30 Ocak 2010 Cumartesi

NBA All-Star 2010, Dallas: Batı Takımı



Batı Takımı özelindeki seçimlerde muamma, Doğu Takımı’na göre biraz daha fazla oldu. Oyların açıklandığı son haftaya kadar Houston’dan Tracy McGrady, Steve Nash’in önündeydi mesela.

Sezon başından bu yana sakatlıklarla isminden söz ettiren T-Mac’in All-Star ilk beşine seçilmesi, organizasyonun devamı için de bazı soru işaretlerini beraberinde getirebilirdi. Mutlaka sorgulanırdı evrensel oylar. Neyse ki, son haftada Steve Nash’in oylarındaki artış, korkuya mahal olmadığını gösterdi. Steve Nash, ilk beşte başlıyor. Takım arkadaşı Amar’e Stoudemire da. Phoenix Suns için büyük mutluluk. 1995 NBA All-Star’daki Charles Barkley ve Don Majerle birlikteliğinden bu yana, Phoenix Suns özelinde bir ilk yaşanacak Dallas Cowboys Stadium’da. T-Mac’i geride bırakan bir diğer isim, Chris Paul oldu. Ama genç yıldızın nefesi, Nash ve Kobe ikilisine yetmedi.

Son haftada atak yapan Tim Duncan, ev sahibi Dallas taraftarlarını üzdü. Dallas Mavericks’in Alman yıldızı Dirk Nowitzki, kariyerinde ilk defa All-Star beşine yerleşmeye çok yakındı. Ne var ki; Duncan, Nowitzki’yi geçmeyi başardı. Denver Nuggets’tan Carmelo Anthony, All-Star için beklediği ilk yıllardan farklı şekilde, yine beş oyuncu arasındaki yerini aldı. NBA’de 2000’li senelere damgasını vuran Kobe Bryant, Batı’da 2.456.224 ile en fazla oyu alan isim oldu. Son bir bakış atmak gerekirse: Steve Nash (Phoenix Suns), Kobe Bryant (Los Angeles Lakers), Carmelo Anthony (Denver Nuggets), Tim Duncan (San Antonio Spurs) ve Amar’e Stoudemire (Phoenix Suns).

Batı Takımı’nın seçiminde de sürpriz yaşanmadı. Yalnızca ev sahibi Dirk Nowitzki’nin Tim Duncan’ı geçmesi beklenebilirdi. Mevcut durum onu gösteriyordu belki; ama Duncan, son dönemde hem oy, hem de performans anlamında iyi bir çıkış yaparak öne geçti.



Center: Zach Randolph (Memphis Grizzlies)

İşte… NBA’de son yılların en büyük sürprizi. 2006-07’de kariyer sezonunu yaşadıktan sonra tepetaklak olan Zach Randolph, New York Knicks’in ardından geçtiğimiz sezonu Los Angeles Clippers’da tamamlamıştı. Özellikle New York City’deki günleri, unutulmayacak cinstendi. Genel Menajer Donnie Walsh, Randolph ve yüklü kontratından kurtulabilmek adına her türlü fedakârlığı yapmıştı. Yaz mevsiminde Quentin Richardson karşılığında Memphis Grizzlies’e katılması da yadırganmıştı aslında. Son yıllarda belli bir yapılanma içerisine giren genç Grizzlies takımının ahengini bozabileceği düşünülüyordu açıkça. Ve o kadroda bir oyuncu daha vardı.

Ekim ayının sonundan bugünlere baktığımızda, Memphis Grizzlies’ten birinin All-Star olacağını söylemek çok zor değildi aslında. Allen Iverson vardı kadroda. Bu da Batı Takımı’nın bir kişilik kontenjanının Iverson’a gideceğini kanıtlıyordu. Ama The Answer’ın Tennessee macerası yalnızca üç maç sürdü, umutlar da suya düştü. En azından o günlerde öyle olmalıydı. Memphis Grizzlies, harika bir performans gösterecekti daha sonra. Sezona 1-8 başlamışlardı. Ancak kısa süre içerisinde toparlandılar. Kasım ayı sona erdiğinde 6-12’ye geldiler. 2009 yılının son ayı ise, Memphis Grizzlies adına geri dönüş zamanı olacaktı. 13 maçın 9’unu kazandı, Zach Randolph ve arkadaşları. Bu süreçte Zach ise, takımına 23,6 sayı ve 14,3 ribaund gibi olağanüstü bir katkıda bulundu.

Sacramento Kings ve Houston Rockets gibi takımlara sezon başında pek fazla şans tanınmıyordu Batı Konferansı’nda. T-Mac ve Yao Ming’in yokluğuna rağmen iyi bir performans gösterdi, Houston Rockets. Sacramento Kings ise, belli dönemlerde büyük takımlara kafa tuttu. Çoğu zaman tecrübesizliğine kurban gitti. Ama Memphis Grizzlies, Kasım ayından bu yana hiç gerilemedi. İç sahadaki son 11 maçını kazandı, kulüp rekorunu kırdı –ki bu sekansa Denver, Utah, San Antonio, Phoenix ve Orlando gibi Batı’nın en kuvvetli takımları da girdi. O.J. Mayo, Rudy Gay ve Marc Gasol’ün katkıları çok önemliydi. Ancak Memphis Grizzlies’ın Batı Konferansı’nda sekizinci sırada yer almasındaki faktör, Zach Randolph oldu. Memphis’ten bir All-Star çıkacaktı. 20,9 sayı ve 11,6 ribaund ortalaması ile oynayan Zach, bu onuru yaşamayı hak etti.



Forwards: Dirk Nowitzki (Dallas Mavericks), Kevin Durant (OKC Thunder)

Dallas’ın ev sahipliği yapacağı 59. NBA All-Star maçında Dirk Nowitzki, konuklarını karşılama fırsatını eline geçirmiş durumda. Dallas Mavericks Kulüp Tarihi’nin en skorer oyuncusu olan Alman forvet, Batı Konferansı’nın üçüncü sırasında yer alan kulübünün bir numaralı yıldızı. Sezon boyunca önemli performans gösteren Mavericks’ten oyuncu seçimi, bu anlamda hiç de zor değildi. Oyların açıklandığı son haftaya dek Tim Duncan’ın önünde olan Nowitzki, ilk beş başlama fırsatını Duncan’ın yakın zamandaki harika maçlarının ardından elinde kaçırdı. Neyse ki, antrenörler vardı. Ve hak ettiğini aldı.

NBA’de 20.000 sayı barajını geçen 35 oyuncu arasına girdi, Dirk Nowitzki. Bunu tek bir organizasyonun çatısı altında yapan üçüncü isim oldu ayrıca (Kobe Bryant, Los Angeles Lakers ve Tim Duncan, San Antonio Spurs). Yanına çoğu zaman yardımcı alamayan Alman yıldız, sezon boyunca yakaladığı 25,1 sayı ve 7,8 ribaund ortalamaları ile takımını ayakta tutmaya devam edecek. Şimdilik yapması gereken, Dallas’taki organizasyonda ev sahibi olarak boy göstermek. Ama kime? Kevin Durant’e mi mesela? Pek sayılmaz aslında. Oklahoma City Thunder’ın 21 yaşındaki büyük yıldızı, NCAA kariyerini Texas Üniversitesi’nde geçirmişti. Bir anlamda, Durant için de bir geri dönüş olabilir.

Sezonun en önemli bireysel performanslarından biri şu an için, Kevin Durant. Dahası bu durum, takımın başarısına da yansımış durumda. Genç oyuncunun NBA’deki üçüncü sezonu. İlk yılında yalnızca 20 maçta galibiyet sevinci yaşayabilmişti. Geçtiğimiz sezon, 23! 2009-10’da ise, daha şimdiden 25 galibiyeti var. Ve Batı Konferansı’nda Playoff resminin içine girmeye çalışıyor. Aralık ayının ikinci yarısından Ocak ayının ilk maçına dek arka arkaya 7 karşılaşmada en az 30 sayı üretmeyi başaran Durant, 2010 yılının birinci ayında 31,1 sayı ve 7,9 ribaund ortalamaları ile oynadı. Olağanüstü. 2009 NBA All-Star’da Sophomore gecesini 46 sayı ile tamamlayarak rekor kitaplarına giren yıldız oyuncu, 2010 yılında ait olduğu yerde. Hatırlatalım, henüz 21 yaşında!



Guards: Brandon Roy (Portland Trail Blazers), Chris Paul (New Orleans Hornets)

Sezon boyunca sakatlıklarla başı en fazla belaya giren takım olan Portland Trail Blazers, şu sıralar çok büyük bir sıkıntı ile daha uğraşmak durumunda. 40 maçlık ilk periyotta yalnızca bir maç kaçıran Brandon Roy, takımının sahaya çıktığı son sekiz karşılaşmada bir defa forma giyebildi. Portland Trail Blazers’ın söz konusu sekiz maçlık sekansta galibiyet-mağlubiyet durumu ise, 2-6. Roy, bu geceki Dallas Mavericks ve Pazartesi gecesi oynanacak Charlotte Bobcats mücadelesinde de kasıklarındaki ağrılardan dolayı forma giyemeyecek. Utah, San Antonio, LA Lakers, Oklahoma City ve Phoenix beşlemesi öncesinde dönmesi, hem Portland hem de All-Star için hayırlı olacak.

Portland Trail Blazers, hâlâ 27-21 ile resmin içinde. Ama Roy’un olmadığı günler, diğerlerine göre daha acı verici. 25 yaşındaki yıldız oyuncu, takımın kilit isimlerinin yokluğunda 23,1 sayı, 5,0 ribaund ve 4,5 asist ortalamaları ile her yere koşturmaya çalıştı. Bir yere kadar tabii. Bir an evvel dönmesi gerekiyor. Zira arkada müthiş bir beşli var (Phoenix, Memphis, Houston, New Orleans, Oklahoma City) –ki bu beşliden birinin lideri Chris Paul (New Orleans Hornets), 14 Şubat gecesi Brandon Roy ile birlikte olacak. Günün genel anlamında farklı olarak tabii. Paul de, tıpkı Roy gibi, takımının her derdine deva olmaya çalıştı sezon içerisinde. Ve O da şimdilerde sakat.

Dizindeki problemden dolayı Memphis deplasmanında forma giyemeyecek olan Chris Paul’ün durumu, Pazartesi gecesi oynanacak Phoenix Suns maçı için de ciddiyetini koruyor. Son yıllarda Steve Nash ile karşılaştığı her mücadele, ‘’epik’’ olan Paul’ün o güne dek iyileşmesi herkesin dileği olmalı. Diğer yandan, ana konuya dönersek… Paul, sezonu 20,4 sayı ve 11,2 asist ortalamaları ile götürüyor şu an. Her iki kategoride de takımının lideri konumunda. Rakamlardan da anlaşılacağı gibi, takımına her gece minimum 42 sayılık direkt bir katkı veriyor. Maç başına ortalama 38 saha içi isabeti bulan New Orleans Hornets’ta Paul’ün etki ettiği isabet sayısı ise, (7,5 + 11,2). Yaklaşık olarak %50’si Paul üzerinden. Hornets, Playoff resminin içinde değil. Ama Paul, Dallas’ta olmayı hak etti.



Wild Cards: Pau Gasol (Los Angeles Lakers), Deron Williams (Utah Jazz)

Wild Cards, her zaman tartışılmıştır. ‘’All-Star Snubs’’ başlığı altında incelenen tüm isimler, adaydır bu kontenjanlara. Ama yalnızca iki oyuncu seçilir. Pau Gasol ve Deron Williams gibi. Her ikisinin altında da belli nedenler var tabii. Gasol mesela. Kobe Bryant, Los Angeles Lakers’ın başarısındaki en önemli faktör olarak kabul edilir hiç kuşkusuz. Ancak Pau Gasol’ün fonksiyonunu da yadırgamamak gerekir. Sezonun ilk 11 maçını kaçırmıştı, İspanyol yıldız. Pau Gasol seçimi özelinde yapılabilecek en kuvvetli eleştirilerden biri bu. Ne var ki; bir yandan, ‘’Pau Gasol’ün kesin olarak All-Star seçilmesi gerekir.’’ tezinin de dayanak noktası olabilir söz konusu yaklaşım. Neden?

Gasol’ün yokluğunda 17 maç yaptı bu sezon, LA Lakers. Ve bunların 6’sını kaybetti. Gasol’ün varlığında ise, 30 maç yaptı. Ve tam 25 galibiyet elde etti. Bu oldukça önemli. Diğer yandan; Cleveland Cavaliers ile NBA liderliğini sürekli olarak değiştiren Lakers’tan bir oyuncunun daha All-Star olmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Doğu’da playoff resminin içerisine kendisini zor atan Charlotte Bobcats veya ikinci sıradaki Atlanta Hawks’tan ikişer oyuncunun seçilmesi gündemde iken, Kobe’nin ‘’yalnız’’ kalması tartışılırdı. Andrew Bynum, Gasol sonrasındaki en ciddi adaydı. Ama genç pivot da, yalnızca Gasol’ün olmadığı maçlarda varlık gösterebilmişti. O yüzden doğru tercih, Pau Gasol gibi duruyordu. 17 maç kaçırmış olmasına rağmen de seçildi.

Los Angeles Lakers, Kobe Bryant ve Pau Gasol üçgenine benzer bir geometrik yapı; Denver Nuggets, Carmelo Anthony ve Chauncey Billups arasında kurulabilir. Batı Konferansı’nda ikinci sırada Denver Nuggets var. Carmelo Anthony, tıpkı Kobe Bryant gibi, Batı Takımı’nın ilk beşinde. ‘’İkinci oyuncu alınır mı?’’ tartışmaları burada da söz konusu. Chauncey’nin olmadığı sekiz maçta yalnızca üç galibiyet alan bir Nuggets takımından bahsetmek mümkün –ki bu takım Ocak ayını 11-3 ile kapatırken; Chauncey Billups da 24,1 sayı ve 6,5 asist ortalamaları ile ilerliyor. Ama tüm bunlar, kendisinin All-Star olması için yeterli değil. Zira Batı’nın dördüncü sırasında yer alan Utah Jazz’den bir oyuncu yer almalı Dallas’ta. Neyse ki; Deron Williams oldu bu isim. Chauncey’nin seçilmemesi, büyük sürpriz; ama Williams’ın da bir yerden başlaması gerekiyordu.

