13 Eylül 2010 Pazartesi

Gümüş Madalya: Türkiye 64-81 ABD



Beyaz Gölge zamanına kadar uzanır muhtemelen… Türkiye, FIBA Dünya Şampiyonası Finali’nde ABD’yi konuk ediyordu. Yıllar önce, bu bir rüya olmalıydı. Ama karşımızda tarih vardı. Ve biz de buna tanıklık edecektik. 12 Dev Adam, Sırbistan ile oynadığı YF maçının hemen ardından ABD’ye konsantre olmak zorundaydı. Psikolojik anlamda olağanüstü bir zorluktu. Sırbistan’ın bronz madalya için karşılaştığı Litvanya önünde düştüğü durumu görünce, evet, hiç kolay sayılmazdı. Belki, ABD’nin karşısına çıkmak için doğru zaman da değildi. Ancak boynumuza madalya takılmıştı. Sadece o madalyanın neyden yapıldığını bilmiyorduk. Merakımızı gidermek için de fazla beklemimize gerek yoktu.

“Turnuva boyunca her maçını kazanan ABD’yi yalnızca Türkiye yenebilirdi.”

Dünya üzerindeki tüm basketbol otoriteleri, Türkiye’nin ABD önündeki muhtemel galibiyetinin bulunduğu yol üzerine kafa yoruyordu. ABD medyası da olayın içindeydi tabii. SI.com yazarlarından Jack McCallum, Türkiye için gördüğü en mantıklı yorum olduğuna inandığı bir fikri alıntılamıştı maç öncesindeki yazısında: “Türkiye, dağın tepesinde duran bir kar topu gibi. Eğer onu aşağı doğru iterseniz, tüm karları toplayarak bir çığa dönüşebilir.” Türkiye’nin ne denli duygusal bir takım olduğunu anlatan bu yorum devamında ise, karın tepede kalarak sabah güneşi tarafından erimeyi beklemesi ihtimalinden bahsediliyordu. Haksız sayılır mıydı yorum sahibi, pek sayılmaz.

Türkiye’nin basketbol serüveninde her zaman büyük farklar yaratan küçük ayrıntılar vardır. 2001 Avrupa Şampiyonası’ndaki final serüvenini kim unutabilir? Grup aşamasındaki Slovenya maçından itibaren alalım. Korku tüneli gibi gelişen, sonunda madalyanın göründüğü müthiş bir macera… Çok uzağa gitmeyelim, en basidinden, Sırbistan maçı. Bitime beş dakika kala sekiz sayı geri düşen ve oyun içinde momentumu asla yakalayamamış olan Türkiye, :00.5 kala madalya kazanmayı başarmıştı. O küçük kıvılcıma her zaman ihtiyaç vardı yani. Ve tabii sürekli olarak oyunun içinde kalmak gerekirdi. Türkiye’nin Sırbistan önünde başardığı en önemli iş de esasen buydu.



ABD, oldukça dengeli bir beşle oynamıştı turnuva boyunca. Öyle devam edeceklerdi.

Chauncey Billups ve Lamar Odom, genç oyuncular arasında şampiyonluk yüzüğüne sahip isimler olarak bulunuyorlardı. Lamar, playoff sertliğini iyi bilirdi. Basketbol kariyeri boyunca her türlü atmosferde yer almıştı. Chauncey Billups’a da kimse boş yere, “Mr. Big Shot” demiyordu. Bu iki oyuncunun takım içi rolü belliydi. 1988 doğumlu oyunculardan Kevin Durant ve Derrick Rose, önümüzdeki 10 sene içerisinde üzerlerine bir takım (Thunder, Bulls) inşâ edilebilecek kalibrede iki isimdi. Bu turnuvaya çok ihtiyaçları vardı. Andre Iguodala ise denge unsuru olarak karşımızdaydı. Özellikle geçiş hücumlarında atletizm vadediyordu. Ve bir miktar savunma sertliği tabii.

Yine de… Kevin Durant, Türkiye’de yaptıklarıyla ayrı bir konuma gelmişti bile. Yarı finaldeki Litvanya maçında ürettiği 38 sayıyla ABD Milli Takımı adına bir maçta en fazla skor yapan oyuncu oluyordu. Carmelo Anthony’nin 35 sayılık rekorunu tarihe gömen Durant’i farklı kılan ise saha içi şut atış denemesi (25), isabeti (14) ve üç sayılık atış denemesi (12) alanında da öne çıkmasıydı. Kadrosunda 12 NBA oyuncusu bulunduran ABD, bir anlamda Kevin Durant’in eline bakıyordu. Dolayısıyla KD’nin, özellikle ilk çeyrekteki, performansına kesinlikle dikkat edilmeliydi. Grup aşamasında birinci çeyrekleri 6,5 sayı ortalamasıyla geçen Durant, eleme maçlarında kontrolden çıkmıştı.



Kevin Durant, 121-66 kazanılan Angola karşılaşmasının birinci periyodunda 12 sayı üreterek galibiyetin kapısını açtı. Çeyrek finaldeki Rusya maçına 13, yarı finaldeki Litvanya maçına ise 17 sayı ile başlıyordu. Üç ayrı ilk çeyreğin ortalaması: 14 sayı!

