28 Şubat 2010 Pazar

İtalyan İşi: Galatasaray v A. Madrid, 1-2



Galatasaray, Estadio Vicente Calderon’da 1-1 berabere kaldığı Atletico Madrid’e kendi sahasında 2-1 mağlup olarak UEFA Avrupa Ligi’ne veda etti.

Galatasaray ve Atletico Madrid, UEFA Avrupa Ligi’nde son 32’ye kalan takımlar arasındaki en özel eşleşmelerden birinde taraf olmuşlardı. İki ekibin oyun karakterleri, her iki maçın da ‘’iyi futbol’’ vaat ettiğini gösteriyordu. Hem de henüz ilk günden itibaren. Milan Baros, Harry Kewell, Kader Keita, Elano Blumer, Arda Turan, daha sonra Gio dos Santos, Caner Erkin, hatta Emre Çolak. Galatasaray tarafındaki heyecan verici isimlerdi. Atletico da fena sayılmazdı. Sergio Agüero, Diego Forlan, Simao Sabrosa, Jose Antonio Reyes ve daha fazlası.

Galatasaraylı olmak ya da Galatasaray’ın karşısında yer almak bir kenarda dursun. Galatasaray ve Atletico arasındaki ilk karşılaşmayı bir futbolsever tutkusuyla da beklemek gerekirdi. Ama 18 Şubat 2010 gecesi, iki takımın İspanya’daki mücadelesi beklentilerin altında oldu. Galatasaray Teknik Direktörü Frank Rijkaard ile Atletico Madrid Teknik Direktörü Quique Sanchez Flores, öncelikli olarak takımları için avantajlı skoru almaya çalışmışlardı. Belki de bu yüzden, daha çok karşılıklı hamlelerle geçen bir maç izlemiştik İspanya’da. Her şeye rağmen 1-1’lik beraberlik, Galatasaray için avantaj kabul edilebilirdi.

Neyse ki… Atletico Madrid de, Galatasaray da, ‘’dürüst’’ takımlardı. Nasıl yani? Önceden tahmin edilebiliyorlardı. Atletico’nun bulacağı golün geliş şekli öngörülebilirdi. Galatasaray’ın atacağı da. Öyle oldu. Atletico Madrid, Galatasaray maçı öncesinde Barcelona’yı konuk etmişti evinde. Frank Rijkaard’ın eski takımı, La Liga’da namağlup lider olarak geliyordu Vicente Calderon’a. Eksikti. Ama bu bir bahane olamazdı. Atletico Madrid, 2-1 kazandı. Ve o gece, Galatasaray’a oynadığı futbol hakkında bazı ipuçları verdi. Geçiş hücumlarındaki başarısı gözlerden kaçmıyordu Atletico’nun. Hiç kuşku yok ki; Galatasaray’ın sezon başından beri yaşadığı en büyük sorun da buydu.

# 17.01.2010 Atletico Madrid – Sporting Gijon (Atletico’nun birinci golü)

# 17.01.2010 Atletico Madrid – Sporting Gijon (Atletico’nun ikinci golü)

# 14.02.2010 Atletico Madrid – Barcelona (Atletico’nun birinci golü)



Gollerin hepsinde ortak bir nokta var. Özellikle de Barcelona maçında atılan golü iyi incelemek gerekiyor. Klasik Barcelona hücumu. Messi sağ kanatta topla buluşuyor. Xavi’ye veriyor pasını. Xavi’nin yön değiştirme düşüncesi, Reyes’in ayaklarında son buluyor. Hemen ardından, Reyes hareketleniyor. Iniesta’yı geçtikten sonra Puyol ve Milito’nun arasına öldürücü pası atıyor. Dikkat edilmesi gereken noktalardan biri, Reyes’in topu aldığında, 10 oyuncudan 7’sinin ekranda olması. Barça maçına özgü bir tercih belki.

Akıllara hemen Galatasaray’ın Atletico maçı öncesi karşılaştığı son rakip olan Antalyaspor geliyor tabii. Deplasmanda 2-1 kaybedilen maçın rövanşında 2-1’lik üstünlüğü sağlayan Galatasaray, üçüncü golü ararken; savunmadan Emre Güngör, topu yarı sahaya geçirmek istiyor. Rakip yarı sahada topla buluşan Emre Çolak ise, yaptığı hatanın ardından kontrolü rakipe kaptırıyor. Sonrası, savunma arkasına tek pas. Çizgi hâlindeki Galatasaray savunması, Necati Ateş’i arkasına kaçırıyor. Necati de kaleciyi geçip golü atıyor. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün; çünkü bunu aşamadı henüz Galatasaray.

Galatasaray, ‘’iki yüzlü’’ bir takım olamadı. Ama şansı vardı. Zira Atletico Madrid de öyle bir takım değildi. Ve daha da fazlasından konuşmak mümkündü.

# 24.01.2010 Getafe – Atletico Madrid (Getafe’nin golü)

# 31.01.2010 Atletico Madrid – Malaga (Malaga’nın birinci golü)

Galatasaray’ın zayıf noktası, Atletico Madrid’in güçlü yanıydı. Bu kesin. Diğer yandan; benzer bir durumu Atletico Madrid, Galatasaray özelinde yaşıyordu. Frank Rijkaard’ın takımı, sezon boyunca sağ ve sol kanat kombinasyonlarından çok sayıda önemli gol pozisyonu bulmuştu. Görünen o ki, Atletico da buna izin verecek potansiyelde bir takımdı. Galatasaray’ın TSL’nin 17. haftasındaki Gençlerbirliği maçında attığı golü hatırlayalım. Elano’nun ara pası, Keita’nın tek paslık hamlesi, Kewell’ın boş kaleye dokunuşu. Sonra da Getafe’nin Atletico’ya attığı golü izleyelim.

Ve en sonunda Estadio Vicente Calderon’daki Atletico Madrid – Galatasaray maçı:

# 18.02.2010 Atletico Madrid – Galatasaray (İki takımın golleri)



İlk maçtaki skorun ardından Ali Sami Yen Stadı’ndaki karşılaşma, yine karşılıklı stratejilerin konuştuğu bir 90 dakika şeklinde geçebilirdi. Galatasaray, kalesinde gol görmemesi hâlinde; bir üst tura yükselme hakkını elde edecekti. Bu yüzden, maç öncesindeki kişisel beklentim, Galatasaray’ın hamle yapmak için Atletico’yu bekleyeceği yönündeydi: ‘’Beş dakikalık herhangi bir sekans içerisinde karşılıklı iki gol!’’ Galatasaray’da takım savunması anlamında gözle görülür yenilikler olmasına rağmen.

Lucas Neill, önemli bir faktör tabii. Ama sezonun ikinci yarısı ile birlikte Galatasaray’ın fark yaratan oyuncusu, Elano Blumer. Takım savunma pozisyonunda iken, aldığı konumla Galatasaray’a apayrı bir karakter katıyor. Perşembe akşamı, Atletico’nun hücum yapacağı dakikalarda aklının bir köşesinde bulundurması gereken yegâne isimdi Elano. Maçın ilk yarısının son bölümünde Luis Perea’nın acımasız hareketi, Brezilyalı oyuncuyu yaklaşık üç hafta sahalardan uzak tutacak. Elano, karşılaşmanın ikinci yarısında kendisini denedi. Sahaya çıktı, olmadı.

# Elano Blumer - Ayhan Akman: Mevkii Çeşitlendirmesi ve Oyun Karakteri

50. dakikada yerini Ayhan Akman’a bıraktı, Elano.
Galatasaray, hemen her bölgede birbirlerini yedekleyebilecek kaliteli oyunculara sahip.

Milan Baros, Harry Kewell, Arda Turan ve Kader Keita bir tarafta. Jô Alves, Caner Erkin, Emre Çolak ve Gio dos Santos diğer yanda. Söz konusu sekiz oyuncunun oyun karakterleri ya da futbol yetenekleri arasında büyük farklar bulunmuyor. Elano Blumer ve Ayhan Akman ikilisini kıyasladığımızda ise, görüntü tamamen değişiyor. Bu yüzden, en azından yakın zamanda herkes tarafından kabul edilebileceği gibi, ‘’Elano’dan Önce’’ ve ‘’Elano’dan Sonra’’ şeklinde tanımlamak gerekiyor Galatasaray’ın futbolunu.

Galatasaray, ilk 50 dakikalık bölüm içerisinde sahasını 4-1-4-1 şeklinde korudu. Uğur Uçar, Lucas Neill, Servet Çetin ve Hakan Balta dörtlüsünün önünde Mehmet Topal yer alıyordu. Topal’ın önünde ise, bir dörtlü daha vardı. İki kanadında Kader Keita ve Caner Erkin, merkezinde Elano Blumer ve Mustafa Sarp olan. En uçta ise, Arda Turan. İdeal bir düzendi bu Galatasaray için. Maçın ilk yarısında etki yaratma nedeniydi ayrıca. Elano, takım savunma pozisyonundayken topun hemen arkasındaki Galatasaraylı iken; yerini Ayhan Akman’a bırakmak zorunda kaldı. Bunla birlikte takımın oyun karakteri de değişti.

Elano sonrası Ayhan ile Galatasaray, Atletico Madrid’e ‘’tek yüzlü’’ olma fırsatını verdi. Oysa -tam da tahmin edildiği gibi- karşılıklı iki gol gelmişti. Galatasaray, oldukça kısa bir süre içerisinde yediği golün altından kalkmayı başarmıştı. Ama yeni düzende altı savunmacı ile dizilmeye başlıyordu Galatasaray. Uğur Uçar, Lucas Neill, Servet Çetin, Hakan Balta, Caner Erkin beşlisi ve önlerinde Mehmet Topal. İki takımın zayıf noktası, oyunun iki tarafında aynı oranla var olamamaktı. Galatasaray, rakibinin bu dezavantajını ortadan kaldırıyordu. Yine de Caner Erkin’in kişisel gayreti turu getirebilirdi.

# İtalyan İşi 2010

Atletico’nun sakar oyuncularından Luis Perea, Caner’in baskısına dayanamayarak birkaç saniye içerisinde takımının kalesinde olacak topu eliyle kesti. Ancak karşılaşmanın İtalyan hakemi, yardımcıları ve ilave hakemler pozisyonu görmek istemedi.

Karşılaşmanın 70. dakikasından sonra Galatasaray lehine yalnızca bir defa serbest vuruş kararı veren hakem, penaltı pozisyonunun ardından Caner’i iki dakika içerisinde gösterdiği iki kartı takiben oyun dışına gönderdi. Sonrasında Atletico’nun ‘’tek yüzü’’ çıktı ortaya. Galatasaraylı oyuncular, karşılaşmayı uzatmalara ve belki de seri penaltı vuruşlarına gönderme niyetindelerdi. Ya da yalnızca kriz yönetimi için geçmesini bekliyorlardı kalan dakikaları.

Topa sahip olmak, önemliydi. Savunmadan top çevirme planını uygulayan Galatasaray’da Uğur Uçar, bir pozisyonda kaleci Leo Franco’ya döndü. Franco da uygun pozisyonda olmadığı için taca gönderdi. Galatasaray, iyice geriye yaslanmıştı. Ve bu kesin bir hataydı. Sezon içerisinde tekrarlanan. Ders alınmamıştı belli ki. Atletico Madrid, kendi yarı sahasından kullandı taç atışını. Ardından 10 pas yaptılar arka arkaya. Jose Antonio Reyes, sağ kanattan aldığı topu Galatasaray ceza sahası önüne kadar getirmeyi başardı. Barcelona maçındaki gibi. Tek pas, Forlan’ın gol vuruşu.

10 kişi kalan Galatasaray, gol anında takım olarak (8-9 oyuncu) ceza sahası içerisindeydi.

Artık yalnızca Turkcell Süper Lig var. Atletico Madrid maçında sakatlanan Elano Blumer uzun bir süre yok. Yerine Arda Turan oynayacaktır. Jô Alves en önde. Milan Baros ve Harry Kewell’ın olmadığı düzende Kader Keita ile Gio dos Santos’un şimdilik ileride yer alacağını söylemek mümkün. Diğer ihtimal, Emre Çolak’ın rotasyona girmesi. Önümüzdeki hafta ile birlikte Baros – Kewell ikilisinin hesaplara dâhil olması, resmi değiştirecektir. O zaman daha net konuşulur tabii.

(Galatasaray, bu kadrosu ile daha iyisini yapabilirdi. Yapmalıydı belki de. Ama artık yeni hedef, önümüzdeki sezon. Takım puanı konusunda da bir sıçrama yapıldı. İnceleyeceğiz.)

22 Şubat 2010 Pazartesi

İkame Strateji: Beşiktaş v Galatasaray, 1-1



Turkcell Süper Lig’de son altı haftadan 16 puan çıkarmayı başaran Galatasaray, İnönü Stadı’nda Arda Turan’ın golü ile öne geçtiği maçta Beşiktaş’la 1-1 berabere kaldı.

Dolmabahçe’deki mücadeleye geçmeden evvel, Galatasaray adına sezonun en kritik dönemeci olan son altı haftadaki maçları bir hatırlamakta fayda var. Ve belki de daha öncesini. 2009-10 sezonuna harika başlamıştı Galatasaray. TSL’de arka arkaya altı maçta altı galibiyet ve 18 puan almıştı. Ardından Eskişehirspor beraberliği, Ankaragücü mağlubiyeti, Trabzonspor galibiyeti ve Fenerbahçe yenilgisi yaşandı. Kadıköy’deki 3-1’lik maç sonrasında Sivasspor ve Diyarbakırspor’dan alınan 6 puan, durumu yeniden toparlayabilirdi. Ama öyle olmadı. Yeni bir süreçle karşılaşıyordu, Galatasaray.

Ali Sami Yen Stadı’nda liderlik için çıktığı Manisaspor maçındaki 1-1'lik beraberlik ve Bursaspor deplasmanındaki 1-0’lık yenilgi, Galatasaray’ın ritmini kaybetmesine neden olmuştu. Neyse ki; rakipler de kaybediyordu. Ve o şans yeniden Ali Sami Yen Stadı’nda Galatasaray’ın eline geçiyordu. İstanbul Büyükşehir Belediyespor’u yenmesi hâlinde Turkcell Süper Lig’in 15. haftasında liderlik koltuğuna oturacaktı, Galatasaray. Neler yaşandığını hatırlıyoruz. Üç maçta alınan iki puanın ardından dördüncü sıraya kadar geriledi, Frank Rijkaard’ın takımı. Altından kalkmak kolay mıydı, pek sayılmaz.



