12 Mart 2010 Cuma

Més Que Un Club: FC Barcelona, 1899-2010



Bünyesinde on yedi farklı özerk bölge bulunduran İspanya’da Galiçya, Bask Bölgesi ve Katalunya, diğer örneklerden kolayca sıyrılırlar. Bu üçlü içinde en özel konuma sahip olan ise, Katalunya’dır hiç kuşkusuz. Kendi dilleri, bayrakları ve marşları olan Katalanların başkenti, Barcelona’dır. Bir milyonu aşkın nüfusu ile Katalunya’nın simgesidir, Barcelona.

Şehrin temsilcisi, Katalunya’nın yeşil sahadaki sembolü ve öncüsü de, FC Barcelona takımından başkası değildir. Bayrağıdır Katalunya’nın, bir kulüpten çok daha ötesidir.

Hâlihazırda 110.000 üyesi ile bu alanda en başarılı kulüp olarak bilinen FC Barcelona’nın oyuncuları, Katalanların ayinlerini gerçekleştirdikleri Camp Nou’ya çıktıklarında tribünlerdeki binlerce kişi, tek bir ağızdan Cant del Barça’yı haykırırlar. 1974 yılında kulübün 75. kuruluş yıldönümü vesilesiyle Jaume Picas ve Josep Maria Espinàs tarafından sözleri yazılan, Manuel Valls tarafından bestelenen bu parça, FC Barcelona’nın milli marşıdır.

İspanya’nın kuzeyinde yer alan ve Fransa’nın bir bölümünü sınırları içerisine dâhil eden Katalunya, neden bu kadar güçlüdür peki? Aslında cevap, tarihin gizli kalmış sayfalarında.

Fransız Devrimi’nin ardından, İspanya Endüstrisi’nin merkezi hâline geldi Katalunya. Verimli topraklara sahipti. Hem soyut, hem de somut anlamda. Katalan dili ve kültürü, günden güne gelişirken; Antoni Gaudí, Joan Miró, Federico García Lorca, Jorge Luis Borges, Pablo Picasso, Salvador Dali ve diğer birçok aydına ev sahipliği yapan bir coğrafya oluşuyordu. Düşünceler cennetiydi, Katalunya. Miró’nun tablosunda Barcelona logosuna yer verdiği, Gaudí’nin en güzel eserlerini hazırladığı, Lorca’nın uğruna şiirler yazdığı. Borges, Picasso ve Dali de dayanamazdı, hayatlarının önemli yıllarını geçirdikleri Barcelona şehrine. Güzelliğine, çekiciliğine. 1898 yılında Afrika yolculuğuna giderken uğradığı Barcelona’dan bir daha asla kopamayacak olan Joan Gamper gibi.



1899-1936: FC Barcelona Efsanesinin Temelleri Atılıyor


İsviçre doğumlu olan Gamper, bir iş seyahati için Kara Kıta’ya giderken; amcası Emili Gaissert’i ziyaret etmek amaçlı bulunmuştu Barcelona’da. Kısa bir süre burada kalıp, Afrika’ya geçecekti. Ama hesapları içerisinde Barcelona şehrinin güzelliğine âşık olmak yoktu. Afrika yolculuğunu asla gelmeyecek bir tarihe erteledi. Ve Katalunya’nın başkentinde yaşamaya başladı. Kısa süre içerisinde Katalanca öğrendi, Hans olan adını bir Katalan ismi Joan ile değiştirdi. Daha önce ülkesi İsviçre’de iki ayrı gazete için çalışan Joan Gamper, 22 Ocak 1899 günü ‘’Los Deportes’’ adlı gazeteye bir futbol takımı kurmak istediğini açıkladı.

