6 Eylül 2010 Pazartesi

(1/8) Finale Doğru: Türkiye 95-77 Fransa


* Türkiye, 2010 FIBA Dünya Şampiyonası II. Tur maçında Fransa'yı 95-77 mağlup ederek çeyrek finale yükseldi.

Gruplardaki son Çin galibiyetinin ardından iki seçenek kalmıştı Türkiye’nin önünde. NTVSpor, Yeni Zelanda – Fransa maçına dönüş yapıyordu. Karşılaşmanın saniyelerini aslında farklı duygularla takip edecektik. Turnuva öncesi, “Grup aşamasında 5’te 5 yapacaksınız, D4 olarak Yeni Zelanda’yı mı tercih edersiniz, Fransa’ya mı” deseler, birçoğumuz “Yeni Zelanda” derdik. Ama turnuvada beş maç günü geride kalmıştı. Ve ortaya çıkan tabloda ideal rakip Yeni Zelanda değil, Fransa’ydı.

Neden?

Türkiye’de, özellikle 2001 Avrupa Şampiyonası’ndan itibaren, basketbol hakikaten sahipleniyor. Böylesi turnuvalarda milli takımı desteklemek insanları bir araya getiriyor. Ve doğal olarak Türk milletinin karakteristik özellikleri de takıma yansıyor. “12 Dev Adam”, tıpkı bizler gibi, oldukça duygusal bir takım. Bu turnuvada dahi iniş çıkışları çabuk yaşayabilir. Hazırlık etabındaki yenilgilerin ardından Ankara’da ve İstanbul’da ortaya konan karakter, bir bakıma bunun bir göstergesi.

Yine de bu takım biraz daha farklı, evet.

Polonya’da düzenlenen EuroBasket 2009 Finali’nde karşılaşan İspanya ve Sırbistan, final yolundan geçerken birer defa Türkiye’ye yenilmişlerdi. Sonunda biri altın, biri gümüş madalya aldı. Türkiye ise sekizinci sırada kaldı. Polonya’da gözler ilk dört sıraya çevrilmişken, kendimizi bir anda son 8’dekilerin en dibinde buluyorduk. Küçük detaylar, her zaman büyük farklar yaratır Türk Basketbolu’nda. Dolayısıyla, 5’te 5 yaparak gelen bir Türkiye için Yeni Zelanda’dan ziyade Fransa’ydı ideal rakip. “Yeni Zelanda’yı istiyoruz” kabullenişi dahi yeterliydi esasında. Ama daha da fazlası vardı tabii.

Fransa, stil itibariyle Türkiye’ye ters gelen bir rakip. 1999’da Paris’teki psikolojik üstünlükle neticelenen maçtan itibaren sürekli Türkiye’nin karşısına çıktı. Ancak Türkiye de farklıydı, Fransa da. Fransa’da Tony Parker, Joakim Noah, Mikael Pietrus, Ronny Turiaf, Rodrigue Beaubois gibi oyuncular kadroda değildi. Ve Vincent Collet’nin takımı, hiçbir şekilde sır tutamayan bir yapıya sahipti. Parker’ın yokluğu, Fransa’yı yarı saha hücumunda etkisiz bir takım hâline getirmişti. Nando De Colo, Yannick Bokolo veya Andrew Albicy, bu anlamda Fransa’ya liderlik edebilecek durumda gözükmüyordu.


* Sinan Güler, kenardan gelerek ürettiği 17 sayıyla (18 dakika, 7/7 iki sayı, 1/3 üç sayı) iki takım arasındaki farkı yaratan isimlerden biri oldu.

Türkiye’nin yapması gerekenler biliniyordu esasında. Son büyük turnuvalarda oluşan Fransa fobisini bitirmek adına da bundan daha doğru bir zaman olamazdı.

Fransa, yıllarca Türkiye’ye ters gelirken de atlet bir takımdı. Fark yaratan, ayrıca Tony Parker gibi oyun zekâsı üst düzeyde bulunan bir lidere sahip olmasıydı. 2010 Türkiye ise arka alan oyuncularının rakip bir ve iki numaralara yaptığı baskıyla sonuca giden, savunmasıyla yaşayan bir takım olmuştu. Savunma, sürekli olarak hücumu besliyordu. Bu anlamda bulunmaz bir eşleşme çıkıyordu karşımıza. Nando De Colo, Nicolas Batum ve hatta Boris Diaw’a yapılacak baskı, “elde var bir” dedirtebilirdi.