2008-09 & 2009-10: Benzer Süreç, Farklı Senaryo
Daha da öncesine gidelim şimdi. 2008-09 sezonu, Michael Skibbe ve Galatasaray. İstanbul’a indiği andan itibaren eleştirilen Alman teknik adamın macerasını hatırlayalım kısaca.

Benzer süreçler yaşamıştı. Tek ciddi fark, Ağustos’ta kaçan Şampiyonlar Ligi şansıydı. Hatalar vardı elbette. Ama tam olarak nerede başlamıştı Skibbe ve Galatasaray’ın düşüşü, anımsayabiliyor muyuz? Yine 10. hafta, yine Fenerbahçe deplasmanı. 4-1’lik mağlubiyetin ardından gelen ilk deplasmanda golsüz Ankaraspor beraberliği. Hayat zorlaşıyordu Skibbe adına. Ancak takımın yeniden doğuşu, yine Türkiye’nin başkentinde gerçekleşiyordu. Hacettepe, Ankaragücü ve Gençlerbirliği karşısında alınan 9 puanın ardından 4-2’lik Beşiktaş galibiyeti, resmin değişebileceğini göstermişti.

Devre arası yaşandı sonra. Normal şartlar altında ilk yarının son haftasında oynanması gereken Sivasspor maçı, bir ay sonrasına atıldı. Sivas’taki 2-0’lık mağlubiyet ve 90 dakikanın her anında yaşananlar, Galatasaray’ın karşılaşacağı düşüşün ilk kilometre taşı olacaktı. Türkiye Kupası’nda da Sivasspor’u çekti Galatasaray. Sonrasını biliyoruz. Ali Sami Yen Stadı’ndaki Kayserispor beraberliği, Antalyaspor mağlubiyeti ve en sonunda Kocaelispor yenilgisi. Bu maç takvimi arasında Bordeaux deplasmanından kazanılan 0-0’lık beraberlik dahi kabullenilmemişti. Ve aslında bu maçlardan birinde dahi hamlesini yapabilseydi Galatasaray, sezon çok daha farklı gelişebilirdi. Olmadı.

İşte, benzer süreç bu. Uzun girizgâhın nedeni de. Türkiye’ye geldiğinde ‘’tartışılmayacak’’ bir kariyere sahip olan Frank Rijkaard özelinde farklı gelişebilirdi senaryo. Üst üste üç maçta kazanamamıştı, Galatasaray. Bunların ikisi ASY Stadı’ndaydı ve birinde dahi üç puan kazanılsa ligde birinci sıraya çıkılacaktı. Ne oldu? 4. sıraya kadar düştü, Rijkaard’ın takımı. Daha vahimi, serinin dördüncü maçına da 2-0 geride başladı. Antalya deplasmanında 2-0’dan geri gelen takım, Mayıs ayı sonundaki muhtemel öykünün en değerli bölümünü yazmayı başardı. Gençlerbirliği, Gaziantepspor, Denizlispor galibiyetlerini takip eden Kayserispor beraberliği ve en sonunda Ankaraspor’a karşı kazanılan hükmen galibiyet ise, Galatasaray’ı çok farklı yerlere getirdi.



35' ve 45': Galatasaray Savunması Çarpışıyor
Tüm bu ayrıntılar aslında ne kadar da küçük, değil mi? 15. hafta sonunda dördüncü sıradaydı, Galatasaray. Altı hafta sonra ise, İnönü Stadı’na lider olarak çıkıyordu.

Sezon içerisinde UEFA Şampiyonlar Ligi ve Türkiye Kupası’ndan elenen Beşiktaş için, kalan bölümdeki tek ‘’hedef’’ maçtı artık. Galatasaray, hafta arası UEFA Avrupa Ligi’nde Atletico ile deplasmanda karşılaşmıştı. Ve düşünmesi gereken bir de rövanş maçı vardı.

Zamanlama ve konsantrasyon açısından Galatasaray adına çok da ideal bir takvim değildi. Ama üstesinden gelinmeliydi. Atletico Madrid maçına benzer bir dizilişle başladı takım. Bazı ufak oynamalar fark ediliyordu. Leo Franco, kaledeydi. Savunma dörtlüsünün merkezinde Emre Göngör ile Lucas Neill, kanatlarında Uğur Uçar ve Hakan Balta vardı. Mehmet Topal, hemen önlerinde yer alıyordu. Elano Blumer ve Barış Özbek orta sahada. Hücumdaki yapı ise Kader Keita, Arda Turan ve Caner Erkin üçlüsünden oluşuyordu.

Beşiktaş’ta Mustafa Denizli, farklı bir 11’le başlayacaktı yine. Rüştü Reçber, Beşiktaş’ın kalesini korumak için sahadaydı. İbrahim Toraman ve İbrahim Üzülmez, dörtlü savunmanın kanatlarını müdafaa etmeye çalışacaklardı. Merkezde Tomas Sivok ile Matteo Ferrari vardı. Orta sahada Fabian Ernst ve Michael Fink. Ters kanatlara Rodrigo Tello ile Ekrem Dağ yerleştirilmişti. Hücumda ise Marcio Nobre ve Filip Holosko oynayacaktı. Kaliteden ziyade fizik üstünlüğü ile oynamak isteyen Beşiktaş’ta Bobo, Yusuf ve Tabata’nın yokluğundaki Nobre tercihi, ancak bununla ilişkilendirilebilirdi.

Öyle de oldu. Galatasaray savunmasında Uğur Uçar’ın aksattığı sağ kanat, Ekrem Dağ tarafından maçın ilk bölümünde işlenmeye başladı. Ancak Galatasaray’da ‘’fizik’’ olarak en güçlü bölge olan ‘’merkez savunma’’ çoğu zaman karşılık verdi, Ekrem’in geliştirip Nobre’nin zorladığı pozisyonlara. Yine de Beşiktaş’ın baskısı, 35 ila 45. dakikalar arasında Galatasaray’ı bunaltıyordu. Emre Güngör ve Lucas Neill, hamle üstünlüğü olan savunmacılar. Onlara Hakan Balta’nın ters kademe bilgisi eklenince, Galatasaray için devre sorunsuz atlatıldı –ki bu sekansta ‘’devre arasına 0-0 gidelim’’ düşüncesi öne çıkmıştı. Ama kesin olan bir gerçek daha vardı, değişecekti bu durum.



Teknik Direktör Hamleleri: Jô Alves, Bobo ve Nihat Kahveci
Galatasaray, İspanya’dan istediği skorla dönerken bazı strateji değişiklikleri yapmıştı. Sezon başından bu yana aslında çok tercih etmediği planlardı onlar.

Topa sahip olmak, pas yapmak ve tabii gole gitmek. Galatasaray’ın ana düşüncesi hep bu oldu. Gole giderken dahi belli fikirlerin üzerinden ulaşmak istedi hedefe. Dolayısıyla, sezon içerisinde çok sayıda ‘’benzer’’ gol bulmayı başardı. Galatasaray’ın gollerini sınıflandırmak bile mümkün bu anlamda. Atletico maçında topu rakibe verdi, pas yapamadı; ama bir şekilde benzer yolları izlemeye devam etti. (Maç öncesi analizde üzerine daha fazla konuşacağız.) Keita’nın golü de bir plan neticesinde geldi. İnönü Stadı’ndaki strateji, ikame strateji, yine aynı olacaktı belli ki. Bu isteniyordu.

Yapılabildi mi peki, net değil. İlk yarıdaki 10 dakikalık sekans izin vermedi buna. Ama ikinci devrenin birinci dakikasından itibaren tekrar bu modele dönmenin yollarını aradı Galatasaray. Santranın hemen ardından savunmada top dolaştıran ve pas yapmaya çalışan bir takım vardı. Yeniden öğreniyordu sanki. Ezber yapıyordu. Bir yandan da rakibin temposunu düşürerek maçı istediği havaya getirmeye çalışıyordu, Galatasaray. Bunların sonucunda maçın gidişâtı Galatasaray’a dönebilirdi yeniden. Bir de yardımcı etken vardı tabii. Yedek kulübesinden gelecek olan. Jô Alves, Galatasaray’ın son yıllardaki geleneklerine aykırı olarak, sakatlıktan erken dönmeyi başarmıştı.

Maçın 62. dakikasında Caner Erkin yerini Jô Alves’e bırakıyordu. Kıymetli bir hamleydi Galatasaray adına. Ve sebepleri vardı tabii. Arda Turan, Tomas Sivok’un merkez forvet kimliği üzerine kurulan markajından kurtulacaktı. Daha fazla gezme imkânına sahipti artık, Kaptan. Jô Alves, Sivok için zor bir rakipti. Üstelik yalnızca ‘’santrfor’’ olduğu için değil. Özel bir oyuncu, Jô. Transferi öncesinde konuştuğumuz yeteneklerinden dolayı. Sürekli kendisini kanatlara atabilen, rakip savunma hattının tüm bireyleri adına problem yaratabilen, şut çekebilen, uzun mesafede etkili olabilen… Gol öncesinde sağ kanat savunucusu ile başbaşa kalması bunlarla ilgili. Pozisyonu takip ederek harika bir gol vuruşu yapan Arda Turan’ınki de iyi futbolculuk örneği.



50' ve 65': Galatasaray'ın İkame Stratejisi
Galatasaray, 50-55. dakikadan itibaren Atletico maçındaki deneyini sürdürme olanağına sahip olmuştu. Ve gole yakın oynuyordu. Beşiktaş’ta da strateji değişikliği vardı.

Beşiktaş Teknik Direktörü Mustafa Denizli, Rijkaard’ın Jô hamlesinden bir dakika önce iki oyuncu değişikliği birden yapmıştı. Maçın ilk 60 dakikalık bölümde 4 gol pozisyonuna giren Marcio Nobre’nin yerine (ki kalan bölümde Beşiktaş hücumu adına yalnızca Sivok’un attığı gol var) Bobo dahil edilirken; Filip Holosko da yerini sağ açık Nihat Kahveci’ye bırakıyordu. Bu da Galatasaray’ın işini kolaylaştırmıştı kısmen. Ama daha özelde Elano faktörü ortaya çıkabilirdi. Son haftalardaki görüntüsü ile artık tamamen takımın bir parçası, Brezilyalı yıldız. Ve 1-0 üstün oynayan Galatasaray için şans.

Elano’nun kullanıldığı bölgeyi de dikkatle incelemekte fayda var. Topun arkasındaki Galatasaray’ın en öndeki ismi. Kazanılan topların hücuma servis edileceği nokta. Skor dezavantajı ile oynamaktan nefret eden bir takım olan Beşiktaş için de büyük tehlike. Üstelik Arda prangalarından kurtulmuşken. Jô ileride iken. Maç tam olarak Galatasaray’ın istediği kıvama gelmişti. Ama önce Arda Turan’ın sakatlığı, ardından Elano ve Mustafa Sarp değişikliği, havanın değişmesine neden olacaktı. Elano, muhtemelen Atletico maçında 90 dakika oynayacak. Ve yine muhtemelen bu nedenden kenara geldi. Yine de şansı vardı Galatasaray’ın. 80. dakikada Gio, Jô’ya istediği pası atabilseydi eğer. O anda Elano’yu aramamak elde değildi tabii. Oyun, O’nun karakterine dönmüştü.

1-0 ve 2-0 arasında ince bir çizgi vardı. 2-0 ve 1-1 arasında da. Gio dos Santos’un faulü sonrası kazanılan serbest vuruşta Rodrigo Tello’nun içeri doldurduğu top, Tomas Sivok’un hamlesi ile Galatasaray kalesine doğru süzüldüğünde; o pasın değeri daha net anlaşıldı. Her şeye rağmen; altı haftalık performans, ‘’-2’’ kontenjanını getirmişti Galatasaray’a. Ama üstünlüğünü 85’+ sonrasına taşıyabilseydi Frank Rijkaard’ın takımı, Beşiktaş’ın ‘’bilinçsiz’’ hücumlarını cezalandırabilirdi. Olmadı. Ligdeki son beş maçında bir gol yiyen Lucas Neill ve arkadaşları, skorun 1-1’e gelmesine engel olamadı. Dakikalar 82’yi gösteriyordu.



Beşinci haftada kazanırken Galatasaray, Atina’daki Panathinaikos galibiyetinden öykünmüştü.

Dün akşam ise, Atletico Madrid maçındaki stratejiden bölümler vardı Galatasaray’ın futbolunda. Tabii geçici olarak. Milan Baros, Harry Kewell ve Sabri Sarıoğlu’nun dönüşü ile birlikte, yeni planlar çıkacak ortaya. Perşembe akşamı oynanacak Atletico maçı, bir başlangıç olabilir. Estadio Vicente Calderon veya İnönü Stadı’ndan farklı. Konsantrasyon zamanı.

16 Şubat 2010 Salı

Caron Butler: Ve Bir Mark Cuban Klasiği



NBA’de All-Star Haftasonu’nun ardından takımların tüm konsantrasyonu, 18 Şubat Perşembe gecesi sona erecek olan takas sezonuna çevrildi.

All-Star şöleni devam ederken gerçekleşen geçişler de vardı. Ve Dallas Mavericks ile Washington Wizards arasında yedi oyuncuyu içerisine alan anlaşma, takas sezonunun son bölümündeki en etkileyici hamle olarak dikkat çekiyordu. Buna göre; Washington Wizards, yıldız oyuncuları Caron Butler, Brendan Haywood ve DeShawn Stevenson ile birlikte bir miktar nakit parayı Dallas Mavericks’e servis ederken; Josh Howard, Drew Gooden, Quinton Ross ve James Singleton, Washington Wizards’ın yolunu tutacaktı.

Washington Wizards, mevcut pazardaki en hareketli satıcılardan biriydi. Sezon içerisinde Gilbert Arenas ile Javaris Crittenton arasında yaşanan skandal sonrasında verilen cezalarla iki oyuncunun sezonu kapatması, Antawn Jamison ve Caron Butler gibi yüksek maaş alan isimlerin de Wizards Yönetimi tarafından pazarlanmaya çalışılması, ilginin Başkent'e dönmesi için yeterli sebepler olarak görülebilirdi. Caron Butler için yakın dönemde Boston Celtics iddiası da vardı. Jamison’ın adı ise, aybaşından bu yana hem Boston Celtics, hem de Cleveland Cavaliers için anılmaya devam ediyor.

