27 Haziran 2010 Pazar

Déjà vu: Almanya v İngiltere, 4-1



2010 Dünya Kupası’nda işin içerisine hesaplar girince, seyir zevki artmaya başladı. Doksan dakikanın tamamı, aynı tempoda sürmeyebilir. Ama yalnızca tek bir an dahi, bir maçın yıllarca konuşulmasını sağlamak için yeterli olur. Bloemfontein’de tarih vardı bu akşam. D Grubu’ndan lider çıkan Almanya, EASY’nin E’si İngiltere’yi 4-1 mağlup etti. Top, daha çok İngiltere kalesi önünde gitti geldi. Miroslav Klose, Lukas Podolski ve Thomas Müller’in arasında yer alabilen tek isim, Matthew Upson oldu. Maçın büyük bölümünde 11 kişi oynadı, diğer 11 kişi baktı. Ve sonunda yine Almanlar kazandı.

Turnuva öncesinde İngiltere’de keyifler yerinde gözüküyordu. Cezayir, Slovenya ve ABD’nin olduğu C Grubu’nda puan kaybetmek bile yoktu planlar içerisinde. Almanlar ise, her zamanki gibi sessizlerdi. Ve yine favori değillerdi. İngiltere’ye ilk sürpriz, ABD’den geldiğinde işler karışır gibi oldu. Ancak Cezayir ve Slovenya galibiyetleri, durumu toparlayabilirdi. Ne var ki; İngiltere, Cezayir’e gol atamayacaktı. Almanya, olağanüstü bir performansla başlamıştı Dünya Kupası’na. Avustralya önünde 4-0’lık zafer ve sergilenen iştahlı futbol, Almanların ne denli tehlikeli olabileceğini herkese bir kez daha gösteriyordu. Bir anda Güney Afrika’nın favorisi hâline gelmişlerdi. İngiltere’nin düştüğü yanılgıyı Sırbıstan karşısındaki mağlubiyetle yaşasalar da, kısa süre içerisinde kendilerini buldular.

İngiltere, kendisini kandırmaya devam ediyordu. Ve Almanya ile arasındaki ciddi farklardan biri de buydu. Mesut Özil önderliğindeki Almanya, gruptaki son maçında Gana’yı 1-0 mağlup ederek D Grubu’nu zirvede bitirmişti. Slovenya’yı aynı skorla mağlup eden İngiltere için en iyi senaryo, C Grubu’ndaki ikincilikti. Yine de sporseverler adına iyi bir haberdi bu. 2010 FIFA Dünya Kupası’nın grup aşamalarında sahip olunan tek öykü, Güney Afrika’ya özgü olan vuvuzela gibi duruyordu. Artık yıllarca unutulmayacak yeni bir futbol öyküsüne ihtiyaç vardı. Almanya ve İngiltere arasındaki rekabet, bu anlamda ciddi bir umut vadediyordu. Gana karşısında alınan galibiyet, Almanya’yı Arjantin, İspanya, Brezilya, Hollanda ve Portekiz gibi takımların bulunduğu bir yola sokmuştu. Ancak söz konusu durum, kimsenin umrunda değildi. Almanlar, futbol oynayarak geliyorlardı.



Joachim Löw, oldukça dengeli bir takıma sahip. İleri uçtaki Miroslav Klose’nin arkasında yer alan Lukas Podolski, Mesut Özil ve Thomas Müller, bu anlamda harikulâde bir üçlü. Üstelik güvenle arkalarını dönebilirler. Bastian Schweinsteiger ve Sami Khedira, Almanların kendilerine has disiplinin vücut bulmasını sağlıyorlar çünkü. Almanya’nın Avustralya maçında attığı golleri hatırlayalım kısaca. Ya da şöyle söyleyelim, ileride oynayan dörtlüyü anımsayalım. Podolski, Klose ve Müller birer gol atmıştı. Mesut’un ayağından çıkan ve ağlarla buluşmak üzere olan topa müdahele eden ise Lucas Neill’di. Neyse ki; oyuna sonradan giren Cacau, durumu toparlayacaktı.

Avustralya önünde perdeyi açan gol, Almanya’nın 4-2-3-1’deki başarısını gözler önüne sermek için yeterli. Forvet arkasında oynayan Mesut Özil, sağ açık Thomas Müller’i kaçırıyor. Hücum merkezindeki Miroslav Klose, çevresinde bulunan dört Avustralyalının etkisiz kalmasını sağlıyor. Onları yok ediyor adeta. Ve sağ açıktan gelen pası alan sol açık, Almanya’yı 1-0 öne geçiriyor. İleri dörtlünün bu denli yüksek uyum göstermesi, arkadaki altılının sahayı oldukça başarılı bir şekilde parsellemesiyle ilgili tabii. Almanya’nın skor avantajını eline aldıktan sonra, daha rahat oynamaya başlaması da son derece doğal. İngiltere karşısındaki en büyük kozlarından biri bu olacaktı.

İngiltere’nin kadro yapısında oluşan dengesizlik ise biliniyordu. Büyük turnuvalar öncesinde John Terry, Rio Ferdinand, Steven Gerrard, Frank Lampard, Wayne Rooney beşlisi üzerinden yapılan hesaplar, Ferdinand’ın sakatlığından sonra farklı şekilde işledi. Aslında bu düşünülmesi gereken bir gerçekti. İngiltere’nin hem bazı parçaları eksikti, hem de güçlü olan parçaların alternatifleri oldukça zayıftı. Ferdinand’ın yokluğunda, üç maçlık kısa sekans içerisinde, üç farklı oyuncu denendi: Ledley King, Jamie Carragher, Matthew Upson. Ve İngiltere, Almanya karşısında tam da bu noktadan inanılmaz bir açık verdi. Manuel Neuer’in kullandığı kale vuruşu, İngiltere ceza sahasına uzandı. Upson ile mücadele eden Klose, ayakta kalarak takımını 1-0 öne geçiren golü atmayı başardı.



Almanya, skor avantajının ardından İngiltere’ye Avustralya muamelesi yapmaya başladı. O maçtaki ilk golü aklımızda tutuyor olmalıyız. Benzer bir hücumda, sağ kanatta topsuz koşu yapan Thomas Müller’in buluştuğu top, arkada direkteki Lukas Podolski’ye ulaştı. Ve ‘’turnuva golcüsü’’ Podolski, affetmedi -ki enteresan hakikaten. Yıllardır adı turnuva takımına çıkan Almanya’da Miroslav Klose ile Lukas Podolski’nin kulüp sezonlarındaki performansları ne olursa olsun, büyük turnuvalarda olağanüstü oynamalarını özellikle incelemek gerekir. Ve bu noktada yardımımıza ulaşan, Infostrada oluyor tabii. Bundesliga kariyerinde 39 gol atan Podolski, Almanya Milli Takımı’nda rakip ağları 40. defa sarsmıştı. Ancak Infostrada’nın hatırlattığı tek gerçek bu da değildi.

Almanya ve İngiltere arasındaki tarihi rekabetin en önemli dayanak noktalarından biri, 1966 yılında Wembley Stadı’nda oynanan unutulmaz final maçıdır. Helmut Haller’in golüyle 12. dakikada 1-0 öne geçen (Batı) Almanya, 18’de Geoff Hurst’ün golüne engel olamaz. Skorun 1-1’de eşitlenmesinin ardından yaşananlar ise futbol tarihindeki en özel öykülerden biri hâline dönüşür. İngiltere, Dünya Kupası’ndaki ilk şampiyonluğuna ulaşmak için 78. dakikada Martin Pehers ile gelen gole güvenmektedir. Maçın hemen başında düşülen skor dezavantajından kurtulan İngiltere, geri sayıma başlamıştır. Ancak 89’da sahneye Wolfgang Weber çıkar. Ve mücadeleyi uzatma bölümüne taşır. İşte, ne olursa, o sekansta olur. Geoff Hurst’un 101. dakikadaki vuruşu, yoğun tartışmaları beraberinde getirir. Topun, kale çizgisi ile yaptığı dansın sonucu büyük merak konusudur.

Azeri yardımcı hakem Tevfik Behramov, yıllarca unutulmayacak bir karar verir. Behramov’a göre; top, kale çizgisini geçmiştir. Gerçekte öyle olmasa da… Bu kararın ardından 3-2’lik skor avantajını elde eden İngiltere’de Hurst, 120. dakikada tartışmaya mahal vermeyecek şekilde rakip ağları havalandırır. Ülkesine Dünya Kupası Tarihi’ndeki ilk şampiyonluğu kazandırır. İngilizler ise Behramov’a şükranları tarih boyunca gösterirler. 2004 yılında Azerbaycan ile hazırlık maçı yapmak için Bakü’ye giden İngilizler, Behramov’un mezarını ziyaret ederler. Ve İngiliz taraftarlardan bazıları, 66 sırt numaralı Bakhramov formalarıyla Tevfik Behramov’un oğlunun etrafında adeta secde ederler. Aslında uluslararası alanda çok başarılı bir hakemdir. Azerbaycan’ın en büyük stadyumuna adı verilmiştir. Ama 1993 yılında hayatını kaybeden Behramov, her zaman 1966’daki o kararıyla hatırlanır.



Peki, futbol tarihi içerisinde apayrı bir yere sahip olan bu öykünün, 2010 yılında tekrarlanması nasıl bir tesadüftür? Yalnızca futbola mı özeldir bu?