Gamper’in sözleri, kısa süre içerisinde olumlu tepkiler aldı. Gimnasio Solé’deki buluşmaya iştirak eden Walter Wild, Lluís d'Ossó, Bartomeu Terradas, Otto Kunzle, Otto Maier, Enric Ducal, Pere Cabot, Carles Pujol, Josep Llobet, John Parsons ve William Parsons ile birlikte 29 Kasım 1899’da FC Barcelona kuruldu. İsviçre takımlarından FC Basel’in renkleri, FC Barcelona’ya uyarlandı. Ve Barça, ilk yıllarından itibaren Blaugrana rengini kullandı. Barcelona da, Real Madrid ve Athletic Bilbao gibi, kurucu üyeleri arasında İngiliz öğrenciler bulunduruyordu. Bu anlamda; Barça’nın ilk başkanının bir İngiliz olması sürpriz değildi.

1899 ve 1901 yıllarında Walter Wild’in başkanlığını yaptığı FC Barcelona, kısa süre içerisinde İspanya’nın önde gelen kulüpleri arasına girmeyi başaracaktı. 1902 yılında Katalunya takımlarının katıldığı Copa Macaya’da şampiyonluğa ulaşıyordu, Barça. Hiç fena bir başlangıç değildi; ama her zaman daha fazla vardı. Özellikle de FCB gibi bir kulüp için. 1905 yılında bir kez daha Katalunya’nın en iyisi olan kulüp, üç sene boyunca katıldığı hiçbir organizasyonda başarılı olamadı. Ve ekonomik kriz ile yüzleşmek durumunda kaldı. 1908 senesinde Joan Gamper, inisiyatif kullanmaya karar verdi.

1925 yılına dek beş ayrı dönemde FCB Başkanlığı yapacak olan Gamper, ilk deneyimini yaşamaya başladı. 14 Mart 1909’da Barça, 8.000 kişi kapasiteli Carrer Indústria’ya taşındı. Gamper, kulübü için önemli icraatlarından birini 1922 yılında üye sayısını 10.000’e çıkararak yapacaktı. Bu gelişme, FC Barcelona’nın önünü açan en önemli hamleydi. Ekonomik anlamda yeniden ayağa kalkan FCB, maçlarını aynı yıl içerisinde inşa edilen 22.000 kişi kapasiteli Les Corts’ta yapmaya başladı. Camp de Les Corts, Barcelona’nın St. Mirren’i ağırladığı maçla kapılarını açarken; Katalanlar için, yıllar boyu bir stadyumdan çok daha fazla öneme sahip oldu. Altını dolduran bazı sebepler vardı tabii.

1917 yılında Jack Greenwell’i antrenörlüğe getiren ve başkanlığı döneminde kulübe 11 Katalunya, 4 adet de İspanya Kral Kupası Şampiyonluğu kazandıran Joan Gamper’in sonu, Camp de Les Corts’ta gösterilen bir reaksiyonun ardından geldi. 24 Haziran 1925 günü Orfeó Català ile yapılacak maç öncesinde Les Corts’taki taraftarlar, İspanya Ulusal Marşı’nı ıslıklarlarken; Miguel Primo de Rivera’nın diktatörlük rejimine karşı ortak bir tepki gösteriyorlardı. Karşılaşmanın ardından yaşananlar ise, insanlık var olduğu sürece hatırlanmaya devam edecek türdendi. Camp de Les Corts, altı aylığına kapatıldı. Rivera Diktatörlüğü, Joan Gamper’i önce FCB Başkanlığı’nı bırakmaya zorladı. Ardından Katalan milliyetçiliğini körüklediği gerekçesiyle sınır dışı etti. Yaşananları hazmedemeyen Gamper, girdiği depresyondan çıkamadı.

Ve 1930 yılında intihar ederek yaşamını sonlandırdı. Yine de tüm bunlar, Barça’nın ilk altın çağını Joan Gamper başkanlığında tecrübe ettiği gerçeğini değiştiremeyecekti.