Yenilik arıyordu Washington Wizards. ‘’Bir soluk almaya ihtiyacımız vardı. Tekrar yarışmacı bir takım hâline gelmek istiyorduk. Bu grubun bir kıvılcım yaratabileceğini düşünüyorum.’’ diyor Başkan Ernie Grunfeld. Aslında Cuma gecesi, iki kulüp anlaşmaya varmıştı. Caron Butler, Brendan Haywood ve DeShawn Stevenson, Dallas Mavericks’e geçeceklerdi. Washington Wizards ise, Mavericks’in önerdiklerinden farklı isimleri talep ediyordu. Mesela Rodrigue Beaubois gibi. Mark Cuban, Fransız oyuncunun gelecek vaat ettiğini düşündüğünden bu transfere izin vermedi. Ve takas, Mavericks’ten Quinton Ross ile James Singleton’ın Wizards’a geçmesinin ardından tamamlanmış oldu.



Dallas Mavericks, Batı Konferansı’nda şampiyonluğun önemli adaylarından biri. Yedi oyunculuk bu dev anlaşmanın ardından güçlendikleri kesin. Buradan başlayalım.

2003 NBA Draftı’nda Dallas Mavericks tarafından 29. sırada seçilen Josh Howard, 431 normal sezon maçıyla hâlihazırda Mavs adına en fazla forma giyen ikinci oyuncu konumundaydı. Ama 2007 yılındaki ‘’All-Star Howard’’ olmadığı kesindi. 2007-08 sezonunda kariyer senesini yaşamıştı. Ne var ki; başından geçen olaylar (marijuana kullandığını itiraf etmesi, ABD milli marşına saygısızlık yapması gibi), değerini düşürüyordu. Bunlar, saha dışındaki yansımalardı. Diğer yandan; Howard, yaz mevsiminde sol ayak bileğinden geçirdiği ameliyatın etkisinden sıyrılamıyordu.

2009-10 sezonunda yalnızca 31 maça çıkabildi, Josh Howard. Bunlardan 9’una ilk beşte başladı. Maç başına ancak 12,5 sayı üretebildi. Oysa iki sezon önce, maç başına neredeyse 20 sayı ortalaması ile oynuyordu. Gidişi sürpriz olmadı. Ve Mavericks cephesi, karalar bağlamadı. Yerine Caron Butler geldi –ki büyük katkı sağlayabileceğini söyleyebiliriz şimdiden. Oyunun iki tarafında da Howard’dan iyi. 2009-10 sezonunda 47 maçta görev yaptı. Maç başına ortalama 16,9 sayı ve 6,7 ribaund üretti. Ama Caron Butler’ın katılımı ile Mavericks özelinde bazı yeni yapılanmalar ortaya çıkacak tabii.



2009 yılında ‘’En İyi Altıncı Adam’’ seçilmeye hak kazanan Jason Terry, son 11 maça ilk 5’te başladı. Rakamları hiç fena sayılmaz. Ortalama %47 isabet ve 19,7 sayı.

Yine de… Mavericks’in bu 11 maçta aldığı 6 mağlubiyet, büyük resim üzerinde ayrıca değerlendirilmesi gereken bir durum –ki bu altı yenilginin dağılımı ilgi çekici. Rakipleri incelediğimizde; Denver, Utah, Portland ve Phoenix gibi takımlarla karşılaşmak mümkün. Batı Konferansı’ndaki var olma mücadelesi için hiç de iyi haberler değil tabii bunlar. Jason Terry, Caron Butler sonrası yeniden ‘’yedek’’ olacak. Ama durumdan şikâyetçi değil. O da, herkes için en doğrusunun ne olduğunu biliyor. Gelinen noktada; Mavericks’in bu gece Thunder karşısına ‘’Kidd-Butler-Marion-Nowitzki-Haywood’’ beşiyle çıkması bekleniyor.

Brendan Haywood… Mavericks’in ölü sezondan beri, pota altına bir takviye yapmak istediği biliniyordu. Yaz mevsiminde Orlando Magic’ten Marcin Gortat’a sundukları teklifin Magic tarafından karşılanması, Gortat dâhil herkesi şaşırtmış ve Brandon Bass’i de kaptıran Mavericks’in eli boş kalmamıştı. Yalnızca Erick Dampier ile idare etmek durumundalardı. Nispeten iyi haber, Dampier’in kontrat sezonunu yaşıyor olmasıydı. Bundan önceki en verimli performansını yine bir kontrat sezonunda gösteren Dampier, ilk bölümde beklenmeyen katkılar verse de; sezon genelinde dizindeki sakatlığın etkisinden kurtulamadı. Bir isim alınacaktı. Haywood hamlesini geçerli kılan gerçek bu.

Peki, Brandon Haywood ne verebilir Mavericks’e? Her akşam 10 (sayı)-10 (ribaund) mesela. Fena sayılmaz. Ortalama 10,8 ile NBA’in ribaund kategorisindeki en başarılı 10. ismi olan Haywood, blok yarışmasında ise beşinci sırada yer alıyor (Maç başına ortalama 2,1 blok). Sezon sonunda sözleşmesi sona erecek. Ama Cuban, Haywood için uzun vadeli düşündüğünü söyledi bile. Nowitzki ile varılması gereken bir anlaşma da var hâlâ. Yılda en az 21 milyon dolar olacaktır. ‘’Everything’s bigger in Texas’’ cümlesinin doğruluğunu Pazar gecesi, tüm dünya halkları tecrübe edindi. Dallas Mavericks de yıllık 89 M$ maaş toplamı ile NBA’in en fazla paraya ödeyen ikinci takımı. Nereye kadar, bakalım. Hedef kısa vade yine. En azından şimdilik.



DeShawn Stevenson, JET ile birlikte Mavs’in kenardan getirebileceği yeni tehlike.

Washington Wizards, yeni bir hava arıyor. Çok büyük farklılık yarattı mı, pek değil. Ama kadroya katılan dört oyuncu ile sezon sonunda bir şekilde ayrılabilirler. Drew Gooden ve James Singleton sınırsız serbest kalacak. Josh Howard için takım opsiyonu var. Quinton Ross ise, ‘’opt-out’’ hakkına sahip. Belki başka planlar vardır, bilinmez. Ancak Grunfeld’i dinlemeye devam edelim. ‘’Hâlâ devam eden bazı görüşmeler var.’’ Antawn Jamison’ın gidişi olarak mı algılamamız gerekir bu açıklamayı? Görünen o. Dallas Mavericks, yeni yüzüyle bu gece Oklahoma City Thunder deplasmanında olacak. Geçiş sürecindeki Washington Wizards ise, yarın gece Timberwolves’u ağırlayacak.

NBA’de takas sezonu devam ediyor. Marcus Camby, Amare’e Stoudemire, Andre Iguodala ve daha fazlası… Konuşmamız gereken, konuşacağımız çok isim var.

Yüzme: Olimpiyatlar Tarihi ve Olimpik Ruh



Yüzme sporunun tarihi gelişimini inceleyebilmek adına Taş Devri’ne kadar uzanmamız gerekiyor. Evet. Bundan yaklaşık 7000 yıl önce yaşanılan mağaraların duvar boyamalarında bugünkü yüzme sporunu andıran figürlerin görülmesi, üzerine konuştuğumuz başlığın ne denli köklü olduğunu kanıtlıyor olmalı. Yalnızca bu değil elbette.

Yapılan araştırmalara göre; tarihin en eski yazılı destanı olarak kabul edilen ve Sümerlerin yaşayışları hakkında bilgi veren Gılgamış Destanı’nda yüzme sporuna ait ipuçlarını bulmak mümkün. Yunanların en eski edebî eserleri olan İliada ve Odysseia’da da yüzmeden bir şekilde bahsedildiği öngörülmektedir. Tarih adamlarının yaptıkları incelemelerin yanı sıra, somut anlamdaki ilk eser, 1538 yılında Alman bir profesör olan Nikolaus Wynmann tarafından gün yüzüne çıkarılmıştır. Amacı, yüzme sporunu tanımlamak değildir; ama boğulma tehlikesini azaltma teknikleri üzerine yazdığı bu kitap, kurbağalama stili yüzme ile ilgili önemli bir doküman hâline gelir. Alman profesörün başlattığı bu akım, doğal olarak, ilerleyen yıllarda büyümeye başlar.

1587 yılında Everard Digby, İngiltere’de yayımlanan ilk yüzme kitabını oluşturur. Digby, Latince yazdığı bu kitabında; insanların, balıklardan daha iyi yüzebileceklerini iddia ediyordu. ‘’De Arte Natandi’’ ile kurbağalama, sırtüstü ve ileri doğru kulaç stilleri üzerine bazı fikirler oluştu. Digby, ayrıca, kurbağalama tekniğinin yüzme sporundaki en faydalı stil olduğunu söyleyecekti. 17. yüzyıla gelindiğinde Japon İmprator Go-Yozei, genç öğrencilerin yüzme sporuna ilgi göstermeleri gerektiğini açıkladı. Bu asrın sonunda Fransız yazar Melchisedech Thevenot, ‘’The Art of Swimming’’ adlı eserini yayımladı. ‘’The Art of Swimming’’, modern çağdaki kurbağalama stiline oldukça yakın bir tekniğin anlatımını henüz o yıllarda yaparken; kitap, uzun süre yüzme sporunun kutsal emaneti olarak kabul edildi. 1837 yılında Berlin’de Almanların ilk yüzme kulübü kuruldu.

1844 yılında ise, Londra’da bazı yerli Amerikalıların da katılımı ile bir yüzme yarışması düzenlendi. Britanyalılar, kurbağalama stilini kullanırlarken; Amerikalılar, ‘’öne doğru kulaç’’ ile rakipleri kolayca alt ettiler. Bu teknik, daha çok Amerika kıtası, Batı Afrika ve Pasifik Adaları’nda kullanılıyordu. Ve Britanyalılar adına şaşkınlık derecesinde yeniydi. Öne doğru kulaç, kurbağalama stilini hız konusunda geride bırakacak ve İngilizler de bu anlamda, Amerikalılardan ağır bir yenilgi alacaklardı. 46 metreyi 30 saniyede yüzen ‘’Flying Gull’’, altın madalyayı kazanırken; en iyi ikinci derece de kendisine ‘’Tobacco’’ adını veren başka bir Amerikalıdan gelmişti. Yarışı ilk iki sırada tamamlayan katılımcıların yüzme teknikleri, yel değirmenini andırıyordu.

1862'de, İngiltere’de kapalı alandaki ilk yüzme havuzu inşa edildi. 1880’de ise yine İngiltere’de 300’den fazla kişinin katılımı ile düzenlenen yarışmada, kurbağalama tekniğinin yanı sıra ‘’yan kulaç’’ stili ortaya çıktı. 1895 yılında İngiliz J.H. Thayers 91 metreyi 1:02.50 ile yüzerek rekor kırdı.



1896 Atina: Modern Zamanların İlk Yaz Olimpiyatları
1896 Atina Yaz Olimpiyatları, modern zamanların ilk olimpiyat organizasyonu olarak kabul edilir. 6-15 Nisan 1896 tarihleri arasında Yunanistan’ın Atina kentinde yapılan Olimpiyatlarda dokuz ayrı spor dalında çeşitli yarışmalar düzenlenir. Atletizm, Bisiklet, Eskrim, Jimnastik, Atıcılık, Tenis, Halter ve Güreş sporlarının yanı sıra, Yüzme de organizasyon takvimi içerisinde yer alır.

11 Nisan 1896 günü yapılır, yüzme yarışları. İlk olarak; kapalı bir spor salonunun havuzunda düzenlenmesi planlanan bu organizasyon, Olimpiyat Komitesi’nin kararı ile açık denize alınır. Söz konusu düşünce için yeterli maddî imkânlar yoktur çünkü. Yine altı ayrı kategorinin takvimde yer almasına karşın, yalnızca dört kategorideki yarışlar organize edilebilir. 100 metre, 500 metre ve 1200 metre serbest stil, 1896 Atina Yaz Olimpiyatları’nın yüzme dalındaki ana yarışmalarıdır. Ancak bir de, sadece Yunan denizcilerin katılabilecekleri, 100 metre serbest stil yarışması organize edilir.

Mücadelelerin açık denizde yapılmasının önemli sonucu, Pire’deki Zea Koyu’nun çevresinde yarışları izlemeye gelen 20.000 kişilik kalabalık olur. Ama soğuktur Zea'nın suları. Bu yüzden; sporcular, yarış boyunca büyük acılar çekerler. Yine de mutlu sona ulaşanlar, tarihe geçmenin verdiği mutlulukla yaşadıkları eziyetleri unuturlar mutlaka. Yıllar sonra bile hatırlanmak ile eşleştirilemez bile o acılar. Özellikle, Macar yüzücü Alfred Hajos için. 10 sporcunun katılımıyla gerçekleşen 100 metre serbest stil yüzme yarışında Avusturyalı Otto Herschmann’ı (1:22.8) geride bırakan Hajos (1:22.2), günün son ve en uzun yarışı olan 1200 metre serbest stilde de 18:22.2’lik derecesi ile -en yakın takipçisi Yunan Joannis Andreou’ya (21:03.4) fark atarak- altın madalyaya uzanır.

Hajos, organizasyondaki diğer bir yarış olan 500 metre serbest stil yarışmasına ise, altın madalya kazandığı ilk yarışın hemen ardından başladığı için katılamaz. Bu kategoride ilk sırayı Avusturyalı Paul Neumann alır. Üç sporcunun katılımı ile gerçekleşen yarışta ülkesine madalya kazandıran Neumann, Hajos’un zirveye çıktığı 1200 metre yarışında finiş çizgisini göremez. 15’i Yunan olmak üzere toplam 19 yüzücünün katıldığı organizasyonu Macaristan, iki altın madalya ile birinci sırada tamamlar.



1912 Stockholm: Yüzmede Bayan Sporcular Sahne Alıyor
1896 Atina Yaz Olimpiyatları’na yüzme dalında yalnızca erkek sporcular katılım gösterebilmişlerdi. Bu durum, devam eden üç organizasyon boyunca da değişmedi.