Almanya’nın ilk golünde büyük hata yapan Upson, devre bitmeden İngiltere adına farkı bire indirmişti. Infostrada ise bize şu gerçeği hatırlatıyordu: İngiltere, 1-0 geri düşmesine rağmen kazandığı son Dünya Kupası maçını 1966 yılında Almanya’ya karşı oynamıştı. İşte, tam o anda Frank Lampard’ın ceza sahası dışından gönderdiği müthiş şut, Manuel Neuer’in koruduğu kalenin çizgisini geçecekti. Normal şartlar altında skorun 2-2 olması gerekirdi. Ancak Uruguaylı yardımcı hakem Espinosa, 1966 yılındaki senaryonun ters şekilde işlemesini sağlıyordu. İngiltere, skoru 2-2’ye getirerek belki de -44 yıl sonra ilk defa- skor dezavantajını yok edecekti. Olmadı, sonra Almanya oynamaya devam etti.

Avustralya maçında rakibinin 10 kişi kalmasının ardından pratik düşüncelerle bezenmiş hücumlar sayesinde sonuca giden Almanya, benzer formülü İngiltere üzerinde de gerçekleştirdi. Almanya kadrosunda da, İngiltere kadrosunda da yurtdışında forma giyen oyuncu yoktu. Ve karşılaşma, bir anlamda Bundesliga ile Premier League mücadelesinin yaşanmasını sağlayabilirdi. Bundesliga, oyunun büyük bölümünde üstünlük sağladı. Yabancı yıldızların ön planda olduğu Premier League ise kendisini yalnızca 37 ila 45. dakika arasında gösterebildi. Ancak devamı gelmedi. Almanya’nın İngiltere karşısındaki performansı sergilemesi için bir Wayne Rooney’e ihtiyacı yoktu. Üçüncü golün sonrasında Mesut Özil, tıpkı Avustralya maçındaki dördüncü golde olduğu gibi, bu defa Thomas Müller’e ‘’al da at’’ dedi. Almanya, rakibini 4-1 mağlup ederek üst tura çıkmayı bildi.

Gün, Almanların günü! San Marino’ya bile 13 gol atmaktan çekinmeyen Almanya, biçare İngiltere karşısında Münih’in intikamını almayı düşünmedi. Rakiplerine meydan okuyarak girdikleri yolda ilerlemeye devam ediyorlar. Ve bu Almanya, bir turnuva takımından daha öte görünüyor.

26 Haziran 2010 Cumartesi

Tarihin Peşinde: Uruguay v Güney Kore, 2-1



2010 FIFA Dünya Kupası’nın yeni serüveni, Uruguay – Güney Kore maçıyla başladı. Meksika, Güney Afrika ve Fransa’nın bulunduğu A Grubu’nu lider tamamlayan Uruguay, B Grubu’nda Arjantin’in ardından ikinci sırayı alan Güney Kore’yi 2-1 mağlup ederek bir üst tura yükseldi. Sekizinci dakikada Luis Suarez’in golüyle 1-0 yenik duruma düşen Güney Kore, 68’de Lee Chung-Yong ile beraberliği yakaladı. Ancak bitime on dakika kala tekrar sahneye çıkan Luis Suarez, Uruguay’ı 1970 FIFA Dünya Kupası’ndan bu yana ilk kez çeyrek final aşamasına getiren golü atmayı başardı.

Uruguay’ın rüya yolculuğu devam ediyor. CONMEBOL Elemeleri’nde beşinci sırayı aldıktan sonra, CONCACAF dördüncüsü Kosta Rika’yı eleyerek Güney Afrika’ya gelebilen Uruguay, Dünya Kupası’nda tulum çıkaran Güney Amerika’nın büyüleyici temsilcilerinden biri konumunda. 1970 Meksika’dakinden beri en iyi Uruguay takımı olan Oscar Tabarez’in ekibindeki gelişimi, açılış gününde oynanan Fransa maçından itibaren okumak mümkün aslında. Tabarez, ilk karşılaşmada Fransa’nın gücünü düşünerek Diego Godin, Diego Lugano ve Mauricio Victorino üçlüsünü savunmanın merkezine yerleştirmişti. Alvaro Perreira ile Maxi Perreira ise kanatları müdafaa edecekti. Ancak düşünülen Fransa, o Fransa değildi. Uruguay, golsüz beraberlikle istediğini almıştı ama yine de.

Fransa karşısındaki bir puanın ardından ev sahibi Güney Afrika ile oynadı, ‘’Gök Mavililer’’. Oscar Tabarez, oyuncu tercihleri konusunda kritik bir değişikliğe gidiyordu. Savunma merkezindeki Diegolar devam edecekti. Mauricio Victorino kenara gelmişti. Sol arkada ise Jorge Fucile yer alıyordu. Dörtlü savunmaya dönmüştü, Uruguay. Ve bunun getirisi, Diego Forlan’ın ileri uçta daha serbest oynamasıyla net olarak görülecekti. Uruguay’ın süper yıldızı, öndeki Luis Suarez ve Edinson Cavani’nin hemen arkasında pozisyon almıştı. Birkaç açıdan önemliydi bu hamle. Ajax’taki olağanüstü performansıyla dikkatleri üzerine çeken Suarez, söz konusu oyun yapısında yeteneklerini öne çıkabilirdi. Uruguaylı, gezen bir golcüydü. Ve Güney Afrika önünde çizgiye indiği her anda tehlike yaratacaktı. Bu anlamda, o maçtaki üçüncü golün gelişim sürecini aklımızda tutmakta fayda var.



Diego Forlan - Luis Suarez - Edinson Cavani

Uruguay’ın yeni yapısı, kendilerine ikinci tur yolunu açtı. Diego Forlan, sırtındaki numaranın hakkını veren bir performans ortaya koyuyordu. Erik Gerets zamanındaki Necati Ateş, Hakan Şükür, Ümit Karan üçlüsünün üst seviye örneğiydi adeta Diego Forlan, Luis Suarez ve Edinson Cavani’li hücum yapısı. Bu noktada farklı bir ayrıntıdan daha bahsetmek gerekebilir. Diego Forlan, Atletico Madrid formasıyla sezon boyunca toplam 55 maça çıkmıştı. UEFA Avrupa Ligi’nde sonuna kadar giden takımda sorumluluğu en fazla hisseden oyuncuydu. Güney Kore maçıyla birlikte 2009-10 sezonunda 68. defa sahaya çıkıyordu. Olağanüstü bir tempo olduğunu söylemeye gerek var mı, bilinmez; ancak aynı ligde görev yaptığı arkadaşlarına bakıldığında hissedilen ‘’ait olma’’ duygusunu görmek mümkün. Bu üçlünün işlemesindeki kilit isim de yine Diego Forlan.

Meksika maçında galibiyet golünü atarak Uruguay’a liderliği getiren Luis Suarez, Güney Afrika’da aslında bir nesli temsil ediyordu. Eredivisie’de gol rekorları kırmasına rağmen devam eden kariyerlerinde o başarıların devamını getiremeyen Mateja Kezman, Afonso Alves ve hatta Klaas Jan-Huntelaar gibi isimlerden olmadığını kanıtlamalıydı, Suarez. Ocak 2010’da Ajax ile kontratını yenileyen golcü oyuncunun büyük takımlara transferinin önündeki kuşkulardan biriydi bu. Ve 4-3-1-2’deki rolüyle Ajax’ta sergilediği görüntüye dönebilirdi. Önemli bir noktanın üzerine gitmemiz gerekebilir. Uruguay maçlarını izlerken bir ayrıntıya dikkat edin. Jabulani, görüntüden çıkmak üzereyken; ekranın sağ alt köşesinden biri çıkıyor. Ne hikmetse, o adam genellikle Luis Suarez oluyor. Kesinlikle tesadüf değil. Güney Afrika maçındaki üçüncü golü aklımızda tutmamız gerekiyordu.

Hatırlamış olmalıyız. İki forvet arkasındaki Diego Forlan, geri çekilip nefes aldı. Sol çaprazdan ceza sahası içerisine bir orta yaptı. Son çizgide topla buluşan Luis Suarez, topu ayak içiyle altıpasa çevirdi. Ve sol kanat oyuncusu Alvaro Perreira, arka direkte buluştuğu Jabulani’yi boş ağlara gönderdi. Benzer bir hücum, bu akşam oynanan Güney Kore maçında tekrarlandı. Diego Forlan, yine sol çaprazda pozisyon aldı. İçeri gönderdi. Son çizgiye yakın bir noktada yer alan Luis Suarez’in topu altıpasa çevirmesine bu defa gerek kalmadı. Golü attı, takımını 1-0 öne geçirdi. Söz konusu strateji, tamamen saha içi dizilişi ve oyuncuların o dizilişe gösterdiği uyumla ilgili gözüküyor. Sekizinci dakikadan gelen bu golün ardından Uruguay’ın ikinci ve üçüncü bölgedeki oyuncuları sayesinde, Diego Perez başta olmak üzere, oluşturacağı baskıyla farkı arttırması beklenebilirdi. Ama olmadı.