1936-1939: İspanya İç Savaşı ve FC Barcelona

FC Barcelona, Gamper sonrasındaki ilk dönemde bir boşluğa düştü. Yine önemli oyuncular forma giyiyordu Les Corts’ta. Ve aslında Katalunya Şampiyonası’nda arka arkaya ciddi başarılar elde ediliyordu. Ama sorun saha içinde değildi ki. Ekonomik kriz, bir kez daha baş göstermişti. Gamper Dönemi’nde 10.000’lerin üzerine çıkan üye sayısı, tekrar 2-3 bin seviyesine gelmişti. En önemlisi de; siyasî güçler, rol oynamaya başlamıştı Barça üzerinde. 1936 ila 1939 yılları arasında yaşanan İspanya İç Savaşı, futbol sahasında en çok FC Barcelona’yı etkileyecekti.

General Francisco Franco komutasındaki milliyetçi güçlerin, seçimle işbaşına gelen Cumhuriyetçi Halk Cephesi’ne karşı ayaklanması ile 17 Temmuz 1936 günü başlayan savaştan bir ay sonra FC Barcelona Başkanı Josep Sunyol, Guadarrama yakınlarında Franco’nun askerleri tarafından öldürülüyordu. Bu sırada FC Barcelona, İspanya Hükümeti’nin elçisi olarak Meksika ve ABD’ye gönderilmişti. Kulüp, Amerika kıtasına yapılan bu turnenin ardından ekonomik anlamda tekrar ayağa kalkacaktı. Bu tarafta işler yolunda gitmişti neyse ki. Ama iyimser olabilmek adına, erken davranmamak gerekirdi. Zira yine aynı güçler tarafından, Mart 1938’de kulüp binaları bombalanacak ve antrenman sahaları yok edilecekti.

Almanya Nazisi ve İtalyanlardan destek alan Francisco Franco önderliğindeki milliyetçi güçler, 1 Nisan 1939’da İspanya İç Savaşı’nı kazandıklarında FC Barcelona için, yeni bir zorluklar dizisi başlıyordu. Savaşın ardından Katalan dili, bayrağı ve marşı yasaklanmıştı. Katalanlar, yalnızca Camp de Les Corts’ta kendi lisanlarını konuşabiliyor, adeta gizli gizli yaşıyorlardı kendi dinlerini. İşte; bu yüzden FC Barcelona, bir kulüpten öteydi. Ve Les Corts da bir stadyumdan.

Barcelona, şehir olarak General Francisco Franco karşıtı görüşler savunan insanların bulunduğu bir coğrafyada yer alıyordu. Başkan Sunyol’un öldürülmesi kanıtıydı bu durumun. Real Madrid, bugünlerde olduğu gibi, o zaman da Barça’nın en büyük rakibi konumundaydı. Ve Franco’nun Barcelona karşısında Real Madrid’i himayesi altına alması kaçınılmaz bir sondu.

1943 İspanya Kral Kupası Yarı Finali’nde Barcelona ile Real Madrid, birbirlerine rakip olacaklardı. Katalunya’nın başkenti Barcelona’da Camp de Les Corts’un ev sahipliği yaptığı ilk maçta Barça, Real Madrid’i 3-0’lık skorla çok rahat geçmişti. Dönemin efsane takımlarından Athletic Bilbao’nun Final’deki rakibi olmaya oldukça yakındı, FC Barcelona. Avantajını koruması gereken bir doksan dakika daha vardı. Önüne farklı ve türlü zorluklar çıkacaktı. Bunlardan bazıları aşılmayacak cinstendi ama.