1900 Paris Yaz Olimpiyatları’nda yüzme yarışları, yedi ayrı kategoride gerçekleştirildi. Dört yıl evvelkine göre; yeni sektörler oluştu. Sen Nehri’nin bulanık sularının ev sahipliği yaptığı organizasyona ikişer ayrı dalda altın madalyalar kazanan Frederick Lane ile John Arthur Jarvis damga vurdular. Büyük Britanya, yarışların sonunda 2 altın ve 1 bronz madalya ile zirveye çıktı. 1904 St. Louis Yaz Olimpiyatları’nda kategori sayısı, dokuza yükseldi. Tüm yarışlar, yarda hesabı ile gerçekleşti. 4 ayrı ulustan, 25’i ABD’li, 32 sporcunun katıldığı organizasyonda 4 altın, 2 gümüş, 2 bronz madalya kazanan Almanya, birinciliğe ulaştı.

1908 Londra Olimpiyatları, yeniliklere sahne oldu. 13-25 Temmuz tarihleri arasında düzenlenen organizasyonda yüzme yarışları, ilk defa kapalı bir alanda gerçekleştirildi. 1896’da Akdeniz Denizi, 1900’da Sen Nehri ve 1904’te suni bir gölde yapılan yarışların ardından 1908 Londra Olimpiyatları, son derece orijinal kaldı. Avusturya, Macaristan ve ABD, daha önceki üç olimpiyatta olduğu gibi 1908’e de katılım gösterirken; Kanada ve Finlandiya ilk kez yüzme sporunda bir olimpiyat görmüş oldu. Büyük Britanya, 4’ü altın toplam 7 madalya ile organizasyon şampiyonluğunu elde etti.

1912 Stockholm Olimpiyatları ile birlikte ise, ilk defa bayan sporcular yüzme yarışlarına katılım gösterdiler. 100 metre serbest stilde altın madalyaya uzanan Avustralyalı Fanny Durack, bir dönem dünyanın en iyi bayan yüzücü olarak katıldığı tüm yarışları domine etti.



1972 Münih, Mark Spitz: Yedi Dalda Yedi Ayrı Dünya Rekoru
Yüzme sporunun Olimpiyatlar Tarihi’ndeki kilometre taşlarından biri, 1972 Münih. Ama öncesine uzanmak gerekiyor. Mark Spitz’in 1972’deki efsanevi performansının arkasındaki öykü, bir mağlubiyete dayanıyor çünkü.

18 yaşında iken 10 ayrı dünya rekorunu elinde tutan Spitz, 1968 Mexico City Yaz Olimpiyatları’nın yüzme dalındaki en büyük favorisiydi. Altı dalda yarışacak olan Spitz özelinde beklenti, altı madalya şeklinde oluşmuştu. Ancak ABD’li yüzücü, yalnızca iki takım yarışında altın madalyaya ulaşacak ve 100 metre kelebek stilde rakibi Douglas Russell’ın arkasında kalacaktı. Sonuç olarak; Spitz, Mexico City’den yalnızca iki altın, bir gümüş ve bir de bronz madalya çıkarabilmişti. 1968’in hayal kırıklığının hemen ardından Indiana Üniversitesi’nde antrenör Doc Counsilman ile çalışmaya başlayan rekortmen yüzücü, ‘’Mark the Shark’’ ismini aldığı dört yıllık sekansta gösterdiği müthiş performansla, 1972 Münih Olimpiyatları öncesi, yine en büyük favori olarak kabul ediliyordu.

Altı altın madalya bekleniyordu, 1972 yılında da. Ve Spitz, bu kez hata yapmamaya kararlıydı. Öngörülerin de üzerine çıktı. 7 ayrı dalda 7 altın madalya kazandı: 100 metre serbest stil (00:51:22), 200 metre serbest stil (01:52:78), 100 metre kelebek (00:54:27), 200 metre kelebek (02:00:70), 4x100 metre serbest stil bayrak yarışı (03:26:42), 4x200 metre serbest stil bayrak yarışı (07:35:78) ve 4x100 metre karışık (03:48:16). Spitz, 1972 Münih Yaz Olimpiyatları’nda kazandıkları ile toplam 9 altın madalyaya ulaştı. Ve o döneme kadar, Olimpiyatlar Tarihi’nde birincilik kürsüsüne dokuz kez çıkan üçüncü isim oldu. Daha önce 1956-64 yılları arasında Larissa Latynina (Jimnastik) ve 1920-28 yılları arasında Paavo Nurmi (Atletizm) benzer başarıları tekrarlamıştı. [Bayan jimnastikçi Latynina, kazandığı toplam 9 altın, 5 gümüş ve 4 bronz madalya ile toplam madalya sayısında (18) tüm zamanların en iyi başarılı ismi konumunda hâlen.]

Mark Spitz’in yedi madalyalık rekoru, 1988 Seul Yaz Olimpiyatları’nda Matt Biondi tarafından egale edildi. ABD’li yüzücü; 50 metre serbest stil, 100 metre serbest stil, 4x100 metre serbest stil bayrak yarışı, 4x200 metre serbest stil bayrak yarışı ve 4x100 karışık stil bayrak yarışında altın madalyaya uzanırken; 100 metre kelebek stilde ikinci ve 200 metre serbest stilde üçüncü olarak, ‘’tek bir organizasyonda yedi altın madalya’’ başlığından uzaklaştı. Ama bu ‘’kırılmaz’’ denilen rekor da, bir gün tarihe gömülecekti elbet.



'04 Atina & '08 Pekin: Bir Dünya Rekortmeni Olarak Michael Phelps
Henüz 24 yaşında, Michael Phelps. Ve evet, tüm zamanların en iyi yüzücüsü olarak kabul ediliyor. En azından birçok otorite tarafından. Peki, nasıl gerçekleşti bu durum?

Bundan dokuz sene evvel, 2000 Sydney Yaz Olimpiyatları’nda sahne aldı ilk kez Phelps. Son 68 yıllık değerlendirmede, ABD’nin en genç yüzücüsü olarak tarihe geçti. Ama O, ‘’tarihe geçme’’ aktivitesini ilerleyen yıllarda alışkanlık hâline getirecekti. Avustralya’da madalya kazanamayan ‘’çocuk’’, 200 metre kelebek stil yarışmasında beşinci sırayı alarak başarı sinyallerini vermeye başlamıştı. Çok da gecikmedi. Sydney’den beş ay sonra, 15 yıl ve 9 aylık iken, bu kategorideki Dünya Rekoru’nu kırarak tüm zamanların en genç rekortmeni oldu. 24 Temmuz 2001’de ise Japonya’daki Dünya Şampiyonası’nda 1:54.58 yüzerek kendi rekorunu saniyenin yüzde 34’ü kadar geliştirdi. 2004 Atina Yaz Olimpiyatları’nda kazanacağı altı altın madalyaya kadar geçen sekansta, dört ayrı stilde 11 defa Dünya Rekoru kırmayı başardı.

Michael Phelps’in müthiş yükselişi, genç sporcunun Mark Spitz ile karşılaştırılması sonucunu getirdi. 2004 Atina, bu anlamda Phelps için bir şans olmalıydı. Sekiz ayrı kategoride yarışacaktı, ABD’li yüzücü. Spitz’in yedi altın madalyalık, rekoru kırılabilirdi. 100 metre kelebek, 200 metre kelebek, 200 metre bireysel karışık, 400 metre bireysel karşık, 4x200 metre serbest ve 4x100 metre karışık stilde altın madalyanın sahibi oldu, Phelps. Ama takım olarak katıldıkları 4x100 metre serbest stilde üçüncü sırada kalınca, Spitz’in rekorunu kırma şansı kaçırdı. Yine de 200 metre serbest stildeki bir liderlik, unutulmaz başarının egale edilmesini sağlayabilirdi. Ama olmadı. Yüzme Tarihi’nin en muhteşem çekişmelerinden birine sahne olan yarışta, iki büyük yıldız Ian Thorpe (Avustralya, 1:44.71) ve Pieter van den Hoogenband’ın (Hollanda, 1:45.23) arkasında kalan Thorpe, ‘’rekor’’ hayallerini 2008 Pekin’e erteliyordu. Tabii, yalnızca Olimpiyatlar başlığı için.

Kanada’da düzenlenen 2005 Dünya Şampiyonası’nı beş altın ve bir gümüş madalya ile tamamlayan Phelps, Avustralya’da kendisini aşıyordu. 2007 Dünya Şampiyonası’nda yedi altın madalya kazandı. Beş ayrı kategoride Dünya Rekoru kırdı. Phelps’in 2007’de madalyaya uzandığı yedi yarış, kronolojik sırayla, şu şekilde oluştu: 4x100 metre serbest stil bayrak yarışı (3:12.72), 200 metre serbest stil (1:43.86), 200 metre kelebek (1:52.09), 200 metre bireysel karışık stil (1:54.98), 4x200 metre serbest stil bayrak yarışı (7:03.24), 100 metre kelebek (50.77) ve 400 metre bireysel karışık (4:06.22).

Michael Phelps, 2008 Pekin Yaz Olimpiyatları’nda ülkesini sekiz ayrı kategoride temsil etti. Organizasyon boyunca dokuz gün içerisinde toplam 17 yarışta boy gösteren ABD’li sporcu, katıldığı tüm mücadelelerden altın madalya ile ayrılırken toplam 7 Dünya Rekoru kırmayı başardı. Phelps’in ilk altın madalyası, 400 metre bireysel karışık stilindeki 4:03.84’lük derece ile geldi. 4x100 metre serbest stil bayrak yarışının ilk etabında 47.51 yüzerek Amerika rekoru kıran Phelps, takım arkadaşları ile birlikte bir dünya rekoru daha kırarak (3:08.24) ikinci altın madalyasını kazandı. 200 metre serbest stilde 1:42.96 ile bir rekoru daha geliştiren ABD’li sporcu, Pekin’deki üçüncü; Olimpiyatlar kariyerindeki dokuzuncu kez kürsünün en tepesine çıktı.

Bir sonraki gün iki ayrı Final’de kulaç attı, Phelps. 200 metre kelebek stil yarışında 1:52.03 yüzen ve 4x200 metre serbest stil bayrak yarışında 6:58.56’lık dereceye ulaşan ABD takımının parçası olan efsanevi sporcu, iki dünya rekoru ve iki altın madalya ile günü kapadı. 200 metre bireysel karışık stilde 1:54.23 ile rekor kırarak altıncı altın madalyasını kazandıktan sonra, 100 metre kelebek stil yarışmalarında ‘’ter’’ döktü. Mark Spitz’in rekorunu egale etmek için havuza giren Phelps, 50.40’lık dereceyi geliştiremedi; ama 50.58’le birinciliğe ulaştı. Tartışmalı bir şekilde hem de. Saniyenin 10.000’de 1’i kadar geride kalan Milorad Cavic’in takımı Sırbistan, kendi sporcularının birinci olduğunu iddia etseler de, karar değişmedi. Bitiş noktasına ilk dokunan Cavic’ti, ancak Phelps’in bu noktaya daha güçlü şekilde dokunduğu tespit edildi daha sonra.

Cavic, kendi internet sitesinde söz konusu olayı şu sözlerle özetledi: ‘’İnanın, bu benim hayatımın en muhteşem anı. Bana sorarsanız, durumu kabullenmeli ve yolumuza devam etmeliyiz. Ben yenilgiyi kabullendim. Tüm zamanların en iyi yüzücüsüne karşı kaybetmenin yanlış bir tarafı yok.’’ Phelps, ‘’yedinci altın madalya’’ stresini aştıktan sonra; 4x100 metre karışık stil bayrak yarışında 3:29.34’lük derece ile Dünya Rekoru kıran ABD takımının parçası oldu. Ve 8. altın madalya ile tarihe kazındı.

2003, 2004, 2006, 2007, 2008 ve 2009 yılında yer yüzünün en iyi yüzücüsü seçilen Phelps, 17 Temmuz-2 Ağustos tarihleri arasında Roma’da düzenlenen Dünya Şampiyonası’nda 5 altın ve 1 gümüş madalya kazanırken; 4 ayrı kategoride Dünya Rekoru kırmayı başardı.



2009 Avrupa Kısa Kulvar Avrupa Şampiyonası ve Türkiye
Olimpiyatlar Tarihi’nde yüzme yarışlarından madalya çıkarmayı başaramayan Türkiye, 10-13 Aralık tarihleri arasında İstanbul Abdi İpekçi Spor Salonu’nda gerçekleşen 13. Avrupa Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası’na ev sahipliği yaptı.

Türkiye adına en iyi derece, 33 yaşındaki Derya Büyükuncu’dan geldi. Milli yüzücü, üç gün boyunca 50, 100 ve 200 metre sırtüstünde yarışırken; 50 metre seçmelerindeki 23.99’luk derecesi ile Türkiye rekoru kırdı. Yarı Final’de ise, 24.04 ile elenmekten kurtulamadı. 100 metre sırtüstü seçmelerinde 51.45 ile Türkiye rekorunu geliştiren sporcu, Yarı Final’de 51.40’lık derecesi sonrası bir kez daha Türkiye rekoru kırmasına rağmen; Final yüzme hakkını elde edemedi. Büyükuncu, 200 metre sırtüstü seçmelerine ise turnuvanın ilk gününde katıldı. Seçmelerde 1.51.08 ile kendisine ait olan Türkiye rekorunu daha ileri seviyeye taşıyan başarılı yüzücü, Final’de 1.51.54’lük derecesinin ardından beşinci sırayı alarak madalya şansını kıl payı kaçırdı.

Derya Büyükuncu, ülkemizde pek ilgi gösterilmeyen bu şampiyona için ABD ve Türkiye’de kendi başına özel çalışmalar yaptı. 33 yaşında dahi olsa, başarılı olabileceğini gösterdi. Başarısı kabul edilen bir gerçek. Üzücü olan ise, ‘’Türkiye Rekoru’’ kırdığı bir yarışta bile Final yüzme hakkını elde edememesi. Büyük resim de bu olsa gerek.

* Bu yazı, ilk olarak Roadlife Dergisi'nin Ocak ayı sayısında yayımlanmıştır.

15 Şubat 2010 Pazartesi

2010 NBA AS: Cowboys Stadium, 108.713



NBA’de 59. All-Star Haftasonu’na damgasını vuran figür, daha öncekilerden çok farklı oldu. LeBron James mi? Dwyane Wade? Shaquille O’Neal?

Hayır. Dallas Cowboys Stadium!