1930 Uruguay - 1950 Brezilya - 2010 Güney Afrika

İkinci devre öncesinde bir kritik değişiklik daha yaşandı Uruguay’da. Normal şartlar altında Fenerbahçe’nin transfer listesinde üst sıraları alması gereken Diego Godin, kenara geliyordu. Mauricio Victorino, Diego Lugano’nun merkezdeki yeni partneri olmuştu. Ancak Güney Kore, tehlikeleri Jorge Fucile’nin korumaya çalıştığı kanattan geliştirecekti.

Sol kanat savunmasında sorunlar vardı. Maçın ilk devresinde sağ bek Cha Du-Ri’nin hücuma çıktığı anlarda etkili olan Güney Kore, o bölgeye Lee Chung-Yong ve Park Chu-Young’u da sokmaya başlamıştı. Bir ikinci tur maçıydı. Ve üstelik İngiltere, Almanya, Hollanda, Arjantin, Brezilya, İspanya, Portekiz, Şili gibi takımların olmadığı bir yolun neticesinde yarı finale çıkmak mümkün olabilirdi. Uruguay, skoru korumak istedi. Güney Kore, 2002’deki sürprizin benzeri yapmak için rakibinin üzerine gitti. Sonunda gol geldi. Sol kanattan kullanılan bir duran topun ardından. Turnuva başından itibaren kalesini gole kapatan Uruguay’da Diego Godin’in eksikliğinin hissedildiği ilk pozisyondu.

Diego Lugano, yaşanan karambolde rakibine doğru hamle yaparak kaleci Fernando Muslera’nın da görüş açısını kapattı. Ve takımının işi zora sokmasına neden oldu. Böylesi bir andan sonra, maçın uzatma bölümüne gitmesi hayli kuvvetli bir ihtimal olarak öne çıkmıştı. Yağışlı bir havada bu kimin yararına olurdu, bilinmez. Ama kimsenin hesap yapacak zamanı yoktu. Meksika’dan sonra Güney Kore’yi de boş geçmeyen Luis Suarez, 80. dakikada bir ‘’fırsatçı’’dan öte olduğunu kanıtlayacaktı. Yaptığı enfes gol vuruşu, Uruguay’a 1970 FIFA Dünya Kupası’ndan sonraki en büyük mutluluklardan birini getiriyordu. Luis Suarez’in 2009-10 sezonundaki 61. resmî maçıydı. 55. golünü atmıştı.

Uruguay, 1930 ve 1950’deki iki şampiyonluğun anısıyla yaşıyor. Hayaller büyük. Yarı final yolunun açık olduğu düşünülüyor muhtemelen. ABD – Gana eşleşmesinden gelecek rakipten çok, bu hesaplanıyor olabilir. Belki daha fazlası, mesela 11 Temmuz günü Johannesburg’ta Brezilya ile bir final. Alcides Gigghia onur konuğu olur mu o zaman?

25 Haziran 2010 Cuma

Hollanda: Kaybedenlerin En Güzeli



Benliğinde zafer kazanan toplumun temsilcisidir, Hollanda. Bilirsiniz… Hollanda topraklarının yarısından fazlası, ortalama deniz seviyesinin altında yer alır.

Ve bu noktada, ‘’Tanrı, Dünya’yı yarattı; ama Hollanda’yı Hollandalılar yarattı’’ sözü, çok değerli bir anlam ifade eder. Kanallar, bariyerler ve yollarla düzenlenen alanların böldüğü coğrafyayı yaşanır hâle getirmek için tarih boyunca mücadele eden Hollandalılar, 21. yüzyılda dahi ayakta kalmayı başarırlar. Öyle ki; tüm bu süreç içerisinde yaşadıkları, onlara nesillerce devam edecek keskin karakteristikler kazandırır.

Azim, Hollandalılar için henüz 1500’lü yıllarda vazgeçilmez bir yeti olmuştur örneğin. 1568 senesinde Hollanda’daki on yedi il, İspanya İmparatorluğu’na karşı isyan eder. Sebebi basittir aslında. 16. yüzyılda Kutsal Roma İmparatoru V. Karl’ın elinde bulunan Benelüx ülkeleri, bazı haklara sahip olmuşlardı. Hollanda, özerklik istiyordu. Ve V. Karl, Hollanda’daki on yedi ile bu ayrıcalığı tanımıştı. Ancak duruma itirazı olan biri vardı. V. Karl’ın oğlu II. Felipe, babasıyla aynı fikirde değildi. Hollandalılara karşı ağır yasalar uyguluyor, onları vergi ödemeye zorluyordu. Koyu bir Katolik olan II. Felipe’nin bir diğer amacı da, Hollanda’da yayılmaya başlayan Protestan görüşü yok etmekti.

Ne var ki; Hollandalılar, bu baskıyı kabullenemezlerdi. 1568 yılında başlayan ayaklanma, 1648 senesine dek sürecekti. Vestfalya Barışı ile neticelenen bu hareket, tarihe ise ‘’Seksen Yıl Savaşı’’ olarak geçiyordu. Zafer için seksen yıl beklemişlerdi.

Azim ve inadın zaferi, Hollanda topraklarında hâlâ net şekilde görülmektedir. İspanya İmparatorluğu’na karşı sürdürülen mücadele sırasında ciddi deniz çarpışmalarının yaşandığı Haarlem Gölü’nün olduğu yerde bugün Schiphol Havalimanı bulunuyor. Ve Schiphol Havalimanı, bir anlamda doğaya karşı kazanılan galibiyeti ifade ediyor. Her ne kadar, akıllara hücum futboluyla gelseler de; ülke olarak coğrafî şartlardan dolayı savunma hâlinde kalmak zorundalar. Peki, yalnızca bunlar mı o keskin karakterler, hayır.

Hollanda kültüründe öne çıkan iki özellik, kazanılan statü ve eşitliktir. Hiyerarşi, oldukça esnek bir yapıda seyreder. Üçgenin tepesine ulaşmak daha kolaydır Hollanda’da. Ama iyi, bilgili, kaliteli ve güvenilir olmalısınız. ‘’Otoritenin rolü, yöneticilerin çoğuna itici gelecek biçimde, insanların üzerinde gücünüzü kullanmak ya da istediğiniz gibi davranmaları için onları zorlamak değil, işin önceden kararlaştırılmış amaçlarına ulaşması için gerekli işlemlerin düzene sokulması olarak tanımlanmaktadır’’ sözü kabul edilir o topraklarda.

Yedek kulübesinde ‘’maçı yaşayan’’ teknik direktör bulmak zor mudur, bilinmez tabii. Ancak diğer yandan, eşitlik de onlar için vazgeçilmez bir unsurdur.

Sadece birkaç araştırma dahi Hollandalıları anlatabilmek adına yeterli olacaktır. Özel bir çalışmada, ‘’Patronun verdiği emrin hatalı olduğunu düşünürseniz, patronu ve emri sorgular mısınız, yoksa problemlerden kaçınmak için söylendiği gibi mi davranırsınız?’’ sorusuna Hollandalı iş adamlarının %96’sı, ‘’Patronu ve emri sorgularım’’ der. Johan Neeskens’in Frank Rijkaard ve Guus Hiddink gibi teknik adamlarla iş birliği içine girmesi tesadüf müdür o hâlde? Peki, sezonu üç kupayla kapayan Jose Mourinho’nun bir zamanlar, Louis van Gaal ile aynı kulübeyi paylaşması?

Türkiye’nin olmadığı Dünya Kupası’nda Hollanda’yı desteklemek için o kadar çok neden var ki; futbol sahasına geçmeden bile, arka arkaya sıralanabilirler.



Hollanda'nın Varoluşu ve Total Futbol
İngiliz düşünür Charles Hampden-Turner’ın Türkçe’ye de çevrilen ‘’The Seven Cultures of Capitalism’’ adlı eserinin bir bölümünde, ‘’Hollanda, en önemlisi, denizden yaklaşan sulara karşı her an kendisini savunmak durumunda kalmıştır. Bu koşulları atlatabilmek için inisiyatif ve çabuk tepki verme becerisine sahip yerel sorumluluk noktaları sağlayan ademimerkeziyetçi sistem gereklidir. Denizin saldırısına karşı yeterli bir savunma inşa etmek belki yerel toplumları aşan bir organizasyon düzeyi ister; ama her toplumun inisiyatifinin koordine edilmesi ve tüm katılımcıların üstlerine düşeni sonuna dek sürdürmesi gerekir. Eğer, herhangi bir grupta bir aksaklık olursa, savunması yetersiz kalır ve hatanın sonucunu herkes birlikte öder’’ sözleri geçmektedir.

Hollanda Futbolu’nun önemli yapıtaşlarından biri olan, Total Futbol’un mucidi Rinus Michels ile çalışma şansına henüz 16 yaşındayken erişen ve yıllarca Johan Cruyff ile birlikte aynı takım için mücadele eden Johan Neeskens ise, takım arkadaşının ‘’Top bizdeyse eğer, gol atamazlar’’ sözüyle başladığı konuşmasını şu şekilde sürdürüyor: ‘’Bu, oldukça basit bir mantık. Top, rakipte olduğu zaman ise hep beraber rakibe baskı yapmamız gerekir. Tabii oyuncularınızdan birinin bile, ‘Ben bugün kendimi iyi hissetmiyorum. Savunma işlerinin parçası olamayacağım, beni mazur görün’ demesi, takım oyununu tamamen bozabilir. Ve işler istemediğiniz bir hâl alır.’’ Hollanda kültürü ve futbol felsefesi arasında bir bağ kurmak mümkün görünüyor, öyle değil mi? Güney Afrika’da nereye kadar gidebilirler, bilinmez; ama rakiplerin karşısında her zaman bir ‘’karakter takımı’’ olacak. Bu kesin!