Son.

NBA All-Star 2010, Dallas: Doğu Takımı



14 Şubat 2010 gecesi, ABD’nin Texas eyaletinde Dallas Cowboys takımının 80.000 kişilik stadyumunda 59.’su düzenlenecek olan NBA All-Star maçındaki takım kadroları açıklandı.

Tüm dünyadaki basketbolseverlerin oyları ile belirlenen ilk beşler, 21 Ocak Perşembe gecesi resmî olarak duyurulmuştu. Buna göre; arka arkaya üçüncü yılında da 2,5 milyon oy barajını geçerek bu başarıyı gösteren ilk isim olan LeBron James’in liderliğindeki Doğu Takımı, şu oyunculardan oluşuyordu: Allen Iverson (Philadelphia 76ers), Dwyane Wade (Miami Heat), LeBron James (Cleveland Cavaliers), Kevin Garnett (Boston Celtics) ve Dwight Howard (Orlando Magic). Cavaliers’ın yıldızı LeBron James, altıncı kez All-Star oluyor. Hep ilk beş başladı. 14 Şubat’a dek talihsizlik yaşamazsa, serisine devam edecek.

Sürpriz yok. Sezona Batı Konferansı’nda Memphis Grizzlies forması ile başlayan Iverson’a atılan oylar, yıldız oyuncunun Philadelphia 76ers’a döndüğü günden bu yana Doğu Konferansı özelinde hesaplanıyordu. Üst üste 11. kez All-Star olan Iverson, sezon içinde 24 maça çıkmasına rağmen popülaritesinden bir şey kaybetmedi. (2007’de diz sakatlığı nedeniyle affını istemişti.) Ve aslında daha önce iki kez MVP olduğu bu organizasyondan uzak kalması da eksiklik olurdu. Keza Dwyane Wade. 13. defa All-Star seçilen ve aktif sporcular arasında 15 kez bu onuru yaşayan Shaquille O’Neal’in arkasında ikinci sırada yer alan Kevin Garnett, Magic’in yıldız Dwight Howard da.

Yedek oyuncuların seçimi önemli. NBA’deki 30 takımın baş antrenörleri oyladılar. 2 gard, 2 forvet, 1 pivot ve 2 de pozisyonlardan bağımsız seçim. Kendi öğrencileri dışındaki tüm isimlere 1’den 7’ye puan verdiler. Ve ortaya aşağıdaki isimler çıktı.



Center: Al Horford (Atlanta Hawks)

2010 NBA All-Star Doğu Takımı’nın en fazla tartışılan ve tartışılmaya devam edecek pozisyonu. Birkaç neden var. Birincisi, Atlanta Hawks’tan en az iki oyuncunun seçileceğine kesin gözle bakılıyordu. Joe Johnson, bu sezon Cavaliers, Celtics ve Magic üçlüsüne kafa tutarak Doğu’nun zirvesi için oynayan Atlanta Hawks’ın bir numaralı yıldızıydı. Yeri de garantiydi. Diğer kontenjan için öne çıkan üç isim ise, Josh Smith, Jamal Crawford ve Al Horford oluyordu. Crawford, kenardan geldiği için kendisini ayırabiliriz. Bu anlamda, Smith ve Horford arasında yaşanacaktı yarış.

İkinci ayrıntıya geçelim. Toronto Raptors’ın yıldızı Chris Bosh, All-Star Doğu Takımı’nın ‘’altıncı adamı’’ gibi gözüküyordu gösterdiği performanstan dolayı. Pivot pozisyonunda değerlendirilebilirdi. Belki yine ona göre oylandı. Ama gerçek manası ile ‘’pivot’’ olmadığından Josh Smith’in pozisyonunu almış oldu muhtemelen. Gerçek şu ki; Smith, All-Star olmayı takım arkadaşı Horford’dan daha fazla hak ediyordu. Diğer yandan, ‘’Wild Card’’ ile seçilmiş olması da kuvvetli ihtimal. Burada da New York Knicks’ten David Lee’nin dışarıda kalması söz konusu. Slam Dergisi editörlerinden Russ Bengtson’ın Twitter’daki ‘’David Lee, bitime altı dakikadan fazla bir süre olmasına karşın 25 sayı ve 14 ribaund yapmış durumda. Adı David Li olsa, All-Star’da ilk beş başlardı!’’ cümlesi önemli.

Bengston, Madison Square Garden’daki Los Angeles Lakers maçından bahsediyordu. David Lee, maçı 31 sayı, 17 ribaund ve 4 asistle tamamladı. Ama karşılaşma sonundaki skor, 115-105 ile Lakers lehineydi. Maalesef, Lee’nin kaybettiği nokta da tam burası. Knicks adına, alışılagelen bir senaryo olmuştu mağlubiyet. David Lee’nin sezon ortalamaları 19,6 sayı ve 11,6 ribaund. Al Horford’ınkiler 13,5 sayı ve 9,7 ribaund. Ancak Atlanta Hawks’ın galibiyet-mağlubiyet sayısı, 30-15 iken; New York Knicks’inki 18-27. ‘’Bence buradaki asıl mesaj, galibiyet oranı %50’nin altında olan takımlardan hiç kimsenin All-Star olamayacağı yönünde.’’ diyordu Lee. ‘’Daha ne yapsaydım!’’ demek istiyordu belki de. 2009’daki Devin Harris ve Danny Granger seçimleri bir kenarda dursun tabii.



Forwards: Chris Bosh (Toronto Raptors) ve Gerald Wallace (Charlotte Bobcats)

Kimse için sürpriz olmayan iki isim. Tabii farklı bir değerlendirme olabilir burada. Notunu düşelim. Wild Cards, Derrick Rose ile Al Horford’a verildi muhtemelen. Ama yalnızca kâğıt üzerinde. Mantıklı olan, ‘’Forvet: Josh Smith, Gerald Wallace’’ ve ‘’Pivot: Chris Bosh’’ iken; Wild Cards’ın Derrick Rose ile Paul Pierce’a gitmesiydi –ki Wild Cards başlığını bu şekilde inceleyeceğiz. Chris Bosh’un pivot ve Gerald Wallace ile Paul Pierce’ın forvet olarak yer aldığı formülü pek kabul etmiyorum açıkçası. Al Horford seçimi, ‘’pivot’’ olduğu için yapılmıştır. Bu yüzden, ‘’Forvet: Chris Bosh (Toronto Raptors) ve Gerald Wallace (Charlotte Bobcats) yazıyor bu sözcüklerin hemen yukarısında.

Chris Bosh, sezon sonunda ‘’oyuncu opsiyonu’’ hakkını kullanabilir. Muhtemelen yeni kariyerini bu karar üzerinden belirleyecek. Toronto Raptors’tan ayrılması sürpriz değil. Sezon boyunca gösterdiği müthiş performans da. Harika oynuyor. 28 maçta, 20+ sayı ve 10+ ribaund barajını aşmayı başardı. (En yakın takipçisi Zach Randolph, Memphis Grizzlies formasıyla 21 defa yapabildi 20+ sayı ve 10+ ribaund derecesini.) 44 sayı ile kariyer rekorunu kırdı. Sezona 11 galibiyet ve 17 mağlubiyet ile başlayan Toronto Raptors’ı Doğu Konferansı’nda beşinci sıraya taşıyan ekibin yıldızı oldu. Raptors, son dört maçtır kazanıyor. Ve galibiyet-mağlubiyet sayısı 25-22’ye gelmiş durumda. Hakkını vermek gerekiyordu. NBA’deki baş antrenörler zorlanmamış olmalılar.

Charlotte Bobcats, sezonun en büyük sürprizi. All-Star’da kesinlikle en az bir oyuncu ile temsil edileceklerdi. Kesin bir gerçekti bu. Gerald Wallace, hâlihazırda en büyük aday olarak duruyordu. Stephen Jackson sürprizinin de yaşanıp yaşanmayacağı ise, merak ediliyordu esasında. Ama Wallace, bu sezon için tek başına temsil edecek takımını Dallas’ta. Aynı zamanda bir ilki de yaşayacak, bir zamanlar Sacramento Kings’te yalnızca smaç yapması için oyuna giren Gerald Wallace. Charlotte Bobcats, ilk defa All-Star’a bir oyuncusunu gönderiyor. Hem de sonuna dek hak ederek. Sezon başındaki felaket başlangıcın ardından şimdilerde 23-22 olan Bobcats, Doğu’nun sekizinci sırasında. Wallace’ın rakamlarındaki yükseliş de ilgi çekici. Geçtiğimiz sezon 16,6 sayı ve 7,8 ribaund ile oynayan yıldız oyuncu, 18,8 sayı ve 11,0 ribaundu yakalamış durumda.



Guards: Rajon Rondo (Boston Celtics) ve Joe Johnson (Atlanta Hawks)

Rajon Rondo, Boston Celtics’in ‘’kazanan’’ takımında yıllardır kendisini sürekli olarak geliştirmeyi başaran bir isim. Geçtiğimiz sezon Cleveland Cavaliers’ın yıldızı LeBron James, All-Star olduktan sonra; takım arkadaşı Mo Williams için ciddi anlamda kulis yapmış ve sonunda amacına ulaşmıştı. Rondo’nun buna ihtiyacı yoktu. Hatta daha ötesine gidelim. Boston Celtics, 29 galibiyet ve 15 mağlubiyetle Doğu Konferansı’nın üçüncü sırasında. Cleveland Cavaliers (37-11) ve Atlanta Hawks (30-15), Boston Celtics’in önünde yer alıyorlar. Peki? Buradaki tartışma konusu, Boston Celtics’ten kaç oyuncunun All-Star olacağı yönünde oluşmuştu.

Cleveland Cavaliers, yalnızca LeBron James ile temsil edilecek Dallas’ta. Mo Williams, sakatlığından dolayı seçilse de gelemeyecekti Texas’a. LeBron, All-Star’da tek başına olmasını anlamadığını söylüyor. Hani Mo’dan başka alternatif mi vardı? Konuşulan isimlerden biri, Anderson Varejao! Michael Jordan’ın veda gecesini mahveden Jermaine O’Neal etkisi yaratırdı muhtemelen. ‘’All-Star’da Kavga’’ başlıkları da olabilirdi tabii. Atlanta Hawks’tan Joe Johnson ile Al Horford var Doğu Takımı’nın kadrosunda. Üçüncü Boston’dan ise, üç oyuncu: Kevin Garnett, Rajon Rondo ve Paul Pierce. Ama daha ötesine gidelim, dedik. Kevin Garnett’in ardından seçilecek Celtics oyuncusu, Paul Pierce değil; Rajon Rondo olacaktı. 80.000 kişinin önüne çıkmayı sonuna kadar hak etti.

NBA’de yaz mevsiminin oldukça hareketli geçeceğini biliyoruz. LeBron James, Dwyane Wade, Chris Bosh gibi isimler ‘’serbest’’ kalabilirler diledikleri takdirde. Tüm gözler, bu oyuncuların üzerinde. Ama uzaklarda bir yerlerde her gece harika işler çıkaran başka bir isim daha var: Joe Johnson. 2008 NBA Playoffları’na sekizinci sıradan giren Atlanta Hawks, Boston Celtics’e yedi maç sonunda elendiğinde; Hawks’ın yarınları kazandığını düşünmüştük. Yanılmadık. Şu an, Boston Celtics’in önünde 30-15 ile Doğu Konferansı’nın ikinci sırasında Atlanta Hawks. Dün akşam Celtics’i bir kez daha mağlup ettiler. Bu sezon için kapıyı kapattılar. Johnson, 27 sayı ile oynadı. 21,4 sayı, 4,8 ribaund ve 4,7 asist sezon ortalamaları. All-Star seçilmemesi, büyük sürpriz olurdu hakikaten.



Wild Cards: Derrick Rose (Chicago Bulls) ve Paul Pierce (Boston Celtics)

Derrick Rose’un öyküsü, biraz Gerald Wallace’ınkine benziyor aslında. Chicago Bulls, şu an 23 galibiyet ve 22 mağlubiyetle Doğu Konferansı’nın yedinci sırasında. %50 galibiyet oranının üzerinde yer alan Chicago Bulls’tan bir oyuncunun Dallas’taki bu dev gösteride bulunması sürpriz değil tabii bu anlamda. Eh, seçim yapılacaksa Bulls özelinde, bir numarada Derrick Rose’un olması da sır sayılmaz. 1998 NBA All-Star gecesinden bu yana ilk defa temsil edilecek Chicago Bulls. 12 sene önceki isim yabancı sayılmaz: Michael Jordan. Atlanta Hawks örneği de fena değil, Chicago Bulls için. Boston Celtics serisinden çok şeyler öğrenen Hawks gibi, Bulls da 2009’un ardından kazanımlar elde etti.

Derrick Rose önderliğinde beklentilerin üzerine çıkmıştı, Bulls. Yedi maçın sonunda unutulmaz bir veda yaşanmıştı. Özellikle serinin ilk maçında NBA’e ait olduğunu herkese kanıtlamıştı, Derrick Rose. Şimdilerde, All-Star seviyesine çıkabileceğini gösterme hedefinde. Ve hiç fena gitmiyor. Michael Jordan, All-Star olabilmek adına 114 maç beklemişti. Derrick Rose, 124 maç saydı Dallas’taki bu gösteride yer alabilmek için. Jordan ve Rose arasındaki bir benzerlik, her ikisinin de söz konusu sekansta maç başına ortalama 36,8 dakika almaları. Ama sayı kategorisine bakıldığında Jordan’ın üstünlüğü var tabii: 29,3 ve 17,8. Chicago Bulls’un 21 yaşındaki yıldızı, 14 Şubat gecesi sahadaki en genç isim olacak. 1998’de 9 yaşındaydı Rose. O gün sahada olan Kevin Garnett ile aynı takımda mücadele edecek. Yine o günü yaşayan Kobe ve Duncan’a karşı.