2000’li yılların ikinci yarısından itibaren All-Star maçlarının ‘’MVP’’ olma yarışına dönüşmesi, NBA’de bu köklü geleneğin inanırlılığını sarsmaya başlıyordu. 2010 Dallas, basketbolseverlerin imdadına yetişti. Artık her şey farklı olacak. Aslında konuşuluyordu. ‘’NFL takımlarından Dallas Cowboys’un yeni yapılan 80.000 kişilik stadyumunda düzenlenecek olan 59. NBA All-Star Maçı…’’ girişi ile başlayan cümleler, yeteri kadar heyecan vericiydi. Ama hayal edilen rakamların dahi önüne geçilmişti: 108.713 kişi vardı dün gece Dallas Cowboys Stadium’da.

Ve bu insanlar Usher, Shakira veya Alicia Keys’i izlemek için gelmemişlerdi yalnızca.
Bir basketbol maçı için toplanmışlardı bir araya... Yüz sekiz bin yedi yüz on üç kişi!..

Sadece NBA değil, sadece All-Star değil, sadece basketbol da değil. Tüm spor dalları özelinde bir rekordu bu. 2010 NBA All-Star Haftasonu, çok sayıda yeni özelliği ile dikkat çekiyordu. Kadroya seçilen bazı oyuncular, sakatlıkları veya özel sorunları nedeniyle forma giyemeyeceklerdi. (Kobe Bryant, Chris Paul, Brandon Roy, Allen Iverson gibi.) Bazıları ise, ilk defa boy göstereceklerdi Texas’taki bu dev organizasyonda. (Rajon Rondo, Derrick Rose, Gerald Wallace, Al Horford, David Lee, Deron Williams, Kevin Durant, Chris Kaman, Zach Randolph gibi.)

Ama Cowboys Stadium, hepsinden rol çalıyordu adeta.

Dallas Cowboys takımının yeni evi, Mayıs 2009’da hizmete girmişti. İnşası 1,3 milyar dolara mal olan stadyum, NFL’de normal sezonun iç sahadaki ilk maçında New York Giants’ı 105.121 kişi ile karşılıyordu. Cowboys’un dramatik bir şekilde kaybettiği Eylül ayındaki bu mücadele, modern zamanların seyirci rekoru olarak geçiyordu kayıtlara. Playoff özelindeki en yüksek sayı için ise, 2010 yılı beklenecekti. Philadelphia Eagles maçını 92.951 kişi izliyordu. NFL Playoff rekoruydu bu. Ama… Dün gece yaşanılanlar, hepsinden daha öteydi. Dallas Mavericks’in sahibi Mark Cuban bile, düşündüklerinin 10.000 kişi üzerinde bir seyirci ile karşılaştığını itiraf ediyordu.



Rakamlar üzerinden konuşmaya devam edelim. Peki, basketbol maçı başlığındaki son rekor ne zaman kırılmıştı? Aslında cevap, oldukça tanıdık bir senaryoda gizli.

13 Aralık 2003 günü NCAA takımları Kentucky Wildcats ve Michigan State Spartans, Detroit’in Michigan bölgesindeki Ford Field’de birbirlerine rakip oluyorlardı. Ford Field, NFL takımı Detroit Lions’ın sahasıydı. Ve yalnızca bu maç için bir basketbol arenasına dönüştürülmüştü. Tıpkı, 2010’da Cowboys Stadium’daki çalışma gibi. NFL Finalleri’ne (Super Bowl) gönderme yapılarak ‘’Basketbowl’’ adı ile anılan ve Kentucky’nin 79-74 kazandığı maçı, 78.129 kişi izlemişti. Harlem Globetrotters’in Berlin Olimpiyat Stadı’ndaki 75.000 kişilik rekoru tarihe gömülüyordu. Tabii hep daha fazlası vardı.

Dallas, 1986 NBA All-Star Maçı’na da ev sahipliği yaptı. Isiah Thomas’ın MVP olduğu ve Doğu’nun Batı’yı 139-132 mağlup ettiği karşılaşmayı Reunion Arena tribünlerinden 16.573 kişi takip etmişti. Aradan geçen 24 yılda yaşanan gelişim inanılmaz. (Reunion Arena, Haziran 2008’de kapılarını kapattı.) All-Star özelindeki rekor ise, 1989’da kırılmıştı. Uzak sayılmaz, yine Texas sınırları içerisinde. Batı’nın 143-134 kazandığı karşılaşma, Houston Astrodome’daki 44.375 kişinin birebir tanıklığı altında gerçekleşmişti. Cowboys Stadium, rekoru ‘’biraz’’ ileri taşıdı. Bunun üzerine çıkılır mı, çok zor. Ama 2011 Super Bowl’un aynı sahada yapılacak olması, şimdiden heyecan verici.



Dallas’ta tüm planlar, en ince detayına kadar düşünülmüştü. Şok etkisi yaratacak derecede hem de. İki basketbol sahası büyüklüğündeki dev ekran mesela…

Büyüleyici bir atmosferde oynandı hakikaten, 2010 NBA All-Star maçı. Ve son yılların en sert mücadelesine sahne oldu. Doğu Karması, Batı Karması’nı 141-139 mağlup ederken; MVP, Miami Heat’in yıldız ismi Dwyane Wade oldu. Kariyerin en büyük başarısına 2006 yılında yine Dallas’ta ulaşan Wade, karşılaşmayı 12/16 saha içi isabeti, 28 sayı, 6 ribaund, 11 asist ve 5 top çalma ile tamamladı. Üstelik bunu MVP olmak için gemileri yakmadan gerçekleştirdi. Öyle bir isim vardı aslında. Carmelo Anthony, maçın henüz ilk çeyreğinde 11 şut denemesinde bulunmuştu. Yine de 48 dakika sonundaki 27 sayı ve 10 ribaundluk performansı, tamamen bu açıdan bakılarak değerlendirilmemeli.

14 Şubat gecesinde fazlaca yapılan dedikodulardan biri, LeBron James ve Dwyane Wade ikilisinin Miami Heat forması altında buluşmaları üzerineydi. Belli bir kamuoyu oluşturulmuştu belki de. İki büyük yıldız, 2010’da serbest kalacak. Bu tip söylentiler, hiç bitmeyecek. Ama dün gece Doğu Takımı’nın öne çıkan diğer isminin LeBron James olması, insanın aklını çeliyor. Tabii çok düşük bir ihtimal. Son çeyrekte 2/7 şut isabeti ile 4 sayı bulabilen Kral, buna rağmen maçı oldukça başarılı rakamlarla tamamladı: 25 sayı, 5 ribaund, 6 asist ve 4 top çalma. Dallas doğumlu Chris Bosh, sıla hasretini 23 sayı ve 10 ribaundla dindirmeye çalıştı. Dwight Howard (17 sayı) ve Joe Johnson (10 sayı) ise, Doğu’da çift hanelere ulaşan diğer isimlerdi. Howard, ilk çeyrekte bulduğu üç sayılık isabetle hafızalara kazındı ayrıca.



Batı Karması’nın en skorer oyuncusu Carmelo Anthony oldu. Maç boyunca 22 şut deneyen Melo’nun ardından rakip çemberi en fazla zorlayan isim, ‘’ev sahibi’’ Dirk Nowitzki’ydi.

Alman yıldız, 8/15 isabetle 22 sayı üretti. Batı’da yedi oyuncu, çift haneli sayılara ulaştı: Chauncey Billups (6/11, 17 sayı), Kevin Durant (7/14, 15 sayı), Deron Williams (6/11, 14 sayı), Pau Gasol (5/9, 13 sayı) ve Amar’e Stoudemire (5/10, 12 sayı). Ama içlerinden bir ismi ayırmak gerekiyor. Maçın son 4:17’lik bölümü, uzun süre unutulmayacak elbette. Doğu, Batı karşısında 135-126 öndeydi. Ama Batı, geri dönmeye başlıyordu. İlk üç çeyrekte üç sayı atabilen Chauncey Billups önderliğinde! Chauncey Billups, 17 sayısının 14’ünü son çeyrekte kaydetti.

Son 2:03’lük sekansta skor, iki defa eşitlendi; iki defa da üstünlük el değiştirdi. Batı, geri dönüşünü tamamlasa veya Deron Williams, skorun 137’de eşitlendiği anda faulü yapmasa; kazansa Batı, MVP de Carmelo olacaktı muhtemelen –ki 141-139 geride olan Batı’da son topu, yine O kullandı. Ama bu senaryonun sonunda unutulan bir isim olacaktı. ABD’li spor yazarı David Friedman’ın bir hatırlatması var. 1972 All-Star Maçı’ndaki son saniye basketi ile Batı’nın Doğu’yu 112-110 mağlup etmesini sağlayan Jerry West, yalnızca 13 sayı, 6 ribaund ve 5 asistle MVP olmayı başarmıştı. (Tabii, buna rağmen takımının en skorer oyuncusuydu. Ve aslında O, istisnalar adamıydı.) Billups’ın da benzer bir yolun ardından MVP olarak seçilebileceğini düşündüğünü söylüyordu, Friedman.

Şimdi, geride kaldı hepsi. Batı Takımı, önümüzdeki sene yine ev sahibi. 2011 NBA All-Star Haftasonu, Los Angeles’ta! Ama standartlar çok farklı. Artık hiçbir All-Star organizasyonu, bu kadar ‘’vahşi’’ olamayacak. En azından yakın gelecekte.

2010 NBA Sprite Slam Dunk Contest



NBA All-Star Haftasonu’nun Cumartesi ayağında en fazla merak edilen organizasyon, Sprite Slam Dunk Contest, yani Smaç Yarışması’ydı.

2006 yılında Philadelphia 76ers’tan Andre Iguodala’nın unutulmazlar arasına giren performansına rağmen, kısa boyunun avantajı ile, şampiyonluğa ulaşan Nate Robinson, geçtiğimiz sene de ilk turu 100 tam puanla tamamlayan Dwight Howard’ın önünde şampiyonluğa ulaşınca; Smaç Yarışması, eski heyecanını kaybetmişti. Ama Julius Erving, Michael Jordan, Vince Carter, Jason Richardson, Dominique Wilkins, Spud Webb ve Steve Francis gibi isimlerin yaptıklarının hatrına dayanmak, geçmişe sığınmak gerekiyordu.

Nate Robinson, 2009’daki başarısının ardından Smaç Yarışması’nda iki defa şampiyonluğa ulaşan beşinci isim olmuştu. (Daha önce bu seviyeye çıkan oyuncular: Michael Jordan, Dominique Wilkins, Harold Miner, Jason Richardson.) Yer aldığı sınıf, orada bulunan diğer efsaneleri düşününce, fazlaydı Nate Robinson’a. Smaç Yarışması, sevimliliğini kaybetmek üzereydi belki de. 2006’da Iguodala’nın hakkı yenilmişti, 2009’da ise önce Rudy Fernandez’in, ardından Dwight Howard’ın. Planlar, ‘’Nate Robinson vs. Dwight Howard’’ üzerine kurulmuş; ama Howard’ın ikinci pota ve telefon kulübesi esprisi, Final Turu’ndaki halk oylamasından sonra (%52-%48) değerini kaybetmişti.

Dördüncü defa katılıyordu yarışmaya, Nate Robinson. Ve kazanarak en az üç defa Smaç Şampiyonu olan ilk oyuncu unvanını elde etmek istiyordu. Bu yoldaki rakipleri, DeMar DeRozan (Toronto Raptors) Shannon Brown (Los Angeles Lakers) ve Gerald Wallace (Charlotte Bobcats) olacaktı. NBA’de bu yıl yapılan düzenlemeye göre; üç isim daha önceden belirlenmişti. Dördüncü ve son katılımcı ise, Cuma gecesi düzenlenecek Rookie Challange sonrasında kesinleşecekti. DeMar DeRozan, Çaylaklar Maçı’nın devre arasındaki yarışmada Los Angeles Clippers’tan Eric Gordon’ı halk oylaması sonunda geçerek Cumartesi gecesi de sahne almaya hak kazanmıştı.

İki tur üzerinden organize edilecekti, Smaç Yarışması. İlk turda her oyuncu, birer smaç yaptıktan sonra; ikinci haklarında NBA’deki takım arkadaşlarından yardım alacaklardı.

İlk turun birinci aşamasında DeMar DeRozan, sözünü tutacağını gösteriyordu. Toronto Raptors’ın çaylak oyuncusu, Cuma gecesi, asıl numarasını bir Cumartesi için sakladığını söylemişti. Ve hiç de fena olmayan bir hareketle başladı. Potanın arkasında geldi, topu bacaklarının arasından aldı, sol eliyle smacı yaptı. Aralarında 1986 Smaç Yarışması Şampiyonu Spud Webb’in de bulunduğu beş kişilik jüriden toplam 47 puan çıktı. Heyecan verici isimlerin başında gelen Shannon Brown, ikinci sırada sahne alan isimdi. Bir kararsızlık yaşadı önce. Ama ardından ortalamanın üzerinde bir hareket yaptı.

Faul çizgisinden zıplayan Brown, potaya doğru süzülürken el değiştirdi ve sağ eli ile tamamlayacakken sol eli ile çembere ulaştı. Jüri, belki de gecenin ilk haksızlığını burada yapıyordu. Yalnızca 37 puan çıktı Brown’a. Üçüncü sırada Gerald Wallace vardı. Sacramento Kings yıllarında katılım gösterdiğinde daha istekliydi. Ama O, artık bir süper yldızdı. Olgunlaşmıştı, belki de konsantrasyon sağlayamamıştı. Çift el ters smacına 38 puan çıktı, şansını zora soktu. İlk turda birinci denemelerin son adamı, Nate Robinson oluyordu. 2006 ve 2009’un şampiyonu, üç sayı çizgisinin gerisinden havaya attığı topu yarım dairede yakaladı ve 44 puan toplamayı başardı.

I. TUR – I. SEKTÖR
47 Puan | Nate Robinson (New York Knicks)
42 Puan | DeMar DeRozan (Toronto Raptors)
38 Puan | Gerald Wallace (Charlotte Bobcats)
37 Puan | Shannon Brown (Los Angeles Lakers)

Shannon Brown, Gerald Wallace’ın Sacramento Kings yıllarındaki versiyonu olarak kabul edilebilir. Heyecan verici dakikalarda görev alıyor daha çok. Ve skor anlamında rahat olunan zamanların dikkat çekici isimlerinden oluyor. Yarışmanın 2010 ayağındaki en merak uyandırıcı oyunculardan biriydi belki de bu yüzden. Bir de şansı vardı tabii. Kobe Bryant, kendisine yardım edecekti. 1997’de henüz 18 yaşında iken zirveye çıkan Bryant, artık gençlere yol gösteriyordu. Kobe, topu yükseğe bıraktı. Brown, yakalayarak hareketi tamamladı. Ama beklentilerin altında kalmışlardı. 41 puan çıktı.