Rövanş karşılaşmasından önce General Franco’nun Devlet Güvenliği Direktörü, Barça oyuncularını yanına çağırıyor ve onlara bazı tavsiyelerde bulunuyordu: ‘’Sizlere bir hatırlatma yapmak istiyorum. Unutmayın ki; sizlere hayatınız bağışlandıysa ve futbol oynamanıza izin veriliyorsa, bunların hepsi Franco’nun insanî cömertliği sayesinde. Rövanşta merhametimizi zorlamayın.’’ Sonuç, tahmin edileceği gibi, Barcelona adına hüsran oldu. Futbolcuların da aileleri vardı tabii. Zorlamadılar Franco Rejimi’nin merhametini. Ve Real Madrid, sahadan 11-1’lik galibiyetle ayrılarak Final vizesini aldı. Ne var ki; 1943 İspanya Kral Kupası’nın sahibi, Real Madrid’i 1-0 mağlup eden Athletic Bilbao olacaktı.

Real Madrid’in hâlihazırdaki stadyumuna ismi veren kişi, Santiago Bernabéu Yeste. 1936 İspanya İç Savaşı’nda Franco’nun yardımcılarından General Agustín Muñoz Grandes’in komutası altında Katalunya bölgesine yapılan akınların bir parçası olmuştu, Bernabeu. 1943 yılında ise, Franco’ya yakın çevrelerin tavsiyesi ile Real Madrid Başkanı. Arkasına Franco Rejimi’ni alan Real Madrid, İspanya’da futbol sahasının tek hâkimi hâline gelecek ve ekonomik anlamda tüm rakiplerine büyük fark atacaktı. Yine de tüm bunlar, Barça’nın Real Madrid’i sürekli geride bırakmasına engel değildi.

1944-45 Sezonu’nda, bir zamanlar Barcelona sokaklarında Salvador Dalí ile futbol oynayan Josep Samitier antrenörlüğünde 1929 yılından sonraki ilk La Liga şampiyonluğuna kavuşuyordu, FC Barcelona.



1954-1974, İki Adam: Alfredo di Stefano ve Johan Cruyff


Haziran 1950’de Barcelona için önemli bir transfer gerçekleşiyordu. Macarların büyük yıldızı László Kubala, Katalunya’nın yeni futbol tanrısı olarak kutsal topraklara ayağını basacaktı. Dahası Kubala’nın Barça’da forma giymeye başlaması, Real Madrid’e karşı kazanılmış bir zaferdi. Macar efsane, daha önce Real Madrid ile anlaşmasına karşın, son anda karar değiştirerek Barcelona’ya geçmişti. Bu düşüncede, daha sonra FC Barcelona için çalışacak olan Ferdinand Daučík’in kızıyla evli olmasının da önemli payı vardı tabii.

Kubala’lı kadrosuyla 1952 ve 1953’te ikişer defa La Liga ve Kral Kupası Şampiyonu olan Barcelona, 13 Mayıs 1953 günü futbol tarihinin tüm seyrini değiştirebilecek transfer hamlesini yapmak üzereydi. Dönemin en iyi oyuncusu Alfredo di Stéfano ile anlaşmıştı. Kolombiya kulübü Millonarios da, Arjantinli yıldızını Katalunya’ya göndermeyi kabul ediyordu. di Stefano’nun Barcelona ile yaptığı sözleşme, FIFA tarafından da resmen tanınmıştı üstelik. Ama hesap edilmeyen farklı engellerin olduğu daha sonra anlaşılacaktı. FIFA tarafından onaylanan anlaşma, İspanya Futbol Federasyonu’nun vetosuna takılıyordu. Federasyon, 15 Eylül 1953’te aldığı kararla yabancı oyuncuların İspanya’da forma giymesini yasaklamıştı. Barcelona, kulüp olarak bu kuralın geçerliliğini ararken; devreye giren Santiago Bernabéu, Alfredo di Stefano’ya bir gün içerisinde Real Madrid formasını giydiriyordu.