Doğu’daki son kontenjan, Boston Celtics’ten Paul Pierce’a gitti. Pierce, sekizinci kez All-Star oluyor. Ve daha öncekilerde olduğu gibi, bir kez daha kenardan gelecek. İlk defa 2002’de All-Star seçilmeye layık görülen Pierce, taraftarların oyları ile kazanmadı hiçbir zaman. Enteresan. Bu sezona da iyi başladığı söylenemez aslında. Ama içinde bulunduğumuz ayı 21,3 sayı ortalaması ile geçirdi –ki Aralık ayında bu rakamların 15,6 olduğunu hatırlatmakta fayda var. ‘’Aslında biraz garip. Paul, sekizinci kez All-Star oluyor. Ama her defasında antrenörler tarafından seçiliyor. Oyunu hakkında fikir verebilir bu. O, ESPN’in hazırladığı ‘Haftanın En İyi 10 Hareketi’’ videosuna yalnızca son saniyede galibiyeti getiren basketleri ile girer. Gösterişli bir hareket yapmayabilir, ama işini yapar. Antrenörler de bunun farkında.’’ diyor Celtics’in baş antrenörü Doc Rivers.

Sırada: NBA All-Star 2010, Dallas: Batı Takımı.

29 Ocak 2010 Cuma

Giovani dos Santos ve Kadro Çeşitlemesi



Shabani Nonda ile vedalaşıldı. Giovani dos Santos Ramírez ise, bugün kendisini sezon sonuna kadar Galatasaray’a bağlayan kiralık sözleşmeye imza attı.

Herkesin aklında bir soru var şimdilerde. Atletico Madrid maçlarında hücum hattının hangi oyunculardan kurulu olacağı büyük merak konusu. Aslında pek önemi yok. Bir oyuncunun profilindeki pozisyon sekmesinin karşısında ‘’forvet’’ yazması yani, çok önemli değil. Özellikle de Frank Rijkaard’ın takımı için. Kaldı ki; elde bulunan oyuncu sayısı, söz konusu rotasyonu rahatlıkla karşılayabilecek durumda. Elano Blumer, Arda Turan, Caner Erkin, Kader Keita ve Gio dos Santos. Sporting Lizbon veya Everton maçlarında bu isimlere muhtemelen Harry Kewell ile Milan Baros da eklenecek.

Atletico Madrid eşleşmesinden değil, genel başlık üzerinden bakalım evvela. Gio, transferi Türkiye’de resmî olarak açıklanmadan önce, ülkesi Meksika’da bir radyo programına bağlanarak bazı yorumlarda bulundu. Satır aralarında kullandığı önemli ayrıntılar var tabii. ‘’Evet, doğrusunu söylemek gerekirse fazla süre alamadığımdan dolayı tam olarak maç ritmine sahip olmadığımı söyleyebilirim; fakat fizik olarak iyi durumdayım.’’ diyor, ‘’Kondisyon durumun nasıl?’’ sorusuna cevap olarak. Bu anlamda, Gio’nun kısa süre içerisinde ilk 11 başlamamasını yadırgamamamız gerekebilir. Sezon başında, Kader Keita’nın takıma girmesi de belli bir sürecin arkasından gerçekleşmişti.



Gio dos Santos, Keita ile benzer kaderi paylaşabilir. Antalyaspor maçının ikinci yarısında başlar belki. Ama ikili arasında daha önemli bir ortak nokta var gibi. Yine Gio’dan…

‘’Beni hangi pozisyonda kullanacağı konusunda konuşmadık. Beni orta sahada nereye koyarsa koysun, elimden gelenin en iyisini yapacağımı biliyor. Barcelona’da farklı mevkilerde oynadım. Sağda, solda ve forvet arkasında. Fakat benim için en iyi mevkiinin sağ kanat olduğunu biliyor. Bu şekilde orta alana da destek verebilirim. Fakat şu anda beni nerede kullanacağı konusunda bilgim yok.’’ diyor Meksikalı genç yıldız. Galatasaray’ın sağ tarafı, sezon başından bu yana Fildişi Sahili’nin fantastik oyuncusu Kader Keita’ya ait. Peki… Var mıdır, Gio’nun sağda oynama ihtimali?

Tabii ki. Belki de amaç budur. Oyunun belli bölümlerinde hücum bölgesindeki hareketli yapı, Galatasaray’ın mevcut durumda en önemli kozu gibi duruyor. Jô Alves’in UEFA Avrupa Ligi’nde oynayamayacağını düşünürsek; Vicente Calderon’a kadar hazır duruma gelecek olan bir Gio dos Santos, resim içerisindeki Keita ve Caner ile ortalığı karıştırabilir. Arda Turan ve Elano Blumer ikilisi, İspanya’da da orta sahayı beraber kontrol ederler, bilinmez; ama beşliden (Gio, Keita, Caner, Elano, Arda) biri kenara gelse dahi, bu mantalite değişmeyecektir. Sürekli devinim hâlinde olacak forvet rotasyonunda Shabani Nonda’nın tercih edilmemesi, biraz da bu nedene dayanıyor aslında.

Turkcell Süper Lig’e dönersek… Burada farklı bir yapı olacak. Yine de temelde aynı. Jô Alves’i hesaba katabiliriz yurt içinde. Yani ideal üçlü nasıl olur? Gio dos Santos (Caner Erkin), Jô Alves ve Kader Keita. En azından Milan Baros ve Harry Kewell dönene dek. Böylesi bir üçlü, kâğıt üzerinde bazı planların olduğunu işaret eder. Barcelona örneğinden kaçmaya çalışsak bile, bir şekilde yollar kesişiyor. Frank Rijkaard, Barça’nın şu an sahip olduğu model üzerinden yürütüyor Galatasaray’daki hücum hattını. Ters kanatta oynayabilecek hızlı ve dripling özelliği olan bir oyuncu (Gio), merkezde hareketli ama aynı zamanda kendisini kanatlara atarak sahayı geniş açıdan değerlendirebilen bir forvet (Jô) ve diğer kanatta yine dripling gücü olan, merkezdeki oyuncu ile rotasyona içerisine girebilecek bir adam (Keita). İki uzun ve fuleli oyuncu: Jô (1.89 m.) ve Keita (1.85 m).



Galatasaray’daki bu isimlerin Katalunya’daki eşleşmeleri hakkında bilgimiz var tabii. Kaldı ki; Gio dos Santos, 13 ila 19 yaşları arasında La Masia’da öğrenim görüyordu.

Meksikalının oynayabileceği bölge hakkındaki en gerçekçi tahmin, ''hücum üçlüsünün iki kanadından biri'' yönünde. Ama diğer yandan, Barcelona’daki kariyerinde eşleştirildiği isimlerden olan Lionel Messi’nin bu sezon bazı maçlarda (özellikle skor avantajının kazanıldığı karşılaşmalarının belli bölümlerinde) orta sahadaki üçlünün liderliğini aldığını görebiliyoruz. Muhtemeldir ki; önümüzdeki sezonlarda Messi, repertuvarına ‘’Orta Saha Oyuncusu’’ başlığını da ekleyecektir. Peki. Bir haber daha var aklımızda. Rijkaard, Barça’daki kariyerine iyi başlayamamış ve ilk sezonun devre arasında Edgar Davids hamlesini yapmıştı. Galatasaray’daki ara transfer mevsiminde böyle bir hamle gelmedi.

Galatasaray, bir ‘’Edgar Davids’’ almadı. Ya da aldı, farkında değiliz. Elano, Gaziantepspor maçında sezonun ilk yarısındaki pozisyonuna göre daha defansif görevler üstlenmişti. Girdiği tüm ikili mücadeleleri kazandı. Orta sahada 12 defa top çaldı. Ama aslında, Galatasaray’ın hücumdaki en iyi oyuncularından biriydi ironik olarak. Sezonun devam eden bölümünde de bu şekilde oynamaya devam edebilir, Brezilyalı yıldız. Santos’ta şampiyonluğa koşarken olduğu gibi. Ya da Brezilya Milli Takımı’nda Gilberto Silva ile kurduğu ortaklıktaki gibi. Ve bir diğer ihtimal, Gio’nun zaman zaman bu bölgede kullanılması olabilir. ‘’Böylece orta alana da destek verebilirim.’’

Orta sahada bir ‘’sol iç’’ olabilir, Gio. Moda tabir ile ‘’Secondary Position’’ anlamında tabii. Galatasaray, pas futbolu oynamak istiyor. Ve bunun yolu topa sahip olmaktan geçiyor. (Karlı bir zeminde oynanan Gaziantepspor maçında dahi 543 pas yaptı Frank Rijkaard’ın takımı.) Topla oynama oranının %60’lara çıktığı bazı karşılaşmalarda Giovani dos Santos’u yüzü dönük şekilde orta sahadan hücum bölgesine ilerlerken görebiliriz. Farklı pozisyonlarda oynayacaktır, Gio. Bir de sürpriz katkı olabilir tabii. Bu hareketli yapı, Mustafa Sarp’ın ‘’beklenmeyen’’ gollerin sayısına direkt etki edebilir. Bursaspor’dayken Galatasaray’a attığı gol, iyi bir örnek. Jô ile yapacağı duvar paslarına dikkat edelim. Galatasaray’ın 16 numarası, bir veya iki gol atacaktır bu formül üzerinden.



Türkiye Ligi’ne büyük yıldızlar geldi. Geliyor, belki yarın da gelmeye devam edecek. Eleştiriler aynı olurdu daha önce, ‘’Katar Ligi’ne döndü. Bastonla mı oynayacak?’’ Şimdi baston değil, elinde ‘’kay-kay’’ ile gelse yadırganmayacak bir oyuncu var Galatasaray’da.

20 yaşında yapılabilecek en iyi kariyerlerden biri ile geliyor, Gio dos Santos. Hem de oldukça makul bir satın alma opsiyonu ile birlikte. Çok değil, 2009 yılında Meksika Futbol Tarihi’nin en büyük başarılarından birine önderlik yapan, CONCACAF Gold Cup’ta ‘’MVP’’ olan bir oyuncudan bahsediyoruz. Bunun keyfini çıkaralım bir yandan. Opsiyon, 2010 FIFA Dünya Kupası’ndan önce kullanılabilir. Öyle bir hakkı da var kulübün. Belki, o günlere bile kalmaz. Herhangi bir futbol talihsizliği yaşamazsa Gio, heyecan verici bir futbolcuyu daha izleyebiliriz yıllarca. Kutlu, hayırlı olsun.

Shabani Nonda, Shabani Nonda... Güle Güle!



2007-08 Sezonu. Galatasaray’ın şampiyonluğa koştuğu o unutulmaz sezon.

Altı hafta kalmıştı bitime. Karl-Heinz Feldkamp, ‘’Ben gidiyorum!’’ dediğinde, fazla bir alternatif yoktu Galatasaray’ın elinde. Böylesi kısa bir süre için yeni TD ile anlaşmak mümkün olan şampiyonluk ihtimalini sıfıra indirebilirdi. Galatasaray Spor Kulübü’nün resmî internet sitesinden bir açıklama geldi. ‘’Aslanlarla Devam’’ yazıyordu haber başlığında. Kalan altı haftalık süreyi herhangi bir teknik direktör ataması yapmadan tamamlayacaktı, Galatasaray. Yepyeni bir macera başlıyordu. Mutlu bitmesi hâlinde, yıllarca anlatılacak harika bir öykü daha kazanacaktı Futbol Tarihi.

Galatasaray tribünleri de kayıtsız kalmadı duruma. Yine tüm zamanların belki de en anlamlı tezahüratı ile yer aldılar bu sekansta. ‘’Haydi bastır Galatasaray… En Büyüksün Galatasaray…’’ diye başlayıp, ‘’Yönetim – Futbolcu – Taraftar… Şampiyonsun Galatasaray…’’ diye devam ediyordu binlerce, milyonlarca Galatasaraylı. Hakikaten çok anlamlıydı. Tek vücut olmuştu Galatasaray Camiası. Futbolcusundan, yöneticisine; yöneticisinden taraftarına. Ve tabii, daha sonra resmin içerisine giren Cevat Güler, Burak Dilmen ve Nezihi Ali Boloğlu üçlüsünün önderliğindeki Galatasaray kulübesine.

Koşu başlamıştı. 28. haftada lider Fenerbahçe’nin iki puan gerisindeydi, Galatasaray. Sürecin zorlu olacağı Ankara’daki Gençlerbirliği maçında belli olmuştu esasında. Hava şartlarından dolayı oldukça zorlu bir zeminde gerçekleşen bu eşleşmede Galatasaray, 88. dakikaya kadar gol bulamasa da, müthiş bir reaksiyon göstermiş ve bitime iki dakika kala Cassio Lincoln’ün attığı golle üç puandan fazlasını kazanmıştı. Öyle ki; bu sezon başında göreve gelen teknik heyetten Carlos Cuadrat’ın Türkçe’de öğrendiği ilk sözlerin, ‘’Galatasaray Ruhu’’ olması tesadüf değildi. Ankara’da, bitime altı hafta kala, takımın sahip olduğu en büyük kozdu bu. Daha sonra devam etti.



Trabzonspor ve İstanbul BŞB maçları gol yemeden kazanıldı. Ve 32. haftaya gelindi.

Tarihin en özel şampiyonluklarından birine koşuyordu, Galatasaray. Tarihin en özel tezahüratlarından biri altında. Bu en güzel öykünün tam orta yerinde sahneye çıkan da bir isim vardı. Yönetim, futbolcu, taraftar sahadaydı 27 Nisan 2008 akşamı. Ekran başında milyonlarca, Ali Sami Yen Stadı’nda 25.000 kişi. Hep beraber savunacaktık o akşam Galatasaray kalesini. Ümit Karan’a o uzun pası atan Emre Güngör olacaktık. Direkten döndüğünde o top, beraber kahrolacaktık. Bekleyecektik. Öyle ki; Edu Dracena ve Volkan Demirel’i hataya zorlayacaktık. Biz girmek isteyecektik o araya. Ama tüm bu hislerin vücut bulduğu bir adam vardı zaten sahada: Shabani Nonda!