Gerald Wallace’ın yardımcı, Flip Murray olmuştu. Murray, yarım dairede topu yere vurarak havalandırdı. Sağ dipten gelen Wallace, topu yakalayarak ters taraftan smacı yaptı. Ama ilk turdan sonra işini zaten zora sokmuştu. 40 puan alabildi. Toplamda 78’de kaldı. Üçüncü isim, DeMar DeRozan’dı. Partneri Sony Weems ile arka arkaya dizildi. Weems, birkaç adım önden giderek potanın sol panyasına topu çarptırdı. DeMar DeRozan yakaladı, değirmen yaparak hareketini tamamladı. Gecenin 50 tam puan alan tek smacıydı. Ve hak etmişti. Nate Robinson, Danilo Gallinari’den yardım aldı. Sol taraftan başladığı koşusunu, sağ taraftan aldığı pas ile sürdürdü. Ve 45 puan aldı.

I. TUR - TOPLAM
92 Puan | DeMar DeRozan (Toronto Raptors)
89 Puan | Nate Robinson (New York Knicks)
-0-
78 Puan | Shannon Brown (Los Angeles Lakers)
78 Puan | Gerald Wallace (Charlotte Bobcats)

Final Turu’nda bir kez daha Nate Robinson vardı. Son yıllarda alışılageldiği üzere. Dallas Cowboys kızları da hemen Robinson’ın arkasında yer almışlardı. 1.75’lik oyuncu, bu defa sağ çaprazdan havalandırdığı topu çember önünde yakaladı ve basit bir hareketle smacı yaptı. DeMar DeRozan ise, kazanan kombinasyonu bozmayacaktı. Sony Weems’i kullanıyordu bir kez daha. Weems, yarım dairede yüzünü çembere dönmüştü. DeRozan ise, hızla üzerine doğru gelecekti. Weems, topu panyaya çaptırdı. DeRozan ise aldığı pasın ardından takım arkadaşının üzerinden smacı yaptı.

Halk oylaması, jürinin nispeten haksız kararlarını minimize etme üzerine kurgulanıyordu birkaç yıldır. Ama geçtiğimiz sene New York’a yenilen Dwight Howard’ın ardından DeRozan’ın da benzer bir sonu paylaşması, herkesi üzebilirdi. Neyse ki; Nate Robinson, II. Tur’daki ikinci smacıyla işleri kolaylaştıracaktı. Üç sayı çizgisinin gerisinden topu panyaya gönderdi. Ve panyadan aldığı pasın ardından topu diz seviyesine kadar indirerek hareketini ters smaçla tamamladı. Daha önce iki defa şampiyon olmuş ve bunun için çok sayıda smaç yapmıştı. Ama sonuncusu, kendi özelinde en iyilerden biriydi.

FİNAL
%51 | Nate Robinson (New York Knicks)
%49 | DeMar DeRozan (Toronto Raptors)

Final’deki hareketlerin tamamlanmasından sonra, halk oylamasının sonuçları açıklandı. 2008’de Dwight Howard, Gerald Green’e üstünlük sağladığında; %78’lik bir oy oranına sahipti. 2009’da %48’de kalmıştı. %52’lik bölümün tercihi olmuştu, Nate Robinson. 2010’da da belli bir kesim, Robinson’a karşı sempatisini korumaya devam ediyordu. DeRozan, jüri sistemine devam edilseydi; mutlu sona ulaşırdı belki de. Ama %49’da kalmıştı. Nate Robinson, üçüncü şampiyonluğunu kutluyordu. Arka arkaya iki defa Smaç Yarışması’nı kazanan üçüncü isim oluyordu ayrıca. Michael Jordan ve Jason Richardson). Tebrik ederiz. Bir de... Smaç Yarıışması’ndan emekli olduğunu açıkladı. İyi haber.

Sırada: 2010 NBA All-Star Game.

2010 NBA Foot Locker 3- Point Shootout



2010 NBA All-Star Haftasonu’nun en keyifli yarışması, ‘’Three-Point Shootout’’ ayağında yaşandı.

Altı katılımcı ile gerçekleştirilen organizasyonda oyuncular, beş ayrı noktadan beşer atış kullanarak en yüksek sayıya ulaşmak için boy gösterdiler. (Sağ dip, sağ çapraz, tepe, sol çapraz ve sol dip.) Beş sektördeki ilk dört topun değeri bir puan iken; ‘’money ball’’ olarak adlandırılan son top, iki puanlık anlam taşıyordu. Toplamda yapılabilecek en yüksek puan 30’du bir anlamda. 1986 yılından beri organize edilen yarışmanın tüm zamanlardaki en iyi derecesi ise, iki isim tarafından paylaşılıyordu: 25’er puanla Craig Hodges (1986) ve Jason Kapono (2008).

2007 ve 2008 yıllarında Üç Sayı Yarışması’nda şampiyonluğu kimseye kaptırmayan Kapono, 2009 NBA All-Star Haftasonu’nu 14 puanla Daequan Cook ve Rashard Lewis’in birer puan arkasında kapatmış; ikili eleme turunda Cook, Lewis’i 19-7 ile safdışı bırakmıştı. 2010’da ise yeni isimler vardı. Cook (Miami Heat), unvanını korumak için mücadele edecekti. Diğer katılımcılar şu şekilde oluşuyordu: Paul Pierce (Boston Celtics), Chauncey Billups (Denver Nuggets), Stephen Curry (Golden State Warriors), Danilo Gallinari (New York Knicks) ve Channing Frye (Phoenix Suns).

American Airlines Center’daki yarışmada parkura ilk çıkan isim, Paul Pierce oldu.

Boston Celtics’in yıldızı, daha önce bir defa katılmıştı Üç Sayı Yarışması’na. Ama sonuç, hiç de beklediği gibi olmamıştı. 2002’de sekiz yarışmacı ile gerçekleştirilen organizasyonda Pierce, 8 puanda kalarak tüm zamanların en başarısız isimlerinden biri oluyordu. (Peki, en başarısız kim? Sürpriz! 1990 Michael Jordan, yalnızca 5 puan ile.) Sekiz yıl öncesine gitti mi, bilinmez; fakat hayli etkili bir başlangıç yapıyordu 2010’a Pierce. İlk sektörü bir sayı ile geçtikten sonra, parkuru 17 puan ile tamamlıyordu.

Paul Pierce, aslına bakılırsa oyun stilinden dolayı favoriler arasında değildi. Ama avantaj yakalamıştı. Arkasından gelecek beş oyuncu, nispeten baskı altında atacaklardı şutlarını. Denver Nuggets’tan Chauncey Billups, ‘’Big Shot’’ olan lakabını konuşturmaya niyetli gibi görünüyordu. İlk üç sektörü 12 puanla geçtikten sonra yolu yarılamıştı bile. Kalan iki noktada daha başarılı olabilirdi; ancak 17 puan da fena sayılmazdı. Stephen Curry işleri zorlaştırmasaydı tabii. Warriors’ın çaylak oyuncusu, beş noktadan toplam 18 puan üretirken; son topların yalnızca birinde isabet kaydedebilmişti.

Pierce, Billups ve Curry’nin ardından sahne alan isim, New York Knicks’ten Danilo Gallinari oldu. Takımının oyun stili, Gallinari’nin sezon içerisindeki yüksek şut yüzdesine kesin bir etki etmişti; ama İtalyan oyuncunun ispatlaması gerekenler de vardı. Ne var ki, ilk dört sektörde kaybedecekti şansını. Son noktadan 5 puan çıkarsa da, toplam 15 puanda kalıyordu. Gallinari dedik aslında, ancak Frye daha çarpıcı bir örnek. NBA’deki ilk dört yılında yayı gerisinden 70 denemede bulunan Frye, Suns’taki birinci sezonunda şimdiden 277 atış kullandı bile. Ama bu ‘’Üç Sayı Yarışması’’ için yeterli oldu mu, hayır. Frye, 15 sayıda kaldı. Tıpkı, kendisinden sonra yarışan ‘’Şampiyon Cook’’ gibi.

I. TUR
18 Puan | Stephen Curry (Golden State Warriors)
17 Puan | Chauncey Billups (Denver Nuggets)
17 Puan | Paul Pierce (Boston Celtics)
-0-
15 Puan | Danilo Gallinari (New York Knicks)
15 Puan | Channing Frye (Phoenix Suns)
15 Puan | Daequan Cook (Miami Heat)

Stephen Curry, Chauncey Billups ve Paul Pierce üçlüsü, Final’de yarışmaya hak kazanmışlardı. İlk olarak Pierce, söz hakkı aldı. Boston Celtics’in yıldızı, kazanmak için gelmişti. Ve bunu her hareketi ile belli ediyordu. Oldukça konsantre başladı. İlk iki sektördeki 12 puandan 9’unu aldı. Devam eden üç sektörde de 11 puan toplayarak 20 puana ulaştı. 20 puan, hiç fena sayılmazdı –ki 1986’dan bu yana düzenlenen 23 yarışmanın 18’inde şampiyonluk için bile yeterli olmuştu. Ama başarıdaki asıl etken, Pierce’ın ‘’money-ball’’ aşamasında 5/5 ile oynamasıydı. 10 puan kazanmıştı buradan.

Chauncey Billups, Paul Pierce’ın 20 puanlık gösterisinin hemen ardından çıkıyordu parkura. Belki biraz baskı (ama Billups’tan bahsediyoruz), belki biraz konsantrasyon kaybı vardı. Big Shot, rakibinin 12 puan ile geçtiği ilk iki sektörü yalnızca 3 puan ile tamamlıyordu. En sevdiği nokta olan tepe bölgesinde de istediğini yapamayan Billups, 5 puan ile son iki sektöre geldiğinde sonunu yazmıştı aslında. Daha sonra isabetli şutlar kullanmaya başladı. Arka arkaya kaydettiği altı isabet, Pierce’ı geçmesi için yeterli olmayacaktı. Son ‘’money-ball’’ da. 14 puanda kalıyordu, Chauncey Billups.

Final Turu’nun üçüncü yarışmacısı Golden State Warriors’tan Stephen Curry oldu. Cuma gecesi Sophomores’un yedi yıllık hanedanlığına son veren Rookies takımında da yer alan Curry, Paul Pierce’ı telaşa sokacak bir başlangıç yapıyordu Final Turu’na. İlk sektörde yalnızca bir defa hata yapmış ve 5 puanla ikinci sektöre gelmişti. Burada da sıcaklığını korudu. Money ball, 9 puana taşıdı Curry’i –ki Pierce da 9/12 ile geçmişti aynı noktayı. Ama fark, tepe şutlarında ortaya çıktı. Curry, yalnızca 1 puan ile tamamladı üçüncü sektörü. Dördüncü noktadaki 4 puan, son bölge öncesi heyecanın korunmasını sağladı. Ne var ki; toplam 17 puanda kalan Curry, şampiyonluğu Pierce’ın elinden kapamadı.

FİNAL TURU
20 Puan | Paul Pierce (Boston Celtics)
17 Puan | Stephen Curry (Golden State Warriors)
14 Puan | Chauncey Billups (Denver Nuggets)

1986 yılında Craig Hodges, 1987 yılında Detlef Schrempf ve 1988 yılında Dale Ellis’e karşı sağladığı üstünlüklerle Üç Sayı Yarışması’nın ilk üç ayağında liderliği kimselere kaptırmayan Larry Bird’ün ardından ilk şampiyonunu çıkardı, Boston Celtics. Craig Hodges (1990, 1991, 1992) ve Steve Kerr (1997) ile toplam dört şampiyonluğu bulunan Chicago Bulls’u da yakalamış oldu. ‘’Tarih tekerrür eder, derler. NBA’de bulunduğum süre içerisinde her zaman en iyi şutörlerden biri olduğumu düşündüm.’’ diye konuştu 2002’deki felaketin ardından 2010’da zirveye çıkan Paul Pierce. Takım arkadaşları Kevin Garnett ve Rajon Rondo ile yaşadığı sevinç ise geceye renk kattı.

Sırada: Sprite Slam Dunk Contest.

2010 NBA Taco Bell Skills Challenge



Cumartesi gecesinin ikinci gösterisi, ‘’Taco Bell Skills Challenge’’, Yetenek Yarışması oldu.

İlk olarak 2003 senesinde gerçekleştirilen yarışmada katılımcılar, yedi aşamalık parkura sol turnike ile başlıyorlar. Ardından üçlü bir slalom var. Önce sola, sonra sağa ve tekrar sola. Üçüncü aşama, uzun mesafeli göğüs pası. Oyunculara beşer hak veriliyor. Beş denemede başarı kaydedilemezse, sıradaki noktaya geçiliyor. Dördüncü bölge, cepheden dış şut. Burada da beşer hak ve bir önceki kurallar geçerli. Sonrasında yine uzun mesafeli pas geliyor. Oyuncular, topu ağlarla örülü bir delikten geçirmeye çalışıyorlar. Zamana karşı yarışıyorlar aynı zamanda. Ve sol turnike ile parkur tamamlanıyor.

2010 All-Star Haftasonu’nda ‘’Tako Bell Skills Challenge’’ yarışmacıları şu isimlerden oluştu: Brandon Jennings (Milwaukee Bucks), Russell Westbrook (Oklahoma City Thunder), Steve Nash (Phoenix Suns), Deron Williams (Utah Jazz).

2009 NBA All-Star Haftasonu’nda Phoenix’teki gösteriye Devin Harris, Mo Williams, Derrick Rose ve Tony Parker katılmıştı. 2009’daki ‘’çaylak’’, Chicago Bulls’un yıldızı Derrick Rose’du. 2008 yılının bir numaralı seçimi, Final Turu’nda New Jersey Nets’ten Devin Harris ile yarışmış ve parkuru :33.3’te tamamlayarak birinci olmayı başarmıştı. Rose, unvanını korumak üzere Dallas’taki yerini almaya hazırlanıyordu. Ancak All-Star öncesindeki son maçta yaşadığı sakatlık, buna izin vermedi. Yarışmaya katılamayan Rose’un yerini ise, Thunder’dan Russell Westbrook aldı.