Hollanda: Turnuvaların Renkli Takımı
Hollanda için herhangi bir turnuva öncesinde yapılabilecek en doğru tahminlerin bir köşesinde, ‘’renk katacaklar’’ sözleri geçer. Ve bu öngörüde bulunanlar, o sürecin ardından haklı çıkmanın mutluluğunu yaşarlar. Yakın tarihteki tüm organizasyonlarda değişmeyen gerçektir bu. Hollanda’yı desteklemek için tribünlere koşanların portakal rengine bürünmesi dahi yeterlidir aslında. Ancak yine de yalnızca bu değildir Hollanda’yı çekici yapan.

1974 Almanya, 1978 Arjantin ve 1998 Fransa’da kupa kazanamamalarına rağmen, oynadıkları futbolla akıllara kazınan bir ülkeden bahsediyoruz. 70’li yıllarda futbola âşık olan birçok insan için, tüm zamanların en iyi takımı 1974 Almanya’daki Hollanda’dır. Yine, 1978 Arjantin’de Mario Kempes, rol çalmasaydı eğer; belki bambaşka senaryolar üzerine konuşuluyor olacaktık. 1998’de Brezilya’ya penaltı vuruşlarının ardından kaybederken de Galatasaray’ın müstakbel kalecisi Claudio Taffarel’e takılmıştı, Hollanda. Ne şans!

Dünya Kupası Finalleri’ndeki talihsizlik, benzer şekilde Euro 2000 ve Euro 2008’de çıkıyordu karşılarına. Euro 2000’deki İtalya maçı, bol gol pozisyonu olmasına karşın 0-0 sona eren tüm futbol maçları sonrasında hatırlanıyor artık. Üzerinden 50 yıl geçse de unutulmayacak. Hollanda, kendi evindeki o turnuvada oynadığı futbolla akıllara kazınmıştı. Fransa, 2 Temmuz 2000 günü İtalya’yı Rotterdam’da oldukça ironik bir sonla mağlup etmesine rağmen; Euro 2000 denince, akılların bir köşesinde Hollanda’nın Yugoslavya’yı 6-1 yendiği maç hep olacak. Euro 2008? Orada da durum aynı. Grup maçlarındaki olağanüstü performans, İtalya ve Fransa önünde toplam yedi golle alınan galibiyetler, dokuz puanla gelen liderlik ya da Wesley Sneijder, Arjen Robben, Rafael van der Vaart, Ruud van Nistelrooy gibi oyuncuların üst düzey oyunları, Hollanda’ya kupayı getirmedi. Dahası, grup maçlarının hemen ardından turnuva Hollanda için sona erdi.

Tarih boyunca yaşadıkları travma, Rusya karşısındaki çeyrek final maçında da yalnız bırakmadı onları.



Arjen Robben ve Hollanda Geleneği
Hollanda, sezonu erken açan takım konumunda. Güney Afrika’ya gelirken grupta oynadığı sekiz maçı da kazandı. Yalnızca iki gol yedi, rakip filelere ise 17 gol bıraktı. Mart ve Mayıs aylarındaki hazırlık karşılaşmalarında ABD ile Meksika’yı mağlup etti. Haziran’a gelindiğinde daha acımasız şekilde önce Gana’yı 4-1, ardından Macaristan’ı 6-1 yendi.

Ancak makûs talihinden kaçamadı. Finaller öncesindeki son hazırlık maçında Arjen Robben, takım arkadaşına topuk pası vermek isterken sakatlanarak oyunu terk etmek durumunda kaldı. 2009-10 sezonunda Barcelonalı Lionel Messi ile birlikte Avrupa’nın en heyecan verici oyuncusu olan Robben’in muhtemel yokluğu, Bert van Marwijk’ın Güney Afrika’daki planlarında mutlaka köklü değişikliklere yol açacaktır. van Marwijk, Robben’in Güney Afrika’ya uçacak ilk kafilede yer almayacağını açıkladı. Ve ekledi, ‘’Durumu hiç iyi gözükmüyor.’’ Bir ihtimal daha var. Ama kesin olan şu: Arjen Robben’siz hayat zor. Ve bunu en iyi bilen, 25 Mayıs günü Santiago Bernabeu’da Robben’i Bayern Münih formasıyla izleyen Real Madrid taraftarı. Onu bulup, kendisine bu soruyu sorabilirsiniz.

Peki, Robben’in yokluğunda kim öne çıkabilir? Real Madrid taraftarıyla konuşmaya devam ediyorsanız, bu sorunun da cevabını verecektir size. Wesley Sneijder, Jose Mourinho’nun takımı Inter’de olağanüstü performanslar sergiledi sezon boyunca. Euro 2008’deki keyif veren Hollanda’nın oyun içerisinde lideri konumuna geldiği anlar da oldu. Takımın güçlü yanı olan hücum tarafında rol alacaktır. Ama bu noktada önemli ayrıntılardan biri, Bert van Marwijk’ın tercih edeceği saha içi dizilişi. Hollanda, hâlihazırda 4-4-2, 4-3-3 veya 4-2-3-1 oynayabilecek bir takım görüntüsü çiziyor. Bir Hollanda geleneği olarak, hücum hattında yer alan isimlerin çok yönlü olmaları büyük etken. Wesley Sneijder, Rafael van der Vaart, Dirk Kuyt, Robin van Persie, Arjen Robben, Eljero Elia, Ryan Babel, Klaas-Jan Huntelaar gibi öldürücü bir hücum rotasyonuna sahip, van Marwijk. Peki, bu oyuncuları turnuva boyunca nasıl kullanacak? Bunu da Real Madrid taraftarına sormayalım, yok.



Futbolu Otomatik Oynayan Portakal
Sneijder, Inter’in UEFA Şampiyonlar Ligi’ndeki zafer koşusunda Diego Milito’nun arkasındaki adam rolünü üstlenmişti. Mourinho, bambaşka bir modelin peşindeydi. Kâğıt üzerinde Goran Pandev, Samuel Eto’o, Wesley Sneijder ve Diego Milito’yu hücum hattında görebilirdiniz. Ama en uçtaki Sneijder – Milito ikilisinin paralelinde olan Pandev ile Eto’o, daha çok savunma görevleriyle ilgileniyorlardı. Benzer bir yapı, Hollanda’da olur mu? Hücuma konsantre olacakları için zor.

Robin van Persie, forvetteki isim olarak öne çıkar. Hemen arkasına üç isim serpiştirilebilir. İyileşmesi hâlinde Robben ve Liverpool’daki formatıyla Dirk Kuyt’ın kanatlarda, Wesley Sneijder’in de merkezde olduğu bir üçlü olur bu. Rafael van der Vaart, yine hesaplar içerisinde yer alabilir. Orta sahada Mark van Bommel - Nigel De Jong ikilisi, 4-2-3-1’i mantıklı kılar. Savunmada ise Gregory van der Wiel, John Heitinga, Joris Mathijsen, Giovanni van Bronckhorst dörtlüsü olabilir. Diğer yandan, Hollanda’nın futbol alışkanlıklarından olan 4-3-3, sahayı enlemesine ve boylamasına kullanmayı amaçlar. Futbol, taç çizgilerinde de birer kale varmış gibi oynanır. Hollanda’nın Macaristan’a karşı oynadığı son hazırlık maçında bu durumun örneklerini görebilmek mümkün. Kanat savunucuları Giovanni van Bronckhorst ve Gregory van der Wiel’in hücumdaki etkinlikleri, Hollanda’nın yapmak istediklerini gerçekleştirme konusunda takıma önemli katkılar sağlayacaktır. Sol kanattan gelişen birçok atağın, sağ kanatta golle sonuçlanacağı anlara kendimizi şimdiden hazırlayalım. Ne de olsa, ‘’En güzel gol, boş kaleye atılandır.’’

FIFA Dünya Kupası'nın Sekseninci Yılı
Vasat oynama hakları yok. Öyle olursa, Rusya örneğinde yaşanılan senaryo çıkar karşılarına. Kazanırken hep iyi oldular. Ortalama performanslarla gitmediler sonuca. İtalya, Fransa, Almanya gibi ‘’turnuva takımı’’ olamadılar bu yüzden. Hep ‘’en güzel kaybeden’’ oldular. Bir misyonları vardı. Yıllarca adeta akademik düzeyde futbol oynadılar.

Ama belki de zamanı geldi.

Ve Dünya Kupası başlayalı ‘’Seksen Yıl’’ oldu. İyiler de kazanır. Öyle değil mi?



İyi & Kötü Senaryo
Hollanda üzerine yazılacak iyi senaryo, Oscar alamayabilir. 1974 ve 1978 yıllarında çok yaklaştılar, olmadı. Ardından tüm turnuvalara ‘’şampiyonluk’’ parolasıyla başladılar, gerçekleşmedi. Ama hedef aynı. Danimarka, Japonya ve Kamerun grubunun ardından çeyrek final yolu açık. Sonrasında ise İngiltere ve Brezilya gibi muhtemel çetin cevizler var. Akademi Ödülleri, bir şekilde Hollanda’ya gidebilir. Ayrıntılar da burada belli olur.