Araya girdi, Nonda. Attı golünü. Önce tribünlere koştu. Müthiş bir şampiyonluğun ortasına yerleşen figür oldu. Doksan dakika sona erdiğinde; Galatasaraylı futbolcular, Kapalı Tribün ile bütünleştiler. Çocuklar gibi kutladılar o üç puanı. Ancak belli ki, yine üç puandan fazlası kazanılmıştı. Bir hafta sonra Sivasspor ile oynanacak maç, şampiyonluk için geri sayım anlamına gelecekti yalnızca. Yine de öyküyü daha değerli kılmak amacıyla belki de, 5-3’lük unutulmaz bir karşılaşma daha yaşandı. 34. haftadaki OFTAŞ maçı, ‘’Ali Sami Yen Stadı, bir şampiyonluğa daha hazır.’’ yorumları ile beklenecekti. ‘’Kıpır kıpır’’ yüreklerle izlendi OFTAŞ karşılaşması, kazanıldı.

Shabani Nonda… Çok sevdik. O da bizi sevdi. Gio dos Santos’un kendisini Galatasaray’a bağlayan imzayı attığı şu dakikalarda, Nonda’nın hüznü kalbimizin bir köşesinde duruyor. Bizden biriydi. O meşhur tezahüratın anlamını öğrendiğinde gülümsedi, el salladı. Keyifli, güzel bir insandı. Şimdi gidiyor Nonda. ‘’Duyuru’’ başlığı altında. Ama arkasında dev bir fotoğraf bırakıyor. Resmederek gidiyor o anı, o sezonu. Bir gün, 2045 yılında dahi, anlatılacak efsane bir isim olarak gidiyor. ‘’Yıl 2008… Galatasaray, şampiyonluğa koşuyor. Bir Fenerbahçe maçı. O zaman Ali Sami Yen Stadı’nda oynuyor Galatasaray. Şimdiki gibi üstü kapalı stadlar yok o devirde. Nonda diye bir adam vardı bizde. İşte; O Nonda…’’ diye devam edecek harika anılar bırakıyor arkasında. En değerlisi de bu.

Çok sevdik Nonda’yı. Gerçekten çok sevdik. Yolu hep açık olsun, yüzü hep gülsün!

Hoşça kal Nonda. Shabani Nonda!

Spordan Kumanda: 30-31 Ocak Programı



Televizyon ekranında hareketli bir hafta sonu bizleri bekliyor. İki günden 14’er maç yayını var dikkat çeken. Bakalım hemen, yapalım programımızı.

Cumartesi günü, NBA TV ve NTV ekranlarında iki dev maç ile açılıyor. İlk olarak, TSİ 02.00’da Philadelphia 76ers’ın Los Angeles Lakers’ı konuk edeceği karşılaşma. Sezon içerisinde, 11 sene formasını giydiği Sixers’a geri dönen Iverson’ın bu forma altındaki en unutulmaz performanslarından biri 2001 NBA Finalleri’nde Lakers’a karşı olmuştu. O sezon Playofflar’da Lakers’ı mağlup eden tek kişiydi, Iverson. Aradan yıllar geçti tabii. Ama düşünmesi bile heyecan verici. Üç All-Star (AI, Kobe ve Pau), aynı anda sahada olacak. Beş All-Star oyuncusunun boy göstereceği (Johnson, Horford, KG, Rondo ve Pierce) Atlanta – Hawks eşleşmesi ise, gecenin maçı. 02.30’da, NBA TV’de.

Gün içerisine döndüğümüzde programın fazla zengin olmadığını görüyoruz. Hafta arası UNICS Kazan’a şanssız şekilde mağlup olan Galatasaray Cafe Crown’ın Kepez Belediye sınavı, dikkate değer. Kazanması hâlinde, düşme potasından kurtulacak Galatasaray. Afrika Uluslar Kupası’nda üçüncülük maçı, Nijerya ve Cezayir arasında. Cezayir, ağır yaralı ama. Liverpool da can derdinde. Anfield Road’daki Bolton maçında kazanmaktan başka çareleri yok. Bu klişe altında çıkacaklar sahaya. Gece seansı ise, umut vaat ediyor. Barcelona, geçtiğimiz sezon altı gol attığı Sporting Gijon deplasmanında. Müthiş bir form yakalamış durumdalar.. Namağlup devam ediyorlar. Harika bir performans bekleyebiliriz yine. Real Madrid ise, yıllardır zorlandığı Riazor’da Deportivo’nun konuğu. Bu iki karşılaşma, cumartesi gecesi futbol ateşini harlayacaktır.

30 Ocak Cumartesi
02.00 Philadelphia 76ers – Los Angeles Lakers (NTV)
02.30 Atlanta Hawks – Boston Celtics (NBA TV)
13.30 Çaykur Rizespor – Adanaspor (D Spor)
15.00 Galatasaray Cafe Crown – Kepez Belediye (Spormax)
16.00 Banvit – Efes Pilsen (SkyTürk)
17.00 Liverpool – Bolton (Spormax)
18.00 Nijerya – Cezayir (Eurosport)
19.00 Diyarbakırspor – Trabzonspor (Lig TV)
19.30 Burnley – Chelsea (Spormax)
19.30 Schalke – Hoffenheim (TRT3)
20.00 Lille – Lens (Kanal A)
21.00 Sporting Gijon – Barcelona (NTV)
22.00 Montpellier – Marsilya (Kanal A)
23.00 Deportivo La Coruna – Real Madrid (NTVSpor)



Zach Randolph, All-Star oldu. Memphis Grizzlies’i Dallas’ta temsil edecek. Ama bu farklı bir konu. Ve mutlaka biz de başka bir başlık altında değerlendirmelerimizi yapmaya çalışacağız. Memphis’in konuğu, New Orleans Hornets. Orlando Magic – Atlanta Hawks maçını izlemek keyifli olurdu aslında. Geceyi sakin geçirecek olan spor ekranı, öğleden sonra kontrolden çıkıyor. Fenerbahçe, saat 15.00’da Sivasspor deplasmanında olacak. Hava şartları ne durumda bilinmez, ama 19.00’daki Denizlispor – Galatasaray karşılaşmasından evvel TSL’ye ısınmak adına fena olmayan bir seçenek. Yine de araya yabancı opsiyonlar da koyulabilir tabii.

16.00’da Parma ile Inter oynuyor. Jose Mourinho, son haftaların kazananı. Her anlamda. Parma, iki sene önce Inter’in şampiyonluğa ulaştığı deplasman. Hernan Crespo’nun Ennio Tardini’ye dönmesi de maça ayrı bir anlam katacak elbet. Oynar mı, bilinmez ama. 18.00’da gözler Premier League’de. Manchester United, hafta arası bir kez daha ‘’dezavantajlı’’ olduğu bir Old Trafford maçının uzatma dakikalarında kazandı. Hem de City karşısında. League Cup’ta Final oynamaktan değerli belki de, galibiyetin geliş şekli. Özgüven depoladılar. Arsenal’in de buna ihtiyacı var. Afrika Uluslar Kupası Finali’nde Mısır, arka arkaya üçüncü şampiyonluk için Gana’yı geçmek zorunda. Ligue 1’de PSG – Lyon eşleşmesi, hiç fena değil. NBA’de ise, müthiş bir saatte ‘’klasik’’ var. Kaçmaz!

31 Ocak Pazar
03.00 Memphis Grizzlies – New Orleans Hornets (NBA TV)
13.30 Karşıyaka – Giresunspor (D Spor)
15.00 Sivasspor – Fenerbahçe (Lig TV)
15.30 Manchester City – Portsmouth (Spormax)
16.00 Parma – Inter (NTVSpor)
16.00 Darüşşafaka CT – Aliağa Petkim (SkyTürk)
18.00 Arsenal – Man. United (Spormax)
18.00 Auxerre – St. Etienne (Kanal A)
18.00 Mısır – Gana (Eurosport)
18.30 Bayer Leverkusen – Freiburg (TRT3)
19.00 Denizlispor – Galatasaray (Lig TV)
22.00 Lyon – PSG (Kanal A)
22.00 Sevilla – Valencia (NTVSpor)
22.30 Boston Celtics – Los Angeles Lakers (NTV)

27 Ocak 2010 Çarşamba

Giovani dos Santos Ramírez Galatasaray'da



Giovani dos Santos Ramírez, 11 Mayıs 1989’da Meksika'nın Monterrey şehrinde doğdu. Henüz 13 yaşındayken FC Barcelona Futbol Akademisi La Masia’ya katılan Giovani, 2002 ila 2006 yılları arasında altyapı kategorilerinde gösterdiği başarılarla dikkatleri üzerine çekmeyi başardı.

2005 senesinde Peru’da düzenlenen FIFA U17 Dünya Şampiyonası’nı zirvede tamamlayan Meksika’nın yıldızı olarak ön plana çıkan genç futbolcu, organizasyon boyunca gösterdiği büyük başarıdan dolayı, Brezilyalı Anderson’un ardından turnuvanın en iyi ikinci oyuncusu seçildi ve ‘’Adidas Silver Ball’’ ödülüne layık görüldü. 2007 yılında bu defa FIFA U20 Dünya Kupası’nda Çeyrek Final’e yükselen Meksika’nın en önemli oyuncusuydu. Giovani, attığı üç golün yanı sıra, sergilediği performansla turnuva sonunda ‘’Bronze Ball’’ ödülünün de sahibi oldu.

Kanada’daki şampiyona öncesinde Barcelona’nın hazırlık kampı kadrosuna katılan oyuncu, U20 Dünya Şampiyonası sonrası A Takım bünyesinde forma giymeye devam etti. Dönemin Barcelona Teknik Direktörü Frank Rijkaard tarafından, 2 Eylül 2007 günü oynanan Athletic Bilbao karşılaşmasında Thierry Henry’nin yerine maça dâhil olan Giovani dos Santos, 18 yaşında La Liga kariyerine başladı. 2007-08 sezonunun son haftasında Murcia’ya karşı hat-trick yapan genç Meksikalı, bir sonraki sezon için İngiltere’nin Tottenham Hotspur takımına transfer oldu. 2008-09 sezonunun ikinci yarısında Championship ekiplerinden Ipswich Town’a kiralandı.

Buradaki başarısının ardından Tottenham Hotspur’a geri dönse de, beklediği süreleri bulamadı. Kısa kariyerine önemli başarılar sığdıran, 18 yaşında taşımaya başladığı Meksika Milli Takım formasıyla çıktığı 22 maçta 5 gol atarken; 2009 CONCACAF Gold Cup’ta şampiyonluğa ulaşan kadroda da yer aldı. Final maçında ABD’yi 5-0 mağlup eden Meksika’nın gollerinden birinin altına imzasını atan 1.74 metre boyundaki yıldız oyuncu, hücum bölgesinin her alanında görev yapıyor. Olağanüstü hızı ve tekniği ile dikkat çeken Giovani dos Santos, artık Galatasaray’ın başarısı için mücadele edecek.

[EK: Daha geniş bir değerlendirme yazısı vardı. Ama başka yere kısmetmiş. Şimdilik resmi site için hazırladığımız yazı kalsın, üzerine daha fazla konuşacağız elbette. Hayırlı olsun. Satış opsiyonlu kiralık.]

25 Ocak 2010 Pazartesi

24 Ocak 2010 Pazar

Buz Gibi: Galatasaray v Gaziantepspor, 1-0



GSTV’de yayınlanan ‘’Rijkaard’la Soru Cevap’’ programında bir soruya şu cevabı vermişti Rijkaard:

‘’Baros’un sakatlıktan geri dönüşü bizi çok mutlu edecek, bizim için mükemmel bir olay olacak. Çünkü biliyorsunuz kendisi gol atma konusunda uzman bir futbolcu. Sakatlığından önce de bize bunu zaten kanıtladı. Sistemle ilgili soruya gelince, herhangi bir değişiklik olacakmı sorusuna gelince bir değişiklik olacağını düşünmüyorum. Çünkü demin ki sorumuzda da buna cevap verdik biliyorsunuz…

‘’…4-3-3 ve 4-4-2 sistemiyle oynadık 2009 yılında. 4-3-3 sisteminde forvet arkasında bir on numara koyduk, üç tane orta saha oyuncusuyla oynadık. Yani bu sistemin Baros döndükten sonra değişecek gibi yorumlar yapılmasının anlamı yok. Bir şey değişeceğini zannetmiyorum çünkü sistem birazcık oynadığınız rakiple alakalı veya eksikleriniz olabilir örneğin çok iyi bir kanat oyuncunuz olmayabilir, o anda sakat olup oynamayabilir. Bu tip şeylerle sistemde bazı değişiklikler olabilir. Karşılaştığınız rakibe görede bir sistem olabilir. Ama Baros döndükten sonra yine aynı şekilde oynadığımız gibi genelde 4-3-3 sistemiyle veya 4-4-2 sistemiyle oynayacağız.’’

Galatasaray, Gaziantepspor karşılaşmasına da 4-3-3’ten ziyade 4-4-2 ile başladı. Ve öyle de devam etti. Belki bu sahada böylesi gerekiyordu. Barış Özbek ve Caner Erkin’in iki ayrı kanatta oynadığı orta sahanın merkezinde Mustafa Sarp ile Elano Blumer vardı. Elano, sezonun ilk bölümündeki pozisyonuna göre daha defansif bir oyuncu görüntüsündeydi. Ama sahayı geniş açıdan görmenin faydalarını kullandı. Mustafa Sarp ise, tüm açıkları kapadığı gibi bir de gol atarak maçın yıldızı oldu. Hücum ikilisi, Arda Turan ile Shabani Nonda’dan kurulmuştu –ki ikinci yarıda oyuna giren Jô Alves’in Elano’nun yerini alması, biraz da bu durumla ilgiliydi.

Sezonun ilk bölümündeki ‘’Baros – Nonda’’ ikilemi üzerinden okumamak gerekiyor. Jô kenara geldiğinde, iki ihtimal vardı: Arda ve Elano. Rijkaard, tercihini Arda’dan yana kullandı. ‘’Gole ihtiyaç olduğu için çift forvete döndü.’’ yorumları oldu mu, bilmiyorum. Olmadıysa da olacaktır. Ne var ki; Galatasaray, 1. dakikadan itibaren ‘’çift forvet’’ oynadı zaten.