Yarışmada ilk olarak sahne alan, Oklahoma City Thunder’dan Russell Westbrook oldu. Bir gece önce Sophomores takımı adına 40 sayı üreten Westbrook, hemen her sektörde ikinci şansını kullanmak zorunda kalmıştı. Westbrook’un ardından Brandon Jennings, yarışmaya başladı. Çaylak oyuncu, genel anlamda parkuru başarılı ile geçti. Ancak son turnike öncesindeki aşamada pası vermekte zorlanınca, zamanın hızına yetişemedi. Yine de ilk tur için fena sayılmayan bir sürede tamamlamıştı parkuru. :35.7, hiç fena sayılmazdı. Russell Westbrook’un :44.1’lik derecesi, Jennings’i umutlandırmak için geçerli bir sebepti.

I. TUR
:34.1 | Deron Williams (Utah Jazz)
:35.0 | Steve Nash (Phoenix Suns)
:35.7 | Brandon Jennings (Milwaukee Bucks)
:44.1 | Russell Westbrook (Oklahoma City Thunder)

Russell Westbrook ve Brandon Jennings sonrasında söz hakkı, usta isimlere geçiyordu. Önce Phoenix Suns’tan Steve Nash çıkacaktı yedi aşamalık parkurda. Nash, hata yapmadı. Ancak ilk turda daha kontrollü olmasından dolayı, hareketlerini 35 saniyede tamamlayabildi. :44.1, oyunun içinde kalması için yeterliydi. Westbrook, elenen ilk isim olmuştu. Jennings’in şansını devam ettirebilmesi, Deron Williams’ın :35.7’den kötü bir derece yapmasına bağlıydı. Ama Utah Jazz’in yıldızı, böyle bir ihtimalin olmayacağını kısa süre içerisinde gösterdi. :34.1 ile Final Turu’nda Nash’in rakibi olmaya hak kazandı.

FİNAL TURU
:29.9 | Steve Nash (Phoenix Suns)
:37.9 | Deron Williams (Utah Jazz)

Deron Williams, 2003’ten beri düzenlenen organizasyonun 2008 ayağında yaptığı :25.5 ile parkur rekoru elinde bulunduruyordu. En iyi ikinci derece ise, Steve Nash’e aitti. Williams, iki sene önce şampiyonluğa ulaşırken Nash’in 2005’teki 25.8’lik rekorunu tarihe gömmüştü. Ustalar birbirlerine karşı geliyorlardı yani. İlk olarak Steve Nash sahne aldı. Yalnızca bir şut kaçırdı, ikincide isabeti buldu. Diğer istasyonlarda hata yapmadı. Hareketlerini 30 saniyenin altında (:29.9) tamamladı. Williams, son aşamaya kadar kusursuz gelse de, pasta sorun yaşadı. Ve :37.9’da kalarak Nash’e geçilmiş oldu.

Sırada: Foot Locker Three-Point Shootout.

2010 NBA Haier Shooting Stars



2010 NBA All-Star Haftasonu Cumartesi Gecesi, birbirinden özel gösterilere sahne oldu.

Katılımcılar, ilk olarak ‘’Takım Şut Yarışması / Haier Shooting Stars’’ için boy gösterdiler American Airlines Center’da. Dört takımın iştirak ettiği bu organizasyonda her takım, üçer oyuncudan oluşuyor. Üç oyuncunun dağılımı ise şu şekilde: Aynı eyaletten bir NBA takımının yıldızı, bir WNBA takımının yıldızı ve söz konusu eyaletin takımında efsane hâline gelen eski bir NBA yıldızı. 2004 yılında Los Angeles’ın şampiyonluğu ile başlayan organizasyonun yedinci ayağında da toplam dört takım yarıştı.

Texas: Becky Hammon (Silver Stars), Dirk Nowitzki (Mavericks), Kenny Smith (Rockets).
LA: Marie Ferdinand-Harris (Sparks), Pau Gasol (Lakers), Brent Barry (Clippers).
Sacramento: Nicole Powell (Monarchs), Tyreke Evans (Kings), Chris Webber (Kings)
Atlanta: Angel McCoughtry (Dream), Joe Johnson (Hawks), Steve Smith (Hawks)

İki tur hâlinde yapılan yarışmanın birinci turunda Atlanta, sahne alan ilk takım oldu. Birinci şut noktasında Dream’den (WNBA) Angel McCoughtry, isabetli atışı 15 saniyede yapabildi. Joe Johnson, ikinci şut noktasında sorun yaşamadı. Ancak üçüncü aşamada Atlanta’nın eski yıldızlardan Steve Smith vardı. Şimdilerde TNT’de yorumculuk görevini üstlenen Smith, air-ball ile başladığı seriyi ancak yedinci denemesinde bozabilecekti. Atlanta, altıncı ve son şut noktası olan orta sahaya geldiğinde; 52 saniye kaybetmişti. Steve Smith isabeti bulduğunda ise, kronometreler 1:47’yi gösteriyordu.

Sacramento, oyunda kalabilmek için en kötü ihtimalle 1:47’nin üzerine çıkmalıydı. Ama işler, pek de göründüğü gibi değildi. Nicole Powell (WNBA) ve Tyreke Evans’ın (NBA) ardından üçüncü noktada boy gösteren Chris Webber, eski günlerini anımsatmaktan kalıyordu. Yedinci denemesinde isabeti bulan Webber ile arkadaşları, orta sahaya geldiklerinde Atlanta’ya göre dokuz saniye daha avantajlılardı her şeye rağmen. Ancak yol uzun sürdü. Elenmek üzereydiler ki; Powell, bir ‘’buzzer-beater’’ gönderdi metrelerce uzaktan. Top, çemberden geçtiğinde; Sacramento Takımı’nın karşısında 1:46 vardı.

Ev sahibi Texas, üç ayrı şehirden üç ayrı yıldız ile temsil ediliyordu: San Antonio Silver Stars’tan Becky Hammon, Dallas Mavericks’ten Dirk Nowitzki ve Houston Rockets’ın eski yıldızlarından Kenny Smith. İlk turda fazla zorlanmadı, Texas Takımı. Kolayca 1:46’nın üzerine çıkıldı. Altıncı noktadan isabet kaydedildiğinde; yalnızca 1:28 geçmişti. Ve Final Turu’nu oynamak için yeterli bir süreydi. Cevap bekleyen soru, Final’deki rakibin kim olacağıydı. Son olarak Los Angeles Takımı, gösterisini sunmaya başladı. Oldukça rahat görünüyorlardı. Clippers’ın eski yıldızı Brent Barry, altıncı aşamayı sonlandırdığında; 1:00 ile üst tura yükseliyordu, Los Angeles.

I. TUR
1:00 | Los Angeles
1:28 | Texas
1:46 | Sacramento
1:47 | Atlanta

Los Angeles ve Texas, ilk turdaki başarılarının ardından Final Turu’na çıkan takımlar oldular. Texas, daha kötü bir dereceye sahip olduğu için, Los Angeles’ın önünde başladı. Ama daha çok fırtına gibi. Becky Hammon ve Dirk Nowitzki’nin ikişer denemede ilk iki aşamayı geçmelerinin ardından Kenny Smith, tepe şutunu birinci hakkında soktu. Dördüncü noktada başarılı atış, Becky Hammon’dan geldi. Orta sahaya geldiklerinde müthiş bir süre avantajına sahip olmuşlardı zaten. Ne var ki; burada da işlerini çabuk bitirmeyi tercih ettiler. Dirk Nowitzki attı. Texas, parkuru 34.3 saniyede tamamladı.

FİNAL TURU
:34.3 | Texas
:55.2 | Los Angeles

Takım Şut Yarışması’nın Final Turu’ndaki rekor, 2006 San Antonio Takımı’na aitti. Tony Parker, Kendra Wecker ve Steve Kerr, yalnızca 25.1 saniye ile imkânsız başararak bir önceki sezon :28.0 yapan Phoenix takımını geride bırakmışlardı. Texas’ın 34.3 saniyelik derecesi ise, en iyi üçüncü olarak elimizde duruyordu. Los Angeles, bunun bilinci ile çıkmalıydı sahaya. Fena sayılmazlardı. 60 saniyenin altında bitirdiler parkuru –ki geçtiğimiz sezon şampiyon olan Detroit’in 58.4’ü düşünüldüğünde, başarılı sayılabilirlerdi. Ancak 55.2’den iyisi vardı. Texas, ev sahibi olduğu geceyi ödülle açıyordu.

Sırada: Taco Bell Skills Challenge.

13 Şubat 2010 Cumartesi

2010 NBA T-Mobile Rookie Challenge



2010 NBA All-Star Haftasonu, ‘’Rookie Challenge’’ ile açılışı yapıyor. Dallas’ın 80.000 kişi kapasiteli Cowboys Stadyumu’nda gerçekleşecek olan gösteri, TSİ 04.00’da başlayacak.

Rookie Challenge, NBA’deki ilk yılını geçiren oyuncular ile (Rookies), ligdeki ikinci yıllarının içerisinde olan oyuncuların (Sophomores) birbirlerine rakip oldukları bir maç aslında. Ama 2002 yılından bu yana Sophomores, Rookies’e NBA’de tecrübenin ne denli etkili bir faktör olduğunu sürekli hatırlatıyor. 2010 Rookies takımı, Sophomores’un 2002’den bu yana devam eden hegemonyasını bitirmek için çıkacak bu gece sahaya. Tıpkı, geçtiğimiz sezonki Rookies takımının yapmaya çalıştığı gibi.

NBA’de 26 Haziran 2008 günü yapılan oyuncu seçimleri sonrasında birçok kişi, bu jenerasyondan çok büyük yıldızlar çıkmayacağı yönünde ortak görüş bildiriyordu. Chicago Bulls’un uğruna birinci sıra hakkını kullandığı Derrick Rose ve Miami Heat’in kadrosuna katılan Michael Beasley dışında tabii. Ama sezon başladığında beklentilerin hızlıca değiştiğini görmek mümkündü. O.J. Mayo, Russell Westbrook, Kevin Love, Eric Gordon, Marc Gasol, Rudy Fernandez, Brook Lopez ve diğerleri. 2008 NBA Draftı, bambaşka bir hâl almıştı bu oyuncuların performanslarının ardından. Öyle ki; 2009 NBA All-Star Haftasonu’nun ‘’ilk’’ ayağında bile farklılıklar yaşanabileceği düşünülmeye başlanmıştı.

Ama… Unutulan bir gerçek vardı. 2002’den beri değişmeyen bir gerçek. Yalnızca yetenek değil, Cuma gecesi ortaya çıkan unsur. NBA tecrübesi, bir yerden sonra ağır basıyordu. Rookies takımındaki yıldız oyunculara rağmen. Blog arşivinde mevcut olan yazılarda da üzerinde durulan bir konu bu. Yakın tarihteki en iyi oyuncu seçim yılı 2003 sınıfının 2004’teki organizasyonda başına neler geldiğini hatırlıyor olmalıyız. Dwyane Wade, LeBron James, Carmelo Anthony, Chris Kaman ve Chris Bosh, Pazar gecesi Dallas’ta olacaklar. Oysa 2004 Rookies Challenge’ta mağlup tarafta yer almışlardı. Ginobili, Amare, Boozer, Yao ve Nene gibi yıldızların bulunduğu takıma 142-118 yenilen LeBron James ve arkadaşları, bir sonraki yıl ‘’Sophomores’’ formasıyla 133-106 kazanmışlardı.



2009 yılındaki karşılaşmaya damgasını vuran isim, beklenildiği üzere, Kevin Durant olmuştu. Rookies, Sophomores takımını sıkıştırdıkça öne çıkmıştı Thunder’ın yıldızı.

Rekor da vardı 2009’da. Sahadan 122-116 galip ayrılan Sophomores adına maç boyunca -30’u ikinci yarıda olmak üzere- toplam 46 sayı atan Kevin Durant, Amare Stoudemire’a (2004) ait olan 36 sayılık rekoru da tarihe gömüyordu. Sophomores kazandı. MVP, Durant oldu. 2002 senesinden beri devam eden gelenek de bozulmadı. O gün ortaya çıkan bir gerçek daha vardı ayrıca. Kevin Durant, Oklahoma City Thunder’ın galibiyet ve mağlubiyet sayılarındaki dengesizlikten dolayı, All-Star Haftasonu’nun ana yemeğini kaçırmıştı. 2009-10 sezonu, yalnızca Durant için değil; Thunder için de harika geçiyor. Ama böyle olmasaydı bile, Durant’in Pazar gecesi de sahne alması gerekiyordu zaten.

Derrick Rose, geçtiğimiz sezon Rookies takımının en önemli kozu olarak kabul ediliyordu. Kesinlikle, birinci sırayı hak ettiğini göstermişti sezon boyunca. Ama beklentilerin altında kaldığı gecelerden birini, All-Star Haftasonu’nda yaşamıştı. Bir gece sonra ise, ‘’NBA Skills Challenge’’ ayağında yeteneklerini Devin Harris, Mo Williams ve Tony Parker karşısında herkese gösterecekti. 2010’da unvanını korumak için sahaya çıkacak. Pazar gecesi de, All-Star maçında sahne alacak. Cumartesi ve Pazar gecesi mesai yapması, Rose’un Cuma gecesinden affını istemesine yol açtı. Bu yüzden, 2010 Rookie Challenge’ta ‘’Sophomores’’, Rose’dan mahrum kalacak. Yerinde GS Warriors’tan Anthony Morrow var.



Sophomores takımının başında Orlando Magic’in asistan koçu Patrick Ewing olacak. Ewing’in yardımcısı ise, Toronto Raptors’ın yıldız oyuncusu Chris Bosh. All-Star öncesindeki son maçında sakatlanarak soyunma odasına giden Derrick Rose, bu gösteriye katılabilseydi eğer; 2009’da Kevin Durant’inkine benzer bir etki yaratabilirdi.