Hollanda’nın 11 Temmuz günü Soccer City’de Güney Afrika’ya kaybetmesi, Portakallar özelinde yaşanabilecek en kötü senaryo olur. FIFA Dünya Kupası Tarihi’nde iki kez final oynayan Hollanda, 1974’te ev sahibi Batı Almanya’ya; 1978’de ise yine ev sahibi Arjantin’e kaybetmişti. 2010’da bu tekrarlanırsa, Güney Afrika’nın finale çıkması yeteri kadar garip değilmiş gibi, Hollanda’dan ‘’yeter’’ çığlıkları da yükselir. Yükselmesin ama.

Bunları Biliyor Musunuz?
1.
Johan Neeskens, 1974 FIFA Dünya Kupası Finali’nde Batı Almanya’ya karşı DK final maçlarında penaltı vuruşundan gol atan ilk oyuncu olmuştu.

2. Rob Rensenbrink, 11 Haziran 1978 günü oynanan İskoçya maçında Dünya Kupası Tarihi’nin 1000. golünü atmıştı.

3. Ernie Brandts, Dünya Kupası Tarihi’nde aynı maçta hem kendi kalesine, hem de rakip kaleye gol atan tek oyuncu. Hollandalı savunmacı, 21 Haziran 1978 günü oynanan İskoçya maçının 19. dakikasında attığı golle takımının 1-0 yenik duruma düşmesine neden olduktan sonra, takımının 2-1 kazandığı karşılaşmada beraberlik golünü atmıştı.

4. 1974 ve 1978 Dünya Kupası’nı finalde kaybeden Hollanda, 1982 ve 1986’da ikinci olan Almanya ile birlikte, üst üste iki turnuvayı gümüş madalyayla tamamlayan iki ülkeden biri.

5. Son 19 maçında yenilgi yüzü görmeyen Hollanda, Güney Afrika’ya bu alandaki en uzun süreli serisini gerçekleştirmiş olarak geliyor.

Rakiplere Mesaj
Orada öylece bekliyorsunuz, değil mi? Farkındasınız. Türkiye’deki haber portallarının en sevdiği takım siz olacaksınız çünkü. Hollanda’yı mağlup ettiğiniz an, hele yarı final veya final maçında olursa bu, başlıklar hazır: ‘’Portakal orda kal’’ Düşünmeye bile gerek yok! Ama o kadar kolay değil. Bir de ilk golü Hollanda atarsa…



Kişisel 11

- Maarten Stekelenburg: Başka önerisi olan? Edwin van der Sar mı?
- Gregory van der Wiel: Hollanda hücumlarında adını göreceğiz muhtemelen. Reiziger’den daha iyi.
- John Heitinga: Frank de Boer olsa, tercihimiz de değişirdi tabii.
- Joris Mathijsen: Kendi bölgesinde şu an için Hollanda’nın en iyisi.
- Gio van Bronckhorst: Savunmada büyük beklentilere girmeyin. Ama iki asist yapar en azından.
- Mark van Bommel: O olmasa, çok naif bir takım çıkar ortaya.
- Rafael van der Vaart: Normal şartlar altında, bu kontenjanın Nigel de Jong’a gitmesi gerekir.
- Dirk Kuyt: Görünmez kahraman.
- Robin van Persie: Milli Takım’daki rolü farklı oluyor. Yoksa Babel, Elia ve Huntelaar da kadroya girebilirdi.
- Wesley Sneijder: Inter’deki futbolunu izlememiş olamazsınız, değil mi?
- Arjen Robben: Lionel Messi ile birlikte turnuva öncesindeki en heyecan verici oyuncu.



Veteran & Çaylak: Giovanni van Bronckhorst – Gregory van der Wiel
Takımın en yaşlı oyuncusu, Güney Afrika’da savunmanın sol kanadını kontrol edecek. Takımın en genç oyuncusunun görevi ise, sağ kanat savunmasını mükemmel hâle getirmek olacak. Macaristan karşısında 99. kez milli formayı giyen van Bronckhorst, grup maçlarının tamamında görev yapabilirse; van Marwijk’ın yardımcısı Philipp Cocu’yu (101) geçerek Hollanda Milli Takımı’nda en fazla maça çıkan üçüncü oyuncu olmayı başaracak. Edwin van der Sar’ın 130 kezle lider olduğu kategorinin ikinci sırasında Frank de Boer (112) var. 2009-10 sezonunda ‘’Yılın En İyi Genç Oyuncusu’’ seçilen 22 yaşındaki Gregory van der Wiel’in ters kanatta yer alan 35 yaşındaki Gio van Bronckhorst’tan öğreneceği çok şey olmalı. Ve Hollanda’nın futbol felsefesi, bunun için oldukça müsait gibi gözüküyor.



Dirk Kuyt: İkinci - Üçüncü Adam
Dirk Kuyt, Güney Afrika’da Liverpool’daki görev tanımına benzer bir pozisyonda oynayabilir. Hollandalı, Premier League kariyeri boyunca, tüm planları Steven Gerrard ve Fernando Torres üzerine kurulu olan bir takımın görünmez kahramanı olarak öne çıkmıştı. Hollanda Milli Takımı’nda buna benzer bir konumlama içerisine sokulabilir.

Bireysellik, Liverpool’daki kadar göz önünde olmasa da, Arjen Robben ve Wesley Sneijder’ın yok sayılmaması gerekir. Kuyt, bu iki ismin gölgesinde kalacak gibi duruyor.

Liverpool’un eski menajeri Rafael Benitez tarafından ‘’Mr. Duracell’’ adı takılan oyuncu, Hollanda’nın ikinci değil, üçüncü adamı olacak. Ama bu tabir, Hollandalılar için hiç de yabancı sayılmaz. Efsanevi oyuncu Johan Cruyff’un futbolculuk ve antrenörlük kariyerinin anlatıldığı ‘’Ajax, Barcelona, Cruyff’’ adlı kitaptaki bir bölüm, bu konu için açıklayıcı olabilir: ‘’Ajax'ta taktikle ilgili olan herkesin ağzında bir 'üçüncü adam' var. Normal bire iki varyasyonu yerine Johan Cruyff pas verebilecek bir ikinci oyuncunun olasılığını istiyor. Bosman, van Basten'den kopup bir anda sol tarafa boşa kaçtığında, Wouters de sağa kayıp kendini boşa çıkarmalı. Wouters üçüncü adamdır ve pratikte üçüncü adamlara müdafaa yapmak çok zordur. Üçüncü adam kafa karıştırır.’’

Dirk Kuyt’ın Feyenoord ve Liverpool arasındaki geçişte gösterdiği futbol karakteri, kendisinin ne denli önemli bir oyuncu olduğunu anlatması için yeterli. Hollanda’da ‘’gol makinesi’’ olan Kuyt, Liverpool’da Premier League Oyuncusu’na dönüştü. Güney Afrika’da da sağ kanattan çizgiye inecek. Ve takım arkadaşlarına gol imkânı yaratacak. Kendisinin goller atabileceğini söylememize gerek var mı? Sol kanattan gelişen Hollanda hücumları esnasında, sağ kanatta ‘’unutulan’’ Kuyt’a dikkat edin.



Bert van Marwijk ve Açık Mektup

Eyy Bert van Marwijk,

Adamsan… Neyse.

Hollanda’nın doğayla mücadelesinin önemli dönüm noktalarından biri 31 Ocak 1953 gecesi yaşanmıştı. Veliaht Prenses Beatrix’nin on beşinci yaş gününün kutlandığı o gece gerçekleşen bir batı fırtınası, Zeeland eyaletini yerle bir ediyordu. Eyaletin güney batısı, bu afet karşısında çaresiz kalmış, 1835 kişi saatler süren o hengâme esnasında hayatını kaybetmişti. Benelüx ülkelerinin kaderi belki de bu. Öyle ki; tarihsel süreç içerisinde yaşananlar, hep doğa olaylarının üzerinden atasözleri ile açıklanır.

Eğer bizi izliyorsa, Bert van Marwijk’a iki çift lafım var. ‘’Bir gecelik buzun üzerinde yürüme, Bert!’’ Dikkatli ol, her adımını düşünerek at. Robben, ‘’kanala topukları kanalın kenarına basarak ulaşırsa’’ eğer, şansın daha fazla, evet. Ancak yetişmezse de, ‘’kafana yel değirmeni çarpmış gibi’’ davranma. Sersemleme sakın. Her zaman bir B planın olsun. ‘’İhtiyar inekleri hendekten çıkarma.’’ Geçmişe çok fazla takılıp, bugünü unutma. Yedek kulübesinde Elia var, Babel var. Tamam, tecrübe önemli –ki Giovanni van Bronckhorst, Mark van Bommel gibi adamlar kadroda. Ancak genç yetenekleri yok sayma. Bak ne demiş ataların, ‘’Kaptan, tayfalarını fırtınada tanır.’’

Güney Afrika’da yapacakların çok önemli. Louis van Gaal, Frank Rijkaard, Guus Hiddink, Johan Neeskens, Dick Advocaat, Co Adriaanse, Marco van Basten… Bunların hepsi Hollandalı biliyorsun, değil mi? Arkadan gelen Philipp Cocu, Frank de Boer ve Dennis Bergkamp gibi yeni nesil antrenörleri saymıyorum bile. En son Feyenoord Rotterdam’ı altıncı yaptın. Bir de Sparta Rotterdam’ı alsan, küme düşürürdün kesin! ‘’Birinin sahilden kanala inmesine yardım etme.’’ Ve bu takımı şampiyon yap.

