19 Mart 2010 Cuma

Spordan Kumanda: 20-21 Mart Programı



NBA’de heyecan, Playofflar yaklaştıkça daha da artmaya devam ediyor. NBA TV, NTV ve NTV Spor’da hafta sonu, iki gecede toplam altı karşılaşma canlı yayında olacak.

Başlangıç, TSİ 01.00’da Air Canada Center’da. ABD’de saatlerin ileri alınması, Türkiye’deki NBAseverler için olumlu bir gelişme. Ve eğer uyku programınızı ayarlayabilirseniz, karşınızda harika bir takvim bulabilirsiniz. St. Patrick’s Day’de Atlanta Hawks’ı mağlup ederek beş maçlık mağlubiyet serisine nokta koyan Raptors, Kevin Durant’in takımı Thunder’ı evinde ağırlayacak. Maçın ilk devresi sona erdiğinde; Teksas’taki Rockets – Celtics eşleşmesine geçiş yapmak mümkün. ‘’Doubleheader’’ tercih ederseniz, Arizona’daki Suns – Jazz maçı kaçmaz. Menü harika.

Günün ikinci bölümünde futbol ağırlıkta gözüküyor. Bundesliga’da Michael Skibbe’nin öğrencileri, Bayern Münih karşısına çıkacaklar. Sezona iyi bir giriş yaparak beklentileri aşan Frankfurt, sezonun ilk yarısındaki maçta Bayern’e oldukça talihsiz bir maçın ardından 2-1 yenilmişti. Bayern formda. Frankfurt düşüşte. Ama izlemeye değer. Premier League’de Stoke City’nin rakibi, Tottenham Hotspur. İç sahada Ada’nın en ateşli taraftar topluluklarından biri önünde oynayan Stoke’ta, menajer Pulis’le arası iyi olmayan Tuncay’ın durumu kritik. Hollanda’da zirve yarışında önemli bir eşleşme: PSV – Twente. Herkes tarafından izlenebilseydi keşke. Neyse ki, aynı saatte Real Madrid var. İki hafta önce Santiago Bernabeu’da müthiş bir 90 dakika izlemiştik. Tekrarı gelebilir.

20 Mart 2010 Cumartesi
01.00 Toronto Raptors – Oklahoma City Thunder (NBA TV)
01.10 Gonzago – Florida State (NTV Spor)
02.30 Houston Rockets – Boston Celtics (NTV)
04.00 Phoenix Suns – Utah Jazz (NBA TV)
13.30 Bucaspor – Karabükspor (D Spor)
15.00 Fenerbahçe Ülker – Antalya BŞB (Spormax)
16.30 Eintracht Frankfurt – Bayern Münih (TRT3)
17.00 Efes Pilsen – Bornova Belediye (SkyTürk)
17.00 Stoke City – Tottenham (Spormax)
17.00 Celtic – St. Johnstone (Futbol Smart)
19.00 Fenerbahçe – Gaziantepspor (Lig TV)
19.20 Bristol City – Newcastle United (Euro Futbol)
19.30 Arsenal – West Ham (Spormax)
19.30 Borussia Dortmund – Bayer Leverkusen (TRT3)
20.45 PSV Eindhoven – Twente (Futbol Smart)
21.00 Real Madrid – Sporting Gijon (NTV Spor)
22.00 Lens – Sochaux (Kanal A)
22.00 Palmeiras – Ponte Preta (Spormax)
22.15 Caja Laboral – Regal Barcelona (TRT3)
23.00 Inter – Palermo (NTV Spor)

Boston Celtics özelinde bir ‘’Doubleheader’’ yapabilecek lüksümüz var. İyi bir Celtics taraftarından eksiğimiz olmadığını söyleyebiliriz bu anlamda. Mavericks, NBA’in en sıcak takımlarından biri konumunda. Son 15 maçtan 14 galibiyet çıkarıldı. Sert bir eşleşme olacaktır. Aynı saatlerde yanma hâlinde olan bir başka ekip Denver Nuggets’ın konuğu, Çarşamba gecesi LA Clippers deplasmanında uğradığı yenilgiyle serinleyen Milwaukee Bucks. ‘’Prime-time’’ kuşağında, Indiana Pacers ve Oklahoma City Thunder’ın mücadelesi ekranlara gelecek. Bir ‘’Doubleheader’’ da Thunder’dan.

Pazar günü, çok yoğun bir futbol programı var. Ve hemen hepsi birbirinden güzel. 15.30’da Manchester United, Liverpool’u Old Trafford’da ağırlayacak. Fernando Torres döndü. Onun oynadığı iki maçta Liverpool, yedi gol attı (4 gol, 2 asist). Merseyside temsilcisi, yakın dönemde rakibine net bir üstünlük kurmayı başardı. İzlemesi harika olacak. Geçtiğimiz hafta son dakika golüyle Chievo’yu mağlup ederek Inter’in bir puan arkasına gelen Milan, Napoli karşısında. Zor maç. Hamburg – Schalke 04 karşılaşması da, Old Trafford’daki randevuya kurban gidecek. Arjantin’de derbi günü. Sezonun hayal kırıklıkları karşı karşıya. Ama derbi derbidir. Ne var ki; Galatasaray’ın Trabzonspor deplasmanındaki mücadelesi kaçmaz. Ardından Barcelona'da Lionel Messi’yi izleme keyfi de.

21 Mart 2010 Pazar
03.00 Dallas Mavericks – Boston Celtics (NTV Spor)
03.00 Denver Nuggets – Milwaukee Bucks (NBA TV)
13.00 Zenit – Spartak Moskova (Spormax)
13.30 Altay – Adanaspor (D Spor)
13.30 Lagun Aro – Power Electronics VLC (TRT3)
13.30 RKC Waalwijk – Ajax (Futbol Smart)
15.30 Manchester United – Liverpool (Spormax)
16.00 Milan – Napoli (NTV Spor)
16.00 Kepez Belediye – Beşiktaş Cola Turka (SkyTürk)
16.30 Hamburg – Schalke 04 (TRT3)
17.00 Fulham – Manchester City (Spormax)
18.00 Blackburn Rovers – Chelsea (Spormax)
18.00 Bordeaux – Lille (Kanal A)
18.30 Wolfsburg – Hertha Berlin (TRT3)
19.00 Trabzonspor – Galatasaray (Lig TV)
20.00 Boca Juniors – River Plate (NTV Spor)
20.30 Indiana Pacers – Oklahoma City Thunder (NBA TV)
22.00 Gremio - Corinthians (Spormax)
22.00 Zaragoza – Barcelona (NTV Spor)
22.00 Marsilya – Lyon (Kanal A)

18 Mart 2010 Perşembe

NBA Günlüğü: St. Patrick's Day & Chris Bosh



NBA’de St. Patrick’s Day’e anlam katan takımlardan biri, Toronto Raptors oldu. Dört maçlık Batı turnesinde galibiyet alamayarak mağlubiyet serisinin beş maça çıkmasına neden olan Raptors, 17 Mart gecesi Air Canada Center’da Atlanta Hawks’ı konuk etti.

Hidayet Türkoğlu’nun takımı, St. Patrick’s Day anısına yeşil formasıyla sahaya çıktı. Kulüp Tarihi boyunca 17 Mart gecelerinde toplam dokuz kez sahne alan Kanada temsilcisi, NBA’deki ilk sezonunda 105-96 kaybettiği Pacers maçının ardından St. Patrick’s Day’de oynadığı sekiz maçta dört galibiyet alırken, rakiplerine dört defa yenilmişti. İç sahadaki altı 17 Mart maçında 4-2’lik rekora sahip olan Raptors, bu özel gündeki deplasmanlarda oynadığı üç maçtan galibiyet çıkaramadı.

Söz konusu süreçte yalnızca Utah Jazz, iki ayrı St. Patrick’s Day’de Raptors’ın rakibi oldu. Atlanta Hawks, 2010’daki maçla birlikte bu alanda ikinci örnek karşımıza çıktı. Daha önce 17 Mart 1998 günü birbirlerine rakip olan iki takımdan Hawks, rakibini 117-105 mağlup etmeyi başarmıştı. 2010’a gelindiğinde ise; Georgia temsilcisine karşı oynadığı son dört maçtan galibiyet çıkaramayan Toronto Raptors, bu sezon 35 maçtan 25 galibiyet çıkardığı Air Canada Center’ın atmosferine güveniyordu. Maç başına ortalama %48,2 şut oranı ve 105.0 sayı, hiç fena sayılmazdı.

Ve takımın yıldızı, kariyer gecelerinden birine çıkıyordu.

Chris Bosh, 3 Ocak 2010 günü oynanan San Antonio Spurs maçında attığı 22 sayıyla takımının sahadan 91-86 galip ayrılmasını sağlarken; aynı zamanda Vince Carter’a ait olan ‘’Raptors Tarihi’nin En Skorer Oyuncusu’’ unvanını da Carter’ın elinden almıştı.

O günden bu yana çalışmaya devam etti, Chris Bosh. Şubat ayının sonunda yaşadığı sakatlıktan dolayı üst üste yedi maç kaçırmak durumunda kaldı. Çarşamba gecesi, 2003-04 sezonunda ayak bastığı NBA’de 9.997 sayı üretmiş olarak Atlanta Hawks karşısına çıkıyordu. En yakın rakibi Vince Carter’ın 9.420 Raptors sayısında olması ve yakınlarında onu tehdit edebilecek bir Raptor gözükmemesi, Chris Bosh’u bu anlamda yeteri kadar rahatlatıyordu.

Oyuncu

Sayı

Chris Bosh

9.997

Vince Carter

9.420

Morris Peterson

6.498

Doug Christie

4.448

Antonio Davis

3.994


Chris Bosh, Atlanta Hawks karşısında en az üç sayı atması hâlinde, Toronto Raptors Tarihi’nde 10.000 sayı barajına ulaşan ilk oyuncu olmayı başaracaktı. Ama işler yolunda gitmiyordu. İlk çeyrekte Raptors uzunları iyi iş çıkarmışlardı. Ne var ki; Chris Bosh, saha içinden isabet bulamayarak on dakikalık ilk bölümü 0 sayıyla geçmişti. Bilinen bir gerçek vardı tabii. Ne kadar kötü olursa olsun, Bosh, St. Patrick’s Day’de bu işi bitirecekti. Bitirdi de. İkinci çeyreğin başında maçtaki ilk sayılarını bulan yıldız oyuncu, hemen ardından Hidayet Türkoğlu’nun asistiyle 10.001 sayıya ulaştı.

Chris Bosh’un rekor koşusu üzerine çevrilmişti tüm dikkatler. İlk yarıda onun katkısına gerek kalmadan skor üstünlüğünü yakalayan Raptors, üçüncü çeyrekte Atlanta Hawks’ın akılalmaz üç sayı isabetinin karşısında duramadı. Joe Johnson’ın yokluğunda inisiyatif kullanan Jamal Crawford’un yanına Mike Bibby eklendi. Ve Atlanta Hawks, 30-16’lık seri yakaladığı üçüncü çeyreğin ardından son bölüme 86-75 önde girdi. Chris Bosh, 10.000 sayı barajını aşmıştı. Ama felaket bir şut oranıyla hücum ediyordu. Hidayet Türkoğlu, üçüncü çeyreğin bir sekansında bu defa Blazers taraftarlarından değil; bizzat kendi seyircisi tarafından yuhalanacaktı. Bir geri dönüş şart olmuştu artık.

Islıkların ardından Hedo, devreye girmeye başladı. Arka arkaya isabetli atışların ardından takımını maça ortak etti. Yavaşça yaklaştı rakibine Raptors. Hiç öne geçemedi ama rakibi karşısında. Ta ki, bitime :02.1 kala. Bir şans vardı ev sahibinin elinde.

O ana dek saha içinden 6/18 ile hücum eden Chris Bosh üzerine kurulacaktı oyun. Top kenardan oyuna dâhil edildi. Bosh topla buluştu. Karşısına Al Horford’ı aldı. Bir ayak hareketiyle rakibini geri attı. Ve mutlu sonu yazan şutu kullandı. Özel gecesinde oldukça başarısız bir performans sergilemişti Bosh. Ancak bu şekilde durumunu düzeltebilirdi. 106-105 öne geçti Raptors. Hawks’ın son çabası sonuç getirmedi. Toronto Raptors, galibiyet-mağlubiyet oranında tekrar %50’ye (33-33) gelmeyi başardı. Hidayet Türkoğlu da maçı 16 sayı, 5 ribaund ve 3 asistle tamamladı.



Oyuncu



Takım



Sayı



Ribaund

Karl Malone

Utah

36.374

14.601

Michael Jordan

Chicago

29.277

5.836

Hakeem Olajuwon

Houston

26.511

13.382

Patrick Ewing

New York

23.665

10.759

Dirk Nowitzki

Dallas

19.860

7.431

Kevin Garnett

Minnesota

19.041

10.542

Clyde Drexler

Portland

18.040

5.339

Kareem Abdul-Jabbar

Milwaukee

14.211

7.161

Buck Williams

New Jersey

10.440

7.576

Chris Bosh

Toronto

9.725

4.450

Pau Gasol

Memphis

8.966

4.096


Spurs karşısında (3 Ocak 2010) Raptors’ın sayı rekorunu kıran Chris Bosh, o gece farklı bir kulübe daha katıldı. NBA’deki 30 aktif kulübün 11’inde 11 ayrı oyuncu, bir dönem oynadıkları veya oynuyor oldukları takımların hem sayı, hem de ribaund kategorilerinde tüm zamanları domine etmiş durumda.

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi Chris Bosh, uzun bir süre Raptors ile özdeşleşecek (Toplamda 10 ayrı kategoride tüm zamanların en iyi Raptors oyuncusu). Bir not daha: 2003 NBA Draftı’nda ilk beş sıradan seçilen oyunculardan üçü (LeBron James - Cavaliers, Dwyane Wade – Heat, Chris Bosh – Raptors), formalarını giydikleri kulüplerin tüm zamanlardaki en skorer isimleri. Beş yılda iyi birer miras bıraktıkları kesin. 2003 Drafı’nın NBA üzerinde oluşturacağı etki kadar kesin hem de.

NBA Günlüğü: Utah Jazz'in Tarihsel Gücü



NBA’de Çarşamba gecesi, 11 karşılaşmayla geçildi. Cleveland Cavaliers, The Q Arena’da Indiana Pacers’ı 99-92 mağlup etti. LeBron James, maçı 32 sayı, 9 ribaund ve 9 asistle tamamladı. NJ Nets için yazılan felaket senaryosunun bir bölümü dün gece sahnelendi. 76ers, rakibine umutlanma fırsatı vermediği maçı 108-97 kazandı. Magic, Spurs’ü 110-84 ile geçti. Tim Duncan, 1/10 şut kullanarak NBA kariyerindeki en kötü saha içi oranıyla yüzleşmek durumunda kaldı.

Dallas Mavericks, son 15 maçtaki 14. galibiyetini Chicago Bulls karşısında 113-106’lık skorla aldı. Caron Butler 27, Dirk Nowitzki 26 sayı attı. Houston Rockets, üç maçlık galibiyet serisini Memphis Grizzlies önünde dörde çıkardı. 107-94 kazanan Houston’da Aaron Brooks, 31 sayıyla sahanın yıldızı oldu. Brooks, 31 sayısının 21’ini yayın gerisinden 7/7 isabetle buldu. NBA Tarihi’nde bir maçta 7/7 üç sayılık atış yapan, en az beş ribaund ve dört asist üreten ilk isim olmayı başardı. Zach Randolph’un 30 sayı ve 15 ribaundluk performansı, Grizzlies’e yetmedi. Staples Center’da Los Angeles Clippers’a konuk olan son haftaların formda takımı Milwaukee Bucks, rakibine 101-93 yenilmekten kurtulamadı.

Geçmiş ve gelecek zamanın en iyi basketbolcusu olarak kabul edilen Michael Jordan, 275 milyon dolar ödeyerek ‘’büyük patron’’ seviyesine çıktığı Charlotte Bobcats’in başındaki ilk maçta galibiyet sevinci yaşadı. Bobcats, ilk devrenin tamamlanmasına iki dakika kala 51-32 geri düştüğü karşılaşmada Oklahoma City Thunder’ı 100-92 yendi. Bu, Kulüp Tarihi’nin en büyük geri dönüşlerinden biriydi. Bobcats, daha önce Miami Heat (02.01.2008) ve Orlando Magic (16.01.2008) karşısında 19 sayılık farkların üstesinden gelmeyi başarmıştı. Artık, Florida eyaletinin dışında da bu acı tecrübeyi yaşayan bir takım var.

Utah Jazz, Delta Center’da ağırladığı Minnesota Timberwolves’u 122-100 yendi. Jazz’in Utah’taki 30. yılını kutlayan kulüp, sezon başında alternatif forma olarak 1979-80 sezonunda kullanan yeşil formayı tercih edeceğini açıklamıştı. St. Patrick’s Day ile uyumlu bir kostüm eşliğinde sahaya çıkan Jazz, nostalji formasının uğurunu sürdürdü. Mehmet Okur’un takımı, yeşil forma altındaki derecesini 9-1’e taşıdı. 24 Mart gecesi oynanacak Toronto Raptors maçında Utah Jazz, normal sezonda son kez ‘’Hardwood Classics’’ ile arz-ı endâm edecek. Minnesota Timberwolves cephesinde ise işler yolunda değil. Utah Jazz, maçın son iki çeyreğinde rakip potaya 35’er sayı bıraktı. Bir gece evvel Suns’tan 73 ikinci yarı sayısı yiyen Timberwolves, bu alanda 16 yıl sonraki ilk örnek olmaktan kaçamadı – Charlotte Hornets, Ocak 1994.

St. Patrick’s Day’e en fazla anlam katacak takımlardan biri olan Celtics, evinde NY Knicks’i ağırladı. Yemyeşil formasına altın renkleri atan Celtics, karşılaşmadan 109-97 galip ayrıldı. Celtics’in bu özel gündeki galibiyet serisi, 11 maça çıktı –en uzun süreli St. Patrick’s Day serisi. 17 Mart’taki son mağlubiyet, 1968 senesinde Baltimore Bullets karşısında 147-139’luk skorla gelmişti. Golden State Warriors, New Orleans Hornets’a karşı 131 sayı attı. Bu defa kazandı. Geçtiğimiz hafta rakibine 135-131 kaybeden Warriors, dün gece 10 sayı farkla galibiyeti elde etti.

Sırada: St. Patrick’s Day & Chris Bosh.

17 Mart 2010 Çarşamba

NBA Günlüğü: Karl, Carmelo, LeBron, Suns


Dört maçlık aradan takımının başına geçen George Karl, oyuncularına galibiyet yolunu gösteriyor.

NBA’de Salı gecesi, sekiz karşılaşmayla geçildi. Gecenin ilk maçında Charlotte Bobcats, dengesiz ilerleyişine devam etti. Indiana Pacers’a 99-94 kaybetti. Pacers, maçı yıldız oyuncusu Danny Granger’dan mahrum tamamlamak durumunda kaldı.

San Antonio Spurs, Tim Duncan’ın kötü şut yüzdesine rağmen (5-15, %33) Miami Heat deplasmanında 88-76 kazandı. New Jersey Nets, sezonun büyük bölümünde olduğu gibi, bir kez daha kaybetti. Atlanta Hawks, ikinci çeyrekteki müthiş atağıyla (33-17) rakibini alt etmeyi başardı. Nets, yedi galibiyette. Ve 15 maçı daha var. En az üç kez daha kazanmalı, aksi takdirde Philadelphia 76ers’ın 1972-73 sezonundaki derecesi (9-73), ‘’tüm zamanların en kötüsü’’ olmaktan çıkacak.

Chicago Bulls, en skorer dört oyuncusunun (Rose, Deng, Noah, Hinrich) forma giymediği Grizzlies deplasmanında tutunamadı. Mağlubiyet serisi sekiz maça çıktı. Playoff umutları azaldı. Mart ayında galibiyet yüzü göremeyen Chicago Bulls’un önündeki fikstür de iç açıcı değil: at Dallas, Cleveland, at Philadelphia, Houston, Miami, New Jersey, at Detroit, Phoenix. Playoff yolundaki rakipleri ise Milwaukee, Charlotte, Miami ve Toronto. Şimdilik, Toronto’nun bir buçuk maç gerisinde yer alıyorlar. (Playoff üzerine farklı başlıklar altında konuşabiliriz ilerleyen zamanda.)


Carmelo Anthony, Washington Wizards maçında 29 sayı ve 12 ribaundla oynayarak double-double yaptı.

On altı takımın sahne aldığı gecede öne çıkan maçlar oldu. Başlıklar hâlinde ilerleyelim:

• Gırtlak kanseri tedavisi gören Denver Nuggets antrenörü George Karl, bir süredir uzak kaldığı takımına Washington Wizards maçıyla döndü.

• Cleveland Cavaliers’ın yıldız oyuncusu LeBron James, takımının 113-101 kazandığı Detroit Pistons maçında triple-double (29 s, 12 r, 12 a) ile oynadı.

• Phoenix Suns, evinde ağırladığı Minnesota Timberwoles’a karşı hiçbir çeyrekte 35 sayının altına düşmedi. Ve maçı 152-114 kazanmayı başardı.

• Los Angeles Lakers, Sacramento Kings deplasmanında 106-99 kazandı. Kobe Bryant, Pau Gasol ve Andrew Bynum öne çıkan isimler oldu.

Dokuz sene önce prostat kanserini yenerek basketbol sahalarına dönmeyi başaran Karl, gırtlak kanserinden de pek etkilenmemiş gibi gözüküyordu. Washington Wizards maçı öncesinde oyuncularından isteği ‘’galibiyet’’ olmuştu. Ve bunun iyi bir tedavi yöntemi olduğunu biliyordu. Denver Nuggets, beklenenden fazla efor sarf etmek durumunda kaldı. Ama son çeyrekteki etkili oyunuyla rakibini 97-87 mağlup etmeyi başardı. Nuggets’ta J.R. Smith, 13’ü dördüncü çeyrekte olmak üzere 17 sayı üreterek galibiyette pay sahibi oldu.


Carmelo Anthony, 20-26 Aralık 2007 tarihleri arasında oynadığı dört maçta toplam 140 sayı ve 50 ribaund üretmişti.

Houston Rockets karşısında bir gece evvel kaybedilen maçı 45 sayıyla tamamlayan Carmelo Anthony, Wizards önünde 29 sayı ve 12 ribaund ile oynadı. Son dört maçta toplam 130 sayı ve 40 ribaund üreten Melo, Nuggets kariyerinde ikinci defa bu seviyeye çıkmayı başardı. Yıldız basketbolcu, 20-26 Aralık 2007 tarihleri arasında oynadığı dört maçta toplam 150 sayı ve 50 ribaundluk bir performans sergilemişti. Kulüp Tarihi’nde daha önce böylesi rakamları yakalayabilen iki isim var: Dan Issel (1980) ve Antonio McDyess (1999). Maçı 0/6 üç sayı isabetiyle tamamlayan Chauncey Billups'ın bu alandaki 36 maçlık serisi sona erdi.


LeBron James, Detroit Pistons maçının bitimine 1:35 kala yaptığı blokla Will Bynum'ın kalbini kırıyor.

Maç Önü’nde üzerine çokça söz ettiğimiz LeBron James, dün geceki Detroit Pistons maçında yine akıllara zarar bir performans sergilemekten kaçınmadı.

LeBron James, ilk yarıyı 5 sayı, 4 ribaund ve 7 asistle tamamladıktan sonra ikinci yarıda müthiş bir oyun oynadı. Pistons, karşılaşmanın büyük bölümünde oyunda kaldı. Ama James’in son çeyrekteki 15 sayı ve 4 asistlik gösterisini engelleyemedi. Maçın kırılma anında da LeBron James vardı Detroit Pistons’ın karşısında. Cavs, skorda 105-101 öndeyken James’in başarısız üç sayı denemesinde ribaundu alan Will Bynum, rakip pota doğru yöneldi. Turnikesini bırakmak üzereydi ki, LeBron yine yetişti. Yaptığı blok ve ardından ürettiği yedi sayı, maçın kaderini değiştirdi.

2003-04 sezonundan beri rekorları alt üst eden LeBron James, kariyerindeki 28. TD performansını sergiledi. Ama Detroit Pistons’la daha önceki 25 karşılaşmasında hiç bu seviyeye çıkamamıştı. 26. maçında ‘’triple-double’’ yapmayı başardı. Doğu Konferansı’ndaki listede üç takım var artık. LeBron, yalnızca Washington Wizards (24 maç), Atlanta Hawks (23 maç) ve New York Knicks (23 maç) karşısında TD yapamadı. Geçtiğimiz sezonki Knicks maçında yaptığı TD, daha sonra iptal edilmişti. Wizards için önümüzdeki sezonu beklemek zorunda. Hawks ile sezon sonuna dek iki kez karşılaşacak.


Louis Amundson, Minnesota Timberwolves karşısında 10/13 saha içi isabetiyle 20 sayı ve 7 ribaund üretti.

Gecenin en ilgi çekici skoru, US Airways Center’dan geldi. Sekiz oyuncunun çift haneli skorlar ürettiği Phoenix Suns, Minnesota Timberwolves’u 152-114’lük skorla geçti.

Arizona’daki çılgın maçta Suns, hiçbir çeyrekte 35 sayının altına düşmedi: (38-33, 41-28, 35-27, 38-26). Kulüp Tarihi’nde ikinci kez gerçekleşen bir durum. 21 Mart 1972 günü benzer bir yol izleyen Suns, biraz daha acımasız davranarak, Portland Trail Blazers’ı 160-128 mağlup etmişti. Dün akşamki 152 sayılık performans, 366 gün sonra NBA’de bir takımın 150 sayının üzerine çıkmasını sağladı. 366 gün önce, yine Suns, Warriors’ı 154-130 mağlup etmeyi başarmıştı. Darısı 160’lara.

Beş gün içerisinde üçüncü kez Pasifik Grubu’ndan bir takıma rakip olan Los Angeles Lakers, Sacramento Kings galibiyetinin ardından seriyi yenilgisiz noktalamayı başardı.

Sezon içi eşleşmelerinde -o günlere özel olarak- 2000’lerin başındaki Kings-Lakers rekâbetini hatırlatan iki takım, dün akşam galibiyet için üst düzey bir mücadele verdi. Kazanan yine değişmedi. Phoenix Suns (102-96) ve Golden State Warriors (124-121) maçlarının ardından Sacramento Kings’i de yenen Los Angeles Lakers, North Carolina turnesini 3-0 ile tamamlarken; Kings’e karşı sezon içi derecesini de 3-0’e getirdi. Ancak LA Lakers, NBA liderliği için Cavs’in üç maç gerisinde.

Bryant, 30 sayı ve 9 ribaund üretti. Gasol, takım arkadaşına 28 sayı-12 ribaund ile destek verirken; Andrew Bynum’ın 21 sayı-12 ribaundluk katkısı, ibrenin tamamen Lakers’a dönmesini sağladı. Kobe Bryant, bir ribaund daha alabilseydi; 1984 senesinde Magic Johnson, Kareem Abdul-Jabbar ve James Worthy üçlüsünün aynı maçta gerçekleştirdikleri 20+ sayı ve 10+ ribaund üçlemesi tekrar edilecekti. İki gece önce T'wolves maçında bir ribaundla TD fırsatını (29 s, 9 r, 11 a) kaçıran Tyreke Evans, Lakers karşısında 25 sayı, 11 ribaund ve 9 asistle oynadı. Galibiyet için yeterli olmadı.


Hidayet Türkoğlu'nun takımı Toronto Raptors, bu gece Air Canada Center'da Atlanta Hawks ile karşılaşacak.

NBA’de Çarşamba gecesi 11 maç var. Ve program şu şekilde:

01.00 Cleveland Cavaliers – Indiana Pacers
01.00 Philadelphia 76ers – New Jersey Nets
01.00 Toronto Raptors – Atlanta Hawks (NBA TV)
01.00 Charlotte Bobcats – Oklahoma City Thunder
01.30 Boston Celtics – New York Knicks
02.00 Orlando Magic – San Antonio Spurs
02.30 Dallas Mavericks – Chicago Bulls
02.30 Houston Rockets – Memphis Grizzlies
04.00 Utah Jazz – Minnesota Timberwolves
04.30 Golden State Warriors – New Orleans Hornets
04.30 Los Angeles Clippers – Milwaukee Bucks (NBA TV)

İnsanın içini açan bir program var karşımızda. Hidayet Türkoğlu, Mehmet Okur ve Ersan İlyasova sahada olacak bu akşam. NBA TV, iki canlı maç ile aramıza katılacak. 01.00’da Raptors ve Hawks arasındaki mücadele, ardından 04.30’da Bucks’ın Clippers ziyareti. Timberwolves karşısına çıkacak Memo’dan iyi bir performans bekleyebiliriz. Celtics – Knicks ve Magic – Spurs eşleşmeleri dikkat çekici. Warriors – Hornets maçında 220+ sayı görülür. LeBron, üç çeyrekte işi bitirir.

Maç Önü: Rekor Canavarı LeBron James



NBA’de Salı gecesi, sekiz maça sahne olacak. Ligin en iyi galibiyet yüzdesine sahip iki takımından Los Angeles Lakers (49-18), Sacramento Kings ile ARCO Arena’da karşılaşırken; Cleveland Cavaliers (52-15), The Palace of Auburn Hills deplasmanında Detroit Pistons önüne çıkacak.

LeBron James’in takımı Cavaliers, bu sezon NBA’de 50 galibiyet barajına ulaşan ilk ekip. 2008’de Boston Celtics ve 2009’da Los Angeles Lakers, söz konusu seviyeye çıkan ilk takım olmakla kalmayıp, sezon sonunda şampiyonluk sevinci yaşamıştı. Son 10 maçından dokuz galibiyet çıkaran ve galibiyet oranı %50’nin üzerinde olan takımlara karşı 28-9’luk üstünlük sağlayan Cleveland Cavaliers, geri kalan bölümde bu serinin üç yıla çıkması için mücadele edecek. İşleri kolay mı, bilinmez; ama zor işleri ‘’kolay’’ gösteren bir adam var: LeBron James!

2008-09’da normal sezonu 66-16 ile lider kapamasına karşın Doğu Konferansı Finalleri’nde Magic’e boyun eğen LeBron James ve arkadaşları, yeni sezonu da zirvede tamamlarlarsa; uzun bir aranın ardından üst üste iki sezonda lider olmayı başaran ilk takım olacaklar. En son Chicago Bulls, 1995-96 (72-10) ve 1996-97 (69-13) sezonunda böylesi bir başarının tadını almıştı. Cavaliers, 2010 yılında oynadığı 33 maçtan 26 galibiyet çıkardı. Önündeki fikstürde yer alan ilk dört rakibi, Merkez Grubu’nda mücadele ediyor. Bir anlamda daha yakından tanıdığı takımlar. Hatırlatma: Cavaliers, Merkez Grubu’nun ikincisi Milwaukee Bucks’ın 15 galibiyet önünde lider konumda.

NBA’de Pazar gecesi, Celtics ve Cavs, ulusal yayında karşı karşıya geldi. The Q Arena’da oynanan maçı Cavs, 104-93 kazandı. LeBron James, mücadeleyi 30 sayı, 8 ribaund, 7 asist, 2 top çalma ve 3 blokla tamamladı. Celtics’e karşı oynadığı bu sezonki üç maçta 34,7 sayı, 6,3 ribaund ve 8,0 asist ortalamaları yakalamış oldu böylece. ‘’vs. Celtics’’ kariyeri, ortalama 30,4 sayı –ki bu konuda Michael Jordan’dan sonra en başarılı isim. Majesteleri, NBA’deki yılları boyunca Celtics maçlarını 30,7 sayı ortalamasıyla oynamıştı. Ama 2003-04 sezonundan itibaren LeBron James kuralları işlemeye başladı. James, bu sekanstaki Celtics karşılaşmalarında toplam 14 kez 30 sayı barajını aşmayı başardı.



Kral’ın Pazar gecesi ürettiği 30 sayıdan 24’ü karşılaşmanın ikinci yarısında geldi. James, bu sezon 14. kez bir maçın ikinci devresinde 20 sayı barajını aşmayı başardı. Üçüncü ve dördüncü çeyreklerdeki 14,4 sayı ortalaması, ligdeki en yüksek skor olarak karşımıza çıkıyor. LeBron, aynı zamanda ortalama 7,5 sayı ile dördüncü çeyreklerin de en iyisi.

Cavaliers, Celtics önünde 104-93’lük galibiyete ulaşırken; LeBron, takım arkadaşlarından önemli yardımlar aldı. Anderson Varejao, 17 sayı (6/8 FG) ve 10 ribaund (6’sı hücum) ile bu sezonki 11. double-double performansını sergiledi. Son 10 maçın dokuzunda takımına çift haneli skor katkısı yapan Brezilyalı, bu bölümde karşılaşma başına %70,7 şut isabet oranıyla 12,5 sayı ve 8,8 ribaund ortalamaları yakaladı. Cavaliers, boyalı alanda rakiplerine 36,2 sayı izni verirken; ürettiği 44,2 sayı sayesinde +8,0’lik bir fark yarattı. Ve bu başlık altında NBA’in en iyi takımı olmayı başardı.

Antawn Jamison, 2009-10 sezonundaki 21. double-double gösterisini sundu. 15 sayı, 12 ribaund ve 2 blokluk performansı, Jamison’ın son yedi maçtaki dördüncü ‘’çift’’ haneli katkısı oldu. Bu süreçte takımına maç başına ortalama 19,6 sayı ve 9,0 ribaund desteği veren oyuncu, rakip potaya %49,5 ile hücum etti. Üç sayılık atışlarda da %40,6’lık bir oran yakaladı. Cavs’te söz hakkı alan bir diğer isim olan Mo Williams, galibiyete 14 sayı, beş ribaund ve altı asistle destek verdi. Williams’ın 15,8’lik sayı ortalaması, James’in 29,9 sayısı ile birleşince; ortaya NBA’in –skor anlamında- en iyi ikinci ikilisi çıkıyor. Carmelo Anthony (28,5 ort.) ve Chauncey Billups (20,1 ort.) ortaklığı ise zirvede yer alıyor.



2009 yılının normal sezon MVP’si LeBron James, sınırlarını zorlamaya devam ediyor. Sayı (29,9 ort.), ribaund (7,2 ort.) ve asist (8,5 ort.) kategorilerinde kariyer rakamlarını yakalayan / geçen James, bu sezon ‘’30 sayı-7 ribaund-8 asist’’ barajını aşabilir.

Alışık olduğumuz isimlerden devam edelim. NBA Tarihi’nde bu başarıyı bir sezon içerisinde gösterebilen iki oyuncu var: Oscar Robertson (1960, 1961, 1963, 1964, 1965) ve Michael Jordan (1988). James, bu sezon 26 defa double-double yaptı. Bunlardan sekiz tanesi en az 30 sayı ve 10 asistle gerçekleşti. 17 karşılaşmada ise 20 sayı ve 10 asist seviyesini geçti. Her iki kategoride de NBA lideri. Ama LeBron James özelinde dudak uçuklatan daha başka istatistikler görmek mümkün.

LeBron James, lige geldiği 2003-04 sezonundan bu yana oynadığı 537 maçın 427’sinde (%79,5) takımının en skorer oyuncusu olmayı başardı. Bu sezon ise, sahada kaldığı dakikalar içerisinde Cavs’in bulduğu 2460 basketin 1211’inde ya asist yaptı, ya da sayı attı (%49,2). NBA Tarihi’nde bu seviyeyi aşabilen yalnızca iki isim var: Tiny Archibald (%53,5) ve John Stockton (%51,6 - %50,8). James, 2009-10 sezonunda forma giydiği 65 maçın 49’unda Cavs’in hem sayı, hem de asist kategorilerindeki en başarılı ismi oldu. 2007-08 sezonundan bu yana oluşan oran: 153/227.

Pistons ve Cavs, 5 Mart günü, The Q Arena’da birbirlerine rakip oldular. Cavs, sahadan 99-92 galip ayrıldı. LeBron James 40 sayı, 13 ribaund ve 6 asistle sahneyi kimselere bırakmadı.

Ev sahibi ekip, maçın ilk çeyreğinde Pistons’ın beklenmeyen başlangıcına karşılık veremeyerek 12 dakikalık bölümü 31-22 geride tamamlamıştı. Oysa Cavs, NBA’in en iyi iki ilk çeyrek takımından biri. Maçlara ortalama 28,2 sayılık girişler yapan takımda LeBron James, 9,0 sayı ile ön plana çıkan isim. 2009 yılı MVP’si, aynı zamanda 3,3’lük asist ortalamasıyla söz konusu başlık altında –Steve Nash ve Chris Paul’ün hemen arkasında- üçüncü basamağı elde etmiş durumda. (LeBron, sezon boyunca takımının ilk çeyreklerde bulduğu 753 basketin 432’sinde ya asist yaptı, ya da sayı attı.)



Cleveland Cavaliers cephesindeki ilgi çeken istatistiklerden Detroit Pistons’ın heyecan verici yanlarına doğru bir geçiş yapalım. Bulmak kolay değil aslında, ama bakalım.

Bir isimden bahsedebiliriz. Çaylak Jonas Jerebko. Pistons’ın bu sezonki kötü gidişinden faydalanarak takımda kendisine rol kapan Jerebko, Şubat ayındaki 13 maçta yakaladığı 10,2 sayı ve 6,0 ribaund ortalamalarıyla ‘’Doğu Konferansı’nda Ayın Çaylağı’’ seçildi. İsveçli, Pistons Tarihi’nde bu ödüle layık görülen beşinci isim oldu. (Isiah Thomas – Kasım 1981, Kelly Tripucka – Aralık 1981 ve Mart 1982, Grant Hill Kasım 1994, Zeljko Rebreca Nisan 2002). Ama 57 maça ilk beşte başlayan Jerebko’nun bu gece işi hiç kolay değil. JJ Hickson, Anderson Varejao, Antawn Jamison ve hatta LeBron James…

Pistons’ın 2009-10 sezonundaki başarısız performansının nedenlerinden biri, ‘’istikrar âbidesi’’ Tayshaun Prince’in yaşadığı sakatlıklar olabilir. 14 Nisan '04 ve 31 Ekim '09 arasında üst üste 437 maçta forma giyen Prince, 3 Kasım'da Magic’e karşı süre alamadı. Böylece, bu konu özelindeki takım rekoruna veda etmiş oldu (Terry Tyler 574 maç, 13.10.1978 - 14.04.1985; Bill Laimbeer 561 maç, 17.02.1982 – 27.01.1989). Genele bakıldığında; Pistons oyuncuları, bu sezon sakatlıklar nedeniyle toplam 121 maç kaçırdılar. Yıllarca aynı beş isimle oynayan bir takım için felaket tablosu bu tabii.



NBA’de gecenin diğer maçları şu şekilde:

01.00 Charlotte Bobcats - Indiana Pacers
01.30 Miami Heat - San Antonio Spurs
01.30 New Jersey Nets - Atlanta Hawks
02.00 Memphis Grizzlies - Chicago Bulls (NBA TV, Canlı)
03.00 Denver Nuggets - Washington Wizards
04.00 Phoenix Suns - Minnesota Timberwolves
04.00 Sacramento Kings - Los Angeles Lakers

Sekiz maçlık programda keyifle izlenebilecek maçlar mevcut. Lakers ve Kings arasında bu sezon gerçekleşen iki eşleşme de beklentilerin üzerinde mücadeleye sahne olmuştu. Nets, sezonun kalan bölümünde en üç dört maç daha kazanmalı. Ama hedeflerini bir gece daha mı ertelemeli? Rockets'a efsanevi bir maçın ardından 125-123 kaybeden Nuggets'ın konuğu Wizards. Arenas sonrası, 80-90 sayı üretebilen Wizards'ın işi çok zor. NBA TV'de gecenin maçı Grizzlies - Bulls. Derrick Rose, sakatlığı nedeniyle bu maçta forma giyemeyecek. Memphis Tigers nostaljisi yaşayabilirdi oysa. 16 Mart 2010 gecesinde ne gibi spor öykülerine tanıklık edeceğiz, bakalım.

16 Mart 2010 Salı

Garip Maç: GS Warriors v LA Lakers, 121-124


Monta Ellis, son saniyedeki üç sayı denemesinde başarılı olamayarak maçı uzatmaya götürme fırsatını kaçırdı.

NBA’de Pazartesi gecesinin maçı Oracle Arena’da Golden State Warriors ve Los Angeles Lakers arasındaydı. Heyecan verici bir eşleşme yaşanacaktı. Mutlaka sebepleri de vardı.

Golden State Warriors, NBA’de nevi şahsına münhasır takımların başında geliyor. Run&Gun basketbol stilini doruklarda yaşan Don Nelson’ın öğrencileri, farklı oyun tarzlarıyla kendilerini izleyenleri her daim eğlendirmeyi biliyor. Yakın bir örnekten gidelim. Geçtiğimiz hafta (8 Mart) New Orleans Hornets deplasmanında 131 sayı atmasına karşın kaybetmişti, Golden State Warriors. Zira 48 dakika içerisinde potasında toplam 135 sayı görmekten kurtulamamıştı. Sıradışı tabii.

NBA’de 1990-91 sezonuna döndüğümüzde benzer örneklerden 13 tane görüyoruz. Normal sürede en az 130 sayı atmasına kaybeden 13 takım vardı o sezon. Ama geride bıraktığımız 19 sezondaki örnek sayısı yalnızca 11. Daha da özele inelim. Bu senaryonun ortaya çıktığı son yedi maçın dördünde mağlup tarafta yer alan takım, Golden State Warriors’tan başkası değildi: 133-143 at Portland (1993), 135-144 at Memphis (2007), 130-154 vs. Phoenix (2009) ve 131-135 at New Orleans (2010). Gördüğünüz gibi, bazen 130 sayı atmak bile galibiyet için yeterli olmayabiliyor NBA’de.

Los Angeles Lakers, Mart ayı başındaki üç maçlık mağlubiyet serisinin (Miami, Charlotte, Orlando) ardından Toronto Raptors’ı Kobe Bryant’ın son saniye basketiyle 109-107 mağlup etmiş ve Phoenix Suns deplasmanındaki 102-96’lık galibiyetle kendine gelmişti. Bol skorlu bir basketbol maçı vadediliyordu bizlere. Kesin olan bir gerçekti bu. Ve ilk çeyrekte beklentilerin karşılanacağı da gözüküyordu. Golden State Warriors, Monta Ellis’in kötü başlangıcını Corey Maggette ile kapamaya çalıştı. Ama Lakers, üç oyuncusundan toplam 26 sayı bulmuştu bile (Gasol 9, Kobe 9, Artest 8).

İlk 12 dakikada toplam 71 sayı vardı. Ve bunların 39’u Los Angeles Lakers’a aitti. Golden State Warriors’ın oyuna girebilmesi için küçük çaplı bir geri dönüşe ihtiyacı olacaktı.

Ev sahibi ekip, yüzdeli şut atmaya devam ediyordu. Ama ikinci çeyrekte fark yaratan nokta, Warriors’ın topun kıymetini bilmesiydi. Don Nelson’ın takımını bu bölümde öne çıkaran özellik bu oldu. Devrenin bitimine 2:56 kala C.J. Watson’ın serbest atıştan bulduğu sayıyla skor, 57’de eşitlendi. Takip eden sekansta Lakers’tan Andrew Bynum, arka arkaya dört hücumu top kaybıyla harcadı. Önce Monta Ellis’e verdiği pas, ardından C.J. Watson’a, en sonunda Devean George’a. George ile Watson arasında bir ‘’üç saniye’’ ihlali var ayrıca. Her hata sayı olarak döndü Lakers potasına.


Corey Maggette (50), 35 dakika sahada kaldığı maçı 18 sayıyla tamamladı.

Devrenin sonuna 11-2’lik bir seri sıkıştıran Warriors, ikinci çeyrekte rakibi karşısında 33-20’lik skor farkı yaratarak devre arasına altı sayı (65-59) önde gitmeyi başardı.

Warriors gibi takımlar iyi şut attıkları zaman ‘’durduralamaz’’ olurlar. Ama şut, çoğu zaman nankördür. Bu maçın üçüncü çeyreğinde olduğu gibi. Ev sahibi ekip, skordaki üstünlüğünü 74-66 ile sürdürüyordu. Ancak şutlar kaçmaya başlamıştı. Warriors, 2:49’luk sekansta 0/5 ile hücum etti. Ve Lakers fırsatı kaçırmadı. 13-0’lık bir karşılık verdi rakibine. Üçüncü çeyrekte katkı Derek Fisher’dan geldi. Ve 94-87 öne geçti, Lakers. Karşılaşmanın son bölümüne girilirken konuk ekip, işinin daha kolay olacağını düşünüyordu muhtemelen.

Bitime 3:17 kala Pau Gasol’ün basketi, Lakers’a 119-108’lik üstünlüğü getirmişti. Ama Warriors, şutlarını sokmaya başlayacaktı. Monta Ellis, maçtaki ender isabetlerinden birini bulduğunda 119-110 oldu skor. :13 kala da 121-119. Warriors, NBA’in son şampiyonu karşısında -maçın en önemli anında- 11-2’lik seri ile oyuna dönmüştü. Serbest atış çizgisinde Shannon Brown hata yapmadı. 123-119 oldu. Monta Ellis karşılık verdi, 123-121 geldi. Sonra Kobe bir atışı değerlendiremedi. Ve son top Warriors’a kaldı. Curry kaçırdı. Ellis hücum ribaundunu aldı. Şansını denedi. Top, çemberde yaklaşık üç saniye sektikten sonra dışarı çıktı. LA Lakers, karşılaşmadan 124-121 galip ayrıldı.

Golden State Warriors maçlarındaki gariplikler Los Angeles Lakers karşılaşmasında da devam etti. 48 dakika boyunca tam 24 top kaybı yaptı, Lakers. Warriors ise kendisini 5 top kaybıyla sınırladı. Don Nelson’ın takımı, Lakers’ın top kayıplarını 29 sayı ile değerlendirdi. Andrew Bynum, maçı dokuz top kaybıyla tamamladı. Kobe Bryant ise, kariyer top kaybı rekoruna (31 Ocak 2008, at Detroit, 11) çok yaklaşsa da sekizde kaldı. Bynum ve Bryant’ın toplamda yaptıkları 17 top kaybı, Şubat 1984’teki Kareem Abdul-Jabbar ve James Worthty ikilisinin ardından yeni bir Lakers rekoru oldu. Ama galibiyet geldi bir şekilde. Peki, ama nasıl? Bunun da kendine has ayrıntıları var tabii.


Kobe Bryant, Lakers Tarihi'nin en fazla normal sezon galibiyeti gören (670) üç oyuncusundan biri .

Los Angeles Lakers, Golden State Warriors maçında pota altını domine etti. Üç oyuncudan toplam 62 sayı ve 35 ribaund katkısı aldı: Gasol 26-9, Bynum 19-14 ve Odom 17-12.

Daha önemlisi toplam ribaund sayıları: 56-25. Warriors, 7’si hücum 25 ribaund çekebildi maç boyunca. Lakers ise (14-42) 56 ribaundla rakibini adeta sürklase etti. Kendi içerisinde bir Lakers rekoru bu. Maçtaki 81 ribaundun 56’sını alan Lakers, 69,1’lik yüzdeyle, hücum süresinin 24 saniyeye çekildiği 1954 senesinden bu yana en yüksek ribaund oranını yakalamış oldu. 2009-10 sezonu özelinde ise ikinci sırada, %69,1. Zira zirvede Philadelphia 76ers var. Sixers, 14 Aralık günü yine Warriors karşısında 117-101 kazanırken rakibine 59-26’lık (%69,4) ribaund üstünlüğü kurmuştu.

Pazartesi gecesi Oakland’da yaşanan tüm bu enteresan ayrıntıların içerisinde bir tanesi, diğerlerinden kolayca sıyrılıyordu. Kobe Bryant, sekiz top kaybından dolayı sıkıntılıydı. Ama 29 sayıyla takımının en skorer oyuncusu olmuştu. Dahası, dün geceki Warriors galibiyeti, Lakers kariyerindeki –normal sezon maçları göz önüne alındığında- 670. zaferi olmuştu. Lakers, Kobe’nin oynadığı normal sezon maçlarındaki 670. galibiyetini aldı. Ve Kobe Bryant, Magic Johnson’ı yakalamayı başardı. Lakers formasıyla en fazla normal sezon zaferi yaşayan isim 743 galibiyetle Kareem Abdul-Jabbar.

• 743: Kareem Abdul Jabbar
• 670: Kobe Bryant
• 670: Magic Johnson
• 636: Michael Cooper
• 622: James Worthy

Golden Stat(e) Warriors, yarın New Orleans Hornets karşısına çıkacak. Yeni bir istatistik gecesi daha yaşayabiliriz. Ve bu sürpriz olmaz. Warriors maçında 40 dakika sahada kalan Kobe Bryant ise, sezon içerisindeki son saniye basketlerinden birini tattırdığı Sacramento Kings'in konuğu olacak. Lakers Tarihi’nin en skorer oyuncusu (Kobe Bryant), Lakers Tarihi’nin en fazla maç kazanan antrenörü (Phil Jackson) ile aynı seviyeye çıkabilmek için en az bir sezon daha beklemek durumunda.

15 Mart 2010 Pazartesi

Dik Üçgen: Galatasaray v Ankaragücü, 3-0


Keita ve Jô, Ankaragücü maçında atılan ilk golü birlikte kutladılar.

Galatasaray, Turkcell Süper Lig’de evinde ağırladığı Ankaragücü’nü Jô Alves, Kader Keita ve Milan Baros ile geçti. Çek yıldızın son dakikadaki golü, 3-0’lık galibiyeti daha da anlamlı kıldı.

Galatasaray, hafta başında Eskişehirspor’a 2-1’lik skorla mağlup olurken üç puandan fazlasını kaybetmiş olabilirdi. Takım, o gün iki maç farkla liderdi. Ama Eskişehir’deki kötü oyun sonrası elindeki inisiyatif oranını azaltmıştı. Bursaspor’un Ali Sami Yen Stadı’na gelecek olması, yine de Galatasaray’ı avantajlı kılıyordu. Son noktada Galatasaray, elindeki bu kozu kullanmak durumundaydı. Başlangıç, Ali Sami Yen Stadı’ndaki Ankaragücü karşılaşmasıyla olacaktı. Hata yapma lüksü azalmıştı. Bu yüzden etkili bir giriş yapmak gerekiyordu.

Arda Turan, sezon içerisindeki dördüncü sarı kartını Eskişehir’de gördüğü için Ankaragücü maçı öncesinde cezalı duruma düşmüştü. Ancak bu durum Galatasaray özelinde fırsata dönüştürülebilirdi. Kalede Leo Franco vardı. Savunma kanatlarında Sabri Sarıoğlu ile Caner Erkin, merkezde Lucas Neill ve Servet Çetin. Orta sahada bu defa Mustafa Sarp – Barış Özbek ikilisi mücadele edecekti. Forvetin hemen arkasında Elano Blumer, ileri ucun sağında Kader Keita, merkezinde Jô Alves ve solunda ise Giovani dos Santos. Sezonun büyük bölümünde alışılagelen saha içi dağılımdı bu.


Kaptan Arda Turan, Eskişehirspor maçında gördüğü sarı kartın ardından Ankaragücü önünde cezalı duruma düştü.

Peki, neden fırsata dönüştürülebilirdi Arda Turan’ın yokluğu? Tam da bu yüzden. Galatasaray’ın fırtınalar kopardığı ilk bölüme gidelim ve bazı maçları hatırlamış olalım.

Gaziantep’teki Gaziantepspor karşılaşması. İleri dörtlüde Kader Keita, Milan Baros ve Aydın Yılmaz vardı. Arkalarında Arda Turan. Erken gol, hatta goller gelmişti. 2-0’lık avantajı yakalayan Galatasaray, öndeki oyuncularının istedikleri futbol stiline kavuşmalarıyla gayet rahat bir galibiyetle İstanbul’a dönecekti. Arkasından gelen Denizlispor ve Kayserispor’a karşı iki iç saha zaferi. Arda’nın merkezde olduğu, Kader Keita – Milan Baros – Harry Kewell (Aydın Yılmaz) üçlüsünü desteklediği maçlar. Atılan toplam sekiz gol ve kazanılan altı puan.

Söz konusu süreç içerisinde –UEFA Avrupa Ligi’ndeki ön eleme turu maçlarını da katabiliriz- Galatasaray’ın en büyük özelliği, geçtiğimiz yılların aksine gol pozisyon sayılarındaki yüksek başarı oranıydı. 4-1’lik galibiyetle kapatılan Kayserispor maçında rakip kaleyi toplam beş defa yoklayabilmişti, Frank Rijkaard’ın takımı. Ama %80 hiç defa bir oran sayılmazdı. Dördüncü haftadaki Ankaraspor karşılaşmasında ilk farklılık yaşandı. (Altı gol pozisyonu ile 3-0 kazanılan Beşiktaş maçı). Kayserispor’a müthiş bir gol atan Elano, ilk 11’de başlamıştı. Arda Turan, 2009-10 sezonundaki ilk on maçta olağanüstü iş çıkardığı bölgeden sol kanada geçiyordu.


Galatasaray, TSL'nin dördüncü haftasında Ankaraspor'u 2-0 mağlup etmeyi başarmıştı.

Galatasaray, ligin dördüncü haftasında Ankaraspor karşısında 2-0 kazanarak daha sonra TFF tarafından kümeden düşürülecek rakibini ‘’yenen’’ tek takım olacaktı. Ama o doksan dakika içerisinde bazı ayrıntılar da mevcuttu.

Galibiyetin anahtarı, ikinci bölümde yapılan değişiklikler olmuştu. Elano’nun yerine Kewell, Baros’un yerine de Nonda oyuna girmişti o gün. Ve Arda’nın sol kanattan orta alana geçtiği dakikadan sonra da Galatasaray, iki gollü üstünlüğü yakalamıştı. Arda / Elano + Kewell, Keita, Baros formülü, Frank Rijkaard’ın takımı için ideal sayılırdı. Devam eden sekansta Beşiktaş ve Panathinaikos karşılaşmaların doğru senaryonun içerisine dâhil edildi. Galatasaray, yine optimum fayda sağlamıştı yakaladığı gol pozisyonlarından. Tabii yine erken goller gelmişti bu maçlarda.

İşleyen sistem, Kadıköy’deki Fenerbahçe maçına kadar devam etti. Ta ki Milan Baros’un sakatlandığı 40. saniyeye dek. Emre Belözoğlu’nun Çek yıldıza yaptığı faulün ardından Galatasaray’ın oyun yapısı 180 derece farklılık gösterdi. Sivasspor, Diyarbakırspor, Manisaspor, Bursaspor ve İstanbul BŞB maçlarında yeni dağılımlar denendi Galatasaray’da. Bu dönemde yalnızca iki galibiyet elde edilebildi. Antalyaspor önünde sezon başındaki benzer görüntüye geri dönüldü. Gençlerbirliği maçı da aynı şekilde kazandı. Baros’un yanına Kewell eklendi sonra. Ve takıma yeni transferler yapıldı.

Shabani Nonda’nın takımdan gönderilme süreci de Milan Baros ve Harry Kewell’ın sakatlıklarıyla direkt olarak ilintiliydi. Aslında bir kriz yönetimiydi bu. Türkiye’de başarıyla geçildi. Liderlik geldi. Ama Galatasaray, sezon başındaki o sekanstan sonra ilk defa Kasımpaşa önünde Baros ve Kewell’ın yokluğunu hissetmeden oynayabildi. O gün Elano sakatlığı nedeniyle takımında yerini alamamıştı. Galatasaray, Arda + Gio, Keita, Jô formülüyle 4-1’lik galibiyeti aldı. Eskişehir’de Arda yine hücum üçlüsünün soluna gitti. Ankaragücü maçında ise Elano + Gio, Keita, Jô ortaklığı rahat galibiyeti getirdi.


4-1 kazanılan Kayserispor maçında takımının son golünü atan Baros, sevincini Arda ve Elano ile paylaşıyor.

‘’X-Y yan yana oynamaz’’ klişesinden uzakta bir yol takip ederek gidelim sonuca. 4-3-3 ve 4-2-4 gibi dizilişler, Galatasaray’a sezon başından bu yana çok sayıda kolaylık sağladı. Keita – Baros – Kewell üçlüsü, söz konusu düzen için biçilmiş kaftan. Arkalarında Elano / Arda ya da Elano ve Arda ile.

Gio – Jô – Keita, Jô – Baros – Keita, Jô – Baros – Kewell da öyle. Önemli olan ve fark yaratan nokta, ilerideki dörtlünün serbest şekilde oynaması. Kendi içlerinde son derece homojen bir yapı sergilemeleri aslında. Takımın iki yüzünün olması ya da. Galatasaray, topu hâkimiyeti altına aldığında bambaşka bir takım hâline dönüşebilir böylece. Kasımpaşa ve Ankaragücü maçlarında olduğu gibi. Galatasaray’ın hücumda iken 4-2-4’ü kusursuz işleyebilecek futbol karakterini taşıyan oyunculara sahip duruma gelmesi, oynayacağı her maç öncesi en önemli kozu olur. Daha az efor harcayıp, daha az pozisyona girerek rahat galibiyetler kazanılması doğal sonuç olarak çıkar karşımıza.

Kayserispor (4-1), Panathinaikos (3-0), Trabzonspor (4-3), Kasımpaşa (4-1) ve Ankaragücü (3-0). Galatasaray, puan kaybettiği birçok maçta sözünü ettiğimiz karşılaşmalardakilerden fazla gol pozisyonuna girdi (İstanbul BŞB 1-1, Manisaspor 1-1, Beşiktaş 1-1, Kupa’daki Antalyaspor 3-2). Konu başlığı iyi veya kötü oyun değil yani.


3-0 kazanılan Ankaragücü maçında Jô'nun attığı ilk golün ardından Galatasaraylı oyuncuların golü kutlama anı.

Ankaragücü maçında Arda Turan’ın yokluğu, bu anlamda bir fırsata dönüştürülebilirdi. Ve dönüştürüldü de. Elano + Gio, Jô, Keita formülündeki isimlere gerekli özgürlük sağlandı. Sonucu doğal olarak alındı. Neler yapıldı peki Ankaragücü maçında?

Üç golle alınan üç golün en büyük sırrı, maçın dördüncü dakikasında gelen gol. ''Erken gol!'' 4-2-4’e uygun yapıyla sahaya çıkan Galatasaray, beklediğinden rahat bir şekilde ulaşabilirdi galibiyete böylece. Kader Keita ve Giovani dos Santos gibi oyuncuların maç gecesi düşündüklerinin sahaya yansıyacağı dakikaları izleyebilirdik hep beraber. Galatasaray, takım olarak topun arkasına geçecek ve rakibinin yapacağı hataları bekleyecekti. Ankaragücü kadrosundaki Robert Vittek, Sapara ve Darius Vassell gibi hücum karakteri baskın oyuncuların varlığı, özellikle bu anlamda avantaj sayılabilirdi.

Kader Keita’nın bulduğu ikinci gol, Jô’nun attığı birinci golün hemen ardından kurulan senaryonun doğal bir sonucuydu. Diğer yandan Galatasaray’ın öne çıkan bir özelliği, erken gol bulduğu maçların başındaki müthiş baskısı tabii. İlk yarıdaki Beşiktaş karşılaşmasının ilk dört dakikasında –Mustafa Sarp’ın golüne kadar- ‘’bir maç’’ performansı sergilenmişti adeta. (Henüz ilk çeyrekte 15 sayı 8 ribaunt yapan basketbolcu gibi.) Kasımpaşa maçına benzer bir giriş yapıldı. Ama Yılmaz Vural’ın takımı, diğer rakiplerine göre dirençliydi. Üstelik, Galatasaray’a cevap verebileceğini de gösteriyordu. 29. dakika kadar beklendi. Ama sonrası bilinen netice. Ankaragücü de dayanamadı.


Meksikalı Giovani dos Santos, Ankaragücü'nden El Yasa ve Sapara ile topu kapma mücadelesi yapıyor.

İki gol farkla önde girilen ikinci yarıda Galatasaray adına önemli ayrıntılar oyuncu değişiklikleri esnasında yaşandı. Üç değişiklik ve üç deney vardı:

• Dk. 64 Giovani dos Santos <-> Ayhan Akman
• Dk. 72 Sabri Sarıoğlu <-> Emre Güngör
• Dk. 77 Barış Özbek <-> Milan Baros

Giovani dos Santos, Kasımpaşa maçındaki etkinliğinden uzak kalmıştı. 64 dakika içerisinde Kader Keita ile sürekli kanat değiştirerek oyunun içine girmeye çaba gösterdi –ki ikinci gol de bu fikrin uygulandığı bir bölümde geldi. Ama istediklerini sahaya yansıtamadı. Ayhan Akman’a bıraktı yerini. Galatasaray, üç orta saha oyuncusunun olduğu bir yapıya döndü kısa süreliğine. Frank Rijkaard’ın bir diğer önemli hamlesi, 72. dakikada geldi. Hafta arasında sakatlığı olan Emre Güngör, maçın yıldız isimlerinden Sabri Sarıoğlu’nun yerini aldı. Ve yeni bir düzen ortaya çıktı.

Lucas Neill’in gelişinin ardından Galatasaray savunmasında net bir toparlanma yaşandığı gerçek. Avustralyalının ilk bölümdeki partneri Emre Güngör olmuş, Kayserispor maçından itibaren Servet Çetin dinlendirilmeye başlanmıştı. Ancak Servet gibi bir savunmacıdan vazgeçmek kolay değildi. Kısa bir süre sonra geri döndü. Emre Güngör, başlı başına bir opsiyon oldu. Ama Ankaragücü maçındaki ilk golde Jô ve Keita’dan önce topa dokunan son Galatasaraylı Neill’di. Savunmadan harika bir uzun top göndermişti. Bilinen bir şey daha. Neill, Premier League’deki üst düzey performansını Blackburn Rovers savunmasının sağında sergilemişti. Ve böyle bir karşılaşmada bu opsiyonu görmenin faydaları olabilirdi.


Milan Baros, 26 maçlık aranın ardından formasına kavuşurken dönüşünü golle yaptı.

Emre Güngör, Servet Çetin ve Lucas Neill üçlüsü ilk kez beraber oynuyordu. Neill, savunmanın sağındaydı. Emre ile Servet, 2008 şampiyonluğunda olduğu gibi, merkezde. Kısa süre sonra bir değişiklik daha yaşandı. Tribünler ayağa kalktı…

25 Ekim 2009 günü Kadıköy’de oynanan Fenerbahçe karşılaşmasında sakatlanarak 26 resmî maçta forma giyemeyen Milan Baros geri dönüyordu. Çek’in ardından Galatasaray’ın yaşadığı karakter değişimi, sezonun belli dönemlerinde net olarak gözlemlenmişti. Yeni bir başlangıç olabilirdi bu. Rijkaard, bir usta hamle daha yaparak, Barış Özbek’i aldı oyundan. Jô Alves, Elano Blumer ve Kader Keita’ya dokunmadı. Böylece bir deneyi daha tecrübe edinme şansımız vardı artık. Jô Alves geldiğinde oluşan beklentilerden biri üzerine hem de.

‘’Milan Baros ve Jô Alves beraber oynar mı?’’ sorusu, yakın dönemde çok defa sorulmuştu Frank Rijkaard’a. Oynardı. Hem de yanlarında Kader Keita ile birlikte. Bizim beklentimizdi bu. Jô Alves, sol kanada geçti. Kader Keita, sağ kanattaki yerini aldı. Milan Baros ise bıraktığı yere geri döndü. Girer girmez, artık imzası gelen hareketi yaptı. Sağ çizgide dört Ankaragücü oyuncusunun arasından çıkarak rakip kaleye doğru yöneldi. Hemen ardından, sağ kanattan hareketlenen Keita’nın önüne muhteşem bir pas attı. Ve en sonunda Lucas Neill’in sağ bekten gönderdiği topu, Keita yakaladı. Fildişili yıldız, takım arkadaşına kendi dilinden ‘’hoş geldin’’ demek istiyordu. En iyi bildiği yoldan.

Ali Sami Yen Stadı’nda müthiş bir final yaşandı. Baros’un golü, iyi bir futbol öyküsünün en keyifli bölümlerinden biri. Ama bu hikâyenin sonu da mutlu bitmeli. Kalem, şu an Galatasaray’ın elinde. Ve daha önceki tecrübelerine bakılırsa nasıl yazması gerektiğini iyi biliyor olmalı.

14 Mart 2010 Pazar

Simon Kuper: ''Uçuran Hollandalı Hiddink''


Hollandalı teknik adam Guus Hiddink, 1 Ağustos 2010 tarihinden itibaren Türkiye Milli Takımı'nın başına geçecek.

Türkiye'de ''Futbol Asla Sadece Futbol Değildir'' ismi ile ünlenen ''Football Against the Enemy'' adlı kitabın yazarı olan futbol araştırmacısı ve Financial Times yazarı Simon Kuper, Newsweek Türkiye'nin 28 Şubat 2010 tarihli sayısı için enfes bir Guus Hiddink makalesi hazırlamıştı. Ve paylaşmamak olmazdı. Bill Shankly, Johan Cruyff ve diğerleri gibi bir köşede yer almalı.

...

Guus Hiddink’in Marmara kıyısındaki yüzme havuzlu ve tenis kortlu evine taşınmasının üzerinden 20 yıl geçti. Hollandalı teknik adam, biyografisini kaleme alan Frans van den Nieuwenhof’a, o günleri anarken ‘’Alışmanın zaman aldığını söylemeliyim’’ demişti.

‘’Muhteşemdi, dört adayı gören bir manzaram vardı. Ama yalnızdım.’’ Karısı ve çocukları, ölmek üzere olan köpekleriyle son ayları beraber geçirmek üzere Hollanda’da kalmıştı. ‘’İstanbul’da birçok yalnız akşam yaşadım’’ diyordu Hiddink. ‘’Havuz ya da lüks mutfaklar benim için fark etmiyordu.’’ Akşamları Fenerbahçe’nin eski futbolcularıyla gece saat 1’e kadar devam eden halı saha maçlarında geçiriyordu. ‘’Fantastikti. Eski futbolcular ve başkandan bahçıvanla mutfak görevlisine kadar herkes oynuyordu. Türkler birbirlerine dostça davranıyordu. Her şeye rağmen orada güzel vakit geçirdim.’’

Şimdi geri döndü. Bu, 63 yaşındaki teknik adamın muhtemelen son işi olacak. Dünyanın her tarafından yağan ve Liverpool ile Juventus’u da içerdiği söylenen teklifler arasından Türkiye’yi seçti. Sebebi kısmen hem onun, hem de kız arkadaşının güzel şehirlere bayılması. Marjinal futbol ülkelerini dönüştürmek onun uzmanlık alanı ve dünyadaki tüm marjinal futbol ülkelerinin arasında Hiddink, muhtemelen potansiyeli en yüksek ülke olarak Türkiye’yi düşünüyor.

Hiddink, II. Dünya Savaşı’ndaki Direniş Hareketi’nde kahramanlık göstermiş, öğretmen bir babanın altı oğlundan biriydi. İkisi daha sonra profesyonel futbolculuğu seçen erkek çocuklarla büyümek, onu sporcular arasında geçecek uzun bir yaşama hazırladı. ‘’Paylaşmayı, dinlemeyi ve iletişim kurmayı böyle öğrendim’’ diyor. Hiddink’in doğuştan gelen arkadaşça tavırları var. Sizi kutlarken omuzlarınızdan sararak kutluyor, hem anlatmaya hem de başkalarının öykülerini dinlemeye heves duyuyor. Erkekler arasında sağlam ve huzur verici bir tavır sergilese de, kadınları daha egoztik buluyor (Güney Kore’yi çalıştırırken, sevgilisi ile beraber yaşaması birçok Koreli için aşırıya kaçmaktı.)

Hollandalı, inek sağarak, iki atın arkasında çift sürerek ve nihayetinde bir çiftçi olma hayali kurarak büyüdü. Ama Hollanda tarımı can çekişiyordu, o da teknik direktör oldu. Henüz 19 yaşındayken yaşadığı Arcterhoek kasabasının yarı profesyonel kulübü De Graafschap’ta teknik asistanlık işi aldı. Babası da orada oynamıştı. Bir yandan da öğrenme güçlüğü çeken çocuklara jimnastik dersi vererek para kazanıyordu. Sonra alışılmadık bir kariyer adamı atarak teknik adamlıktan oyunculuğa geçti. Takımın teknik direktörü, genç asistanındaki yeteneği görmüştü. Böylece yakışıklı, yuvarlak yüzlü, dalgalı saçlı oyun kurucunun 16 yıllık kariyeri başladı. ‘’Topu nereye isterseniz, oraya atardım’’ diyordu Hiddink.

Ama maalesef tembeldi ve ayakları üst düzey futbol için çok yavaştı. Bu yüzden, Hollanda’nın en büyük kulüplerinden PSV Eindhoven’a transferi gerçekleşse de kısa sürdü. De Graafschap onu geri getirmek isteyince, maliyeti karşılamak için taraftarlar arasında ‘’Guus için bir onluk’’ adında bir kampanya başladı. Takımın futbol sahasının girişindeki süt kovalarını yeterince on gulden doldurunca transfer parası da çıktı. Ama sonraları Hiddink, ne zaman kötü oynasa, ‘’Onluğumuzu geri ver’’ diye tezahüratlar yapılacaktı.

Hiddink’in harika bir futbolculuk kariyeri olmadı; fakat total futbolun altın çağında hazır bulundu. Onun jenerasyonundaki Hollandalı oyuncular (kendilerini ifade etmekte başarılı, büyük kişilerdi) iki Dünya Kupası Finali oynadı. Herhangi bir ufak ülkenin ulaştığı en görkemli futbol devri olan bu günler, Hiddink’i de şekillendirdi. Pragmatik biri olmasına rağmen her zaman Felemenk usulüne inancını korudu: Düşünen oyuncular, organizasyon ve atak. 1984’te PSV Eindhoven’da teknik direktör yardımcılığına başladı. Bu işi, başındaki teknik adamın kovulması için üç yıl bekledikten sonra ancak almıştı. Ertesi yıl taşra kulübüne UEFA’yı kazandırdı. O zamanlar heybetli bir bıyık bırakan Hiddink’in statüsü çoğu oyuncunun gerisindeydi. Ama kendi ifadesiyle, ‘’küçük bir ego sahip’’ akıllı bir adam olduğu için bunu sorun etmedi.


Guus Hiddink, heybetli bıyıklarıyla çok sayıda kupa kazandı.

Yıldız oyuncularıyla sigara içti, şakalaştı ve bir ağabey misali onların sorunlarını dinledi. Hollanda usulüne uygun olarak Hiddink, oyuncunun gücüne saygı duyuyordu. Bu düsturuyla gittiği her yerde, insanların ona saygı duymadığı zamanlarda bile kazandı. 2008 yazında Rusya’yı Avrupa Kupası Yarı Finali’ne çıkarttığında, takımı Rusya, bağımsızlığını kazandığından beri en iyi futbolunu oynuyordu. 2006 Dünya Kupası’nda çalıştırdığı Avustralya ile 2002 Dünya Kupası’nda yönettiği Güney Kore, tarihlerinin en üst düzey futboluna onunla ulaştı. Hollanda’da yönettiği PSV Eindhoven’la altı lig şampiyonluğu, bir de UEFA Kupası kazandı. Kısacası Hiddink bilen bir adam. Bu bildiği her neyse, onu bu yolu yürürken öğrendi. Üstelik teknik adamlık kariyerinin ilk yıllarında Türkiye ve İspanya’da 1996 Avrupa Kupası’nda ise Hollanda’nın başında (o dönem zor oyuncu Edgar Davids’le utandırıcı bir tartışma yaşamıştı) başarısızlığı da tattı.

‘’DIŞARIDAN KONUŞANLAR, ‘TAKIMINIZA ZOR TİPLER KOYMAYIN, BELA ÇIKARTIRLAR’ DER. BENCE ONLARA İHTİYAÇ VARDIR.’’

Milyoner futbolcuların küresel yıldız olduğu modern futbolda, Hiddink bir teknik adamın otoriter bir diktatör gibi davranamayacağını çabuk fark etmişti. Kendini Hollandaca, İspanyolca ve İngilizce de rahatlıkla ifade edebilen Hiddink, oyuncularını nasıl mutlu ve bir bütünün parçası kılacağını biliyordu. PSV’nin 1990’ların başındaki en büyük yıldızı Romario, onun için iyi bir deneyimdi. PSV’li bazı oyuncular, zamparalığa ve uykuya düşkün Brezilyalının takımın bütünü için çok çalışmadığından yakınıyorlardı.

Hiddink, Romario’yu –onun da isteğiyle- onu suçlayanların karşı tarafta yer aldığı dörde dört bir maçta oynattı. Üzerinden çok da zaman geçmemiş olan karlı bir Amsterdam akşamında yemek yerken, ‘’Dörde dörtte saklanamazsınız’’ demişti. Romario defansa geçti; takımının kazandığı maçta sert ve yıpratıcı bir oyun çıkarttı. Sonra da az çalışma meselesinin kapandığını gördü. Hiddink daha sonra şöyle diyecekti: ‘’Dışarıdan konuşanlar, ‘Takımınıza zor tipler koymayın, bela çıkartırlar’ der. Bence onlara ihtiyaç vardır. Onlar gibiler sürekli daha fazlasını ister. En üst seviyede ne gerektiğini içgüdüsel olarak bilirler. Üstelik bir teknik adam da diğerlerini uyanık tutmak için, bu tiplerle çok kolay çatışma üretebilirler.’’

1995’te Hollanda’nın başına geçti. Bu, üst düzey bir isim için bile bir grup dinamiği sayılabilirdi. Siyah oyuncular, onun yalnızca beyaz oyuncularla konuşmasından şikâyetçiydi. 1996 Avrupa Kupası’nda, bir fotoğrafçı Hollanda takımının öğle yemeğindeki ilginç bir karesini yakaladı: Bütün siyahlar bir masada, beyazlar öbüründeydi. Turnuva devam ederken, siyah oyuncu Edgar Davids televizyona Hiddink’in ‘’kafasını diğer oyuncuların kıçından kaldırması’’ gerektiğini söyledi. Teknik adam da onu evine yolladı. Yetenekli Hollanda takımıysa turnuvaya erken veda etti.

Bu olay, Hiddink’e bir teknik direktörün takımın yaşamının her anını takip etmesi gerektiğini öğretti. Örneğin; siyahlar, aşçıların Hollanda Karayipleri yemeklerinden hiç pişirmediği şikâyetinde bulunmuştu. 1996’dan sonra pişirdiler. Takımdaki hiyerarşik meseleler hakkında çok dikkatli olmak gerektiğini de öğrenmişti. 1998 Dünya Kupası öncesinde doğal bir diplomat olan melez Frank Rijkaard’ı asistanlığına getirdi. Her yemekte siyah ve beyazların beraber oturmasını sağlayacak masa planları hazırladı. Oyuncularına bir davranış kuralları belgesi imzalattı. Davids’i de turnuvaya çağırdı. ‘’Bir teknik adam asla inatçı olmamalıdır’’ diyordu. Davids, o turnuvadaki muhteşem Hollanda takımının içinde çok iyi oynadı. Oyuncular o kadar iyi geçiniyordu ki, Hiddink herkesi tetikte tutmak için gerginlikler icat ediyordu: Örneğin golcü Jimmy Floyd Hasselbaink öğle yemeğine başında bir beyzbol kepiyle indiğinde, o kepi kafasına vurarak çıkarttı.


Ev sahibi olduğu 2002 FIFA Dünya Kupası'nda Güney Kore Milli Takımı'nı Yarı Final'e taşıdı.

Hollanda’nın mutlu takımı, Kupa’da yarı finale kadar yükseldi. Turnuvadan kısa bir süre sonra, hırsının azaldığını kendisi de kabul ediyordu. Hiçbir zaman çalışma delisi olmayan köylü çocuk kendini ispatlamıştı. Golfe merak sardı, futbol giderek bir hobi hâline geliyordu. Ara vermişti ama 2001’de 18 ay sonra Dünya Kupası’nı organize edecek Güney Kore’nin hocası olarak ortaya çıktı. Kore bu turnuvada daha önce birkaç defa oynamış ama hiç maç kazanamamıştı. Kore’deki işi, her şeyden önce psikolojikti. O günlerde Kore Futbolu’nda, bir oyuncu ne kadar yaşlıysa konumu o kadar yüksekti. Yemeklerde önce yaşlılar oturuyor, gençler bekliyordu. Hollandalı futbolcuların çok konuşmasına rağmen, Koreliler suskundu. ‘’Belki dalkavukluk denemez ama’’ diye açıklamıştı bana Hiddink bir defasında, ‘’şöyle bir durumları vardı: ‘kumandan söylesin, onu kabul ederiz.’ Yani takımı gerçekten olgunlaştırmak için bir adım daha atmak zorunda kalıyorsunuz. Kenarda otururken, gücüm birkaç değişiklikle ve devre arasında bir şeyler yapmakla sınırlı. Bu yüzden takımı çekip çevirecek oyunculara ihtiyacınız var.

GUUS HIDDINK
HOLLANDA TARZINA İNANCINI HER ZAMAN KORUDU.

DÜŞÜNEN OYUNCULAR, ORGANİZASYON VE ATAK.


Sonraları Avustralya ve Rusya’yla yaşananlar da aynıydı: ‘’Hiddink, kendi gücünü bilen, düşünen Hollandalı oyuncular istiyordu. Maç sırasında orta sahaya çıkması gerektiğini gören santrhaf, birkaç metre geri koşmayı akıl eden bir golcü… Merak uyandıran hakem kararlarının da yardımıyla Hiddink, Kore’yi Yarı Final’e çıkardı. Sonrasında ülkenin başkanlığına adaylığını koymasını teklif edenler oldu. Korece yayımlanan otobiyografisi, piyasada 16 ayrı Hiddink biyografisi bulunmasına rağmen yarım milyon sattı. Koreliler, Hiddink’in memleketine akın etti.

2006 Dünya Kupası öncesinde Hollandalıya teklif yarışını Avustralya kazandı. Hâlihazırda PSV’yi çalıştırıyordu, ama bu bir problem yaratmadı. Sıkıcı idmanları ve bazen maçları asistanlarına teslim etmekten hep memnuniyet duyan Hiddink, iki takımı da part-time çalıştırmaya başladı. Bir teknik adamın birbirinden bu kadar uzak iki takımı aynı anda yönettiği görülmemiştir. Avustralya’yı çalıştırmak Hiddink’i alıştığı futbol sirkinden uzaklaşmak anlamına geliyordu. Hollanda’da takımı kampa alındığında onu sadece vatandaşı birkaç gazeteciyle sırt çantalı birkaç gezgin takip ediyordu. Avustralyalı gazetecilerse hiç görünmüyordu. Hiddink, Avustralya’daki spor kültürüne hayran olmakla beraber, onların tarzına eleştirel yaklaşıyordu. Yeni takımıyla ilk idmanına çıktıktan yarım saat sonra oyuncularını durdurdu. Çünkü oyuncular, birbirlerine sürekli, ‘’Hadi Emmo’’, ‘’Tut topu Johnno’’, ‘’Haydi haydi’’ diye bağırıp duruyorlardı. ‘’S..tirler’’ havada uçuşuyordu.

Hiddink onlardan sadece bir takım arkadaşları zora girdiğinde ve yönlendirmeye ihtiyacı olduğunda bağırmalarını istedi. Bu herkesin oyun görüşünü geliştirecekti. İdmanın devamında neredeyse hiç ses çıkmadı. Teknik adam, Hollandalı gazetecilere daha sonra şunları anlatacaktı: ‘’Sarf edilen emekle oyun zekâsı arasında hiç denge yok. Avustralya’da insanlar hep güçlerinin tamamını sergiliyor; ama maalesef bazen taktik disiplin atlanıyor.’’ Kimi zaman yapılandan daha azını yapmayı öğrenmeniz gerekir. Avustralyalılar top neredeyse oraya koşuyorlardı. Hiddink futbolcularına belli bölgelere koşmayı yasakladı. Bana, ‘’adanmışlığınız çok yüksekse, stratejik bakışı çoğu zaman kaybedersiniz’’ demişti. Ona göre; doğru şeyi yapmak, her zaman çok şey yapmaktan daha iyiydi. Güney Kore gibi, Avustralya’da Dünya Kupası’nda daha önce hiç maç kazanamamıştı. Hiddink onları ikinci tura çıkarttı. Çeyrek finale giden maçta İtalya’ya ancak son dakika penaltısıyla kaybettiler.


2008-09 sezonunda kısa süreliğine yakın dostu Roman Abramovic'in takımı Chelsea'yi çalıştırdı.

2006’dan sonra Hiddink, dünyadaki her teknik direktörlük işini seçebilirdi. Ama bir kulüp takımı istemedi. Rus Oligark Roman Abramovic’in Chelseasi’ni bile. En büyük ve en kazançlı işi, yani İngiltere Milli Takımı’nı çalıştırmayı da seçmedi. Herhangi bir İngiliz adaydan daha iyi bir CV’si, herhangi bir yabancıdan da daha iyi bir İngilizcesi vardı. Multimilyoner, yorgun futbolcular ve zor karakterlerle baş etmek için psikolojik deneyimi de bulunuyordu. Golcü Wayne Rooney, onun için çocuk oyuncağıydı. Ne var ki, çoğumuz gibi, onun da İngiltere’nin saldırgan tabloid gazetelerinin deşmesini istemediği bir aile problemi bulunuyordu. Bu yüzden vazgeçti.

Abramovic, bu kozmopolit dostuyla buluşup kahve içmek için Eindhoven’a uçma alışkanlığı geliştirmişti. Hiddink, gerçekte onun kişisel futbol danışmanı hâline gelmişti. Abramovic, onu sonunda Rusya’nın başına geçmeye ikna etti. Görevi sadece bir takımı yönetmek değil, Rus futbolunu, özellikle de genç takımları yeniden organize etmekti. Rusya, bu şekilde potansiyeli kullanabilecekti. Hiddink, Hollanda geleneğine uyarak, genç futbolcuları takıma çağırdı. Güney Kore’de gözlemlediği sorunların benzeri burada da yaşanıyordu. Futbolcular, Sovyetler Birliği’nin ‘’ben sadece burada çalışırım’’ mantığına uygun davranıyor, risk almıyordu.

Jiplerini çalan mafyadan korktukları gibi hocalarından da geleneksel olarak korkuyorlardı. Kimsenin kendilerine bağırmasını istemediklerinden, hata yapmamak için ya yana ya da arkaya, birbirlerinin ayağına pas atıyorlardı. Sahada ‘’zaorganizovonnost’’ yani aşırı organizasyon vardı. Hiddink futbolcularından kendileri adına düşünmelerini, daha renkli paslar atmalarını ve onlara söylenmeden yeni pozisyonlar almalarını istedi. Paslar ileriye gitmeye başladı. Hollandalı teknik adam, gergin oyuncuları için yeni bir çalışma rutini de geliştirdi. Herkes bir topu yere düşürmeden dengede tutmak zorundaydı. Düşüren sırtına topu yiyordu. Oyuncular gülmeye başladı. ‘’Football Dynamo: Modern Russia and the People’s Game’’ isimli kitabın yazarı Mare Bennets, ‘’Sanki Marksizim-Leninizm’i onların içinden çıkardı’’ diyor.

RUSYA’NIN HIDDINK’İN MEMLEKETİ HOLLANDA’YI 4-1’LE DEVİRMESİ, DAHA ÖNCE HİÇ RASTLANMAYAN BİR ŞEYİN GÖRÜLMESİNİ SAĞLADI: RUS FUTBOLCULAR, EĞLENİYORDU!

Hiddink, adeti olduğu üzere, oyuncularını motive etmek için hiyerarşiyi sarstı. Oyuncuların daha fazla çalışmasını da sağladı. Çünkü yeterince sağlam değillerdi. Kısacası, en iyi Batı ülkelerinden en modern metotları Rusya’ya sundu. Rusya’nın geleneksel defans oyunu, Felemenk usulüne dönmeye başladı; bununla beraber çalıştırdığı Rusya hep kazanmıyordu. Ama Wembley’de İngiltere’ye 3-0 mağlup olduklarında Abramovic’ten bir mesaj aldı. Oligark, takımın oyununu hiç bu kadar beğenmediğini söylüyordu. Rusların oyunu gelişiyordu. 2008’deki Avrupa Kupası Çeyrek Finali’nde Rusya’nın Hiddink’in memleketi Hollanda’yı 4-1’le devirmesi, daha önce hiç rastlanmayan bir şeyin görülmesini sağladı: Rus futbolcular, eğleniyordu. Maç sonrasında yıldız golcü Andrei Arshavin, ‘’bilge bir Hollandalı’’ hakkında bir şeyler mırıldandı ve ağlamaya başladı.

Rusya, eğlenerek oynama konusunda örnek olaydır. Bu durum oyuncusuna inanan Hiddink’in, onlara hata yapma fırsatı vermesinden, bir anlamda kendilerini ifade etme özgürlüğü vermesinden kaynaklanıyor. Teknik adam, bana bir defasında PSV’nin İsviçreli genç umudu Johan Vonlanthen’i anlatmıştı. Futbolcu kazanmak konusunda o kadar takıntılıydı ki, idmanlarda bile aşırı konsantre oluyordu. Hiddink ise, futbolcusuna ‘’Binlerce hata yapmana izin veririm ama senin sahada güldüğünü görmek istiyorum’’ demişti. Hiddink hatadan fazlasına da izin veriyor ama bazen oyunculara bunu anlatmak zor. Fenerbahçe’de görev yaptığı dönemdeki futbol anlayışını, ‘’Hoca’ya karşı çıkmaya izin verilmezdi’’ diye anlatıyor. ‘’İdmanda maça katılırsam, bir oyuncunun bana vurmasına ses çıkarmazdım. Ama ilk haftalarda etrafım hep boş oluyordu, çünkü herkes metrelerce ötemde oynuyordu. Sonunda biri beni tekmelemeye cesaret etti ve hemen kıpkırmızı oldu.’’


Guus Hiddink yönetimindeki Rusya, Euro 2008'de Yarı Final oynadı.

Futbolda kötü günler de yaşanır. O günlerden çıkışın yöntemi, en azından berbat durumda olmamaktır, bazen vasatla da idare edilebilir. Hiddink’in ‘’alt sınır’’ diye ifade ettiği bu çıta, yine de yeterince yüksekte. Kendisi şöyle açıklıyor: ‘’Hiçbir şey yolunda gitmediğinde, zorlamaya devam edersiniz. Böyle zorlamak sizi kesinlikle daha kötü bir duruma sokar. Futboldaki en zor şey, işte bu kendine hâkim olma gücüdür.’’ Buna kendisinin ihtiyaç duyduğu dönemler de yaşadı, ama aşmanın yollarını arayıp buldu.

Agresif futbol basınını ilk defa Türkiye’de görmüştü. Teknik adam, Türkiye’yi anarken bir fotoğrafçının, güzel bir dansözle müstehcen bir fotoğrafını çekerek kendisine komplo kurduğunu hatırlıyor. Türkiye deneyiminden ve daha önceki İspanya günlerinden gazetelere aldırış etmemeyi öğrendi. Bu düstur o günden beri yoluna ışık tutuyor. Yeni Hiddink eleştirilerle sarsılmıyor. İç huzuru var. Menajeri Cees van Nieuwenhuizen, ‘’Türkler, Guus’u ayartmak için çok uğraştı’’ diyor. Hiddink, Amsterdam’da Amstel Nehri üzerindeki rüya gibi evine çabuk bir uçuş mesafesindeki İstanbul yaşantısını sabırsızlıkla bekliyor. Bir milli takım hocası olarak, Liverpool ya da Juve’de yapacağı gibi sabahın sekizinde işe gitmesi de gerekmeyecek.

Ama Hiddink, hoş bir yaşantıdan fazlasını istiyor. Son teknik direktörlük görevinde, uluslararası bir başarı kazanmayı hedefleyecektir. Yeterince iltifat aldı. Son on yılda Türkiye’nin kendisi olmadan bir Dünya, bir de Avrupa Yarı Finali oynadığını da biliyor. 2012’deki hedefi daha da ileri gitmek olacaktır.

28 Şubat 2010, Newsweek Türkiye