22 Ocak 2010 Cuma

Spordan Kumanda: 23-24 Ocak Programı



Hafta sonunun ilk saatlerine doğru girilirken, Cumartesi ve Pazar programına bakma zamanı geldi.

NBA TV, Perşembe gecesini boş geçtikten sonra, Double-header yaparak açıyor perdeyi. Saat 02.00’da Philadelphia 76ers’ın konuğu, Dallas Mavericks. Takas sezonunun son bölümüne yaklaştıkça dedikodular artıyor. Mavericks, muhtemelen bir hamle yapacak. Sacramento Kings’in yıldızı Kevin Martin olabilir hamlenin öznesi. Aynı saatlerde Hidayet Türkoğlu ile Ersan İlyasova rakip olacaklar birbirlerine. Hafta arasında Bucks, Chris Bosh’un 44 sayısına rağmen, mağlup etmişti Raptors’ı. Kanada’da rövanş maçına çıkıyor iki takım. Sabahın ilk ışıklarında ise, Arizona’da Phoenix Suns ile Chicago Bulls karşılaşacak. Deplasmanda kötü bir takım, Chicago. Ama fena maç olmaz.

Premier League’de FA Cup molası var bu hafta. NTV Spor’da ise gün boyu FA Cup keyfi.

14.45’te Chelsea, Preston North End önünde olacak. 17.00’da denk kuvvetlerin eşleşmesinde Everton’ın konuğu, Birmingham City. Son Manchester City galibiyeti, Liverpool ekibi için moral oldu kuşkusuz. 19.15’te ise FA Cup’ta günün maçı. Manchester United’ı efsanevi bir mücadelenin ardından saf dışı bırakan Leeds United, White Hart Lane deplasmanında. Tarih yazmaya devam edebilecekler mi, bakalım. Takvimin diğer yarısının ilgi çekici eşleşmelerinden biri, İtalya’da. Inter ve Milan’ın gölgesinde kalan Juventus ile Roma, Delle Alpi’de kozlarını paylaşacaklar. Ama Barcelona’nın büyüleyici futbolu, her daim tercih sebebi. Tenerife karşısındaki tarife gelir mi Valladolid önünde, göreceğiz. TBL’de son altı maçını kazandıktan sonra Çarşamba akşamı Bornova Belediye’ye mağlup olan Galatasaray Cafe Crown ise, Oyak Renault ile oynayacak.

23 Ocak Cumartesi

02.00 Toronto Raptors – Milwaukee Bucks (NTV)
02.00 Philadelphia 76ers – Dallas Mavericks (NBA TV)
05.30 Phoenix Suns – Chicago Bulls (NBA TV)
13.30 Kayseri Erciyes – Konyaspor (D Spor)
14.45 Preston North End – Chelsea (NTV Spor)
15.00 Kepez Belediye – Fenerbahçe Ülker (Spormax)
16.30 Werder Bremen – Bayern Münih (TRT 3)
17.00 Everton – Birmingham City (NTV Spor)
17.00 Manchester United – Hull City (Spormax)
19.00 Oyak Renault – Galatasaray Cafe Crown (Spormax)
19.00 Beşiktaş – İstanbul Büyükşehir Belediye (Lig TV)
19.15 Tottenham Hotspur – Leeds United (NTV Spor)
19.30 B. Dortmund – Hamburg (TRT 3)
21.00 Valladolid – Barcelona (NTV)
21.45 Juventus – Roma (NTV Spor)



Pazar gününe geçiş, harika bir NBA karşılaşması ile yapılabilir. Şimdiden ayarlayalım saatlerimizi. Cleveland Cavaliers’ın yıldızı LeBron James, Perşembe gecesi Quicken Loans Arena’daki karşılaşma sonrası, en büyük rakibi Kobe Bryant’ın takımı Los Angeles Lakers’ı bu sezon ikinci defa mağlup ederek süpürmeyi başardı. Pazar sabahı rakip, Oklahoma City Thunder. All-Star arifesinde kariyerinin en verimli günlerini yaşayan Kevin Durant önderliğindeki Oklahoma City Thunder, daha şimdiden geçtiğimiz sezonki galibiyet sayısını geçmeyi başardı. Ohio’da sürpriz peşinde olacaklar, Durant ve arkadaşları. Kazanamasalar bile, maça apayrı bir renk getireceklerinden emin olabiliriz.

Gün içerisinde 15.30’daki Stoke City – Arsenal karşılaşması, Turkcell Süper Lig’in kapanış maçı öncesinde iyi bir alternatif. İç sahada bambaşka oynayan Stoke City, taraftarlarını arkasına alırsa; beklenmedik bir skor çıkabilir ortaya. Çarşamba akşamı 2-0 mağlup durumdan gelerek Bolton’u 4-2 yenen Arsenal, FA Cup’ta daha da gençleşiyor. ‘’Not düşmek’’ adına bile izlenebilir. Afrika Kupası’nda ise, Çeyrek Final aşamasına gelindi. Ev sahibi Angola, Gana ile oynayacak saat 18.00’da. Galatasaray, tercih sebebi ama. Ali Sami Yen Stadı’nda –hava şartları izin verirse- keyifli bir karşılaşma izleyeceğiz muhtemelen. Gecenin maçı ise, Milano’da. Inter, lider olarak geliyor. Ronaldinho, gerçek anlamda geri döndü. Harika bir futbol gecesi olacaktır. Ama arada Fildişi’ni de unutmamak lazım. Altın jenerasyonun bir şeyler kazanması gerekiyor artık. Kupa yolundaki sondan üçüncü engel Cezayir. Keita’dan yeni bir gösteri bekleyebiliriz.

24 Ocak Pazar
02.00 Virginia Tech – Boston College (NTV Spor)
02.30 Cleveland Cavaliers – Oklahoma City Thunder (NBA TV)
04.00 Denver Nuggets – New Orleans Hornets (NTV Spor)
13.30 Giresunspor – Karabükspor (D Spor)
15.00 Trabzonspor – Sivasspor (Lig TV)
15.30 Stoke City – Arsenal (NTV Spor)
16.30 Wolfsburg – Köln (TRT 3)
17.00 Beşiktaş Cola Turka – Darüşşafaka Cooper Tires (Spormax)
18.00 Angola – Gana (Eurosport)
18.30 Hoffenheim – Bayer Leverkusen (TRT 3)
19.00 Galatasaray – Gaziantepspor (LİG TV)
20.00 Washington Wizards – Los Angeles Clippers (NBA TV)
21.30 Fildişi Sahili – Cezayir (Eurosport)
21.45 Inter – Milan (NTV Spor)
22.00 Real Madrid – Malaga (NTV Spor)

Joao Alves De Assis Silva Galatasaray'da



Galatasaray, Ocak ayı transfer sezonundaki ikinci hamlesini yaptı. Ve Manchester City’nin Brezilyalı forveti Joao Alves De Assis Silva’yı -satın alma opsiyonu ile birlikte- sezon sonuna kadar kiraladı.

Tüm ihtimal ve hesaplamalardan evvel konuşulması gereken bir durum söz konusu. Galatasaray’da Jô transferinin ardından yabancı sayısı, dokuza çıktı. Tahmin edilebileceği gibi, bir numaralı plan, Linderoth ile yolları ayırmak üzerine kurulu. İkinci planın öznesi Nonda. Linderoth ikna edilemezse, sezon sonu sözleşmesi sona erecek olan Nonda’yla vedalaşılacaktır. Dün akşam ortaya çıkan bir diğer opsiyon ise, uzun süredir takımdan ayrı kalan Baros’un sözleşmesinin askıya alınması. Tabii oldukça düşük bir ihtimal bu. Yine de, dışarıdan bakıldığında, ana görüntüdeki olasılıklar böyle.

Jô hamlesi ile birlikte Galatasaray’da Premier League’den gelen oyuncu sayısı çoğalmış oldu. Ada Futbolu’nun bir parçası olmak, futbolcuların devam eden kariyerleri için önemli parametlerden biri. Ancak Jô’yu Lucas Neill ve Harry Kewell’dan ayırmak gerekebilir. Galatasaray’ın Avustralyalı iki oyuncusu, ‘’has’’ Premier League futbolcularından. Milan Baros ve Elano Blumer de kısmen öyleler. Jô’da farklı olan, o coğrafyada çektiği doğum sancısı olmalı. ‘’Bir Premier League Oyuncusu’’ demek doğru değil. Ama Galatasaray’ın Ada piyasasında artık iyi bir alıcı hâline geldiğini söylemek mümkün –ki bu önümüzdeki sezonlarda yapılması muhtemel transferler için de ciddi avantaj.

Jô, birçok farklı anlamda Galatasaray’a yenilikler getirebilecek bir oyuncu. Kader Keita’nın ilk yarıda sarı-kırmızılı tribünler için sergilediği görsel şölen, Ali Sami Yen Stadı’nı ziyaret etme adına bir neden oldu sezon boyunca. Jô özelinde de böylesi beklentiler içerisine girilebilir. Zira Brezilyalı forvetin özellikleri, söz konusu süreci hızlı yaşamamızı sağlayacaktır. Corinthians’ın ardından CSKA Moskova ile Avrupa kariyerine başlayan Jô, Rusya’da gösterdiği performansla repertuvarındaki tüm eserleri sergilemeyi başarmıştı. Ceza sahası çevresinde iken yarattığı etki (sağ ve sol ayakla şut), Galatasaray’a sıkışan maçlarda seçme şansı verecektir. Tribünleri heyecanlandıracak tarafı, tıpkı Keita gibi, sahanının iki uzak ucunda da topla birlikte yaptığı koşular.



1.89 metre boyunda, Jô –ki bu günümüz futbolunda fuleli hücum oyuncuları özelinde kıymetli bir ayrıntı. Keita için konuştuğumuz gibi. (Henry: 1.88 metre, Anelka: 1.83 metre, Kalou: 1.86 metre, Balotelli: 1.89 metre.)

Jô’nun Galatasaray adına sağlayabileceği en büyük yenilik ise, oyun takibi olacaktır. Attığı tüm gollerde rastlanacak bir karakter bu. Ve daha önemlisi, Galatasaray’ın sezonun ilk bölümünde aslında canının yandığı bir nokta. Frank Rijkaard’ın takımında sağ ve sol kanat sürekli beraber olmalı. Ocak ayına kadar 33 resmî mücadele çıkan Galatasaray, attığı gollerin büyük bölümünü sağ kanat hücumlarından bulmuştu. Diğer yandan; Harry Kewell’ın kariyer sezonunu yaşaması sürpriz değildi; çünkü Galatasaray’da sağ kanat, sol tarafı oyun içerisine sokuyor. Aynı sözler, yön değiştirilerek (sol-sağ) sarf edilebilir.

Sezon boyunca benzer setler üzerinden goller buldu, Galatasaray. Maccabi Netanya: Aydın – Keita, Levadia Tallinn: Arda – Rakip KK, Beşiktaş: Elano – Kewell – Baros, Trabzonspor: Keita – Baros – Arda. Gollerin sonunda ortaya çıkan sonuç, topsuz oyuncuların koşuları ve takım arkadaşlarının hareketlerini tamamlamaları oldu. Baros’un Beşiktaş karşısında skoru 3-0 yapan golündeki hareketlerini bu başlık altında değerlendirebiliriz. Üzerine koyabilirdi Galatasaray. Ancak Baros’un sakatlığı buna müsaade etmedi. Bazı anlar vardır. Oyuncular, takım arkadaşlarını takip etseler; ‘’Gol Girişimi’’ kategorisine ‘’+1’’ katkısı yapılacaktır. Ne var ki; o koşu gerçekleşmezse, ‘’Pozisyona dahi giremedi X takım’’ eleştirileri oluşur. Jô’nun gollerinde gizli kalan yan da bu olsa gerek: Oyun takibi.



Jô transferinin ardından Galatasaray’ın yabancı oyuncuları arasında yeni bir ikili oluştu: Jô ve Elano. Lucas Neill – Harry Kewell, Milan Baros – Kewell veya Baros – Kader Keita’dan farklı ama.

Milan Baros, Kadıköy'deki Fenerbahçe maçında sakatlanmıştı. Sezonun geri kalan bölümündeki planlara Baros’u dâhil etmemek lazım bundan sonra. Elano ve Baros arasındaki ilişki, Çek forveti daha da ‘’golcü’’ yapabilirdi. İki örnek. Yunanistan’daki Panathinaikos ve İstanbul’daki Sturm Graz maçları. Baros, her ikisinde de topla birlikte kaleye girmişti. Baros sonrasında forvet rotasyonunu oluşturan Shabani Nonda, Kader Keita veya Harry Kewell, bu tarzda oyuncular değillerdi. Jô, Elano’nun atacağı pasları gol vuruşu ile değerlendirebilecek bir forvet. Baros (hız), Keita (dripling) ve Nonda’nın (gol vuruşu) özelliklerinden parça parça almış olan da bir forvet, Brezilyalı.

Transfer sezonu devam ediyor. Başlarken üzerine konuştuğumuz opsiyonlar sürekli değişim gösterebilir. Shabani Nonda, Tobias Linderoth… Jô’nun UEFA Avrupa Ligi’nde oynayamayacak olması, yeni bir hamleyi de zorunlu kılabilir tabii. Bu durumda; Galatasaray’ın hücum hattı, marjinal bir şekilde hareket kazanır. Harry Kewell, Jô ve Kader Keita’nın kendilerine yer buldukları bir üçlü, rakip takımların kafalarını karıştıracaktır. Tabii, Jô ile birlikte, mâlumun ilanı da gerçekleşmiş oldu. Galatasaray, ikinci yarıda Arda Turan ve Elano Blumer’li bir orta saha ile boy gösterecek. Frank Rijkaard’ın daha önce verdiği sinyaller de bu şekildeydi. (Tüm bunlardan sonra, Kewell’ın birkaç ay takımla birlikte çalışamayacak olması, hesapların yeniden yapılmasını gerektirecektir. Dolayısıyla; Avrupa Ligi’nde oynayabilecek bir yabancı gelir mi, bilinmez.)