Transferin kendine özel öyküsü içerisinde Real Madrid cephesi, Barcelona’nın bilerek ve isteyerek di Stefano’dan vazgeçtiğini söylerken; Katalanlar, Santiago Bernabéu’nun General Franco ile olan dostluğunu futbol sahasına taşıdığını iddia eder hâlen daha. Ama değişmeyecek bazı gerçekler de var. di Stefano, yaşananların bir hafta sonrasında çıktığı ilk Barcelona maçında üç gol atarak, 1954 ve 1955 yıllarında La Liga’da kimin şampiyon olacağını gösteriyordu. Dahası… Büyük fotoğraf. 1955-56 Sezonu ile başlayan beş senelik Şampiyon Kulüpler Kupası serisi. Alfredo di Stefano, Real Madrid’e 20 yıl sonra La Liga Şampiyonluğu’nu kazandırmıyordu yalnızca. Futbol Tarihi’nin tüm seyrini değiştiriyordu adeta.

Real Madrid, Alfredo di Stefano’nun yanına Francisco Gento ve Ferenc Puskás gibi büyük yıldızları eklemişti. Futbol sahalarında fırtına gibi esiyordu. Barcelona ise 1960’larda çöküşü yaşıyordu. Söz konusu süreç içerisinde sadece Kral Kupası’nda iki kez sevinebilen Barcelona’nın kaderi, 1973 yılında değişecekti. 1973-74 Sezonu’nda Real Madrid ve FC Barcelona, tıpkı Alfredo di Stefano transferinde olduğu gibi, karşı karşıya geliyorlardı.

Favori, son 10 sezonda 7 defa şampiyonluğa ulaşan Real Madrid olmalıydı. Ama Cruyff’un tercihi, farklı olacaktı: ‘’Ne kadar para verirlerse versinler, asla Franco gibi bir katilin takımında oynamam.’’ Hollandalı futbol ustası, yalnızca bu sözleriyle bile Katalunya halkının sevgisini kazanabilirdi. Ne var ki; O, çok daha fazlasını yapmaya kararlı gibi gözüküyordu. Johan Cruyff, 9 Şubat 1974 günü dünyaya gelen oğluna Barcelona şehrinin koruyucusu olduğuna inanılan Aziz Jordi’nin adını verirken; bundan yalnızca sekiz gün sonra, 17 Şubat 1974, Real Madrid’e kendi evinde en büyük derbi acısını yaşatan 5-0’lık maçın yıldızı olacaktı. Diktatörlük Rejimi’nin iyiden iyiye zayıfladığı günlerdi.

Ve hiç kuşkusuz Cruyff, Franco’nun üstünde durduğu iskemleye tekme atanlardan biri olmuştu. Bu maçtan bir buçuk yıl sonra, 20 Kasım 1975, hayatını kaybeden Franco için yapılan, ‘’Cruyff, o kadar güzel oynadı ki; Franco, çektiği acıdan dolayı öldü.’’ çıkarımı, Katalunya halkı adına son derece anlamlıydı. Üstelik, 1936 yılının 20 Kasımı’nda ölen Rivera ve Franco’nun artık bir ortak özelliği daha vardı.



1978-2003: Bir Dünya Markası Olarak FC Barcelona


Johan Cruyff, 1978 yılında Barcelona’dan ayrılarak kariyerine ABD’de devam etmeye karar verdi. Josep Lluís Núñez ise, aynı sene kulüp başkanlığına seçildi.

1979 UEFA Kupa Galipleri Kupası Finali’nde Fortuna Düsseldorf’u normal süresi 2-2 sona eren karşılaşmada 4-3 mağlup eden FC Barcelona, Núñez’in başkanlığı dönemindeki 27 kupanın ilkini müzesine götürmeyi başarıyordu. Hedef, Barça’yı bir dünya marka hâline dönüştürmek ve kulübe finansal anlamda rahatlama sağlamaktı. 1982 yılında Arjantinli efsane Diego Maradona, Katalunya’ya geldi. Maradona, Arjantin Milli Takımı’nda da antrenörü olan Cesar Luis Menotti ile birlikte yer aldığı Barcelona’yla 1983 yılında İspanya Kral Kupası şampiyonluğuna ulaştı. Ne var ki; Maradona’nın Barça’daki kariyeri uzun sürmedi. 1985’te Bernd Schuster önderliğinde La Liga’yı kazanan Barcelona’nın ilacı, 10 senelik aranın ardından, yine aynı isim olacaktı. Johan Cruyff, 1988 senesinde evine teknik direktör olarak geri dönüyordu.