Gözlerini kaçırıyorsun. Mahçupsun ama, değil mi?

24 Haziran 2010 Perşembe

NCAA Takımı: Amerika Birleşik Devletleri



Amerika Birleşik Devletleri’nin 2010 FIFA Dünya Kupası’nı kazanma ihtimali ne olabilir? 1/100, oldukça kötümser bir tahmin gibi duruyor. %50 ise çok daha iyimser. İkisinin arasındaki bir değerle, ABD’nin şampiyonluk şansını açıklayabiliriz muhtemelen. Kesin olan bir gerçek: ABD, 2010 FIFA Dünya Kupası’nın favorilerinden biri değil.

‘’Dünya Şampiyonu’’ unvanı, ABD Milli Takımı için şimdilik uzak bir hedef. Oysa, kulüp takımlarında durum çok farklı. Mesela basketbol… Los Angeles Lakers, tarihi boyunca 15 defa ‘’Dünya Şampiyonu’’ olarak, 17 kez zirveye çıkmayı başaran Boston Celtics’in hemen arkasında yer alıyor. Pittsburg Steelers’ın yedi, New York Yankees’in ise 27 dünya şampiyonluğu var. Ne kadar enteresan, değil mi?

Amerikalılar, kendi spor dallarını yaratma konusunda çok başarılılar. Amerikan Futbolu (NFL) veya beyzbol (MLB) gibi kendileriyle özdeşleşen sporların yanı sıra, basketboldaki etkileri tartışılmaz. NBA -her ne kadar yıllar geçtikçe Avrupa ile arasındaki mesafe azalsa da- hâlâ bambaşka bir dünya. Orada basketbol farklı oynanıyor. Ve sezon sonunda NBA’de yüzük takan takım, salonun tavanlarına ‘’World Champions’’ (Dünya Şampiyonları) pankartını asabiliyor. Yine de her takımın böylesi bir tercihte bulunduğunu söylemek mümkün değil. 2010 NBA Finalleri’nin sonunda kazanan takım, Staples Center veya TD Banknorth Garden’da bu aktiviteyi gerçekleştirecek. Ancak 1999, 2001, 2003 ve 2007 yıllarında şampiyonluğa ulaşan San Antonio Spurs’ün durumu farklı. Spurs’ün dört adet olan şampiyonluk flamalarının her birinde, ‘’NBA Şampiyonu’’ yazıyor.

‘’Şu an için, Dünya Şampiyonu’nun İspanya Milli Takımı olduğuna inanıyorum. ABD, Olimpiyat Şampiyonu. Los Angeles Lakers ise NBA Şampiyonu. Bir NBA takımının ‘Dünya Şampiyonu’ olarak adlandırılması, bana hiç mantıklı gelmiyor. NBA’de Dünya Şampiyonu olan bir takım yok. Bu unvanı kazanmak için, kendi sınırlarımız dışından bir takımla oynadığımızı hatırlamıyorum. Doğru, değil mi? Eğer kaçırdığım bir şey varsa, biri bana anlatsın’’ diyor San Antonio Spurs’ün antrenörü Gregg Popovich. Ve bir gazetecinin kendisine Toronto Raptors’ı (NBA’de yer alan bir Kanada takımı) hatırlatması üzerine şu yanıtı veriyor: ‘’Evet, bu doğru. Kanada’da bir takım var. Ama Dünya, Kuzey Amerika’dan daha büyük. Biliyorum, biz Amerikalılar bazen dünyanın geri kalanını yok sayarak kendimizi beğenmişlik yapıyoruz. Ancak dışarıda kocaman bir dünya var.’’

Kendi spor dallarında kendi dünya şampiyonlarını çıkaran Amerika’da Real Salt Lake City, yalnızca ‘’MLS Şampiyonu’’ olabiliyor. Peki, neden? Birçok sporun ‘’ev sahibi’’ olabilirler; ama futbolda ‘’deplasman’’ takımı konumundalar. Futbola hükmetmek kolay değil çünkü.

ABD’de futbol ve diğer sporlar arasındaki farkları sadece tek bir gerçek üzerinden açıklamamak gerekir. Ve bir diğer değerli örnek, NBA’deki takım yapıları özelinde karşımıza çıkabilir. Los Angeles Lakers, dilediği kadar şampiyon olsun ya da her yeni sezonda NBA Finalleri’nde boy göstersin... 2010 yılında Lakers’ı değerlendirirken, ‘’Kobe’nin takımı’’ başlığından yola çıkmalısınız. Boston Celtics, 13 sezonda 11 şampiyonluk elde edebilir. Ama ‘’Büyük Üçlü’’ olmazsa, işleri zora girer. Tek bir hamle, tüm resmi değiştirir. Evet, futbolda 11 kişi vardır. Basketbolda maça başlamak için beş oyuncu yeterlidir. Oransal anlamda, yaratılan etki de farklı olur doğal olarak. Ancak bunu tek başına geçerli bir neden kabul etmek de doğru değildir. Bireysellik, Amerikan kültürünün vazgeçilmez bir öğesidir zira. ABD Futbol Milli Takımı’nda öyle midir?

Sorunun cevabı, yeteri kadar çekici. Bob Bradley’nin takımı, Amerikan kültüründeki öğelere karşı çıkan bir duruşa sahip. Deplasmanda oldukları futbola ev sahipliğini, şu an için ancak 1994 Dünya Kupası’ndaki şekliyle yapabilirler. Ama bu uğurdaki mücadeleleri boyunca onları izlemek ve futbolda ABD taraftarının hissettiklerini yaşamak keyifli olabilir.



Bireysellik, Sosyalizm ve ABD Milli Takımı
Amerikan şirketlerinin çalışma biçimi, bireysellikten doğmuştur. Bu sistemde; çalışan, her zaman için ödüllendirilir. Hiyerarşi düzeni, son derece esnektir. ‘’Bireycilik / Şirket Ölçümleri’’ üzerine çalışmalar yürüten bir araştırma grubu, yöneticiler üzerinde yaptıkları incelemeler sonucunda onlara iki ayrı soru yöneltirler.

Birinci soru: ‘’Yöneticisi olduğunuz bölüme yeni bir eleman alacaksınız. Aşağıdaki iki noktadan hangisi sizin için önemlidir?’’ Sorunun Donnie Walsh, Mitch Kupchak veya John Paxson’a sorulmadığını hatırlatarak şıkları verelim: A – Yeni eleman birlikte çalışacağı ekip arkadaşlarıyla uyum sağlamalıdır. B – Yeni elemanın yeterli bilgisi, becerisi ve daha önceki görevinde başardıklarını belirten belgesi olmalıdır. NBA’de sezonun bitmesiyle birlikte yaşanacak savaşın adı belli: LeBron James. Bu araştırmanın sonucu da öyle. Bireylerin gereksinimlerine daha fazla önem verdiklerini açıkça belirten Amerikalılar, %92 gibi kesin bir çoğunlukla (B) seçeneğinden yana tercihlerini kullanmışlardır. ABD Futbol Milli Takımı’nın LeBron James’i kim? Var mı öyle biri?

İkinci soru ise yöneticilerin iki farklı iş konusundaki tercihlerine yönelik olur. Şıklar şu şekilde hazırlanmıştır: A – Hiç kimsenin kişisel ödül için ayrı tutulmadığı, herkesin birlikte çalıştığı işler. B – Kişisel inisiyatiflerin desteklendiği ve bireysel inisiyatiflere ulaşıldığı işler. Bu araştırmanın neticesinde de Amerikalılar, kesin bir karakteristik ortaya koyarlar. Amerikalı yöneticilerin %97’si, (B) seçeneğini işaretlemişlerdir. Çarpıcı bir örnek: Amerikan sporlarında oyuncular, takımların başarısının yanı sıra, tüm bir sezon boyunca bireysel ödül kazanmak için de ayrıca performans gösterirler. Hepsi birbiriyle bağlı. Ancak ABD Futbol Milli Takımı, bunlardan tümüyle farklı. Landon Donovan, diğer oyunculardan öne çıkabilir. Ne var ki, bu durum sadece kişisel ünüyle alakalıdır.

Carlos Bocanegra, Steve Cherundolo, Oguchi Onyewu, DaMarcus Beasley, Michael Bradley ve Clint Dempsey gibi rol oyuncularıyla belki de Dünya Kupası’nın en ‘’eşit’’ takımı konumunda şu an için, Amerika Birleşik Devletleri. Ne kadar enteresan!

ABD’nin Kuvvetli Yanı Orta Saha
MLS, yakın tarihte David Beckham merkezli bir deney yapmıştı. Futbola sahip olamayan Amerikalılar için başlangıç noktası olarak kabul edilebilirdi, Beckham. NBA modeline geçiş yapabilmek adına da uygun bir adımdı. Sözleşmesi, NBA standartlarındaydı. Beş yıllık Los Angeles Galaxy deneyimi boyunca 250 milyon dolar kazanacaktı. Ama kabullenilmedi. ABD Milli Takımı’nın en kariyerli ismi Landon Donovan başta olmak üzere, Galaxy’deki hemen tüm oyuncular, Beckham’ın varlığından duydukları rahatsızlığı dile getirmekten çekinmediler. Ve olmadı. ABD Futbolu, bu konuda da aykırı duruşuna devam etti.