22 yaşında Jô. Bu seviyede Türkiye’ye gelmesi, getirilmesi önemli bir transfer başarısı.

Ancak kimin için şans? Daha çok Jô için. Avrupa kariyerinde ikinci kez bir takıma kiralık olarak gönderiyor –ki üçüncü kiralık anlaşması. Galatasaray’da oynama şansı, Premier League’deki herhangi bir takım ile kıyaslandığında, daha fazla. Ve iyi performans göstermesi, Elano’dan dolayı Galatasaray’ı takip eden Dunga’yı da etkileyebilir. 2010'da Güney Afrika’da bir turnuva vardı. Hayırlı olsun.

15 Ocak 2010 Cuma

14 Ocak 2010 Perşembe

Lucas Neill: Bir Premier League Oyuncusu



Galatasaray, Ocak ayı transfer sezonundaki ilk hamlesini yaptı. Sezon başında West Ham United’dan Everton’a geçen Avustralyalı Lucas Neill, önümüzdeki 1,5 yıl boyunca Galatasaray’da forma giyecek.

Artıları bol olan bir isim. Kilit sözcük, yukarıda: ‘’Avustralya!’’ Harry Kewell’la birlikte yıllardır Milli Takım’da beraber görev yapan Lucas Neill, geri dörtlünün sağında ve stoperde oynayabiliyor. 2006 FIFA Dünya Kupası’nda İtalya’ya 1-0 kaybederek (90+5. dakikada Francesco Totti’nin penaltı vuruşu ile) Çeyrek Final’in kapısından dönen Avustralya’da teknik direktör Guus Hiddink’in yardımcılığını yapan Johan Neeskens de, bir dönem Lucas Neill ile beraber çalışmıştı.

2009 yılının yaz mevsiminde Galatasaray’ın transfer gündemine giren Neill, belli karakter özelliklerini 14 senelik futbol kariyerine yansıtmayı başaran, lider ve yabancı takımlarda bile kaptanlık seviyesine yükselebilen bir oyuncu. 1995 yılında, henüz 18 yaşında iken formasını giymeye başladığı Millwall’daki kariyeri de özel öykülerle dolu. Altı sene boyunca Güney Londra ekibinde mücadele eden Lucas Neill, Millwall Tarihi’nin en fazla forma giyen oyuncusu olarak kayıtlara geçerken; 2001 ila 2007 yılları arasında bulunduğu Blackburn Rovers’ta kariyerinin en güzel günlerini yaşadı. Söz konusu süreç içerisinde, Premier League’de iki defa 6. olmayı başaran Rovers kadrosunda bulundu.

Ada’daki ilk 12 sezonunda iki takım için oynamıştı yalnızca. Yanı sıra, Avustralya Milli Takımı’nın da sürekli oyuncularından biri hâline gelmişti. Ülke futbolunun altın jenerasyonuna kaptanlık yapıyordu, Lucas Neill. 2006’daki FIFA Dünya Kupası’nda son 8’e kalabilselerdi eğer, tıpkı diğer takım arkadaşları gibi Neill de, çok daha büyük kulüplerde forma giyme şansına erişebilirdi –ki aslında dolaylı yoldan böyle bir fırsat yakalayacaktı. Liverpool, Dünya Kupası’nın ardından Neill için resmî transfer teklifinde bulundu. Ancak Kızılların yaptıkları 2 milyon £’luk teklif, Blackburn Rovers’ın ikna olabilmesi adına yeterli değildi. Chelsea de girecekti işin içine; ama her zaman daha iyisi vardı. Mesela?



Mesela Barcelona gibi. 2006 Dünya Kupası sonrasında Guus Hiddink, görevini bırakıyordu. Yardımcısı Johan Neeskens ise, ne kadar yeni antrenör Graham Arnold ile beraber çalışabileceğini söylese de, devam edemeyecekti Okyanusya’daki işine.

‘’Tabii ki, neden olmasın?’’ şeklinde cevap vermişti Johan Neeskens, Lucas Neill’in Barcelona’da oynayabilecek kapasitede olup olmadığına ilişkin bir soruya. ‘’Lucas, en yüksek seviyede mücadele edebileceğini kanıtladı. Ve bunu Blackburn Rovers’taki kariyeri boyunca da gösterdi. Avrupa’nın en iyi kulüplerinde oynayabilir.’’ Kariyerinin en üst noktasıydı hakikaten, Blackburn. Büyük bir transfer bekleniyordu artık kendisinden. ‘’Saf’’ Premier League oyuncularından biriydi. Ve Ada’da kaldı.

West Ham United, Blackburn Rovers sonrası beklenen hamle değildi belki. Ama transferin altında bazı nedenler de vardı. Rovers, Lucas Neill için haftalık 60.000 £’luk bir bütçe ayırmıştı. Ve bu bütçe, Liverpool’un gözden çıkardıklarının neredeyse iki katına karşılık geliyordu. Neill ise, ‘’Konu yalnızca para değil. İş tamamen istenip istenmeme ile alakalı. Liverpool, transfer döneminin ilk 15 gününde benimle iletişim hâline bile geçmezken; West Ham United, sürekli kapımı çalıyordu. İnsanlar, Liverpool gibi bir kulübü seçmediğim için bana tepki gösteriyorlar. Evet, zor bir karardı. Ama doğru olanı yaptığımı biliyorum.’’ şeklinde konuşuyordu çocukluk rüyası Liverpool’a gitmeme kararı üzerine.

Milwall ve Blackburn Rovers kariyerlerinin ardından West Ham United’daki ilk yılında zaman zaman kaptan olarak sahaya çıkan Lucas Neill, ikinci sezonunda ‘’birinci kaptan’’ oluyordu. Liderlik, önemli bir karakter. En başta da söylediğimiz gibi, Neill, karakteristiğini sahaya yansıtmayı başaran iyi bir profesyonel (Milwall, Blackburn, West Ham, Avustralya Milli Takımı). Tabii, bunu gösteriş şekillerinde farklılıklar olabiliyor. Takım arkadaşlarını sıkı birer dost gibi gören oyuncu modeli, Lucas Neill. Onları maçın her anında koruyan, kendilerine yapılan haksızlıklara reaksiyon gösteren ve yeri geldiğinde sertlikle karşılık veren –ki ‘’Galatasaray’ın yumuşak karnı’’ için, orijinal olacağı kesin.



Lucas Neill’in 14 senelik Ada kariyeri boyunca yaşadığı ayrılıklarda yaşanılan ekonomik anlaşmazlıklar, ana gündem maddesi oldu çoğunlukla. Tartışması sürdü açıkçası. Haklı bulanlar da vardı, tek derdinin para olduğunu söyleyenler de.

West Ham United ve Everton arasındaki geçiş sürecinde, Güney Londra ekibine sponsor olan İzlandalıların yaşadıkları ekonomik kriz önemli rol oynamıştı. West Ham United’dan haftalık 80.000 £ alan Neill, geçtiğimiz sezon sonu teklif edilen 60.000 £’luk ücreti reddetti. Transfer sezonunun sonuna dek istediği ölçüde bir maaş alamayan Avustralyalı, serbest kaldı. Ve Everton’a transfer oldu. Liverpool kentinde çoğunlukla stoper oynadı bu sezon. Son dönemde, John Heitinga’nın partneri olarak görev yaptı –ki Galatasaray’da birincil görevi de bu olacak ilk etapta.

Lucas Neill ve Avustralya Sporu üzerine konuşulurken; atlanmaması gereken bir diğer konu başlığı da, ‘’Australian Institute of Sports’’. Son yıllardaki, ‘’altın’’ jenerasyonlara bakalım. Fransa, Hollanda, Fildişi, Avustralya. Hepsinin altında akademik bir eğitim var.

1976 Montreal Olimpiyatları’nda başarısız olan Avustralya Sporu’nun yeniden kalkınma araçlarından biri, AIS. 1981 yılında kurulan bu enstitü, 29 spor dalında 38 ayrı programın eğitimini veriyor. Lucas Neill de, 1994-95 Sezonu’nda Avustralya Spor Enstitüsü’nden futbol bursu kazanmış ve buradaki eğitiminin ardından İngiltere’de futbol yaşantısına başlamıştı. Craig Moore, Josip Skoko, John Aloisi, Mark Viduka, Brett Emerton, Josip Simunic, Mark Bresciano ve Ivan Ergic, kariyerlerinin ilk bölümündeki eğitimlerini AIS’de almışlardı. (Ayrıca NBA oyuncuları Andrew Bogut ve Nathan Jawai, WNBA’den Lauren Jackson da AIS çıkışlı.)

Lucas Neill, önemli bir transfer. 14 sezonluk bir İngiltere tecrübesi ile geliyor. Harry Kewell ile buluşuyor. Hikâyenin sonu güzel yazılırsa, ‘’Popescu – Hagi’’ ve ‘’Neill – Kewell’’ yakıştırmaları yapılır mı, bilinmez; ama böylesi transferlere ihtiyacı olan bir ülke Türkiye.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Üç: Andrew Bynum, Chris Bosh, Pau Gasol



NBA’de 2010 Yazı, tüm zamanların en hareketli günlerine sahne olacak. Bu bir sır değil.

1984 ve 1996 ile birlikte yakın tarihin sansasyonel üç oyuncu seçim senesinden biri olan 2003 sınıfı oyuncuları, 2009-10 Sezonu sonunda ‘’opt-out’’ hakkına sahip duruma gelecekler. Yani? Sözleşmelerinin son yılındaki oyuncu opsiyonunu kullanarak serbest duruma geçebilecekler. Kim bu isimler? LeBron James, Dwyane Wade, Chris Bosh ve diğerleri. Amare Stoudemire, Dirk Nowitzki, Manu Ginobili, Ray Allen, Tracy McGrady, Carlos Boozer, Steve Nash… İlerlemeyi sürdüren bir liste.

2003 yılının ardından Cleveland Cavaliers’ın gelişimi hakkında gözle görülen bazı emareler var. 2007’de NBA Finalleri’nde boy gösterdi mesela, LeBron’dan önceki son sezonda yalnızca 17 galibiyet alabilen Cavaliers. Yalnızca bu da değil. 2002-03 Sezonu’nda ulusal yayın takvimine girmeyi başaramayan Cavs, ortalama 11.497 seyirciye oynarken; toplam değeri 222 milyon dolar olan bir organizasyondu. LeBron James’in 25. yaşını kutladığı 30 Aralık 2009 gecesi ise, bu rakamlar sırasıyla şu şekilde değişiklik gösterdi: 25, 20.562 ve 476 milyon dolar! James, her anlamda oldukça değerli.

New York Knicks, NBA’deki varlığını yaklaşık iki senedir LeBron James için devam ettiriyor. Sezon sonunda kadrolarına LeBron’un yanı sıra, bir büyük yıldız daha almayı planlıyor diğer yandan. Ve durumdan etkilenmesi muhtemel olan bir veteran. Toronto Raptors’ın yıldızı Chris Bosh da listede yani. Bosh’un transfer olabileceği düşünülen diğer takımlar; Chicago Bulls, Houston Rockets ve Miami Heat. New York Knicks’in hangi formülü uygulamak istediği bilinen bir gerçek aslında. Keza New Jersey Nets’inki de. Dwyane Wade için nabız yoklayacaklardır. Neler olur, bilinmez. Ama son günlerde yaratılan farklı bir dedikodudan bahsetmek mümkün bu noktada.



NY Post yazarı Peter Vescey’in ‘’report’’ etmesi ile başladı her şey. Vescey, pek tekin bir isim değil. Ne var ki; ortaya koyduğu iddia, NBA çevrelerinde tartışılmaya devam ediyor. Los Angeles Lakers’tan Andrew Bynum ve Toronto Raptors’tan Chris Bosh takası.

İki ismin birebir takas olması, imkân dahilinde değil; çünkü Andrew Bynum, BYC (Base Year Compensation) sınırları içerisinde olduğu için, muhtemel bir takasta maaşının yarısıyla hesaplamaya girebilecek. Bynum’ın Lakers’tan aldığı ücret, tam olarak şu şekilde: 12.526.998 milyon dolar. Bosh ise, daha pahalı tabii: 15.779.912 milyon $. Sezon sonunda üzerine koyacaktır bu servetin. Ama şimdilik bu. Aradaki fark, 9 milyon $ civarında gözüküyor. Devreye giren, 5 milyon $'lık kontratıyla Sasha Vujacic. Morrison, Farmar (Lakers) ve Weems, Banks (Raptors), ‘’tamamlayıcı’’ rolündeler.

Birkaç açıdan bakabiliriz elbette. Chris Bosh ve Los Angeles Lakers, fena bir birliktelik sayılmayabilir. Herkes oynamak ister, Kobe Bryant ile birlikte. Phil Jackson’ın yönettiği Los Angeles Lakers takımında. Knicks, Heat ve Bulls gibi seçeneklerden iyi mi, neden olmasın? Tüm ekonomik şartlardan bağımsız, bu şekilde düşünülebilir. Kobe, Artest, Bosh ve Gasol dörtlüsünü aynı anda tek bir forma ile sahada görmek de güzel olur. Toronto Raptors, sezon sonunda Bosh’u tutamayacak. Bynum’dan iyisini alabilirler mi, kolay değil. Vujacic’in ‘’machine’’ işlemeye başlayınca, Raptors için ideal bir isim olabileceğini söylemek ise mümkün. Yalnızca kâğıt üzerinde ama. Hesap-kitap yapmadan.

İşin diğer boyutu, her zaman olduğu gibi, karışık. Chris Bosh, gelse Lakers’a. Ve sezon sonunda sözleşme imzalamadan serbest kalsa, neler olur? Unutulmaz bir hareket olacağı kesin. Takasın olması, ufak bir ihtimal iken; böyle bir olayın gerçekleşmesi, hayalden öte değil şu an için. Ama bir risk sonuç olarak. Lakers, hâlihazırda, 21 milyon doların üzerinde bir ‘’lüks vergisi’’ ödüyor. Muhtemel bir Chris Bosh hamlesi, bir bu kadar daha ekler üzerine. Sezon sonundaki sürpriz bir ayrılık sonrası ise, Bosh’u ‘’sezon sonuna dek kiralık’’ olarak kullanmış olur Lakers. Ve dahası iyi-kötü senelerdir Jackson ile çalışan ve sistemini özümsemeye başlamış genç bir pivottan vazgeçmiş konuma gelir. Bunlar konuşulan ve takas ihtimalini anlamsızlaştıran sonuçlar.