Hollandalı efsanenin antrenörlüğünde Barça, ‘’Rüya Takım’’ olarak adlandırılacak bir futbol oynamaya başlayacaktı. Bir La Masia ürünü olan Josep Guardiola’nın de yer aldığı José Mari Bakero, Txiki Beguiristáin, Gheorghe Hagi, Ronald Koeman, Michael Laudrup, Romário ve Hristo Stoichkov’lu kadrosuyla La Liga’da arka arkaya dört sezon şampiyonluğa ulaşan Barcelona, İtalya temsilcisi Sampdoria’yı önce 1989 UEFA Kupa Galipleri Kupası ve ardından 1992 UEFA Şampiyon Kulüpler Kupası Finali’nde mağlup ederek kupa koleksiyonuna Avrupa’da da devam ediyordu. Ama Cruyff ve öğrencileri, her zaman daha fazlasını istemişti.

Koeman’ın golü ile Wembley’de kazanılan Avrupa Şampiyonluğu’nun ardından Alman takımı Werder Bremen’i UEFA Süper Kupası’nda safdışı bırakan Barcelona, Hollandalı futbol adamının dönemi içerisinde (1988-1996) toplam 11 kupa kazanacaktı. Cruyff, hâlâ FC Barcelona Tarihi’nin en fazla somut başarı elde eden teknik direktörü. 1996 yılında Başkan Núñez’le anlaşamayarak takımdan ayrılmış olsa da.

1996-97 Sezonu’nda İngilizlerin efsanevi isimlerinden Bobby Robson, FC Barcelona’nın başına geçti. Robson’ın ilk hamlesi, eski takımı PSV Eindhoven’dan Ronaldo’yu Camp Nou’ya getirmek oldu. Barça, o yıl La Liga’da şampiyonluğa ulaşamamasına rağmen İspanya Kral Kupası, UEFA Kupa Galipleri Kupası ve İspanya Süper Kupası’nı kazanarak sezonu üç kupa ile kapatmayı başardı. Toz bulutu dağıldığında ise Brezilyalı forvet, İtalya’nın Inter takımına transfer olurken; Bobby Robson, yerini yeni bir Hollandalıya bırakıyordu: Louis van Gaal. Bir kez daha farklı bir jenerasyonla başarının peşinden koşuyordu, Barça.

Luís Figo, Patrick Kluivert, Luis Enrique ve Rivaldo’lu kadro, 1998 senesinde İspanya Futbolu’nu domine etmek için yeterli olacaktı. Kulübün 100. kuruluş yılında bir kez daha mutlu sonu yakalamıştı, Barça. Ama ezeli rakip Real Madrid, 1999-2000 Sezonu’nda UEFA Şampiyonlar Ligi’ni kazandığında; son üç sezondaki ikinci şampiyonluğuna ulaşacaktı. Barça adına hiç de iyi bir haber değildi tabii bu. Barcelona’da taşlar yerinden oynarken; Başkan Josep Lluís Núñez ve teknik direktör Louis van Gaal, görevlerinden ayrılıyorlardı. Ancak daha büyük görüntüde, Luis Figo’nun Real Madrid forması verdiği pozlar vardı. Katalanların, Katalan olmayan ilk kaptanı Madrid’e geçiyordu.



2003-2010, Joan Laporta: Frank Rijkaard ve Pep Guardiola


Josep Lluís Núñez’in ardından 2000 ila 2003 yılları arasında başkanlık yapan Joan Gaspart dönemi, beraberinde daha çok hayal kırıklıkları getirmişti. 2003 senesinde Barcelona, yeni bir yapılanma içerisine girdi. Genç bir hukuk adamı olan Joan Laporta, başkanlığa getirildi. Ve Laporta, kendi özelinde gerçekleşen bu gençlik hamlesini Barça yedek kulübesine de yansıttı. Ajax ve Milan’ın efsanevi kadrolarında yer alan Frank Rijkaard, ilk ciddi teknik direktörlük serüvenini Barcelona’da yaşayacaktı.