ABD, Güney Afrika’ya CONCACAF grubunu lider bitirerek gelmeyi başardı. İç sahada oynadığı beş maçın dördünü kazanırken, sadece birinde sahadan mağlubiyetle ayrıldı. Futbol arenasında henüz söz sahibi olmaya başlamamışken bile, Brad Friedel, Kasey Keller ve Tim Howard gibi, Avrupa’nın en önde gelen ulusal takımları dahi heveslendiren bir kaleci rotasyonuna sahip olan ABD’nin hâlihazırda en etkili bölgesi, orta saha. Bu mevkiide özellikle hücuma dönük oyuncuların çokluğu, ABD’ye turnuva boyunca önemli avantaj sağlayacaktır. Yakın tarihte PSV Einhoven formasıyla UEFA Şampiyonlar Ligi’nde boy gösteren DaMarcus Beasley, 2009-10 sezonunda Fulham’ı UEFA Avrupa Ligi Finali’ne kadar taşıyan kadronun önemli yapı taşlarından Clint Dempsey ve LA Galaxy Kaptanı Landon Donovan, ileri uçtaki Jozy Altidore’un hemen arkasında ciddi bir destek ekibi.

Michael Bradley, ABD’nin diğer yüzünün bağlantılarını yapacak isimlerden biri. Henüz 19 yaşındayken MetroStars’tan Hollanda’nın Heerenveen takımına geçiş yapan Bradley, 4-2-3-1 veya 4-4-2 şeklinde dizilmesi beklenen takımın orta sahasında kilit role sahip. Teknik direktör Bob Bradley’nin oğlu olan başarılı oyuncu, Bundesliga’da Borussia Moenchengladbach forması altında gösterdiği performansla dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Zaman zaman kanatlarda da oynuyor. Ancak babasının tercihi, onu merkez orta saha olarak kullanma yönünde. Tabii bu durum, sürpriz gollerine devam etmesi için bir engel teşkil etmiyor. Ricardo Clark ise Bradley’nin partneri olmaya yakın duruyor.



2009 FIFA Konfederasyonlar Kupası ve Mucize
ABD, Güney Afrika tecrübesi olan takımlardan biri. 14-28 Haziran tarihleri arasında Güney Afrika’da düzenlenen 2009 FIFA Konfederasyonlar Kupası’nda mücadele eden ABD, turnuvanın başında ve sonunda sergilediği performanslarla kendisine özel hayran edinmeyi başarmıştı.

Bob Bradley’nin takımı, grup aşamasında Brezilya, İtalya ve Mısır ile mücadele etti. İlk iki maçta elde edilen skorlar, umut verici değildi. İtalya karşısında Landon Donovan’ın penaltı vuruşundan attığı golü, Guiseppe Rossi (2) ve Daniele De Rossi takip ediyordu. ABD’nin Brezilya karşısında ise takip edilecek golü dahi yoktu. Felipe Melo, Robinho ve Maicon, kapının yolunu zaten biliyordu. Brezilya, 3-0 kazanmış; ABD’nin gruptan çıkma ihtimali, neredeyse kalmamıştı. Ancak futbol bu.

Son maç gününe girilirken Mısır ve İtalya’nın 3’er, Brezilya’nın ise 6 puanı vardı. Brezilya, İtalya ile karşılaştı. Henüz ilk yarıda 3-0’a geldi maç. Brezilya oldukça rahat gözüküyordu. Ve Mısır’ın bir üst tura çıkabilmesi için iki farklı yenilgi bile yeterliydi. İtalya’nın bir gol atması durumundaysa, yarışı İtalya kazanacaktı. Charlie Davies’in attığı golün ardından uzun süre ABD’nin 1-0’lık üstünlüğüyle devam eden maçın 63. dakikasında Landon Donovan, 71. dakikasında Clint Dempsey, takımlarına üst tur için yeterli skoru getireceklerdi. ABD’nin asıl gösterisi ise yarı finalde gerçekleşiyordu. Karşılarında Vicente Del Bosque’nin İspanyası vardı. Del Bosque, takımının başındaki ilk 10 maçı kazanmıştı. Ve bu ulusal takımlar bazında, tüm zamanların en iyi derecesiydi.

Toplamda 15 maçtır kazanıyordu, İspanya. Brezilya’nın 35 maçlık ‘’yenilmemezlik’’ rekorunu ise egale etmişti. Grup maçlarındaki dominant performansının ardından yeni bir rekor için çıkıyordu sahaya. Ancak İspanya’nın tüm hesapları, ABD tarafından bozulacaktı. Altidore ve Dempsey’nin golleri, yarı finali son anda gören ABD’yi Konfederasyonlar Kupası Finali’ne taşımıştı. Masal, final maçının ilk 45 dakikası boyunca devam etti. ABD Erkek Futbol Milli Takımı, tarihinin en büyük başarılarından birinin eşiğindeydi. 10. dakikada Dempsey, 27. dakikada Donovan, skoru 2-0 yaptı. Ama ikinci yarının ilk dakikasında Luis Fabiano ile gelen gol, ABD adına felaketin habercisi oluyordu. Luis Fabiano, 74’te eşitledi. 84’te bitiren Lucio oldu. ABD, yine de akıllarda kalmayı başardı.

Evrensellik İlkesi ve ABD’nin Güney Afrika Macerası
Adam Smith’in ABD ile yaşıt olan ‘’An Inquiry Into the Wealth of Nations’’ adlı eserinde, ‘’Yiyeceklerimizi edinmemiz, kasabın ya da fırıncının iyi niyetinden değil; kendi çıkarları doğrultusunda davranmalarından dolayı gerçekleşir’’ şeklinde bir bölüm vardır.

Buna göre; bir birey, yalnızca kendi kazancını amaçlar ve başka konumlarda olduğu gibi görünmeyen bir el tarafından amaçlarının özünde bulunmayan bir sonuca yönlendirilir. Böylece; kişisel hedefler, adeta ilahi bir güç olarak, toplum yararına dönüşür. ABD Erkek Futbol Milli Takımı, bu yönüyle evrensellik ilkesine daha yakın kabul edilebilir. Bob Bradley’nin takımı, ABD’nin diğer branşlardaki milli takımlarının aksine, başkalarının rüyası olarak gitmiyor Güney Afrika’ya. Asıl amaçları, kendi rüyalarını gerçekleştirmek. Ve bunun için birbirlerine, en az Adam Smith’e olduğu kadar, ihtiyaçları var.



İyi & Kötü Senaryo
İngiltere, Slovenya ve Cezayir ile aynı grupta yer alan ABD için iyi senaryo, ilk etaptan üst tura yükselmek olacaktır. İkinci olmaları durumunda, çapraz eşleşme sonrasında Almanya’yla karşılaşmaları olası gözüküyor. Buradan sonrası, zaten bonus olur. Michael Kahn olmaya gerek var mı, bilinmez. Ama ABD için gruptan çıkamamak, yeteri kadar kötü bir senaryo olmalı. Daha ötesi, gol atamamak veya puan alamamak…

Bunları Biliyor Musunuz?
1. ABD Kadın Futbol Milli Takımı, FIFA Sıralaması’nda en yakın rakibi Almanya’nın 82 puan önünde birinci basamakta yer alıyor.

2. ABD Milli Takımı’nın eski kalecilerinden Kasey Keller, hem 1990 İtalya’da, hem de 2006 Almanya’da yer alan tek ABD’li futbolcu.

3. ABD Milli Takımı formasını 123 kez giyen Landon Donovan, attığı 42 golle tüm zamanlarda ülkesinin milli takımlar bazındaki en skorer oyuncusu.

4. 1994 yılında ABD’de düzenlenen FIFA Dünya Kupası’nı 3.578.205 seyirci yerinden takip etti. 68.812 kişilik seyirci ortalamasıyla birlikte, tüm zamanların en yüksek sayısı.

5. 13 Ekim 2009 günü, Kosta Rika ile oynanacak milli maç için bulunduğu Washington’da bir trafik kazası geçiren Charlie Davies, sağlığına tam olarak kavuşamadığından Dünya Kupası kadrosuna alınmadı. Davies, kazanın ardından beyin kanaması geçirmesine karşın, yoğun müdahaleler sonrasında hayata döndürülmüştü. Kaza esnasında Davies ile birlikte araçta bulunan 22 yaşındaki kız arkadaşı ise hayatını kaybetti.

Rakiplere Mesaj
İngiltere için rüya gibi bir grup, öyle değil mi? ‘’Beatles’tan bu yana en iyi İngiliz grubu’’ hatta. İngiltere, grup birinciliği için oynayacak. Ama ilk maçı kaybederse; son maç öncesinde ABD’ye, ‘’I Wanna Hold Your Hand’’ diyebilir. ABD, yine de, bu grubun Beatles’ı olarak İngiltere’yi kabul etsin. Rolling Stones olmak da fena değil. Grup ikinciliği, ABD’yi ‘’tatmin’’ etmek için yeterli. Yani, Slovenya ve Cezayir düşünsün.