Takas mevsimi yaklaştıkça, her şeye rağmen, konuşulması zevkli başlıklar ama. NY ve LA medyaları, bu gibi haberlerin üzerinden epey iş çıkarıyorlar. Son Bucks maçında olduğu gibi.

‘’Ne dedikodusu? Bu çılgınlık. Aslına bakarsanız, umurumda bile değil. Basketbol oynamayı seviyorum. Bu oyunu nerede olursa olsun, oynamaya devam edeceğim. Bu benim başıma ilk defa gelen bir şey değil. Yani… Alıştım artık.’’ diyordu Andrew Bynum, Los Angeles Lakers’ın Staples Center’da 95-77 kazandığı Milwaukee maçının ardından. İlginç bir ayrıntıdan bahsedebiliriz. 7-14 saha içi isabeti, 17 sayı, 18 ribaund ve 3 asist. Sezonun ilk bölümünden sonra bir türlü istenileni veremeyen Bynum’ın Bucks karşısındaki rakamları bu şekildeydi. Dedikoduların ardından oynanan ilk maç. Motivasyon?

Aslında pek değil. Belki başka anlamları vardır. Kobe Bryant, maç boyu 4-21 ile hücum etmişti. Lamar Odom, 1-4 saha içi isabetiyle 5 sayıda kalmış ve Ron Artest ise, 19 dakika içerisinde rakip potaya yalnızca iki defa bakabildiği maçı 2 sayı ile tamamlamıştı. Lakers’ın kenardan gelen oyuncuları, ilk beştekilere karşı 48-47 üstündü ayrıca. Ama… Daha önemlisi? Pau Gasol, arka arkaya dördüncü maçını kaçırmıştı. Lakers adına, tam zamanında yardıma koşmuştu Bynum. Bosh dedikoduları etkisi var mıydı, bilinmez; ancak Gasol’ün yokluğunda Lakers’ın ön alandaki tek kralı olmuştu Bynum.

Pau Gasol ve Andrew Bynum birlikteliğini rakamlar eşliğinde konuşmakta fayda var. Bilindiği gibi, Pau Gasol, sezona sakat başlamış ve ilk 11 maçı kaçırmıştı. Lakers’ın yeni sezondaki 5. ve 6. maçında Bynum da forma giyemedi. Diğer karşılaşmalara bakalım:
  • vs. LA Clippers, 99-92, 9-15 FG, 26 pts, 13 rebs.
  • vs. Dallas Mavericks, 80-94, 6-13 FG, 14 pts, 10 rebs.
  • vs. Atlanta Hawks, 118-110, 8-14 FG, 21 pts, 3 rebs.
  • at OC Thunder, 101-98, 10-15 FG, 22 pts, 10 rebs.
  • at Houston Rockets, 103-102, 6-14 FG, 17 pts, 17 rebs.
  • vs. Phoenix Suns, 121-102, 13-18 FG, 26 pts, 15 rebs.
  • at Denver Nuggets, 79-105, 8-13 FG, 19 pts, 15 rebs.
  • vs. Houston Rockets, 91-101, 8-12 FG, 21 pts, 11 rebs.
  • vs. Detroit Pistons, 106-93, 7-13 FG, 17 pts, 12 rebs.
Andrew Bynum, Pau Gasol’ün olmadığı ilk 11 maçın dokuzunda oynadı. Maç başına 20,3 sayı ve 11,7 ribaund ortalamaları yakalarken; söz konusu karşılaşmaların sekizinde double-double yapmayı başardı. Los Angeles Lakers ise, bu denli başarılı değildi. Üç maç kaybetti, Lakers.

Pau Gasol, sezonun 12. maçında Chicago Bulls eşleşmesi ile dönüş yaptı. Bynum’ın double-double koşusu sona erdi. 5-12 şut isabeti, 11 sayı ve 8 ribaund ile oynadı, 17 numara. Gasol, fena bir başlangıç yapmadı: 9-15 saha içi isabeti, 24 sayı ve 13 ribaund. Chicago Bulls sonrası, 21 maçta daha beraber oynadı Gasol ve Bynum ikilisi. Lakers, üç maç kaybetti yalnızca. Basit bir matematik: 18-3 > 6-3. Tabii, 18-3 sürecindeki Kobe’nin payı çok büyüktü bu tabloda; ama kafa karıştıran da bir gerçek vardı diğer yandan. Gasol, takımının 131-96 kazandığı Dallas maçının 8. dakikasında sakatlandı. Sonrası mı?



Andrew Bynum, 8-8 saha içi isabeti ile hücum ettiği maçı 19 sayı ve 5 ribaund ile tamamladı. Çok mu iyi, göreceli. Zira; kendisini 4 sayı-2 ribaund, 8 sayı-3 ribaund ve 10 dakika-4 sayı-2 ribaund-6 faul gibi göz kamaştırıcı performansları da vardı yakın zamanda. Devam edelim mi, Bynum’ın Pau olmaksızın yakaladığı rakamları incelemeye?
  • vs. Houston Rockets, 88-79, 10-16 FG, 24 pts, 8 rebs.
  • at LA Clippers, 91-102, 7-16 FG, 15 pts, 14 rebs.
  • at Portland Trail Blazers, 98-107, 6-13 FG, 13 pts, 12 rebs.
  • vs. Milwaukee Bucks, 95-77, 7-14 FG, 17 pts, 18 rebs.
Rakamlar, kafa karıştırıcı hakikaten. (Şöyle söyleyelim: Bynum’ın Bucks maçındaki ribaund sayısı, Kobe’nin yaptığı skordan fazlaydı.) Pau’nun yokluğunda double-double seviyesinde geziniyor, Bynum. Son dört maç bunun göstergesi. Ama Lakers’ın derecesi: 2-2! Buradan itibaren daha fazla toparlayıp, genel bakmaya çalışmak lazım.
  • Bynum’ın varlığındaki Pau’suz 13 maçta, Lakers’ın derecesi: 8-5! Bynum’ın varlığındaki Pau’lu 22 maçta, Lakers’ın derecesi: 19-3!
  • Pau'suz 13 maçta Bynum, maç başına 19.3 sayı ve 12.1 ribaund ortalamaları ile oynarken; 11 defa double-double yaptı. Pau'lu 22 maçta Bynum, maç başına 12.8 sayı ve 6.3 ribaunt ortalamaları ile oynarken; hiç double-double yapamadı.
  • Pau’suz 13 maçta Bynum, toplam 252 sayı ve 158 ribaund ile oynarken; Pau’lu 22 maçta toplam 282 sayı ve 138 ribaund seviyesinde kaldı.
Pau Gasol’ün sakatlığı nedeniyle yalnızca 8 dakika oynayabildiği Dallas Mavericks maçını, ‘’Pau’suz’’ kabul ettiğimizde; resim, iyiden iyiye değişiyor. 14 maç: 271 sayı ve 163 ribaund. 21 maç: 263 sayı ve 133 ribaund. Enteresan. Başa dönelim. Bynum’ın Bucks karşısındaki performansının nedeni, Chris Bosh muydu; Pau Gasol mü? Yoksa sebep aramamıza gerek yok mu?

Gasol, yüksek ihtimalle, devam eden fikstürdeki San Antonio Spurs, Dallas Mavericks ve LA Clippers maçlarında da oynamayacak. Bynum’ın reaksiyonu nasıl olacak, bakalım.

12 Ocak 2010 Salı

''Kendini Zidane Sanan Koca Kafalı Şey''



Avustralyalı yıldız Harry Kewell’ın kirli çamaşırları sonunda ortaya çıktı.

İngiltere’de yayımlanan FourFourTwo dergisine konuşan ve bir zamanlar Leeds United’da Kewell’ın antrenörlüğünü yapan David O’Leary, Galatasaray’ın yıldız oyuncusu hakkında Türkiye’de de geniş yankı bulan açıklamalar yaptı. Ama önce Türk Medyası’ndaki yansımalardan başlamak lazım:

Habertürk, 11.01.2010, Başlık: ‘’Hocasına Kafa Atan Cimbomlu Kim?’’
Harry Kewell'ın Leeds United'ta hocalığını yapan İrlandalı David O'Leary, Kewell'ın kendisine kafa attığını açıkladı. Avustralya'nın 4-4-2 dergisine konuşan Kewell, Leeds'te çalışırken ünlü futbolcunun kendisine 'Zidane' gibi kafa attığını açıkladı. Önce Kewell'ın satılması için Başkan Ridsdale'e rapor verdiğini daha sonra ise fikrini değiştirdiğini söyledi. Kewell'ın büyük bir yıldız olduğunu belirten O'Leary, ünlü yıldız için 'Koca Kafa' ve 'Soğuk Balık' yakıştırmaları da yaptı.

Fanatik Gazetesi, 12.01.2010, Başlık: ‘’Kewell, Kendisini Zidane Sanıyordu!’’
Bir dönem Leeds United’ın başında müthiş bir jenerasyon yakalayan ve önemli başarılar elde eden İrlandalı teknik direktör David O’Leary, o dönemki öğrencisi Harry Kewell hakkında çok ilginç açıklamalar yaptı. İngiltere’de yayınlanan Four Four Two Dergisi’nde taraftarların sorularını yanıtlayan O’Leary, “Kewell ilk patladığı dönemde muhteşem görünüyordu, ama bunu kaldıramadı. Sonunda onunla ilgili tüm fikirlerim değişti ve yönetici Ridsdale’a, onu satarak kendisinden faydalanmamız gerektiğini söyledim. Sanırım kendisini Zidane sanıyordu, ama değildi. Ayrıca soğuk ve umarsız bir oyuncuydu” dedi.



Habertürk, olayın arkasındaki sır perdesini ‘’Hocasına Kafa Atan Cimbomlu Kim?’’ başlığı ile vererek gerilimi ve heyecanı arttırıyor. Gelişimi farklı tabii.

2006 FIFA Dünya Kupası Finali’nde İtalya Milli Takımı’nda Marco Materazzi’ye attığı kafa nedeni ile profesyonel futbol kariyerinin son maçında kırmızı kart gören Zinedine Zidane, oldukça marjinal bir vuruş stili tercih etmişti. Herkes gibi ‘’kafa kafaya’’ tokuşturmak yerine, Materazzi’nin göğsünü hedef alan Zidane’ın bu hareketi, orijinal bulunmuştu o günlerde (-ki yukarıda bulunan fotoğrafta O'Leary, Kewell'ın kendisine ne yaptığını gösteriyor herkese).

Ama… Habertürk’ün müthiş haberciliği, Fransız efsanenin söz konusu fikri kafasında nasıl yerleştirdiğini David O’Leary’nin FourFourTwo’ya verdiği röportajın satır aralarından buldu işte! O’Leary, Kewell’ın ‘’Yeni Zidane’’ olduğunu düşünüyordu. Ve Zidane da, bu yüzden Leeds’in antrenmanlarını sürekli takip ediyordu. Yine olağan bir günde Zidane, Kewell’ın O’Leary’e kafa attığını görecekti. Tam göğsüne! David O’Leary, Avustralyalının arkasında ‘’Koca Kafa!’’ diye bağıradursun, Zidane bu hareketi beynine kazmıştı bile. Materazzi’nin tüm bunlardan haberi bile yoktu. (Haberin başındaki ifadeye bakılırsa, konuşan da Kewell'ın ta kendisi.)

Fanatik, daha ılımlı. Habertürk’ün sitesinde çıkan bu haber sonrasında, David O’Leary ile yeniden iletişime geçmiş olmalılar. Zidane, Materazzi, O’Leary ve Kewell dörtgeninde kaybolan Fanatik, gerçekleri bugün Türk futbolseverlerle paylaştı. Muhtemelen Habertürk’ün haberinde bazı yanlışlıklar vardı. Önce, dünyada çok az konuşulan İngilizce’yi bilen insanlardan yardım istediler herhalde. Ardından metni tekrar okudular. Belki, O’Leary üzerinden teyit ettiler. Ve en sonunda başlığı oluşturdular: ‘’Kewell, kendini Zidane sanıyordu!’’



Bir de İngiltere’deki versiyonuna bakalım, yardım isteyelim. Ne demek istemiş ki acaba O’Leary? Daha fazla yorum yapmadan, ‘’yorumsuz’’ olmasını dilerdik aslında ama…:

Herald Sun, 10.01.2010, Başlık: ‘’David O'Leary savages ‘big head’ Harry Kewell’’

Socceroos star Harry Kewell has been labelled a "big head" and "cold fish" in a stunning attack from his former Leeds United manager, David O'Leary. O'Leary, speaking to Britain's Four Four Two magazine, said the Australia man "thought he was (Zinedine) Zidane" and had underachieved since showing great promise as a teenager with Leeds.

"Kewell looked exceptional when he burst on to the scene, but he's not lived up to it," he said. "I changed my mind about him and I told (Peter) Ridsdale (the chairman) to capitalise on him." Kewell played with Leeds from 1995 until 2003 when he was sold to English giants Liverpool. He scored 46 goals in 182 appearances for the Whites but didn't win over O'Leary. "He was also a very cold fish," the ex-boss said.

(Son not: ‘’Big Head’’: Kendini beğenmiş, kendini bir şey sanan kişi…)

11 Ocak 2010 Pazartesi

NBA Tarihi: Ben Gordon ve 10 Milyon Sayı



Detroit Pistons, mazisini aramaya devam ediyor. Çok uzak sayılmaz aslında. Ama şimdilik görünen o ki; yeniden oralara ulaşabilmek pek kolay olmayacak.

Cumartesi gecesi, The Palace of Auburn Hills’de, Philadelphia 76ers’a 104-94 yenilen Detroit Pistons adına mağlubiyet serisi, 12 maça çıktı. Son olarak, 1993-94 Sezonu’nda arka arkaya 14 maç kaybeden Pistons (20 Aralık 1993-18 Ocak 1994), o sezonun son 13 maçında da mağlup olmaktan kurtulamamıştı. Araştırmaya devam ettikçe, ilginç ayrıntılar bulmak mümkün tabii. 20 Aralık 1993 günü başlayan serinin ilk maçı Philadelphia 76ers’a karşıydı: 92-121. Sezonun final bölümündeki serinin son maçında da rakip farklı değildi: 102-110.