Rijkaard’ın iyi bir başlangıç yapması, her açıdan önemliydi. Son büyük başarısını 1999 yılında kazanabilen Barcelona’da Hollandalı genç teknik adam, ateşten bir gömlek giymişti adeta. Yapabileceği en ufak hata, sabırları sınır noktasına gelen Barcelonalıları kızdırabilirdi. Üstelik; Barça, sezona oldukça kötü bir başlangıç yapmıştı. Ama Laporta, en büyük yanlışın Rijkaard’ı göndermek olduğunun farkındaydı. Her şeyi tekrar tasarlamak zorunda kalabilirdi, sabretti. Barcelona, Rijkaard’la ilk sezonunun ikinci yarısında müthiş bir çıkış yakalayarak La Liga’yı ikinci sırada tamamladı. Ardından şampiyonluklar peşisıra gelmeye başladı.

Barcelona’nın en büyük hazinesi La Masia’dan çıkan Carles Puyol, Andrés Iniesta, Xavi ve Víctor Valdés gibi has yıldızlarla Ronaldinho, Deco, Henrik Larsson, Ludovic Giuly, Samuel Eto'o ve Rafael Márquez gibi büyük oyuncuları harmanlamayı başaran Rijkaard’lı Barcelona, 2005 ve 2006 yıllarında La Liga’da şampiyonluğa ulaşırken; 2005-06 UEFA Şampiyonlar Ligi Sezonu’nu da en üst basamakta tamamlıyordu. Aynı sezon Santiago Bernabéu Stadı’nda 3-0 kazanarak, Real Madrid’i deplasmanda arka arkaya iki sezon mağlup etmeyi başaran ilk Barcelona teknik direktörü olan Rijkaard’ın Mayıs 2008’de 4-1’lik Real Madrid mağlubiyeti sonrası Katalunya’daki antrenörlük yaşantısı gayrıresmi olarak sona eriyordu.

Ama… Bir bayrak yarışıydı Barcelona. Öncelikli hedef, en iyileri kadroya katmak değil; kadrodaki oyuncuları en iyi yapmaktı. O yüzden, her pozisyonun özel bir oyuncu modeli vardı Barcelona’da. Ve belli bir sistem vardı inanılan. Bu gelenek, Joan Laporta döneminde yedek kulübesinde kendisini hissettirmeye devam etti hep. Pep Guardiola’nın bayrağı Rijkaard’dan alması da tamamen Barça geleneği ile ilgiliydi. Yine güvendi Laporta. Ve sonuç ortada. 2008-09 Sezonu’nda takımın başına geçen Guardiola, La Masia’da başlayan futbol kariyerinde zirveye Barcelona Teknik Direktörü olarak çıktı. Bulunduğu tüm yarışmaları kazandı, Barcelona. 1899 yılında Gimnasio Solé’deki toplantıyı katılan 11 kişiden birinin Carles Pujol olması tesadüf değildi. 2009 yılında Kıtalararası Kupa’yı kaldıran Barcelona Kaptanı’nın Carles Puyol olması da.

Evet. Bir kültür Barcelona. Bir sembol. Ama en fazla… ‘’Bir Kulüpten Daha Fazlası!’’

8 yorum:

Adsız dedi ki...

normalde uzun yazıları okumayı sevmiyorum ama gerçekten süper olmuş.
bilinmeyen unutulan bir çok detayın üstünden geçmişsin
teşekkürler

Great White dedi ki...

Şimdiye dek yazılmış ve muhtemelen de yazılacak olan en doyurucu Barcelona yazısı olmuş..

