansı vardır. Dolayısıyla, hamleniz hakkında fikri olur ve o topun nereye gittiğini görerek size karşılık verme imkânı oluşur. Oysaki yedi-sekiz metreden koşarak ilerlerseniz, ayaklarınız artık takip edilmez hâle gelir. Ve ayaklarınıza konsantre olan kaleci, sizi kaçırarak hata yapar. En sonunda süratle topa vurur, golü atarsınız. Hepsi bu.

OĞLUNUZ ARMAND NEESKENS, GALATASARAY FUTBOL AKADEMİSİ’NDE. ARMAND, UZUN SÜRE BURADA KALIRSA VE TÜRKİYE MİLLİ TAKIMI’NDAN TEKLİF ALIRSA, NELER HİSSEDERSİNİZ?
Bana olmazmış gibi geliyor. Ama Cumartesi (15 Mayıs 2010) günü Antalya’ya gitti. Galatasaray’daki yaş grubu ile birlikte Türkiye Şampiyonası’na katılacak. Profesyonel bir oyuncu olur mu, yetenekleri buna izin verir mi, bilmiyorum; ancak benim için önem olan, bunu yapmak istemesi ve yaparken de keyif alması. İleride profesyonel oyuncu olur, yüksek hedeflere ulaşırsa, Hollanda veya Türkiye için oynaması arasında benim için herhangi bir fark olmaz. Onun ne istediği önemli. Tabii futbolcu olmasa da, “Niye futbolcu olamadı bu çocuk?” diye dövünmeyeceğim.

GEÇTİĞİMİZ SEZONU KENDİ AÇINIZDAN NASIL ÖZETLERSİNİZ?
Çok üzgün olmalıyız. En azından Türkiye Ligi Şampiyonu olabilirdik, olamadık. Ve bu herkesin suçu. Hem teknik heyetin, hem de futbolcuların… Bazı noktalarda oyuncularımın da kabahatinin olduğunu düşünmüyor değilim. Hepimiz, aynanın karşısına geçmeliyiz. Bazı maçlarda niteliklerinizin tamamını sahaya yansıtamayabilirsiniz. Bu maçlardan mağlup da ayrılabilirsiniz, olabilir, sorun değil. Ancak şunu sormanız lazım, “Sonuna kadar mücadele ettik mi acaba?” Bunu hepimizin sorgulaması gerekir.

GALATASARAY TARAFTARI İÇİN DÜŞÜNCELERİNİZ NELER?
Ben şu an için çok üzgünüm. Kulüp için üzgünüm, oyuncular için üzgünüm, kendimiz için üzgünüm. Ancak en çok da taraftarlarımız için üzgünüm; çünkü biz, Türkiye’nin en iyi taraftarına sahibiz. Ben futbolculuk kariyerim boyunca hiç böyle bir kalabalık karşısında bulunmadım.

Barcelona’da her maçı 110 bin taraftar önünde oynardık. Ama Camp Nou’daki 110 bin taraftar, Ali Sami Yen Stadı’ndaki gürültüyü çıkaramazdı. Bizim taraftarımız, 90 dakika boyunca sürekli tezahürat yapabiliyor. Bu çok önemli. Futbolculuk kariyerimin bir bölümünde onların önünde oynamayı çok isterdim. Bu taraftar, bir futbolcu olarak benim böylesine arkamda yer alıyor olsaydı; değil 90, 120 dakika boyunca hiç durmadan koşabilirdim. Yine de bir avantajımız var artık. Geride bıraktığımız bir yıldan sonra, Türkiye şartlarına daha hâkimiz. Rakiplerimizi tanıyoruz, kulübümüzü ve takımımız için neler yapmamız gerektiğini daha iyi biliyoruz. Dolayısıyla, yeni sezon için düşünebileceğimiz yegâne sonuç, işlerin bu sezondan daha iyi gideceği olacaktır.

Fotoğraflar: Tuncay Şen