Evet. Cumartesi gecesi de Sixers’a kaybetti, Pistons. Detroit – Philadelphia eşleşmesini diğer karşılaşmalardan ayrı kılan ise, tüm bu küçük ayrıntılardan öte bir anekdot oldu.

The Palace of Auburn Hills’in ev sahipleri, muhtemelen 2000’li yılların başındaki o heyecan verici Pistons takımını anarken; sezon başında takıma katılan Ben Gordon, ilk yarının bitimine 3:51 kala, faul çizgisinden gönderdiği jumpshot ile farkı 15’e indiren basketi buldu. O an için anlam ifade ediyor muydu, bilinmez; ama Gordon, adını NBA Tarihi’ne geçiren hareketini çoktan tamamlamıştı. 1 Kasım 1946 günü, Maple Leafs Garden’da New York Knickbockers’dan Ossie Schectman’ın sayısı ile açılan hesap 10.000.000’a kadar gelmiş oluyordu, Ben Gordon’ın iki sayılık basketi sonrası.

NBA, 1983 yılında 4.000.000 sayı barajının devrildiği Philadelphia – Houston maçına dek bu konudaki kilometre taşlarını not etmemişti. Ama bazı emareler var tabii.

• 1.000.000: 22 Aralık 1962 günü; Detroit – Chicago, New York – Boston veya Syracuse – San Francisco maçlarında geldiği tahmin ediliyor.

• 2.000.000: 9 Ocak 1972 günü. İhtimaller arasında Baltimore – Phoenix ve Buffalo – Detroit eşleşmeleri bulunuyor.

• 3.000.000: 17 Şubat 1978 günü. Hesaplar biraz daha karışık. Indiana – Washington, Buffalo – Kansas City, Detroit – New York, New Jersey – Cleveland veya Philadelphia – San Antonio maçı.



Play-by-play, tüm sıkıntıları çözecekti ilerleyen yıllarda. 18 Şubat 1983 günü, Houston Rockets karşısında kendi kaçırdığı şutun ribaundunu alan Philadelphia 76ers'ın süper yıldızı Moses Malone, ilk çeyreğin hemen sonunda ‘’tip-shot’’ ile NBA Tarihi’nin 4 milyonuncu sayısını yapıyordu.

• 5.000.000: 25 Ocak 1988 günü. Utah Jazz’den Rickey Green, Cleveland Cavaliers karşılaşmasının üçüncü çeyreğini kapatan üç sayılık atışı kullanıyordu.

• 6.000.000: 23 Mart 1992 günü. Atlanta Hawks’tan Stacey Augmon, Golden State Warriors’a karşı ikinci çeyreğin ilk bölümünde turnikesini sonlandırırken NBA’in yeni bir sayı barajının geride bırakmasını sağlıyordu.

• 7.000.000: 1 Aralık 1996 günü. Hersey Hawkins, bir zamanlar var olan Seattle Supersonics formasıyla Utah Jazz’e attığı iki sayılık basket sonrası, barajı daha da ileri taşıyordu.

• 8.000.000: 15 Nisan 2001 günü. New Jersey Nets’ten Eddie Gill, Boston Celtics maçında dördüncü çeyreğin bitimine 10:37 kala attığı basketle istatistikçilerin 8.000.000’dan devam etmelerine neden oluyordu. Bir de; o zamanlardaki Celtics ve Nets takımlarının algısı, şu andakinden oldukça farklıydı.

• 9.000.000: 28 Aralık 2005 günü. Portland Trail Blazers oyuncusu Juan Dixon, ikinci çeyreğin sonuna 7:17 kala Philadelphia 76ers potasına iki sayı gönderiyordu. Yine Philadelphia. Çok gerekli bir ayrıntı olmasa da.

Nihayet. 9 Ocak 2010, Detroit Pistons’tan Ben Gordon. 10.000.000 sayıyı devirmiş bir organizasyon artık, NBA. Son yıllardaki devinime bakılırsa; 11.000.000 sayı barajı için, 4,5 yıl daha bekleyeceğiz –ki bu da 2014-15 NBA Sezonu’nun hemen başına denk gelebilir. Bir ihtimal de, 2014 NBA Playoffları’na. Belki 2014 Finalleri’ne. O gün, dönüp bakarız buraya. Kim bilir.

3 Ocak 2010 Pazar

Leeds United: Yıllar Sonra Yeniden Oyunda



FA Cup’ta günün mücadelesi, Manchester United ve Leeds United arasında gerçekleşti.

Doksan dakika boyunca sıra dışı bir çarpışmaya sahne olan maçta Leeds United, deplasmanda Manchester United’ı Jermaine Beckford’un 19. dakikada attığı golle 1-0 yenerek 2010 yılındaki ilk büyük futbol öyküsünün ana kahramanı olmayı başardı.

21. yüzyılın ilk 10 senelik bölümünü henüz geride bıraktığımız şu günlerde Leeds United’ın Old Trafford’daki epik çarpışması, izleyenlere futbolun 1980 ve 1990’lardaki o sertliğini hatırlatmış olmalı. Fair-Play, herkesin peşinden gittiği ve aslında arzu ettiği bir motto. Ama -özellikle bahsedilen yıllardaki masumiyeti özleyenler için- Leeds United’ın gösterdiği reaksiyon da uzun süre akıllarda kalacaktır. Adeta bir savaş verdi, Yorkshire temsilcisi. Ve sonunda zafere giden yolu buldu.

2000’li yılların hemen başında Avrupa’nın en kuvvetli takımlarından biriydi, Leeds United. Müthiş bir jenerasyon yakalanmıştı. Ancak yaşanılan derin malî kriz, kulübün günden güne erimesine neden olacaktı. 2003-04 Sezonu’nda 19. basamağında kaldığı Premier League’den düştü, Leeds. İki sezon sonra, ait olduğu yere geri dönmeye çok yaklaşsa da Playofflar’da başarılı olamadı. 2006-07 Sezonu’nda, yolu League One’dan geçti. Ekonomik sorunlar nedeniyle -15 puanda başladığı sezonu 5. basamakta tamamlayan Leeds, Playoff Finali’nde Doncaster’e 1-0 yenildi. 2008-09 Sezonu’nda, benzer senaryo ile, Milwall oldu Leeds’in karşısına çıkan. Şimdilerde ise, işler hiç de fena gitmiyor.



Şehir Rekabeti I: Yorkshire vs. Lancashire

Ama… Sanki ‘’epik’’ mücadeleden biraz daha fazlası vardı Old Trafford’da. Leeds United ve Manchester United arasındaki müthiş çekişmeydi belki de bunun nedeni.

Şehir rekabeti. İngiltere’nin kuzeyinde birbirlerine komşu olan Yorkshire ve Lancashire eyaletlerini temsil ediyordu, iki kulüp. Bu anlamda; iki futbol takımının mücadelesinden öte bir mana taşıyorlar aslında. 15. yüzyıldaki ‘’War of the Roses’’ (Güller Savaşı), Yorkshire ile Lancashire eyaletlerinin birbirlerine karşı besledikleri düşmanlık duygularını başlatan en önemli gelişme.

İngiltere’de yıllarca yaşanan iç savaşın en kanlı ayağı belki de. Belli aralıklarla yaklaşık 30 yıl süren (1455-1485) çarpışmanın ‘’Güller Savaşı’’ olarak adlandırılmasının nedeni ise, Yorkshire (Beyaz Gül) ve Lanchashire (Kırmızı Gül) eyaletlerinin bayraklarındaki simgeler. Henry Tudor’un zaferi ile neticelenen savaşın futbol sahasına yansıması ne oldu, bilinmez; ancak bir gerçek var. Leeds United’ın yıllardır taşıdığı birinci formanın beyaz renkte olması, Yorkshire’ın beyaz gülünü temsil etmesi ile ilgili. Keza Manchester United. Kırmızı Şeytanlar da, Lancashire eyaletinin kırmızı gülüne ithafen belirliyorlar iç sahadaki forma tercihlerini.



Şehir Rekabeti II: Sanayi Devrimi Sonrası Yorkshire

Rekabetin bir ayağı da ‘’Sanayi Devrimi’’ aslında. Tıpkı, Manchester ve Liverpool şehirleri arasında yaşananlarda olduğu gibi. 18. ve 19. yüzyılda gerçekleşen gelişmelerin ardından Leeds, ekonomik anlamda büyüyerek Manchester’ın önüne geçmişti. 20. yüzyılın hemen başında ise, Lancashire ve Yorkshire eyaletlerinin iki temsilcisi arasındaki mücadele, yeşil sahalara taşınca; rekabet kaçınılmaz oluyordu. Rekabet, 15 Ocak 1906 günü, Leeds City’nin Manchester United’ı 3-0 yenmesi ile başladı. 1960 ve 1970’ler ise, iki kulübün başarıları ile geçerken; İngiltere’deki holiganizm akımının etkileri, Red Army (Manchester) ve Service Crew (Leeds) özelinde yaşanıyordu.

İşin içine taraftarlar arasındaki kavgaların da girmesi, Manchester United ve Leeds United arasındaki rekabeti daha farklı bir boyuta taşımıştı. Ama İngiltere’nin holiganizm üzerine yaptığı çalışmalar ve alınan önlemlerden sonra bu gibi sorunlar, minimize edilecekti. 2000’lerin başında iki kulüp taraftarlarının birbirlerine destek olduklarını söylemek bile mümkün. En azından araları eskisi kadar kötü değil. 3 Ocak 2010’a kadar böyleydi. Tabii; bu durumda Leeds United’ın uzun süredir alt liglerde yer alması, en büyük etken. En son 2002-03 Sezonu’nda Harry Kewell'ın kafa vuruşunda bulduğu golle 1-0 mağlup edebilmişti Manchester United’ı, Leeds United. 14 Eylül 2002 günü! Old Trafford'daki son galibiyet ise, 1981 yılında.



14.09.2002: Leeds United v Manchester United, 1-0

Paul Robinson – Danny Mills, Jonathan Woodgate, Dominic Matteo, Ian Harte – Lee Bowyer, Olivier Dacourt, Nick Barmby, Harry Kewell – Mark Viduka, Alan Smith.

Oyuncuların Leeds United öncesi ve sonrasındaki kariyerlerini tek tek anlatmaya gerek var mı, bilinmez; ama o dönem, son derece heyecan verici bir futbol oynanıyordu Yorkshire’da. Dahası, kulübün altyapıdan çıkardığı önemli yıldız adayları da bir şekilde kadroya girmeye başlıyordu. James Milner gibi, Aaron Lennon gibi. 2000 yılının Ocak ayında Premier League’de birinci sıraya kadar yükselmişti, Leeds United. 2010 yılının Ocak ayında ise, lider olabildiği yer League One. Ancak, yeniden heyecan verici işte. Old Trafford’daki destansı mücadele, kısa süre içerisinde ait olduğu yere döneceğinin müjdesini vermiş olmalı. Hem kendilerini desteklemeye gelen 9.000 Leeds taraftarına, hem de maçı takip eden milyonlarca futbolsevere.

03.01.2010: Manchester United v Leeds United, 0-1

Casper Ankergren – Jason Crowe, Patrick Kisnorbo, Richard Naylor, Michael Doyle – Neil Kilkenny, Jonny Howson, Bradley Johnson, Andy Hughes – Luciano Becchio, Jermaine Beckford.

3 Ocak 2010 günü, 28 yıl sonra Old Trafford’da kazanmayı başaran Leeds United’ın ilk 11’i. Müthiş bir iş çıkardılar hakikaten. Doksan dakikalık süre içerisinde Manchester United’ın her atağına karşılık verdiler. İlk yarıda ise, sahanın tek hâkimi konumundalardı. 19. dakikada Jermaine Beckford’un attığı gol, tam anlamı ile, oyun takibinin sonucu. Orta sahada Jonny Howson’ın topu kaptığı andan itibaren izlenmesi gereken bir gol. Beckford, takım arkadaşını enfes bir pasa zorluyor adeta. Oyunun devamında nelerin olabileceğini hesaplayıp orta sahada koşusuna başlıyor. Ve kontrolüne aldığı topu, açı daralmasına rağmen, ceza saha içinde Wes Brown ve Tomasz Kuszczak ikilisinin arasından Manchester United ağlarına gönderiyor. Harika bir gol.



Jermaine Beckfrod: ''League One'' Golcüsünden Fazlası

Beckford, Old Trafford’daki gösterisi ile League One’dan fazlasını hak ettiğini gösterdi. Newcastle United’ın transfer teklifinde bulunduğu haberleri var. Ama daha da fazlası olmalı.

78. dakikada direğin hemen yanından dışarı giden şutu, ağlarla buluşmuş olsaydı eğer; 2009-10 Sezonu’nda ikinci yarısında kendisini Premier League’de izleme ihtimalimiz kuvvetlenebilirdi mutlaka. Aslında… Leeds United’ı her hafta evlerimizde konuk edebilsek, hiç fena olmaz. Arjantinli 10 numara Luciano Becchio –ki bir dönem Barcelona B Takımı’nda mücadele eden oyuncunun büyük kulüplerin transfer listesinde olduğu konuşuluyor- orta sahada tam bir İngiliz gibi mücadele eden Jonny Hawson, savunmanın lideri Avustralyalı Patrick Kisnorbo ve diğerleri. Leeds United, 90 dakika koştu. İnanılmaz bir direnç gösterdi. Ve yağmurlu İstanbul gününde içimizi ısıtmayı başardı.

Yıllar sonra FA Cup’ta 4. Tur’a çıkan Leeds United’ın önünde dev bir engel daha var artık.

Tottenham Hotspur ile karşılaşmak için 23 veya 24 Ocak’ta White Hart Lane’in yolunu tutacak, Leeds United. Tarihe tanıklık edelim. Efsanevi bir son daha bizi bekliyor olsun.