Eline sağlık Eray..

A. Eren Logoglu dedi ki...

Barcelona denilince anlatacak o kadar şey var ki, sığmıyor satırlara, zamansızlık direnişe geçiyor!

Eray, sen araştırırken, yazarken de böyle olduğuna inanıyorum. Nou Camp'in nasıl inşa edildiği eklenebilir belki söylediklerine örnek olarak.

Kültür - Sanat, estetik, eşsizlik, Katalan kimliği, demokrasi, çok eskilere dayanan bir tarih, dil, inanış, felsefe...

Güzellikler, Akdeniz, deniz, futbol, yemek, alkol ve dans...

Kuper'in kitabını okuyunca, BBC'nin belgeselini izleyince Barça'yı nasıl konumlandıracağınızı hayal edin!

Teşekkürler dostum, bu değerli paylaşım için.

Türkiye'nin derbisinde ve El Clasico'da birlikte olmak dileğiyle.

Adsız dedi ki...

Eray selam,

Benim gibi uzun yazı okumaktan hoşlanmayan biri bile soluksuz okudu yazıyı.
Muhteşem bir yazı olmuş.
Kalemine sağlık Eray.
Murat Aydın

Doğan Kelleci dedi ki...

Messi'nin sakatlıktan dönüp Camp Nou'da Real Madrid'e 3 tane atarak yıldızlığın ilk parıltılarını sergilediği maçı izledikten sonra herşey bambaşka olmuştu benim için de... 4-5 yıldır hayranlık ile başlayıp taraftarlığa dönüşen Barça sevgisini doya doya yaşadığım şu günlerde çok doygun ve tatlı bir yazı okumuş oldum sayenizde.
Bir kısmını biliyor, kulaktan dolma duyuyordum sağda solda ama böyle derli toplu çok güzel bir yazı olmuş.
Aklınıza, fikrinize sağlık, eksik olmayın.

nusret dedi ki...

Bu sezon Şampiyonlar Ligi Finali Barnebau'da oynanacak.Kendi stadında final oynayabileceği bir sezonda,2.turda veda etti,Şampiyonlar Ligi'ne...Real Madrid.Barnebau'da Şampiyonlar Ligi Kupasını Barcelona'nın kaldırması dileğiyle...

2 Not:*Hagi,Cruijuff'la gelen 4 sezon üst üste şampiyonlukta yoktu.94-96 arası oynadığına göre.*Guardiola,Barcelona'dan neden ayrılmıştı? Bununla ilgili bir bölüm de olabilirdi,yazıda.

Çok şey istedim,galiba :)

SozenE. dedi ki...

Merhabalar,

Herkese nezaketi ve güzel sözleri için çok teşekkür ederim.

Sevgilerimle,

Eray.

PS: Soner, estağfurullah. Eren, nasılsa daha çok konuşacağız. Nusret, Guardiola'dan bahsettiğimi sanıyordum açıkçası. Onunda sözünü ederiz geniş bir zamanda.

Herkese teşekkür ederim birer defa daha.

khans dedi ki...

Barcelona'nın Catalunya'nın simgesi olduğunu ve gerçekten bir klupten daha fazlası olduğunu gerçekten anladığım ilk yer Barcelona havalimanıydı. Dünyanın hiç bir yerinde bir klub, bir milleti,bir bayrağı, bir fikri bu kadar güzel bu kadar net temsil edemez. Boşuna İspanyollar sokakta futbol oynayan çocukların hangilerinin La Masia kanı taşıdığını kolaylıkla anlayabildiklerini iddia etmiyorlar. Gerçekten yazdığın gibi Katalanlar için Barcelona hayat.

Bu güzel yazı için eline sağlık. Bir futbol sever ve Barcelona gibi bir kültür peşinden giden aynı klubü takip ettiğmizi bildiğim birinden böyle bir yazı okuduğum için teşekkür ederim sana.