Kişisel 11

- Tim Howard: Artık Kasey Keller ve Brad Friedel da yok. Kale için tek aday.
- Jonathan Spector: United görmüşlüğü var. Elemelerde sağ bek oynadı. Cherundolo da sırada.
- Oguchi Onyewu: Herkül gibi adam. ABD’nin skoru korumak istediği anlar için bulunmaz koz.
- Jay DeMerit: Onyewu’nun milli takımdaki partneri. Beraber oynamaya alışıklar.
- Carlos Bocanegra: Yolu Fulham’dan geçen Amerikalılardan. Kaptan’ın tecrübesine her zaman ihtiyaç var.
- Ricardo Clark: Orta sahanın savunmaya dönük yüzü olacak.
- Michael Bradley: Orta sahadaki ilk kontenjan ona gider. Ama baba torpilinden dolayı değil.
- Clint Dempsey: Takımın gizli kahramanlarından biri olabilir.
- Jozy Altidore: ABD’nin en büyük gol silahı. Sonu Freddy Adu’ya benzemesin.
- Landon Donovan: ABD ve futbol denilince, akla gelen ilk isim. Güncel olarak tabii. Yoksa Lalas’ı da severiz.
- DaMarcus Beasley: PSV’den sonra Rangers’a geçmesi şaşırtmıştı. Kendisini hatırlatmak isteyebilir.



Veteran & Çaylak: Landon Donovan - Jozy Altidore
Takımda Donovan’dan yaşça büyük olan beş oyuncu bulunuyor. 1979 yılında dünyaya gelen Steve Cherundolo, Tim Howard, Carlos Bocanegra ve Jay DeMerit’in yanı sıra, 1981 doğumlu Edson Buddle. Ancak 1999 yılında Oguchi Onyewu ve DaMarcus Beasley ile beraber IMG Futbol Akademesi’nden mezun olan 28 yaşındaki Donovan, ABD’nin en tecrübeli ismi. Avrupa kariyerinde Bayer Leverkusen, Bayern Münih ve Everton gibi takımlar bulunan Donovan, Bradley’nin ekibinde ‘’ağabey’’ görevini yapacaktır. Takımın çaylağı, 20 yaşındaki Jozy Altidore. Freddy Adu’nun pazarlanması konusunda büyük hayal kırıklığına uğrayan ABD’lilerin yeni projesi. Villarreal, onu bir sene içerisinde önce Xerez’e, ardından Hull City’ye kiraladı. Adu’nun yolundan gitmek istemiyorsa, elinde fırsat var.



Clint Dempsey: İkinci Adam Asabiyeti
Takım içi rol paylaşımı konusunda büyük sıkıntılar yaşamayan ABD’de Landon Donovan’ın arkasından en fazla öne çıkan oyuncu Clint Dempsey olabilir. Kulübü Fulham’da rüya gibi bir sezon geçiren Dempsey, UEFA Avrupa Ligi Finali’nde Atletico Madrid’e karşı oynayarak bu seviyeye çıkan ilk ABD’li futbolcu olmayı başarmıştı. Fulham, maçlarını oynadığı Craven Cottage’ta oluşturulan atmosfer sayesinde, kendisini izleyenleri 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başındaki amatör futbolun havasını yaşatabilen bir takım.

Galatasaray’ın 1999-2000 sezonunda UEFA Kupası’nı kazandığı sırada, üçüncü ligde mücadele ediyordu. Aradan geçen 10 yılda büyük değişimler yaşandı.

2009-10 sezonu ise onlar için bir peri masalıydı. UEFA Avrupa Ligi’nde henüz grup aşamasındayken kırılma noktaları başladı. Son maç gününde Basel deplasmanına rakibinin iki puan arkasında ve üçüncü sırada çıkan Fulham, İsviçre’den evine 3-2’lik galibiyetle dönmeyi başardı. Üst turda rakip, UEFA Kupası’nın son şampiyonu Shakhtar Donetsk oldu. 2-1 ve 1-1’le geçildi. Nihayet, çeyrek finalde Juventus geldiğinde; Fulham için de yolun sonu olduğunu düşünenler, fena hâlde yanıldı. İtalya’da 3-1 kaybetti, İngiltere temsilcisi. Ama rövanşta da 1-0 yenik duruma düşmesine karşın, 4-1 kazanarak yarı finale çıktı. Ve bu kahramanlık hikâyesinin sonunda sahne alan isim, Clint Dempsey oldu. Dempsey, bitime sekiz dakika kala Fulham’a turu getiren golü attı. ABD’li oyuncunun gol anı, Fulham’ın kulüp tarihindeki en güzel hatıralarından biri şu an için.

Dempsey, çok yönlü yapısıyla orta sahanın her iki kanadında aktif görev alabilen bir isim. 2006 yılında New England Revolution’dan 4 milyon dolar bonservis bedeli karşılığında Fulham’a geçerken o dönem için MLS rekorunu eline geçiren oyuncu, ayrıca sert futboluyla da dikkat çekiyor. 2006 MLS sezonunda milli takımdan arkadaşı Jimmy Conrad’ın çenesini kıran Dempsey, Premier League’deki Chelsea maçında John Terry’ye attığı dirsekle rakibinin elmacık kemiğinde kırık oluşmasına sebebiyet vermişti.

Dempsey, ayrıca 2009 FIFA Konfederasyonlar Kupası’nda arka arkaya üç maçta gol attı.



Bob Bradley ve Açık Mektup

Dear Bob,

2006’da Almanya’daki turnuvada yaşananları hatırlıyoruz.

Ve inan, bu durum senin hanene artı bir puan olarak ekleniyor. Bruce Arena yönetimindeki takım, grup aşamasında Çek Cumhuriyeti ve Gana’ya yenilmiş, yaklaşık 65 dakika 10 kişi oynayan İtalya karşısında ise beraberliği zor kurtarmıştı. Tabii kendisini kurtaramayan Bruce Arena oldu. Hak etti mi, öyle gözüküyor.

Bir jenerasyonun sonuydu. Claudio Reyna, Brian McBride, John O’Brien, Gregg Berhalter ve Eddie Pope gibi isimler, 2006’dan sonra bir daha milli formayı giymediler. Yepyeni bir oluşumla yola çıktın. İyi günlerin de, kötü günlerin de oldu. 2007 CONCACAF Gold Cup’ta maç kaybetmeden kazanılan şampiyonluk, çok etkileyici bir başlangıçtı. 2009 CONCACAF Gold Cup’ta da finale kadar her şey yolundaydı. Ama Meksika’ya kaybedilen 5-0’lık maç… Yakışmadı! FIFA Konfederasyonlar Kupası yorgunluğuna veriyorum onu.

Bob, biliyorum, ne zaman konusu açılsa, aynı tepkiyi veriyorsun. Ancak kendini biraz aşma vakti gelmedi mi artık? ‘’Bu işe 22 yaşında başladım ben’’ diyorsun. Doğru. Peki, bak bakalım sonrasına. Sayalım beraber. Ohio Bobcats, Virginia Cavaliers, Princeton Tigers, ABD U-23 Milli Takımı, D.C. United, Chicago Fire, MetroStars, Chivas USA, ABD Milli Takımı… Amerika’yı yeniden mi keşfedeceksin? Oğlun Michael’ın küçüklüğünü hatırlıyorum. O zamandan belliydi büyük topçu olacağı. Beyzbol idi, futbol idi, beyzbol idi, futbol idi… Karar verememiştin bir türlü. Neyse ki, doğru yolu buldu. Elinden tutup, IMG Futbol Akademisi’ne yazdırmasaydık; hâlâ arka bahçede karar verme aşamasını bekliyorduk belki de. Kim bilir!

O çocuk, 19 yaşında Heerenveen’e geçti. Avrupa’ya giden en genç ABD’li futbolcu oldu. Sen hâlâ Bobcats, Cavaliers, Lakers… Dost acı söyler. Dünya Kupası’ndan sonra, San Marino olsa bile git. Bak Aldair’e, sorun ediyor mu hiç?

Hücumda zorlanacağını biliyorum. Altidore’dan birinci forvet olur mu, emin değilim. Edson Buddle, Avustralya maçında fena oynamadı. Herculez Gomez ve Robbie Findley, kapalı kutu. Eddie Johnson’ı kadrodan çıkardığın için pişman olmazsın umarım.

Sağlıcakla kal. İkinci tura çıkmadan gelme.

* Hikâyeyi biliyorsunuz muhtemelen. NTVSpor.net ile ortaklaşa yürütülen bir projenin parçasıydı, yukarıdaki yazı. Uzun uzun bahsetmeye gerek yok. Sitedeki diğer işlerden dolayı, Dünya Kupası öncesine yetiştirilemedi. Buraya kadar zahmet edip okuyan varsa zaten, bir ön izleme yazısı olduğunu anlamıştır. Durum bu şekilde. En azından blog arşivinde kalsın. Bunun bir de Hollanda'sı var. O da gelecek.

18 Haziran 2010 Cuma

Los Angeles Lakers 4:3 Boston Celtics



Los Angeles Lakers, 2010 NBA Finalleri yedinci maçında Boston Celtics’i 83-79 mağlup etti. Ve kulüp tarihindeki 16. şampiyonluğunu kazanarak rakibine bir adım daha yaklaştı.

Klasikler arasına giren bir maç oldu. Ne zaman olur, bilinmez; ama başlığın altı dolacak.