Devamı için de fazla düşünmeye gerek yoktu aslında. Tempoyu düşürmek gerekiyordu. Fransa asla basit sayı bulmamalı, hızlı hücumlarla havaya girmemeliydi. Bunun için rakip set hücumundayken, alan savunması tercih edilebilirdi. Böylece yaratıcı özellikleri sınırlı olan Fransızlar, başarısız şutlarla sıkıntıya girerlerdi. Mutlaka konuşulmuştu tüm bunlar. Fransa, hâlihazırda sır tutamayan bir takımdı ayrıca. Böyle başladı. Türkiye, önceden planlanan her detayı sahaya yansıttı. Henüz ilk çeyrekte Fransa’nın set hücumunda yaptığı iki top kaybı, dört sayı (Hidayet – Ömer O., Kerem T. – Ender) ve bir faul ile değerlendirildi. Fransa, yarı saha hücumlarının çoğunu 15+ saniye içinde sonlandırabildi.


* İkinci yarıda sol ayağından sakatlanarak kenara gelen Kerem Tunçeri'nin Slovenya maçında oynaması bekleniyor.

Türkiye, birinci çeyreği 19-14 üstün geçti. Tek handikap, maça iyi başlayan Hidayet Türkoğlu’nun son bölümde iki faule ulaşmasıydı. Koç Bogdan Tanjevic, ikinci çeyrek öncesi Sinan Güler’i sahaya sürerken, devam eden bölüm için de sinyaller veriliyordu.

Sinan Güler, grup maçlarının ardından top çalma kategorisinde tüm turnuvanın en başarılı oyuncusu olmuştu. Fransa gibi topu yarı sahaya geçirme konusunda sıkıntı yaşayan bir rakibe karşı da “x-factor” olabilirdi. Bu da bir sır değildi. Hazırlık maçlarında bir numarada da görev yapan Sinan, iki numara olarak, PG pozisyonundaki takım arkadaşlarının topa yapacakları baskıyı rakip pota altında neticelendirebilirdi. İlk çeyrekte işleyen sistem için biçilmez kaftandı, Sinan. Ve henüz ilk pozisyonda Ender'in çaldığı topu, Fransa çemberinden geçirdi. Bir benzeri ise Kerem Tunçeri ile yapıldı sonra.

Turnuva boyunca her maça ayrı bir kahraman çıkaran Türkiye, ikinci çeyrekte en doğru zamanda hamlesini yapmıştı. Sinan Güler, Oğuz Savaş ve Ender Arslan üçlüsü, kenardan gelerek toplam 20 sayı üretiyordu. Fransa, 20 dakikalık ilk bölümde 11 top kaybına zorlanmıştı. Alan savunması ise rakibin %22’lik (2/9) üç sayı isabet oranında gözler önüne seriliyordu. Fransa’nın tüm zaaflarını değerlendiren 12 Dev Adam, boyalı alandaki dört – beş numara birlikteliğini de kullanmaktan çekinmemişti. İlk yarıdaki en yüksek fark ise devrenin skoru oluyordu: 43-25.


* Hidayet Türkoğlu, kariyerinin en olgun performanslardan birini ortaya koydu. Yayın gerisinden 4/7 ile hücum etti.

Soyunma odasından dönerken iki takımın da belli düşüncesi vardı. Fransa, ilk üç – dört dakikada rakibini zorlayarak oyun içinde kalmak isteyecekti. Türkiye de aynı bölümde Fransa’yı vurup geçerek maçı koparacaktı. Planı tutan Türkiye oldu.

Türkoğlu’nun yayın gerisinden üst üste gönderdiği iki isabeti takiben gelişen 10-0’lık seri, Türkiye’yi bir anda 25+ sayılık bir avantajın sahibi yapıyordu. Son çeyrek öncesi skor 71-45’e gelmişti. Oysa Fransa iyi bir savunma takımıydı? Atletizm, yalnızca dördüncü periyodun ilk iki hücumunda görüldü. Nicolas Batum’un smaçları, Fransa’nın karakteristik özelliğiydi. Maç boyunca akıllara dahi gelmemişti. Fransa, Türkiye’nin savunmadaki konsantrasyon eksikliği nedeniyle, son çeyrekte 7/11 üç sayı isabetiyle oynadı. Ne var ki, bazı şeyler için çok geçti.

Türkiye, 2010 FIBA Dünya Şampiyonası ile birlikte Yunanistan fobisinin ardından Fransa çıkmazını da aşmış oldu. Sırada Slovenya var. Turnuvanın heyecan verici basketbol oynayan iki takımı karşılaşacak. Ancak yine de Türkiye, bir adım önde.

Muhtemel YF’de Sırbistan – İspanya, sonra Final ve belki de ABD!
Yıllarca izlediğimiz gençlik dizilerindeki gibi bir final sahnesi olabilir. Ne muhteşem olur! Ama adım adım…

Hiç yorum yok: