29 Nisan 2010 Perşembe

Epik: FC Barcelona v Internazionale, 1-0


* Portekizli teknik adam Jose Mourinho, maçın son düdüğünün ardından sevincini saha içinde yaşadı.

UEFA Şampiyonlar Ligi’nde dün akşam, yıllarca unutulmayacak bir karşılaşma yaşandı. Bugünlerde herhangi bir futbol sohbetinde bile, ‘’Euro 2000’de Hollanda, İtalya’ya karşı neler kaçırmıştı yahu?’’ ile başlayan, ‘’Frank de Boer miydi, iki penaltı kaçırmıştı. Zambrotta atılmıştı. Dino Zoff, ne ‘catenaccio’ yapmıştı ama! Ben Hollanda'yı tutuyordum, çok üzülmüştüm. Rijkaard istifa etmişti maçtan sonra’’ cümleleriyle de devam eden örneklerin yanında Arsenal – CSKA Moskova maçı yalnız değil artık.

Emin olun, 2035 yılında bir gün bu maçın konusu açılacak. Akıllarda birçok enstantane kalacak.

Ve maçın son düdüğünün ardından Luis Figo’nun da bulunduğu Inter yedek kulübesinden fırlayarak Camp Nou çimlerinde turlayan Jose Mourinho’yu, Thiago Motta’nın müdahalesini takiben kendisini yere bırakan Sergio Busquets’i, bitime altı dakika olağanüstü incelikte bir gol atan Pique’yi, yaklaşık bir saat savunmanın solunda oynayan Samuel Eto'o'yu, orta sahada olağanüstü performans sergileyen Esteban Cambiasso'yu, etkisiz kalan Lionel Messi'yi konuşacağız. Böylesine efsanevi bir maç oldu işte. Oynanan ya da oynanmasına izin verilmeyen futboldan bağımsız olarak tabii.

Guiseppe Meazza’da 3-1 kazanmıştı, Inter. Ama Barcelona’nın oyunu bozulmamıştı. Yine istediği gibi oynuyordu, Barcelona. Maxwell’in çizgiye inmesinin ardından Pedro Rodriguez, takımının imza gollerinden birini atmıştı. Öne geçmeyi başarmıştı, Pep Guardiola’nın Barcelonası. Ancak devamı gelmeyecekti. Barcelona’nın birden fazla gol farkıyla kaybettiği son maç, 7 Mayıs 2008 günü oynanmıştı. Takımın başında Frank Rijkaard vardı. Rakip Real Madrid, Santiago Bernabeu’da Barcelona’yı 4-1 yenmişti. 20 Nisan 2010 günü ise Santiago Bernabeu’ya ulaşma yolundaki en büyük darbeyi alıyordu, Barcelona. Ve Jose Mourinho’nun 3-1’i, daha değerli olarak kabul edilmeliydi.


* ''Bu nefretin sevgiye dönüşebileceğini düşünecek kadar aptal değilim'' diyor Mourinho. Haksız sayılmaz.

1996 ila 2000 yılları arasında Barcelona ve Barcelona B takımlarında antrenörlük yapan Jose Mourinho, Camp Nou’ya rakip teknik adam olarak dört defa gelmişti.

Barcelona, 2004-05 ve 2005-06 sezonundaki ilk iki mücadelede istediğini alan taraf oldu. Ekim 2006’daki maçta ise Barcelona taraftarları ile Jose Mourinho’nun arası açıldı. Werder Bremen ve Levski Sofya’nın da bulunduğu Şampiyonlar Ligi grubunda Chelsea, Barcelona deplasmanında işine yarayan bir puanı Didier Drogba’nın 90+3. dakikadaki golü ile bulmuştu. Mourinho, beraberliğin sevincini dizleri üzerinde kayarak kutluyordu. Camp Nou tribünlerinin tepkisini çekmek için yeterli bir nedendi. Futbol dünyası, küçük… Sonrası kendiliğinden gelişti zaten. Barcelona, Eylül 2009’da kazanan tarafta yer aldı.


* Mourinho'nun Camp Nou'da rakip teknik direktör olarak çıktığı maçlardaki sonuçların tablosu.

Mourinho, taktiksel bir deha olmasının yanı sıra, akıl oyunlarında olağanüstü başarı gösteren bir insan. Maç öncesinde Türkiye’ye de ulaşan, ‘’Inter için Bernabeu'ya gitmek bir rüya, Barça için bir takıntı’’ sözleri, bunun için kanıt aslında. Guardiola, Madrid’e gidebilme adına Milano’da elinden geleni yapmıştı. Doksan dakika boyunca en fazla pas yapan dokuz oyuncu, Barcelona forması giyiyordu. Inter’de Zanetti’nin lider olduğu bu ketagoride (21 pas), Victor Valdes (23 pas) dokuzuncu sıradaydı. Enteresan bir eşleşme yaşanmıştı. Barcelona, son 15-20 dakikayı ön alanda oynuyordu. Savunmacı Pique bile ilerideydi. Zira deplasmanda bir gol daha atmak, müthiş bir avantaj olabilirdi.


* Barcelona'dan Sergio Busquets'in maç boyunca gördüğü tek boşluk.

Barcelona, Camp Nou’daki rövanş maçına alışılagelen 4-3-3 dizilişi ile başlayacaktı. Carles Puyol’un yokluğu, biliniyordu. Ancak Yaya Toure tercihi, Guardiola’nın hazırladığı bir sürpriz olmalıydı. Jose Mourinho’nun da özel düşünceleri vardı bu maç için.

Barcelona’nın kalesinde Victor Valdes vardı. Kanat savunmasının sağında Daniel Alves’in olması, yeni bir gelişme olarak kabul edilemezdi. Ancak sol tarafta Gabriel Milito’nun görev alması, bir o kadar garipti. Merkezde Pique’nin yanında Yaya Toure oynayacaktı. Pep Guardiola’nın kritik tercihi, Zlatan Ibrahimovic’ti. Lionel Messi ve Pedro Rodriguez, İsveçli yıldızın her iki yanına konuşlanmışlardı. Orta sahada ise Sergio Busquets, Xavi Hernandez ve Seydou Keita üçlüsü yer almıştı. Jose Mourinho’nun tek radikal değişikliği, 4-2-3-1’de Goran Pandev’in yerine Cristian Chivu’yu koymak durumunda kalmasıydı. Böylece, Daniel Alves – Lionel Messi kombinasyonunun etkisi azaltılabilirdi.

Samuel Eto’o, Diego Milito’nun olduğu forvet hattının arkasındaki üçlünün sağında yer alıyordu. Maça bu şekilde başlamıştı. Ancak karşılaşma sonrasında, ‘’Topla oynamayı istemedik; çünkü Barcelona, top bizdeyken baskı yaparak topu geri aldığında pozisyonumuzu kaybedebilirdik. Takımımın saha içerisindeki pozisyonunu kaybetmesini asla istemem’’ diyecek olan Inter teknik direktörü Jose Mourinho, haklı sayılabilirdi. Barcelona, aslında bu panzehirle İtalya’da dezavantajlı duruma düşmüştü. Mücadelenin ilk 10 dakikası içerisinde oluşan pas sayıları, Mourinho’nun ne demek istediğini net şekilde anlatıyordu: Barcelona 87/92 – 5/11 Inter. Belli ki, böyle devam edecekti.

Barcelona, Eylül 2009’da Inter’i 2-0 mağlup ederken işini çok erken bitirmişti. Mourinho, o maçtan gerekli dersleri almıştı muhtemelen. Ama Barça da yapabileceğini göstermişti. Üstelik, Camp Nou’daki son 11 maçta en az iki gol atmayı başaran bir Barcelona vardı sahada. Dakikalar ilerledikçe, Mourinho’nun çıkardığı derslerin pratiğe döküldüğü anlaşılacaktı. Ne var ki; Thiago Motta, henüz 28. dakikada oyundan atılıyordu. Mourinho bunu da hesaplamış olamazdı. Ancak kırmızı kartın ardından sakin kaldı. Kulübeye dönerek ‘’Kalk, ısınmaya başla. Oyuna giriyorsun’’ demedi herhangi bir oyuncusuna. Ivan Cordoba ve Marco Materazzi gibi iki savunmacı vardı oysa. Diyemez miydi?


* Lionel Messi, Mourinho takımlarına karşı yedinci maçını da boş geçmek durumunda kaldı.

Karşılaşmanın 28. dakikasından sonra ‘’oyun içi’’ oyuncu değişikliğine karar verdi, Portekizli teknik adam. Diego Milito, Maicon’un önüne yerleşti. Eto’o, sol kanada geçti. Wesley Sneijder, ‘’sürpriz adam’’ oldu. Motta’nın yerini ise Cristian Chivu aldı.

Barcelona, ilk yarıda Inter’in kilidini açamadı. Guardiola, ikinci yarı öncesi Gabriel Milito ile Maxwell’i değiştirdi. Ama ‘’B Planı’’ bu değildi. Inter, kâğıt üzerinde çok kolay gözüken bir düzenle oynuyordu. Yani Barcelona Onursal Başkanı Johan Cruyff’un söylediği gibi. Kırmızı kartın ardından yenilenen dizilişte savunma beşlisindeki oyuncular arasında oluşan boşluk, orta sahada yer alan beşli (Diego Milito, Estaban Cambiasso, Cristian Chivu, Wesley Sneijder, Samuel Eto’o) tarafından kapatılıyordu. İki elinizi birbirine kavuşturduğunuzu düşünün, aynen öyle. Kolay gibi gözüküyor, değil mi?

Jose Mourinho’nun takımı, Barcelona’ya asla boşluk vermedi. Lucio ve Walter Samuel’in oluşturduğu savunma merkezi, o bölgede Zlatan Ibrahimovic’e kesin bir üstünlük sağlamayı başardı. Ve 63. dakikada, ‘’B Planı’’ devreye girdi. Ülkemizdeki, ‘’Skor olarak gerideysen, savunmadan adam çıkar. Oyuna bir forvet al’’ değildi ama bu formülün adı. Bojan Krkic ve Jeffren, oyuna dâhil oldu. Sergio Busquets ve Zlatan Ibrahimovic ikilisi, kenara geldi. Pep Guardiola’nın amacı, muhtemelen kısa ve hızlı oyuncularla Inter savunmasına bir şok yaşatmak olmalıydı. Ancak Inter’in her şeye cevabı vardı.

Lionel Messi, Jose Mourinho’nun yönettiği takımlara karşı daha önce altı defa forma giymişti. Golü yoktu. Bu değişikliklerin ardından Guardiola, Messi’yi –bu sezon sıkça yaptığı gibi- orta sahaya daha yakın oynatmaya başladı. Hücumda Pedro, Bojan, Jeffren üçlüsü vardı. Savunma kanatları ise Maxwell ile takviye edilmişti. Böylece, Barcelona’nın imza hareketlerinden biri gerçekleşebilirdi. Messi, rakip stoper ve rakip bek arasına topu bırakacak. Sağ veya sol kanattan gelen Barcelonalı, takım arkadaşını arka direkte boş kaleye gönderecekti. Ama olmadı. O boşluk, asla verilmedi Barcelona’ya.


* 90 dakika boyunca en fazla isabetli pas yapan 11 oyuncunun yer aldığı tablo.

Jose Mourinho, 180 dakika içerisinde birçok iş başardı. En büyüğü ise hem A, hem de B planına karşılık vermesi oldu. Jose’nin planı, her iki formüle de uyarlanmıştı çünkü.

Ve rakamlar… İlk 10 dakikada karşımıza çıkanlar, devre tamamlandığında biraz daha netleşti. Inter, topa 86 defa dokunabilmişti. Yalnızca 44 isabetli pas vardı. Brezilyalı kaleci Julio Cesar’ın 8/19 olan oranı dışarı bırakılırsa, 36/57 gibi bir durum çıkıyordu karşımıza. Barcelona ise bulutların üzerindeydi: 334/371. %90 isabet, tek bir gol için bile yeterli olmamıştı ama. Daha ileri gidelim, Barcelona’nın tehlikeli kabul edilebilecek gol girişimi dahi yoktu aslında. Bir kötü haber, bu maçta bireysel yetenek de fark yaratamayabilirdi.

Barcelona, topa %86,4 oranında sahip olduğu ikinci 45 dakika boyunca sadece bir gol atabildi Inter’e. Gerard Pique’nin akıllara durgunluk verecek harika golü, Barcelona için yeterli değildi. Dün akşamki eşleşme, yalnızca bir futbol maçı olmaktan çıkmıştı. Adeta iki futbol ekolü çarpışıyordu. 180 dakika sonunda Barcelona’nın isabetli pas sayısı 1372 iken, Inter’inki 373. İkinci maçta yapabildikleri 67 isabetli pas, Şampiyonlar Ligi’nde tüm sezonun en başarısız sonucu. Buna karşılık Barcelona’nın 555’i isabetli 627 pası var. Mourinho, olağanüstü bir savunma yaptı. Ama Julio Cesar, Samuel, Lucio, Maicon ve Cambiasso, babamın öğrencisi olsalar; babam da yapardı o savunmayı Camp Nou'da.


* Jose Mourinho, 90'lı yılların sonunda Barcelona teknik direktörü Bobby Robson'ın tercümanlığını yapıyordu.

Bojan Krkic’in son dakikada sayılmayan golünden sonraki senaryo, her şeye rağmen farklı olabilirdi. O zaman neler konuşulurdu, bilinmez. Artık Jose Mourinho’nun önünde benzer bir sınav daha var. Ve rakip, Hollandalı Louis van Gaal!

1965 yılından sonra Kupa 1’deki ilk kez final oynayacak, Inter. 35 sene önce teknik adam (Helenio Herrera) başarısı, Inter’in gösterdiği performansın önüne geçmişti. Futbol tarihinin ‘’underrated’’ taktiklerinden biri olan Catenaccio ile kazanmıştı, Inter. Sanıldığı gibi, yalnızca ‘’savunma’’ düşünen bir anlayış değildi. Peki, 35 yıl sonra 2010’daki Inter konuşulduğunda, yine teknik direktörleri takımın önüne geçer mi? Öyle gözüküyor. Ve Portekizli, bunu sonuna kadar hak ediyor.

18 Nisan 2010 Pazar

Boston Celtics v Miami Heat



2010 NBA Playoffları’nda üçüncü eşleşme, Boston Celtics ve Miami Heat arasında. İki takımın TSİ 03.00’da başlayacak karşılaşması öncesinde detaylar, istatistikler ve tahminler...

Doğu Konferansı’nın dördüncü Boston Celtics, normal sezonun son maçında New Jersey Nets’i iki uzatma neticesinde mağlup ederek beşinci sırayı alan Miami Heat ile karşılaşacak. Ekim ayından bu yana çeşitli inişler ve çıkışlar gösteren Celtics’in playoff atmosferini farklı bir havada yaşaması bekleniyor. Kevin Garnett, Rasheed Wallace ve Paul Pierce gibi oyuncular, bu sebepten Celtics forması giyiyorlar. İki sezon önce şampiyon olan kadrodaki PJ Brown ve Sam Cassell gibi. O takımdaki oyunculardan bazıları, hâlâ Celtics forması giyiyor. Tecrübe kazandıkları kesin.

Celtics ve Heat arasındaki eşleşmede Celtics lehine olan istatistik kalemlerinden biri, sezon içerisinde yapılan üç karşılaşmanın ardından oluşan sonuç. Boston Celtics, 2009-10 sezonunda Miami Heat’i süpürdü. Her maçın kendi özelinde bir hikâyesi var elbette. Kasım 2009’da Celtics, Florida’da 92-85 kazandı. Kevin Garnett, karşılaşmayı 11/12 saha içi isabeti ve 24 sayı ile tamamladı. Ancak pota altında fark yaratan tek Celtics oyuncusu, KG değildi. Kendrick Perkins, double-double yaptı. Ve Celtics, %52.2 ile hücum ettiği maçta Miami Heat’i 2/15 ile üç sayı kullanmaya zorladı.



Celtics, sezon içi serinin ikinci maçını -yine Florida’da bu defa uzatma devresi sonunda- kazandı. Dwyane Wade, Miami Heat adına 44 sayı ile oynadı. Ama Rajon Rondo’nun performansı, Celtics adına avantaj sağlayan önemli etkenlerden biri oldu. Kendrick Perkins, 20 sayı ve 10 ribaundla bir kez daha double-double yapmayı başardı. Önemli ayrıntı: Celtics, boyalı alanda rakibine 54-36’lık üstünlük kurarken; maç içerisinde toplam 41 defa serbest atış çizgisine giderek kendi sezon rekorunu kırdı. Görünen o ki, Miami Heat’in Celtics’e karşı uyguladığı pota altı savunmasında bir sorun var. Sıradaki?

Boston Celtics, 3 Şubat gecesi rakibini TD Banknorth Garden’da ağırlama şerefine nail oldu. Ray Allen’ın son çeyrekte ürettiği 15 sayı, ibrenin net şekilde Celtics’e dönmesini sağlıyordu. Celtics, Miami Heat’i 107-102 mağlup etti. Rakibini süpürdü. Celtics, Heat’e ribaundlarda 41-31’lik üstünlük sağladı. Ve bunlardan 15 tanesi, hücumdayken gerçekleşti. Boyalı alanda maç sırasına göre skor şu şekilde oluşmuştu: 48-38, 54-36, 4-44. İkinci şans sayıları: 13-12, 6-16, 16-11. Fastbreak sayıları: 10-2, 15-10, 11-9. Son maçın üzerinden dört ay geçti?



Kendrick Perkins, yine de ‘’X-Factor’’ olabilir. Pota altında kendisine cevap verebilecek oyunculardan biri, Jermaine O’Neal. Ancak biraz daha geri baktığımızda, Celtics adına bir isim daha göreceğiz: Rajon Rondo. Rüya gibi bir sezon geçirdi.

2008’deki şampiyon kadronun oyun kurucusu, Final serisinde Lakers takımınca şutu riske edilen neredeyse sıradan bir rol oyuncusuydu. Çoğu zaman, hücumda boş bırakılırdı hatta. Şimdi, çok farklı. Rondo, karanlık odada bulunan masasının koltuğunda sırtı kapıya dönük bir şekilde oturuyor. ‘’Bir zamanlar, şutu riske edilen genç bir PG vardı!’’ Rondo, Celtics adına tatmin edici olmayan 2009-10 sezonunda Kulüp Tarihi’nin önemli rekorlarını kırmayı başardı. NBA’deki üçüncü yılından dördüncü yılına geçiş sürecini ise, harikulade tamamladı. (Grip olduğu söyleniyor, durumu henüz netleşmedi.)

Rajon Rondo, sezonu 794 asistle noktaladı. Daha önce hiçbir Celtics oyuncusu, tek bir normal sezonda bu seviyeye ulaşamamıştı –Bob Cousy (715 asist, 1959-60), Sherman Douglas (683 asist, 1993-94), Tiny Archibald (671 asist, 1979-80), Rajon Rondo (659 asist 2008-09). Benzer bir durum, top çalma miktarında da geçerli. 189 kez rakibin elinden hücum sırasını aldı, Rondo. Böylece, Rick Fox’un 1996-97 sezonundaki 167 top çalmalık rekorunu da tarihe gömmüş oldu –Larry Bird (166 top çalma, 1985-86), David Wesley (162 top çalma, 1996-97), Larry Bird (161 top çalma, 1980-81).

Paul Pierce ve Ray Allen, Celtics’te kariyerleri boyunca Miami Heat karşısında en fazla forma giyen iki oyuncu. Pierce, tamamı Celtics’te olmak üzere, toplam 37 defa Heat’e rakip oldu. Ve maç başına 23.5 sayı, 6.0 ribaund ortalaması yakaladı. Ray Allen ise 38 kez Heat önünde sahne aldı. %43.8 saha içi isabeti ile ortalama 20.8 sayı üretti. 2007-08 sezonunda Ray Allen ve Kevin Garnett hamlesinin ardından farklı dünyaların takımı olan Celtics, son üç sezonda ideal beşlisi ile (Rondo, Allen, Pierce, Garnett, Perkins) başladığı 166 maçın 143’ünü kazandı. İç sahada 64-19, deplasmanda ise 59-24 oranı yakalandı.



Heat, son yedi sezonda altı toplamda ise 14. defa playoff yapıyor. Ancak tarihinde ilk kez Boston Celtics’e playoff aşamasında rakip olacak. En önemli koz ise, Dwyane Wade!

Miami Heat, iyi bir savunma takımı. Boston Celtics de öyle! Erik Spoelstra’nın öğrencileri, sezon boyunca rakiplerine maç başına ortalama 94.2 sayı imkânı vererek %43.9 saha içi isabeti ile sınırladı. Heat, her iki kategoride de lig ikincisi. Sezon içerisinde Celtics’le oynanan maçlarda bu özellik sahaya yansımadı; ama Miami Heat, rakiplerini 90 sayının altında tuttuğu 29 karşılaşmadan 27 galibiyet çıkardı. Dwyane Wade, takımının süpürülmesine engel olamadığı üç maçta toplam 101 sayı ve 26 asist üretmişti. Ancak aradığı desteği, takım arkadaşlarından bulamadı.

Boston Celtics, pota altındaki potansiyeli kullanmak isteyecektir. Ancak Garnett’in ne kadar sağlıklı kalacağı önemli. Rasheed Wallace, kendini iyi motive ederse, faydalı olur. Perkins, en az iki-üç defa double-double yapar. Rondo’nun hastalığı var. Ama serinin genelini etkilemeyecektir. Paul Pierce’ın playoff maçları için var olduğunu biliyoruz. Çok başka oynar. Bir maçta Wade ile düello içerisine girebilir. Allen da serinin bir bölümünde son çeyrek performansıyla fark yaratır. Tüm bu unsurlara tek bir şekilde cevap verebiliyor, Miami Heat: Dwyane Wade. Bir yere kadar tabii.

Tahmin: Boston Celtics, 4-2.

Atlanta Hawks v Milwaukee Bucks



2010 NBA Playoffları’nda ikinci eşleşme, Atlanta Hawks ve Milwaukee Bucks arasında. İki takımın TSİ 00.30’da başlayacak karşılaşması öncesinde detaylar, istatistikler ve tahminler...

Doğu Konferansı’nda üçüncü sırayı alarak altıncı Milwaukee Bucks’ı kendisine rakip olarak seçen Atlanta Hawks, 2008 ve 2009 yılının ardından bir kez daha 82 maçın üzerine çıkacak. Georgia eyaletinin temsilcisi, 2007-08 sezonunda 37 galibiyet alarak sekiz sezonluk playoff hasretine son vermişti. Geçtiğimiz sezon ise 47-35’in ardından dördüncü sırayı aldı, Hawks. Ve ilk turda Miami Heat’i 4-3 ile geçerek 1999 yılından sonraki ilk playoff serisini kazanmayı başardı. Ne var ki, daha ileri gidemedi. Cleveland Cavaliers, Miami Heat’in kendisine yaklaşmasına izin dahi vermeyecekti.

2009-10, Atlanta Hawks adına özel anılarla dolu bir sezon oldu. Nisan ayının dokuzuncu gününde Toronto Raptors’ı yenerek sezon içerisindeki 50. galibiyetini alan Hawks, 1997-98 sezonundan (50-32) sonra ilk defa 50 galibiyet barajına ulaştı. 53 galibiyet, 1996-97 sezonundaki 56’nın ardından yakın dönemdeki en iyi Hawks performansı. Ama daha önemlisi var. Atlanta Hawks, her yeni sezonda kendisini geliştirmeye devam ediyor. Son beş yılda hep üzerine ekledi. Ve en sonunda Doğu Konferansı’nın üçüncü sırasını kaptı. 2004-05 sezonundaki 13-69, yalnızca bir anı artık.



Atlanta Hawks, saha avantajını kazanırken Philips Arena’daki maçlarında kurduğu üstünlükten maksimum ölçüde yararlandı. Josh Smith, Joe Johnson ve Jamal Crawford üçlüsünün liderlik yaptığı Hawks, iç sahadaki 41 maçın 34’ünü galibiyetle kapadı. Ve kendi sahasında oynadığı son 12 maçı kazanmayı bildi. Böylece, 1996-97 sezonundan sonra (36-5), Hawks’ın bu kategorideki en iyi derecesi de gelmiş oldu. Hawks’ın Georgia’daki başarısı, Milwaukee Bucks’ın deplasmanlardaki etkisizliği ile birleşince, ortaya net bir Atlanta Hawks senaryosu çıkabilir.

Milwaukee Bucks ve Atlanta Hawks, NBA Tarihi’nde daha önce üç kez playoff aşamasında birbirlerine rakip oldular. Tamamı ilk turda olmak üzere 1984, 1988 ve 1989 yılında karşılaşan iki takımdan Bucks, Hawks’ı iki kez (1984, 1989) saf dışı bırakmayı başarırken; Hawks, yalnızca bir defa (1988) kazanabildi. Ve tüm seriler, beşinci maça kadar uzadı. Milwaukee Bucks, her ne kadar Hawks’a bu alanda bir üstünlük kurmuş olsa da, saha avantajının rakiplerinde olduğu 22 playoff eşleşmesinin sadece 3’ünde tur atlamayı başardı. 2009-10 sezonundaki 41 deplasman maçının 18’ini kazanabildi.



Atlanta Hawks adına sezon içinde öne çıkan üç oyuncu -yukarıda da isimleri geçen- Josh Smith, Joe Johnson ve Jamal Crawford.

2010 NBA All-Star organizasyonunda Doğu Konferansı’na alınmayan Josh Smith, sezonu 15.7 sayı, 8.7 ribaund ve 4.2 asist ortalamaları ile tamamlayarak ‘’15+ sayı, 8+ ribaund, 4+ asist’’ üçlemesinde barajı geçebilen tek isim oldu. J-Smoove, top çalma (ort. 1.6) kategorisinde bulunan ilk 12 oyuncu arasındaki en uzun, blok (ort. 2.1) kategorisinde yer alan ilk 12 oyuncu arasındaki en kısa oyuncu. Smith, 2 Şubat gecesi Oklahoma City Thunder karşısındaki performansının ardından NBA’de 1000 blok seviyesine çıkan en genç basketbolcu (24 yıl ve 59 gün) olarak tarihe geçmişti.

Atlanta Hawks’ın fark yaratan oyuncusu, sezon boyunca kenardan gelen Jamal Crawford oldu. Yakın zamanda, 2009-10 sezonu için, ‘’En İyi Altıncı Adam’’ seçilmesine kesin gözüyle bakılan Crawford, 2010 Playoffları’na maç başına 18.0 sayı ortalaması ile geliyor. ‘’The Difference’’, kariyerindeki ilk playoff karşılaşmasına yalnızca birkaç saat uzaklıkta. Heyecanlı olmalı. Daha önce 676 normal sezon maçı oynamasına karşın playoff göremeyen Jamal Crawford, aktif oyuncular özelinde bu kategorinin en şanssız ismi. Atlanta Hawks’ın takım olarak playoff tecrübesi ise: 359 maç.



Milwaukee Bucks, playoff konusunda hâlihazırdaki en tecrübesiz ikinci takım. Chicago Bulls’un oyuncuları 225 maç ile listenin ilk sırasında. Bucks’ın toplamı 243 maç.

Takımın süper yıldızı Andrew Bogut, Phoenix Suns maçında yaşadığı talihsizliğin ardından sezonu kapamıştı. Hızlı hücumu smaçla noktaladıktan sonra yere kontrolsüz düşen Avustralyalı, sağ kolu kırıldığı için takımına yardımcı olamayacak. Bogut, normal sezonun son altı maçında forma giyemedi. Bucks, bu altı karşılaşmanın dördünde sahadan galibiyetle ayrıldı. Koç Skiles, söz konusu sekansta yıldız oyuncusunun yerini Kurt Thomas’la doldurmayı denedi. Ve Thomas, sezonun bu bölümünü ortalama 5.3 sayı ve 9.7 ribaundla tamamladı. Veteran oyuncu, 82 maçla playoff atmosferini en fazla yaşayan Bucks oyuncusu. Arkasında, Jerry Stackhouse bulunuyor (64 maç).

İki takım, sezon içerisinde üç defa karşılaştı. 28 Şubat gecesi, John Salmons (32 sayı) ve Jerry Stackhouse (20) ikilisinin toplam 52 sayısına rağmen Hawks, bitime dört dakika kala yedi sayı geride olduğu maçı uzatmaya götürdü. Ardından 106-102 kazanarak hata yapmadı. Hawks’ın Bucks karşısındaki diğer galibiyeti, 12 Nisan gecesi Milwaukee’de geldi. Joe Johnson’ın 31 sayı ürettiği karşılaşma, Hawks adına sezonun en iyi tek maç performanslarından birine sahne oldu. Maç boyunca %52.7 ile şut kullanan Hawks, rakibini %38.7 ile sınırladı. Ribaundlarda 48-34’lük üstünlük kurarken, boyalı alanı da 52-20 ile domine etti. John Salmons, 28 sayı üreterek Bucks’ın en skorer ismi oldu.



Atlanta Hawks’ın iki galibiyeti arasında bir kez kazanabildi, Milwaukee Bucks. 22 Mart gecesi, 98-95 kazanan Milwakuee Bucks’ta John Salmons’ın 32 sayılık performansı, iki takım arasında ciddi bir fark yarattı. Aslında büyük resmin küçük ayrıntısıydı bu.

Şubat ayında Bucks’a katılan John Salmons, yeni takımı için 30 maça çıktı. Ve Bucks, bu maçlarda 22 galibiyet elde etmeyi başardı. Söz konusu dönemde karşılaşma başına 19.9 sayı üreten Salmons, takımının en skorer ismi oldu. Kuşku yok ki, Hawks önünde de –özellikle Bogut’un yokluğunda- Scott Skiles’ın güvendiği oyuncuların başında geliyor. Çaylak oyun kurucu Brandon Jennings ve Ersan İlyasova’yı geçerek ilk beşe yerleşen Carlos Delfino, ‘’iki ucu keskin bıçak’’ tarzının temsilcileri. Hawks’ın takım savunması, bilhassa Jennings’in ruh hâlini bozabilir.

Ersan İlyasova için zor bir seri olabilir. Ritm bulması gerekiyor. Ama zor. 12 Nisan gecesi oynanan maçı 2/11 saha içi isabeti ile tamamlamıştı. Atlanta Hawks, serinin kesin favorisi. Kurt Thomas ve Jerry Stackhouse haricindeki Bucks oyuncuların toplam playoff maç tecrübesi: 97! Tecrübe, bu aşamada sahne almayı sever. Atlanta Hawks’ın bir diğer ilgi çekici istatistiği ise, sakat oyuncularının sezon boyunca toplamda sadece 25 maç kaçırması. Bu alanda ligin en iyisi konumunda, Hawks. Birbiri ile oynamaya alışan oyuncular, Milwaukee Bucks’ın bekleyen bir diğer önemli tehlike.

Tahmin: Atlanta Hawks, 4-1.

Beşgen: Manisaspor v Galatasaray, 1-2


İlk 11'de başladığı son iki karşılaşmada rakip ağları dört kez sarsan Milan Baros, bu sezon TSL'de 10 gole ulaştı.

Galatasaray, Turkcell Süper Lig’in bitimine dört hafta kala deplasmanda karşılaştığı Manisaspor’u Kader Keita ve Milan Baros’un golleri ile 2-1 mağlup etti. Geçtiğimiz haftalara oranla ciddi farklılıkların yaşandığı karşılaşmada Manisaspor’un tek golünü Mehmet Topal, kendi kalesine attı.

Çok sayıda konu başlığı var aslında. Galatasaray, sezon boyunca belli sekanslara yayılan performanslar sergiledi. Parça parça konuşulabilir üzerine. İlk altı hafta, 6-12. hafta, 12-15. hafta, 15-22. hafta, 23-28. hafta ve devamı… Ya da devre arasında tamamen değişen hücum yapısı, en nihayetinde Baros öncesi ve Baros sonrası. Galatasaray, çok kez gel-git yaşadı. Konuşulmalı tabii.

Sivasspor maçının devamındaki iki karşılaşmada (Diyarbakırspor ve Manisaspor) önemli ayrımlar var. Elano Blumer, Giovani dos Santos, Arda Turan, Milan Baros, Kader Keita… Sivasspor önünde son dakikaları Sivasspor yarı sahasına uzun top göndererek geçiren Galatasaray, Manisaspor’a karşı 2-1’in ardından iki-üç kez üçüncü gole çok yaklaştı. Baskı yemedi. Ve nedeni oldukça basit.

Fenerbahçe – Beşiktaş, Galatasaray – Bursaspor, Bursaspor – Beşiktaş, Fenerbahçe – Trabzonspor maçları, heyecanın son haftaya kadar taşınacağını gösteriyor. Geniş değerlendirmeyi bu başlık altından yapabiliriz. Ancak öncelik, Hawks – Magic ve Celtics – Heat önizlemelerinde olacak.

17 Nisan 2010 Cumartesi

Cleveland Cavaliers v Chicago Bulls


Cavaliers'ın süper yıldızı, sezon boyunca gösterdiği performansın ardından üst üste ikinci kez MVP seçilmeye yakın.

2010 NBA Playoffları, bu gece oynanacak dört maçla başlıyor. Açılış, Doğu Konferansı’nın lideri Cleveland Cavaliers’ın evinde. LeBron James ve arkadaşlarının konuğu, son anda playoff resminin içerisine giren sekizinci Chicago Bulls. Derrick Rose, Cavaliers’tan en az bir maç çalmaya çalışacak. Ama Cavs, formda. LeBron James’in oynadığı günlerde biraz daha formda…

Cleveland, üst üste beşinci sezonunda playoff resmi içerisinde kendisine yer buluyor. LeBron James’in takıma katılmasıyla bambaşka hedeflerin peşine düşen Cavaliers, kulüp tarihinde ikinci kez böyle bir seri yakalamayı başardı. Son beş sezonun elit takımlarından olan Cavs, daha önce 1992 ila 1996 yılları arasında fire vermeden 82 maçın üzerine çıkmıştı. 2006-2010 sürecinde iki defa Konferans Yarı Finalleri’nde (2006 ve 2008), bir kez Konferans Finalleri’nde (2009) ve bir kez de NBA Finalleri’nde (2007) oynayan LeBron James ise, artık en üst seviyeye çıkmak istiyor.

Normal sezonun son haftasında koç Mike Brown tarafından dinlendirilen Kral’ın haklı nedenleri var. Cavaliers, 2005-06 sezonundan itibaren oynadığı 410 maçtan 272 galibiyet çıkararak bu alanda en başarılı üçüncü takım olmayı başardı. Söz konusu sekansta yalnızca Dallas Mavericks ve San Antonio Spurs’ün gerisinde kalan Cavs, son beş sezonda playoff yapan beş takımdan biri. Doğu Konferansı’nda ise, bu onura erişebilen tek kulüp– Mavericks, Nuggets, Lakers ve Spurs. LeBron James’in takımı, üzerine konuşuyor olduğumuz süre içerisindeki her sezonu en az 45 galibiyet alarak tamamlarken, son iki yılda çıtayı daha yukarı taşıdı.


Sezonu 29.7 sayı ortalaması ile tamamlayan James, bu kategoride Kevin Durant'in (ort. 30.1 sayı) arkasında kaldı.

Rüya gibi geçen 2008-09 sezonunu 66 galibiyetle geride bırakmıştı, Cavaliers. 2009-10 sezonundaki 61 galibiyet, üst üste ikinci senede 60+ barajının aşıldığını gösteriyor.

Cleveland Cavaliers, Chicago Bulls’un 1995-96 (72-10) ve 1996-97 (69-13) sezonundaki rekorunun ardından arka arkaya iki yıl ‘’NBA Lideri’’ olmayı başaran ilk takım. Benzer bir durum, iç saha maçları konusunda da geçerli. 2008-09 sezonunda The Quicken Loans Arena’da 39-2 ile rakiplerine sahayı dar eden Cavs, bu sezonu da 35-6 ile kapadı. Ve bu seviyeye çıkan 14. takım oldu. NBA’in son 35 senelik periyodunda beş ayrı kulüp, toplam yedi kez söz konusu başarıyı tekrarlamıştı (Boston Celtics: 1985-86, 1986-87 ve 1987-88, Utah Jazz: 1990-91 ve 1991-92, Chicago Bulls: 1995-96 ve 1996-97, Sacramento Kings: 2000-01, 2001-02 ve 2002-03).

Geçtiğimiz sezon iç sahadaki 38 maçını ‘’kapalı gişe’’ oynayan Cavaliers, bu sezon fire vermedi. 41 maçın tamamında tek bir boş koltuk bile yoktu. Kulüp, bu alandaki serisini 77 maça çıkarmayı başardı. Ve hiç kuşku yok ki, tüm bu rakamların altında bir isim var: LeBron James.

‘’İstersem, her sezon ‘sayı kralı’ olabilirim’’ diyor James. ‘’Ama umurumda değil.’’ Haksız sayılmaz. Bulls için kötü bir haber: LeBron, rakibinin Playofflar’da bambaşka bir canavar göreceğini söylüyor. Demek, üst seviyesi varmış. Neler yaptı peki bu sezon, hemen bakalım. Sezonu maç başına ortalama 29.7 sayı ile tamamladı. İstatistik kâğıdına ayrıca ortalama 7.3 ribaund, 8.6 asist ekledi. Cavaliers, James’in sahada olduğu dakikalarda rakiplerine toplam 650 sayılık bir fark yarattı (ortalama 8.6 sayı). Maç başına ‘’sayı+ribaund+asist’’ toplamlarındaki ortalaması ise 45.6 oldu (Durant ort. 40.0).

NBA Tarihi’nde bir sezon içerisinde 550 ribaund, 650 asist, 125 top çalma ve 75 blok barajını aynı anda geçen tek oyuncu olan LeBron James, sezonu toplam 2258 sayı, 554 ribaund ve 651 asist ile tamamladı. NBA’de daha önce yalnızca iki oyuncu bu seviyeye çıkabilmişti (Oscar Robertson 1961-66 ve Michael Jordan 1988-89). 2009-10 MVP’si olmasına kesin gözüyle bakılan James, maç başına ortalama 8.6 asistle bu alanda kariyerinin en iyi rakamına ulaştı, sezon boyunca da %50.3 ile şut kullandı. 31 kez double-double yaparak bu alanda da zirveye çıktı (11 maç – 20+ sayı, 10+ ribaund; 19 maç – 20+ sayı, 10+ asist; 8 maç- 30+ sayı, 10+ asist).


Sakatlığı nedeniyle sezonun son bölümünde forma giyemeyen Shaq O'Neal'in Bulls maçlarında oynaması bekleniyor.

Cleveland Cavaliers ve Chicago Bulls arasındaki ortak noktalar üzerinden gidelim. Cavaliers ile Bulls’un çarpışacakları başlıklar, ‘’boyalı alan’’ ve ‘’100 sayı barajı’’.

Cavaliers, saha içi şut yüzdesinde (.485) ligin en başarılı üçüncü takımı. Üç sayı isabetinde ise %38.1’lik oranı ile ikinci sırada. Maç başına 102.1 sayı üreten LeBron James ve arkadaşları, 82 maçın 65’inde rakiplerinden daha iyi şut attılar. 25 veya daha fazla asist yaptıkları 29 maçın 27’sini kazandılar. Ve üç haneli skor ürettikleri maçlarda 45-5 gibi olağanüstü bir galibiyet-mağlubiyet oranı yakaladılar. Chicago Bulls ise, 30 maçta 99 sayının üzerine çıkarken bu karşılaşmalarda 22 galibiyet elde etmeyi başardı. Ancak Bulls’un hükümdarlığı altında bulunan alan ‘’boyalı’’. Chicago Bulls, sezonu maç başına ortalama 44.5 ribaund ile tamamlayarak bu kategorinin lideri oldu.

Cleveland Cavaliers’ın uzunları ise, pota altı sertliğine şimdiden hazırlar. Rakiplerine sezon boyunca saha içinden %44.2 ile hücum etme şansı veren Cavaliers, pota altında da 36.8 sayılık ‘’müsamaha’’ ile kendi lehine önemli bir avantaj yaratmayı başardı. Boyalı alanda Shaquille O’Neal, Anderson Varejao, J.J. Hickson, Zydrunas Ilgauskas ve hatta Antawn Jamison, LeBron James gibi önemli silahlara sahip olan Cavs, maç başına ürettiği ortalama 44.0 sayı ile bu kategorideki en büyük farkı (+7.2 sayı) yakalamış durumda. İkinci şans sayıları konusunda da hoşgörülü değil, LeBron James’in takımı. Ortalama 11.7 sayı ile ligin en iyi ikinci ekibi.


2009-10 sezonunda 18 maç kaçıran Noah'ın yokluğunda Bulls, rakiplerine %46.6 ile şut kullanma imkânı verdi.

Chicago Bulls’un Cleveland Cavaliers’a pota altında cevap verebilmesi için Joakim Noah’tan maksimum fayda alması gerekecek.

Şubat 27 ve Mart 19 arasında oynadığı 10 maçtan da yenilgi ile ayrılan Chicago Bulls, 21. yüzyılda, sezonun herhangi bir bölümünde böylesi bir seri yakaladıktan sonra playoff yapan ikinci takım (Toronto Raptors 2001-02). İlgi çekici ayrıntı, Bulls’un bu kötü koşudaki 10 maçı Noah’sız oynamış olması. Joakim Noah, 2009-10 sezonunda çeşitli sebeplerle toplam 18 maç kaçırdı. Ve Bulls, söz konusu sekansta yalnızca 6 defa kazanabildi. Noah’lı 64 maçta rakiplerine ortalama 96.3 sayı izni veren Bulls, Noah’sız ortalama 104.3 sayıyı potasında gördü. NBA’deki üçüncü sezonunu geçiren Noah, hemen tüm kategorilerde kariyerinin en iyi seviyesine çıkmayı başardı.

Derrick Rose, Chicago Bulls’un 10 maçlık mağlubiyet serisinin son dört maçında takımındaki yerini alamadı. Ve 10. maç, Cleveland Cavaliers’a karşıydı. United Center’daki karşılaşmadan galip ayrılan, 92-85’lik skorla Cavaliers olmuştu. LeBron James 29 sayı, 11 ribaund, 7 asistle oynadı. Ve 14988 sayı ile başladığı karşılaşma sonunda 15000 sayı barajını aşan en genç oyuncu olmayı başardı. 29 sayısının 13’ünü ise dördüncü çeyrekte üretti. Tekrarlayalım, Rose ve Noah yoktu. Daha önceki iki eşleşmede eşitlik vardı. Bulls, deplasmanda 86-85 kazanmıştı. İkinci randevuda Cavs, ancak uzatma sonunda 101-87’lik üstünlük kurmuştu. LeBron James’in dinlendirildiği maçta ise Bulls, 109-108’lik skorla gülen taraf oluyordu.


Mo Williams, 2009-10'da yayın gerisinden 159/371 (%42.9) isabetle oynadı. Ve ligin bu alandaki en iyi 9. ismi oldu.

Cavaliers’ta LeBron James, sezonun son haftasını ''es'' geçti. 2009 Playoffları’ndaki her anı hatırlıyor olmalı. Hata yapmak istemeyecektir. Özellikle serinin birinci maçında ilk çeyreğe müthiş bir ateşle başlayacağını tahmin etmek zor değil –ki bu alanda da ligin en iyisi.

Derrick Rose, çaylak yılındaki ilk playoff maçında Celtics’e kaçacak yer bırakmamıştı. Takımının playoff resminin içerisine girdiği Celtics maçında da 39 sayı ile sezon rekorunu kırdı. Sıcak geliyor. Nisan ayında maç başına ortalama 25.4 sayı ve 7.0 asist üretti. Pota altındaki rekabet, ‘’X-Factor’’ olarak devreye girebilir. Ancak Cavs’in silahı çok. Shaquille O’Neal, iyi haberler vermeye devam ediyor. Ayrıca Varejao, Ilgauskas ve Hickson var. Mo Williams, Daniel Gibson ve Anthony Parker gibi yayın gerisinden etki yaratacak isimleri de gözardı etmemek gerekir.

Chicago’nun verebileceği cevaplar sınırlı. Cavs, 2009’da Pistons’ı dört maçta da çift haneli skorlarla geçmişti. Aynı tarifeyi uygulamak için iştahlı olacaklardır. Ancak Rose önderliğindeki Bulls, United Center’da bir maç alabilir. Jordan, Cavs’in canını yakmıştı zamanında. Şimdi, daha zor tabii.

Tahmin: Cavaliers, 4-1.

7 Nisan 2010 Çarşamba

Messi Efsanesi: Barcelona v Arsenal, 4-1


Lionel Messi, dün gece attığı dört golle bu sezon UEFA Şampiyonlar Ligi'ndeki toplam gol sayısını sekize çıkardı.

Doksanlı yıllarda yaşayan sporseverlerin şanslı olduklarını düşünürüm her zaman. Bu jenerasyon, büyük efsaneleri izleme fırsatı bulmuştur çünkü. Michael Jordan, Diego Maradona, Romario, Gheorghe Hagi, Michael Schumacher, Damon Hill, Pete Sampras, Roger Federer, Rafael Nadal, Lance Armstrong, Kobe Bryant, LeBron James ve şu an adlarına yer kalmayan çok sayıda önemli sporcu…

Geçtiğimiz sezon, bu isimlerin yanına kocaman bir takım eklenmişti: FC Barcelona 2008-09! Tıpkı Hollanda ’74 veya ’88 gibi. Ajax, Liverpool, Milan ve diğer efsanevi takımların yaşadıkları unutulmaz dönemlerdeki gibi ya da. Barcelona 2009’daki oyuncuları birbirlerinden ayırmak zordu. Öne çıkanlar vardı elbette. Xavi Hernandez, Andres Iniesta, Carles Puyol ya da Daniel Alves. Ama biri var ki; artık yalnızca Barça’da ya da modern futbolda değil, belki tüm zamanlardaki meslektaşlarından bir adım önde duruyor: Lionel Messi! Üstelik, bunu herkesin beğenisini ve takdirdini kazanarak başarıyor.

Nisan ayının altıncı gününde sahnedeydi yine. 2010 yılının futbol adına unutulmaz dakikalarında başrolü aldı bir kez daha. (Haziran-Temmuz arası ekstraları da olabilir.) Arsenal’in tüm umutlarını yıkan isim oldu. Arsenal, direnmek istedi. Ama başaramadı. Detaylara geçmeden evvel, maç öncesine gidelim. Lionel Messi’nin yetenekleri, böylesi detayları gölgelemiş olsa da…

Arsenal’in Fransız menajeri Arsene Wenger, Camp Nou’ya elleri kolları bağlı geliyordu adeta. Yalnızca 2-2’lik skor dezavantajından veya potansiyel Barcelona ataklarından dolayı değil; takımdaki belki de en kilit beş oyuncusundan yoksun olmak, Wenger’i hüzne sevk ediyordu. Robin van Persie, uzun süredir sakatlık sorunu nedeniyle takımına yardımcı olamamıştı. Yine yoktu. Andrei Arshavin ve Cecs Fabregas, yine benzer sorunlardan takımlarındaki yerlerini alamayacaklardı. Ama bu kadarla da sınırlı değildi. Savunmada William Gallas ile Alex Song, Kuzey Londra’daki ilk maçı tamamlayamayan isimlerden yalnızca ikisiydi. Arsenal’in işi, böylece daha da zorlaşıyordu.

Wenger’in sürprizi, sol kanattaki Tomas Rosicky oldu. Denilson, savunma dörtlüsünün önünde (Sagna, Vermaelen, Silvestre, Clichy) tek başına kalmıştı. Sağda Theo Walcott vardı. Hemen arkada ise Abou Diaby ve Samir Nasri ikilisi. İleride yine yalnız bir isim, Nicklas Bendtner, olacaktı. Barcelona’da ilk maçın ardından cezalı duruma düşen Carles Puyol ve Gerard Pique ortaklığının yerini Rafael Marquez ile Gabriel Milito almıştı. Eric Abidal, sol kanattaki pozisyonuna geri dönüyordu. İleri uçta, sakat Zlatan Ibrahimovic yerine, La Liga’daki son maçında iki gol atan Bojan Krkic olacaktı. İki takımın da önemli eksikleri vardı. Ama 90 dakika özelinde vadedilenler, bu eksikleri unutturuyordu.


Arsenal kalesine altı isabetli şut gönderen Messi, %70'lik oranıyla bu alanda UEFA Şampiyonlar Ligi'nin en iyisi.

Barcelona, Londra’daki maça akılalmaz bir giriş yaparak Arsenal kalesini o bölümde tam dokuz kez yoklamıştı. Bu defa daha yavaştı. Messi ile kaleyi denediği pozisyonlar oldu. Ancak ilk hamle, Arsenal’den geldi. Wenger’in takımındaki tek İngiliz, fark yaratmak için kararlı gözüküyordu. Pozisyonun gelişimi ilginç tabii. Walcott, Arsenal’in eksiklerinden dolayı, maç öncesi bir anda takımın en ciddi kozu hâline dönüşmüştü.

Guardiola, Walcott’ın 100 metreyi 10.37 saniyede koşabileceği inandığını söylüyordu. 21 yaşındaki İngiliz ise, bu konuda daha cömert davranacaktı: ‘’14 yaşındayken bu mesafeyi 11 saniye civarında koşuyordum. Dolayısıyla, şu an için daha iyisini yapabilecek potansiyele sahibim.’’ Walcott, Londra’da Arsenal adına rüya gibi yaşanan o son 20 dakikanın ana kahramanıydı. Sağ kanattan yaptığı koşularla Barcelona savunmasına zor anlar yaşatmış ve o koşulardan birinin karşılığını attığı golle almıştı. İlk maçta karşısında Maxwell vardı. Dün akşam ise, Abidal olacaktı.

Fransız savunmacı, maç öncesi kendisinden hayli emin gözüküyordu. ‘’100 metreyi 10 saniyenin biraz üzerinde koşabilmek, onun için gerçek anlamda iyi bir şey olabilir. Ama futbolda asıl amaç, kaleye ulaşabilmek. Onu bekleyeceğiz. Ve topla birlikte neler yapabileceğini göreceğiz.’’ Karşılaşmanın 18. dakikasında Walcott, yeteneklerini Abidal’in hayli yakınında sergileyecekti. Diaby, Premier League hamlesiyle orta sahadaki Milito’nun ayağında kaptığı topu, Marquez (stoper) ve Abidal (bek) arasından Walcott’a göndererek ölü alandaki Bendtner’i hareketlendirdi. Ve Bendtner, golünü attı.


Lionel Messi, dün akşam attığı ikinci golle Rivaldo'nun 22 gollük rekorunu önce egale etti. Ardından iki gol daha üreterek Barcelona Tarihi'nin UEFA Şampiyonlar Ligi'ndeki en golcü oyuncusu olmayı başardı.

Sonrası… Sonrası Messi. Londra’daki sessiz görüntüsünün altından böylesi bir gerçek çıkacağı belliydi. Arsenal’in golünden hemen sonra, rakip takım savunmacılarıyla paslaştı. Ceza sahası dışından harika vurdu. Net şekilde bir mesaj golüydü bu. Arsenal’in moralini bozan, kalan dakikalar için neler olabileceğini gösteren.

Beraberlik golü ve 2-1 arası, uzun bir dönem değil. Ancak Barcelona’nın yaptıkları, bu sekansı bir ömürmüş gibi yaşatmak için yeterli. Yaz mevsimindeki on beş günlük tatiliniz, sanki bir yıl gibi uzun gelir ya sonradan düşündüğünüzde. Onun gibi. Sağ kanattan kaleye indiği bir pozisyon var Messi’nin. Geçiş hücumu. Barcelona yararlanamıyor. Messi, ileride kalıyor. Arsenal’in hücumu, Marquez ve Milito’da bitiyor. Milito, topu ayağına alır almaz, Messi’yi görüyor. Neden? Oyun takibi. Sonra müthiş bir pas sağ kanada. Messi’nin seri çalımları, vuruşu, yan ağlar… Yine de harika bir pozisyon tabii.

İkinci gol… Bir Barcelona golü aslında. Neredeyse! Futbol özelinde geçerliliğini kısmen koruyan klişelerden biri üzerinden gidelim. 2002-03 sezonunda Galatasaray’a gelen Felipe, ilk döneminde Arif Erdem’e attırdığı gollerle kendisine çok sayıda hayran kazanmıştı. Bazı oyuncular, takım arkadaşlarını gol kralı yapabilir. Messi ise, bu sezon Abidal’i ‘’asist kralı’’ yapacak. Garip. Bir o kadar gerçek. Barcelona’nın ikinci golü öncesi yaşananlar, bu sezon sıkça görülen bir set. Messi, sol kanattaki Abidal’i kaçırır. Abidal de kaleye altı metreden yakın ‘’tek vuruşçu’’ takım arkadaşını boş kale ile buluşturur. Abidal’e kadar işler yolundaydı. Ancak top içeri çevrilememişti –ki devreye Messi girdi.


Lionel Messi, 20' 56'' içerisinde üç gol atarak 2010 yılında dördüncü defa ''hat-trick'' yapmayı başardı.

Üçüncü gol… Kontrolden çıkan Messi’nin ustaca gol vuruşu ile sonlandırdığı pozisyon. Koşusu, topla ilişkisi, hareketlenmesi bir kenara, akılalmaz bir vuruş söz konusu. Bir UEFA Şampiyonlar Ligi maçının ilk yarısında hat-trick yapan sekiz oyuncudan biri oldu, Messi (Shearer, Prso, Newell, Simone -iki kez, Shevchenko, Simone Inzaghi ve Sauzee). Önemli bir diğer nokta daha. Kaan Kural, geçtiğimiz günlerde LeBron James ve Lionel Messi’nin aynı başlık altında konuşulduğu söyleşide, ‘’LeBron James, Cavaliers için daha önemli; çünkü takımın 1/5’ini oluşturuyor. Messi’nin sporculuğu ile bağımsız, yalnızca oransal anlamda’’ demişti. Haklıydı. LeBron James, takımı için daha önemli.

Ama dün akşam Messi, bir NBA yıldızı gibi sürükledi takımını. Bazı anlar gelir. Bir süper yıldız, takımını 20 sayı geriden maça ortak eder –ki LeBron, bunu daha önce gerçekleştirdi. Messi de dün benzer bir şey yaptı. Aradaki o oransal fark, ilk defa böylesine net şekilde kapatıldı. 1/11 gibi değildi, 1/5 bile çok gelirdi. İkinci yarı, ilk yarıdaki şokun etkisinde geçti. Messi, son anlarda bir gol daha attı.

‘’Play-station gibi’’ diyor onun için, Wenger. ‘’En ufak hatanızı bile kendi lehine çevirmeyi biliyor.’’ Haklı. Birileri tarafından yönetiliyor sanki. 87. dakikada attığı gol öncesinde yaşadığı 1-2 saniyelik duraksama, Messi’nin futbolunu anlamamız için yardımcı olabilir. Önce belki de ilk defa ‘’bencil’’ davrandı. Dördüncü golü atmak istedi. Zaragoza maçını hatırlayalım. Üç gol attığı bir maç daha. Dördüncüye giderken savunmacılar tarafından engellenmiş, henüz yerdeyken Ibrahimovic’i işaret ederek penaltı vuruşunu onun kullanmasını istemişti. İsveçli, gol bulursa kendine gelecekti çünkü. Buldu, kendine geldi. Dün akşam ise, Keita’ya vermedi. Ve o golü atmak istedi.


Messi, bir UEFA Şampiyonlar Ligi maçında dört gol birden atan altıncı isim oldu- Shevchenko, van Nistelrooy, van Basten, Prso ve Simone Inzaghi.

Aslında… Enteresan. Futbola ilgi duyan her erkek, küçük birer çocukken gece yatağında uykuya dalmadan evvel hayal eder. Desteklediği takımın kaptanı olur. Sırtında 10 numaralı forma vardır genel olarak. Sahaya çıkar. Karşısındaki ilk oyuncuyu çalımlar, sonra biri daha gelir, onu da geçer, biri daha… Kaleci ile kalır en sonunda. Onu da geçer. Ya da müthiş bir vuruşla topu, rakip kalecinin üzerinden aşırtarak attığı golün sevincini yaşamaya başlar. Takımın armasını öperek taraftarlara koşar. Messi, o golü atıyor. Kâh Camp Nou’da, kâh Santiago Bernabeu’da. Ama ‘’Barcelona'nın 10 numaralı forması sırtımda, ŞL Çeyrek Finali'nde dört gol atıyorum’’ senaryosu, uykuya dalmak üzere olan o çocuğun gözünde bile, ‘’fazla’’ olurdu. Messi’nin umrunda değil.

Ana kahraman, Lionel Messi!
Ancak unutulmaması gereken isimlerden biri de Xavi. Rakamlar üzerinden gidelim bir kez daha.

Barcelona’da Xavi, dün gece 105 pas yaptı. Ve bunlarda %90 isabet sağlamayı başardı. Listenin devam eden bölümündeki isimler şaşırtıcı olmasa gerek. İlginç olan, Xavi ve en yakın takipçisi Marquez arasındaki 31 paslık fark. İlk maçta da bu alanda önemli bir üstünlük sağlamayı başarmıştı, Xavi. Toplama bakıldığında Barcelona’nın isabetli pas sayısı: 509. Hatalı pas sayısı ise yalnızca 100! Oran: %84. İnsanın sinirini bozan, bu başarıyı tanımlayabilecek sözcüklerin sınırlı olması.


Barcelona, topa sahip olduğu 36' 26'' boyunca 509'u isabetli toplam 609 pas yaptı.

Arsenal’in en fazla isabetli pas yapan oyuncusu, Bacary Sagna. Londra’da yalnızca 46 dakika oynamasına karşı bu kategoride takımının en iyi ismi olan Denilson, 26 pasla Arsenal özelinde üçüncü sırada. Barcelona kalecisi Victor Valdes’in dahi arkasında. Arsenal’in isabetli pas sayısı: 239. Barça’nın 509’u yanında çok sönük. Hatalı pas sayusu ise 108. Oran: %69. Maçın kalitesinin anlaşılması adına bir diğer önemli not, Barça’nın 36’ 26’’ boyunca topu ayağında tutmuş olması. Arsenal, 23’ 45’’ ve %39’da kaldı.

Barcelona, bir engeli daha aştı. Sırada Inter var. Jose Mourinho, eski aşkı Barcelona’nın karşısına çıkacak. Dizlerinin üzerinde gol sevinci yaşamak için gün sayıyordur elbette.

UEFA Şampiyonlar Ligi’nde İngiltere takımlarının hegemonyası, bu sezon iyiden iyiye sarsıldı. Barcelona, geçtiğimiz yıl üç İngiliz arasından sıyrılarak şampiyon olmuştu. 2003-04 sezonundan bu yana (İngiltere, İspanya, Fransa, Portekiz) ilk defa bu sezon, Yarı Final’de dört ayrı ülkeden takım mücadele edecek: İspanya (Barcelona), İtalya (Inter), Fransa (Lyon / Bordeaux) ve Almanya (Bayern Münih) veya İngiltere (Manchester United). ŞL'nin geleceği için önemli bir gelişme tabii.

1 Nisan 2010 Perşembe

Gelecek Zaman: Arsenal v Barcelona, 2-2


* Zlatan Ibrahimović, Arsenal'e karşı attığı ilk golün heyecanını doruklarda yaşıyor.

UEFA Şampiyonlar Ligi’nde birbirleri ile en son karşılaştıklarında 2006 yılının Mayıs ayını gösteriyordu takvimler. Arsenal menajeri Arsène Wenger, kulübü ile ikinci defa bir Avrupa Kupası Finali’ne çıkıyordu. Yine Mayıs’ın 17’siydi. Ve bir kez daha alamıyordu istediğini.

17 Mayıs 2006 günü Paris’te gerçekleşen randevudan galip çıkan, FC Barcelona olmuştu. Aradan geçen üç seneden fazla bir zaman… Arsenal ve Barcelona, 31 Mart 2010 akşamı Kuzey Londra’da futbol ziyafeti vermek üzere sahadaydılar. Sezon boyunca yaptıkları, doğal olarak böylesi bir beklenti yaratıyordu. İki takım da doğru yoldaydı. Ve bunu her hâlleriyle gösteriyorlardı. Üstelik, hikâyesi de boldu bu eşleşmenin. Mayıs 2006’da Arsenal’in en büyük kozu olan Thierry Henry, 2008-09 sezonundan itibaren Barcelona için oynamaya başlamıştı. Kuzey Londra’ya yıllar sonra, rakip takım formasıyla dönüyordu.

Arsenal’in Mart 2010’daki en büyük kozu ise, Barcelona altyapısının yetiştirdiği önemli yeteneklerin başında gelen Cesc Fàbregas’tan başkası değildi. Bir zamanlar sabahlara kadar futbol oynadığı çocukluk arkadaşlarının karşısına çıkacak ve rüyalarının takımını yenmek için mücadele edecekti. Gerard Piqué kadar şanslı değildi. İspanya ve İngiltere arasındaki ‘’profesyonel futbolcu yaş sınırı’’ özelinde oluşan farktan dolayı Premier League’de forma giyen Piqué, daha sonra Barcelona’ya dönüş yapabilmişti. Fàbregas, böylesi bir seçimde kolay yolu tercih edemezdi. Arsenal gibi dev bir takım, geleceğini onun üzerine kurmuş ve kaptanlık pazubandını ona emanet etmekten çekinmemişti.

Mayıs 2006’daki unutulmaz finalin akıllarda kalan kahramanlarından Jens Lehmann (karşılaşmanın ilk yarısında kırmızı kart görerek Arsenal’i bırakmıştı), bir tur önce Stuttgart formasıyla Barcelona karşısına çıksa da, serinin ikinci maçında doksan dakikanın sona ermesi adına bildiği tüm duaları etmiş olmalıydı. Barcelona’nın şampiyonluğu ile neticelenen karşılaşmada Arsenal’in tek golünü atan Sol Campbell ise, kısa ve fırtınalı bir kariyerin ardından Emirates’te ısınma hareketlerine başlamıştı. İsveçli Henrik Larsson, Barcelona adına maçın kader adamıydı. Karşılaşmanın 61. dakikasında oyuna girerek 0-1’lik dezavantajı, takımı lehine çeviren iki golün hazırlayıcısı olmuştu. Dün akşamki Barcelona kadrosunda onun yerine başka bir İsveçli, Zlatan Ibrahimović vardı.


Arsenal Kaptanı Fàbregas, 1993 ila 2003 yılları arasında Barcelona altyapısında oynadı.

Mart 2010’da Lionel Messi’nin harika performansı, futbol üzerine konuşulan tüm konularda bir şekilde alt veya üst başlık olarak yerini alıyordu. Tüm zamanların en iyi oyuncusu olabileceği düşünülüyordu Arjantinlinin. Londra’da sahne, onun olabilirdi.

2008-09 sezonunda Barcelona, Roma Olimpiyat Stadı’nda kazanırken karşısına Manchester United vardı. United, Yarı Final’de Arsenal’i elemişti. Potansiyel bir Barcelona – Arsenal Finali’nin önüne geçerek hem de. Yeni sezonda futbolseverlerin UEFA Şampiyonlar Ligi özelindeki beklentisi, iki takımın Santiago Bernabéu’daki yerlerini almaları yönünde olabilirdi. Ama erken final dedikleri tam da buydu. Moralleri düzelten gelişme, bir değil; iki Arsenal – Barcelona maçı izleyecek olmamız. Ve bu bardağın dolu tarafıysa, o bardağa bir de yakından bakmak lazım.

Andrés Iniesta, Barcelona tarafındaki en büyük eksikti. İdeal kadrodaki Éric Abidal ve Yaya Touré de olmayacaktı. Ama onların yoklukları, zaten bir şekilde ikame edilebiliyordu. Guardiola, Iniesta’nın yerine Seydou Keita’yı monte etti. Ama belli ki, Keita, o bölgenin Barça modeline göre biraz daha defansif kalacaktı. Zira Arsenal’in orta sahasının gücü yadsınamazdı. Wenger’in bu alandaki tercihi, Alex Song ve Abou Diaby oldu. Fàbregas, ilerideki üçlüye destek verecekti. Ama bu plan, gerçeğe dönüşemedi. Hücum üçlüsünde farklılıklar vardı. Samir Nasri, belki de Barça’nın Dani Alves ve Lionel Messi’li sağ kanat kombinasyonu nedeniyle, sol kanattaydı. Arshavin sağda, Bendtner merkezde.

Maça Arsenal başladı. Ancak yalnızca 20-25 saniyelik bir bölümde topa sahip olabildi. Sonrası, ev sahibi adına karanlık bir tünel. Messi, 27. saniyede topu kontrolüne aldı. Ve devam eden 15 dakika boyunca Barcelona, tüm zamanların en iyi maç başlangıçlarından birinin altına imzasını attı. Guardiola’nın takımı için kilit isim, Xavi Hernández. Kimse için sürpriz değil. Ama nedense, genel anlamda, Iniesta kadar değer gösterilmiyor kendisine. Çeyrek saat içerisinde rakip kaleye dokuz şut gönderen Barcelona’yı yönlendirme stili, hakikaten akıl alır gibi değildi. Arsenal’in İspanyol kalecisi Manuel Almunia’nın performansı da öyle. Barcelona çok rahattı. Almunia takımı oyunda tuttu.


* ZlatanIbrahimović, İngiliz takımlarına karşı oynadığı ilk 11 maçtaki suskunluğunu bu dokunuşla bitirdi.

Önemli bir diğer nokta için, bu sezon Barcelona’yı mağlup etmeyi başaran üç teknik adama kulak vermek gerekebilir. Hepsinin ortak görüşü: ‘’Barcelona’ya oynayacak geniş alan vermeyin!’’ Söylemesi kolay. Uygulaması zor. Üstelik, Emirates Stadium’da.

Barcelona, maçın ilk bölümünde futbol tarihinin en eski dizilişlerinden biri olan 2-3-5 gibi oynadı. Maxwell ve Daniel Alves ikilisi, savunmadan çıkarak defalarca hücuma destek verdi. Xavi, Arsenal kalesinin altı metre yakınında gol aradı. Messi, Ibrahimović, Pedro… Hepsi! Arsenal, 15 dakikalık süre içerisinde topa yalnızca dokunabildi. Üst düzey bir başlangıçtı bu. Ev sahibi ekip, maçtaki ilk şutunu (isabetli olan değil) gönderdiğinde; Barcelona, rakip kaleci Almunia’yı 10 defa rahatsız etmişti bile.

İlk yarıda önemli taktik değişiklikler yapmak durumunda kaldı, Wenger. 27’de Arshavin, 44’te Gallas sakatlandı. Emmanuel Eboué ile Denilson oyuna girdi. Özellikle Gallas’ın çıkışının ardından Campbell’ın ısınmaya başlaması, Barcelona’nın hızlı forvetlerinin iştahını kabartmış olmalıydı. Ancak Denilson, orta sahaya geldi. O bölgedeki Song da stopere döndü. Ve bu bölümde ilginç bir şey oldu. Arsenal kalesini 13 kez yoklayan Barcelona, Arsenal karşısında soyunma odasına 0-0’lık eşitlikle gidiyordu. Neyse ki; ikinci yarının hemen başında işler, biraz daha normale dönmeye başlayacaktı.

Gerard Pique’nin uzun pasında savunmanın arkasına sarkan Zlatan Ibrahimović, ilk 45 dakikanın yıldız Manuel Almunia’yı önde gördü. Ve affetmedi. Tıpkı geçtiğimiz sezon Inter formasıyla Roma Olimpiyat Stadı’nda yaptığı gibi. Arsenal savunması, Barcelona’ya karşı alanı daraltmak isterken; kaleci ile savunma arasında boşluklar vermeye başlamıştı. İkincisinde Xavi, aynı şekilde kaçırdı İsveçliyi. Ve Arsenal kalesinde benzer son yaşandı bir kez daha. Bu dakikadan sonra, işler yolundan çıkabilirdi. ‘’Eğer zihinsel olarak kuvvetli değilseniz, 2-0’ın ardından 5-0 geri düşebilirsiniz. Ama biz geri geldik ve 2-2’lik eşitliği yakaladık’’ diyecekti maçın ardından Arsenal’in Fransız menajeri.


* Dün gece sahadaki tek İngiliz olan Theo Walcott, Arsenal adına maçta farkı bire indiren golü attı.

Geri geldi Arsenal. Ve 2-2’yi yaptı. Nasıl? Birincisi, tabii Theo Walcott hamlesi. Mayıs 2006’da Rijkaard’ın Larsson hamlesi gibi bir nevî. Maçı getiren etkenlerin başında bu var. Walcott’ın golünde pası veren Bendtner’in tercihi de ayrıca incelenmeli.

Rakip stoper ve bek arasına pas atarak sağ veya sol kanattaki takım arkadaşına tek vuruş imkânı sağlayan oyuncu, bu örneğimizde Nicklas Bendtner oluyor. Türkiye’de böylesi örnekleri görmek çok kolay değil. Bu pasla buluşan oyuncu, iki veya üç pozisyon az çaba sarf ediyor. Düşünelim. Bendtner, o pası Puyol ve Maxwell arasında atmasın. Maxwell’in solundan atmış olsun. Sonuç? Walcott, topla yine buluşur. Karşısına Maxwell’i alır. Geçmeye çalışır onu. Bu arada, rakip ceza sahasına gelmiştir. Maxwell’i alt ederse, ancak bir orta yapar. Pozisyon olursa, olur. En az iki veya üç pozisyon işte!

Farkın bire inmesinin ardından bir ilginç gelişme daha yaşandı. Yıllardır sessizliğe bürünmüş olan Arsenal taraftarı ayaklandı. ‘’Alan daraltma’’ işini takımı ile beraber üstlendi. Bunun üzerine, penaltı vuruşu kullanma hakkı kazanıldı. Rövanşta sarı kart cezalısı olan Piqué’nin yanına kırmızı kart cezalısı Puyol eklendi. Bir diğer sarı kart cezalısı Fàbregas da skora eşitliği getirdi. Bu dakikadan sonra, normal şartlar altında, ev sahibi ekibin 10 kişi kalan rakibi önünde tempoyu arttırması beklenir; ama Barcelona, zaten tam da bu yüzden ‘’Avrupa’nın en iyi savunma takımı!’’ On kişi kalmasına ve Messi’nin kenara gelmesine rağmen topa sahip oldu, Barcelona. Maç da 2-2 sona erdi.

Şimdi, açalım. Avrupa’nın en iyi savunma takımı? Nasıl? Birkaç rakam üzerinden…

Barcelona’nın Çeyrek Final’deki Stuttgart maçlarında isabetli ve isabetsiz pas sayıları: (583-101) ve (406-106). İsabetli pas oranları ise, sırasıyla %85 ve %79. Almanya’da 1-1 sona eren karşılaşmada Barcelona’nın topa sahip olduğu süre ve topa sahip olma oranı: 44’ 49’’ ve %67. İspanya’da 4-0 biten maçta Barcelona’nın topa sahip olduğu süre ve topa sahip olma oranı: 34’ 40’’ ve %58. ‘’En iyi savunma, hücumdur’’ tezi kadar yalın değil tüm bu rakamlar. Maçın büyük bölümünde Barcelona’da kalıyor top. Ve pas hatası minimize ediliyor. E, bu takıma gol atmak kolay değil.

Dün akşam da tablo farklı değildi. En fazla isabetli pas yapan 10 oyuncuya bir bakalım:



Barcelona, dün akşam 42’ 12’’ boyunca topu ayağında tuttu. Turkcell Süper Lig karşılaştırması yapmak ne kadar doğru, bilinmez; ama ligimizdeki maçlarda topun ortalama 45-55 dakika oyunda kaldığını düşünürsek (ki 35-40 dakika arası biten maçlar da var), akılalmaz bir oran bu. Toplam isabetli pas sayısı: 533. Arsenal’inki ise: 370. ‘’Geçtiğimiz sezon kazanabileceğimiz tüm kupaları kazandık. Ama Şampiyonlar Ligi’nde hiç bu kadar iyi oynamamıştık’’ diyor Guardiola. Haksız sayılmaz. Arsenal’in en fazla isabetli pas yapan oyuncusu, 46 dakika sahada kalan Denilson.

İki tarafa da geldi maç. Arsenal’in geri dönüşü, rövanş maçı öncesinde umut verici. Ancak 2-2, Barcelona için daha büyük avantaj. İki not ile gelelim sona. Barcelona, ilk maçında 2-2’lik dış saha beraberliği aldığı 7 eşleşmenin 6’sında turu geçen taraf oldu. Yalnızca 1995-96 UEFA Kupası Sezonu’nda Bayern Münih, Camp Nou’da 2-1 kazanarak final oynamıştı. Genel istatistikler de Barcelona’nın yanında. Daha önce 233 kez gerçekleşen bu örnekte deplasmandan 2-2’lik beraberlikle dönen takımların %83,7’si, üst tura yükselmeyi başarmış durumda.

Rövanş karşılaşması, 6 Nisan Salı akşamı. Kaçırılmaması gereken bir futbol olayı.