G Russell Westbrook Oklahoma City Thunder)
G O.J. Mayo (Memphis Grizzlies)
G Anthony Marrow (Golden State Warriors)
G Eric Gordon (Los Angeles Clippers)
F Danilo Gallinari (New York Knicks)
F Michael Beasley (Miami Heat)
F Kevin Love (Minnesota Timberwolves)
C Marc Gasol (Memphis Grizzlies)
C Brook Lopez (New Jersey Nets)

Russell Westbrook, öne çıkan isim gibi duruyor şu an. Sezon içinde birçok defa ‘’triple-double’’ istatistiğine çok yaklaştı. 25-30 dakika süre alması hâlinde, bu başarıyı NBA All-Star Haftasonu’nda gerçekleştirebilir en azından. 2009’da takım arkadaşı Kevin Durant’in gölgesinde kalmıştı. Bu defa takımın yıldızı olabilir. Westbrook ile birlikte O.J. Mayo’yu da katabiliriz resmin içerisine. Şutörlerin boy göstereceği bir karşılaşma. Ve Mayo, bu konuda hiç fena sayılmaz. Sophomores’un sürpriz yaşanmaması ve kazanması durumunda, MVP olmaya en yakın adaylardan biri O.J. Mayo.

Karşılaşmanın ilk dakikalarında pota altı oyuncularının sahne alabileceğini söylemek de mümkün olabilir tabii. Başka bir senaryo da bu. 2007 Las Vegas’ta David Lee, 155-114 kazandıkları maçta Sophomores’u çok fena yapmıştı. İlk yarıda oyundan çıkana dek, 18 sayı ve 6 ribaunda ulaşmıştı bile. Maç sonunda ise; 14-14 saha içi isabeti, 30 sayı, 11 ribaund ve 4 asistle MVP olmayı başarmıştı. Bu profile en yakın isim, Memphis Grizzlies’ten Marc Gasol. Benzer bir başlangıç görebiliriz İspanyol oyuncudan. Rookies takımında gerçek anlamda bir pivot olmadığını hesaba katarsak; Beasley, Gasol ve Lopez’in işinin daha da kolaylaşacağını söyleyebiliriz aslında.



Rookies tarafına bakalım bir de. Kevin Durant, yine iş başında. Ama bu defa, kenarda olacak. Denver Nuggets’ın asistan koçu Adrian Dantley’nin yardımcısı olarak. 2009 NBA Draftı’ndan seçilen oyuncuların kaderi, 2008’dekilerinkine bir şekilde benziyor. ‘’Blake Griffin ve diğerleri’’... Neyse ki, bu önyargı sezon içerisinde değiştirildi ''diğerleri'' tarafından.

G Brandon Jennings (Milwaukee Bucks)
G James Harden (Oklahoma City Thunder)
G Jonny Flynn (Minnesota Timberwolves)
G Stephen Curry (Golden State Warriors)
G Tyreke Evans (Sacramento Kings)
F Omri Casspi (Sacramento Kings)
F Taj Gibson (Chicago Bulls)
F Jonas Jerebko (Detroit Pistons)
C DeJuan Blair (San Antonio Spurs)

Rookies takımındaki 1 ve 2 numara bolluğu, dikkat çekiyor olmalı hemen. Kaldı ki; en etkileyici yanları bu zaten. NBA’deki ikinci haftasını doldurmadan 55 sayı ile sezon rekorunu kıran Brandon Jennings, sakatlıklarla boğuşmasına rağmen yeni sezonun sürpriz takımlardan biri olan Sacramento Kings’in kısmî başarısındaki büyük pay sahibi Tyreke Evans, NBA’in en sempatik takımlarından Oklahoma City Thunder’da önemli işlerini altına imza atan James Harden ve All-Star öncesindeki son maçında Clippers’a karşı 36 sayı, 10 ribaund, 13 asist üreten Stephen Curry. Heyecan verici olduğu kesin.

Sophomores, çok büyük favori. Hatta kesin favori. Ama Rookies, sürpriz yaparsa; her maçını ‘’Rookies Challenge’’ havasında oynayan Golden State Warriors’tan Anthony Marrow öne çıkabilir –ki burada da sürpriz oynuyorum aslında. Brandon Jennings, saha içinden 20-25 şut denemesinde bulunabilir. Mesela bu sürpriz olmaz. Tyreke Evans, ‘’winner’’ karakteri ile takımı sürükleyebilecek en önemli isim. Kings’ten arkadaşı olan Omri Casspi’nin böylesi bir başarı için kesinlikle yardıma ihtiyacı olur. DeJuan Blair, Sophomores’tan Beasley, Love, Gasol, Lopez dörtlüsüne tek başına direnmek zorunda. Ama nereye kadar, bilinmez. Kısacası, Rookies’in işi pek de kolay değil.

Son olarak…

2010 NBA All-Star Haftasonu’nda ‘’Rookies Challenge’’, önceki örneklerinden farklı olacak.

Cumartesi gecesinin heyecanla beklenen ayağı, Slam Dunk Contest’in (Smaç Yarışması) üç katılımcısı belirlendi: Shannon Brown (Los Angeles Lakers), Nate Robinson (New York Knicks) ve Gerald Wallace (Charlotte Bobcats). Ama bir kişiye daha ihtiyaç var. O kişi de, bu gece çıkacak ortaya. Karşılaşmanın devre arasında DeMar DeRozan (Toronto Raptors) ve Eric Gordon (Los Angeles Clippers), bir ön eleme turu oynayacaklar. Yapacakları smaçlar, halk oylamasının ardından Cumartesi gecesindeki dördüncü katılımcının ismini belirleyecek. Favori DeMar DeRozan.

Sıkı bir All-Star Haftasonu olsun. Yıllarca hatırlayalım. Ve... ‘’Let the Games Begin.’’

10 Şubat 2010 Çarşamba

30-31 Ocak, 1 Şubat: NBA'den Kısa Haberler


---------------30 0cak: Portland Trail Blazers v Dallas Mavericks---------------

30 Ocak gecesinin en önemli performansı, Dallas Mavericks deplasmanındaki Portland Trail Blazers’ın yıldız oyuncusu Andre Miller’dan geldi.

Takımının 73-69 geride girdiği son çeyrekte maç boyu gösterdiği olağanüstü performansın üzerine çıkan Andre Miller, bitime :13 kala attığı iki sayılık basketle skoru 103’te eşitliyordu. Ama bu yalnızca bir başlangıçtı. Uzatma bölümünde Dallas Mavericks’in tüm hevesini kaçıracaktı, Miller. Blazers, 114-111 kazanırken; 33 yaşındaki eski tüfek, Mavericks potasına tam 52 sayı gönderiyordu. 22/31 saha içi isabeti ile! Ve… 52 sayısının 27’sini dördüncü çeyrek ve uzatmalarda üretiyordu. Sezonun ilk 48 maçında karşılaşma başına ortalama 12,6 sayı üreten Miller için akılalmaz bir patlamaydı bu. Damon Stoudamire’a ait 54 sayılık kulüp rekoru için iki sayı daha gerekiyordu ama.

Aynı gece uzatmalara giden tek karşılaşma, Portland Trail Blazers ve Dallas Mavericks arasında olmamıştı. Memphis Grizzlies, iç sahadaki serisini korumak için sahadaydı.

Kulüp tarihinin en uzun süreli galibiyet serisinin tadını çıkarıyordu, ev sahibi. Bir de Zach Randolph’un All-Star olmasının. New Orleans Hornets ise, en iyi senaryoda değildi. 10 maçlık periyotta üç kez ‘’uzatma’’ oynamış ve hepsinde sahadan mağlubiyetle ayrılmıştı. Üstelik, süper yıldız Chris Paul’ün sakatlığı devam ediyordu. Devre sonundaki 61-42’lik Grizzlies üstünlüğü, sürpriz değildi bu yüzden. Beklenmeyen, ikinci yarıda Darren Collison önderliğindeki geri dönüştü. Maçın bitimine :24 kala skour takımı lehine 107-102 yapan basketin altına imzasını koyan çaylak Collison, maçı 17 sayı ve 18 asistle tamamladı. Memphis Grizzlies’in iç sahadaki 11 maçlık galibiyet serisi sona erdi.


---------------30 0cak: Charlotte Bobcats v Sacramento Kings---------------

NBA’de sezonun en büyük sürprizlerinden biri olan Charlotte Bobcats, 30 Ocak 2010 gecesi ARCO Arena’da Sacramento Kings’e konuk oluyordu.

2000’li yılların başındaki Sacramento Kings’in yerindeki yeller esmeye devam ediyor hâlen. Sezon içerisinde iniş çıkışlar olmasına rağmen. Bir zamanlar heyecan verici bir takımdı, Kings. Ve mevcut Bobcats ekibi ile ortak bir noktası vardı. Bobcats Tarihi’nin en skorer ismi, 2000’li yıllardaki o Kings takımının 12. oyuncusuydu. Sadece taraftarların özel istekleri sayesinde, skordaki farkın açıldığı maçlarda akrobatik hareketler yapması için sahaya sürülüyordu. 2010’da ARCO Arena’ya geri döndüğünde ise, her şey çok farklı gelişecekti. Gerald Wallace, takımını 103-96’lık galibiyete taşırken Sacramento Kings’in neler kaçırdığını gösteriyordu adeta. Sahada kaldığı her dakikada.

Ama mutlaka bir bölümü, diğerlerinden ayırmamız gerekiyorsa; üçüncü çeyrek…

Gerald Wallace, Bobcats’in 34-13 üstün kapadığı 12 dakikalık sekansta 19 sayı üreterek müthiş bir performansın altına imza attı. Karşılaşma sonunda ortaya çıkan rakamlara inanmak kolay değildi. 12/18 ile hücum etti, Gerald Wallace. Serbest atış çizgisinden 12/15 ile oynadı. 38 sayı ve 11 ribaund üretti. Deplasmanlardaki ilk 20 maçından 17 mağlubiyetle dönen takımına arka arkaya üçüncü dış saha galibiyetini hediye etti. Dahası da vardı ama. Ocak ayı boyunca oynadığı 16 maçın 12’sini kazanan Bobcats, kulüp tarihinin en iyi ‘’tek ay’’ performansının üzerine çıktı. Önceki rekor, 9 galibiyetle Mart 2008 ve Mart 2009’a aitti. Nisan 2006’daki %66,7’lik rekor ise, %75 ile değişti.


---------------31 0cak: Los Angeles Clippers v Cleveland Cavaliers---------------

Ocak ayının son gecesinde Cleveland Cavaliers’ın Los Angeles Clippers’ı ağırladığı karşılaşmada LeBron James’in muhteşem gösterisi vardı.

All-Star arası öncesinde olağanüstü bir form grafiği yakalayan Cavaliers, The Q Arena’daki etkileyici başlangıçlarından birini daha yapıyordu. Ama bu seferki, hayal edilenlerden biri öteydi. 12 dakika sonunda 46-20’lik üstünlüğü yakalamayı başarmıştı, ev sahibi ekip. Ve evet! LeBron James’in katkısı, kolayca ayrılıyordu diğerlerinden. 8/9 saha içi isabeti ile 23 sayı, 3 ribaund ve 3 asist. Clippers’ın 20 sayı üretebildiği ilk çeyrekte 23 sayı atmakla kalmamış, 8 sayının pasını vermişti LeBron James. Nisan 2008’de Chicago Bulls potalarına United Center’daki maçın ilk çeyreğinde 24 sayı göndermeyi başaran Kral, takımının 114-89 kazandığı karşılaşmayı 32 sayı ve 11 asistle tamamladı.

NBA’de son iki sezonun şampiyonları Boston Celtics (2008) ve Los Angeles Lakers (2009), 31 Ocak gecesi Celtics’in evi TD Banknorth Garden’da karşı karşıya geldiler.

Yeni sezonda oynadığı büyük maçlardaki başarısız sonuçlarla şaşkınlık yaratan Boston Celtics, Lakers’ın ilk çeyrekte kurduğu 30-19’luk üstünlüğün altından ikinci çeyrekteki etkili oyunu ile kalkıyordu. All-Star kalibresindeki oyununa devam ediyordu, Rajon Rondo. Kobe Bryant ise Boston Celtics savunması tarafından kitlenmişti. Garden’daki taraftarlar, her zaman olduğu gibi yine maçın içindeydiler. Ama tehlike yavaş yavaş yaklaşıyordu. Son 7 saniyeye kadar 7/19 ile oynadı, Kobe. 12 şut kaçırdı yani. Peki, bu, en kritik şutta elinin titrememesi için yeterli bir neden miydi? Tabii ki, hayır. Titremedi de zaten eli. Ocak ayındaki 17 maçta 212 şut kaçıran Kobe, 90-89’luk galibiyeti getiren basketi attı.


---------------1 Şubat: Los Angeles Lakers v Memphis Grizzlies---------------

Celtics karşısındaki son saniye basketi ile Los Angeles Lakers adına ürettiği sayı, 25.164 olmuştu. Ve Abdul-Jabbar, Baylor, Johnson sonrasında tek bir hedef kalmıştı artık.

Estetik basketbolu NBA Logosu’nda vücut bulan Jerry West, 25.192 sayı ile Los Angeles Lakers Tarihi’nin en skorer oyuncusu konumundaydı. Celtics maçından bir gece sonra Memphis’e yolculuk eden Lakers’ta Kobe, rakip potaya 19 sayı bırakması durumunda; formasını giydiği kulübün tarihine geçecekti. Zor olmadı. İkinci çeyreğin bitimine 1:01 kala Lakers’ın en fazla sayı üreten oyuncusu olmayı başardı, 24 numara. Yalnızca Memphis Grizzlies maçı için değil tabii. Ama ne var ki; Kobe Bryant’ın gayreti, ev sahibi ekibin ısrarını kıramadı. Zach Randolph’un 22 sayı ve 11 ribaundluk performansı, takımına 95-93’lük galibiyeti getirdi. Grizzlies, iç sahada galibiyetlere yeniden başladı.

Kobe Bryant, FedEx Forum’da ürettiği 44 sayı ile Jerry West’in 24 Ekim 1972 günü eline geçirdiği unvanı tarihe gömdü. West, Kansas City’de Kings potasına bıraktığı 29 sayının ardından Elgin Baylor’ın 37 yıl süren hükümdarlığına son vermişti. (37 sene, uzun bir süre. Ama Wilt Chamberlain, 1964’te Paul Arizin’i geride bıraktığından bu yana, Golden State Warriors’ta hiçbir oyuncu Chamberlain’in üzerine çıkamadı. İstedikleri kadar hızlı basketbol oynasalar da.) Kobe Bryant, tıpkı Gerald Wallace gibi, hâlen formasını giydiği kulübün tarihindeki en skorer oyuncu. Bu başlıkta dört örnek daha var: LeBron James (Cavaliers), Dirk Nowitzki (Mavericks), Dwyane Wade (Heat) ve Chris Bosh (Raptors).