Türkiye, tüm planlarını Kevin Durant üzerine yapılmıştı muhtemelen. Takım ABD önünde boy avantajına olabilirdi. Ömer Aşık, Semih Erden, Oğuz Savaş, Kerem Gönlüm, Ersan İlyasova ve Hidayet Türkoğlu gibi hem uzun, hem de çeşitli pozisyonlarda görev yapabilen oyuncularımız vardı. Ancak 2.06’lık boyuyla boyalı alana girmeden bile 20+ sayı üretebilen Kevin Durant’e çare bulmak kolay olmayabilirdi. Durant, Litvanya karşısında 5/12 üç sayı isabetiyle oynamıştı; fakat şifre yine tam da buradaydı. Durant dışındaki ABD’lilerin üç sayı isabet oranı 3/13 olarak çıkıyordu karşımıza. Türkiye, bol uzunlu bir alan savunmasıyla rakibini karşılayabilirdi.

Kevin Durant, maçta henüz üç dakika dolmadan 3/3 ile 8 sayı üretti. Türkiye, 7:23 kala alan savunmasına döndüğünde ilk olarak Durant’in o üçlüklerinden birini çemberinde gördü. Ancak 9-14’lük skor avantajının ardından 8-0’lık seri, Türkiye’ye 17-14 ile üstünlüğü getirdi. ABD, alan savunmasına karşı 0/7 ile hücum ettikten sonra, yine Durant’in üçlüğü skoru 17’de eşitledi. Coach K, rakibinin savunmasını aşabilmek adına şutör oyuncuları Eric Gordon ve Michael Curry ile hamle yaptı. Ancak Türkiye’nin hızını kesen Hidayet Türkoğlu’nun sakatlığı oldu. 04:07 kala attığı üç sayılık basketle takımını öne geçiren Hidayet, dizinden yaşadığı sakatlığın ardından kenara geldi.



Türkiye, ABD’nin 22-17’lik üstünlükle kapadığı ilk çeyrekte her şeye rağmen oyunda kaldı. Kevin Durant, 3/4 üç sayı isabeti ile hücum ediyordu. ABD ise takım olarak 4/10 yapmıştı. Bir bakıma Litvanya maçının tekrarıydı. Ve Durant, 11 sayı bırakmıştı bile.

Türkiye, ikinci çeyrekte pota altında agresif davrandı. Devrenin bitimine 6:14 kala ABD’nin faul hakkı doldu. Ancak bu avantaj olarak kullanılamadı. ABD, atletik oyuncuları sayesinde rakip pota altında üstünlük sağlayarak ilk yarıyı 10 hücum ribaundu ile kapadı. Türkiye ise ABD’ye kaptırdığı bu toplardan toplam 12 sayılık dezavantaja düştü. Üstelik top paylaşılamıyordu. Tunçeri’den gelen iki asist dışında, pas üzerinden bir sayı kazanılamamıştı. Dahası ABD tam da ihtiyacı olduğu zaman vitesi yükseltiyordu. Durant, ilk yarıyı 7/12 saha içi isabeti ve 20 sayıyla tamamlayacaktı.

Türkiye, Durant’e çare bulamamıştı. Ama ikinci bir skorerin ortaya çıkmasını da engellemişti. Durant dışında birden fazla basket atabilen tek bir ABD’li vardı. 2/2 ile oynayan Rudy Gay. Durant’in 7/12’lik şut oranı haricinde ABD, 1/13 ile üç sayı ve 6/13 ile de iki sayılık atış kullanıyordu. Türkiye’nin yaptığı 10 top kaybı bir problemdi. Ancak ABD, korkulanın aksine, bunlardan yalnızca 4 sayı çıkarabilmişti. Soyunma odasına 42-32 geride giren Türkiye adına kötü senaryo ise Sırbistan maçındaki mental / fiziksel yorgunluğun ikinci yarıda baş göstermesi olurdu. Üçüncü çeyreğe iyi başlamak şarttı.



Olmadı… Kevin Durant, iki dakika dolmadan üst üste iki üçlük birden gönderdi. Ve belki Türkiye’nin geri dönüş umudunu minimuma indirdi. Ne ki, skor 48-32’ye gelmişti.

Türkiye, o umudun peşinden gitmeyi tercih etti. Ömer Onan ve Ender Arslan’ın enerjisi tünelin ucundaki ışığı görmemizi sağladı. İki oyuncunun etki ettiği 6-0’lık seri, bitime 04:09 kala 52-41’lik skorla farkı 11’e indirdi. Psikolojik eşiğin aşılması adına mola dönüşündeki ilk oyun önemliydi. Coach K, Türkiye’nin havaya girmemesi için oyuncularına dinlenme şansı vermişti. Ama topu oyuna sokarken yapılan hata sonucunda Kerem Gönlüm ile top Türkiye’ye geçti. Semih Erden’in çizgi üzerinde duran ayağı da Türkiye için son “kırılma anı” olarak kabul edilebilirdi.

ABD, son çeyreğe 61-48’lik üstünlükle girdi. Kevin Durant’in 28 sayısı vardı. Yine de kendi tarzından biraz daha uzaktı, ABD. Ne var ki; dördüncü periyodun ilk dakikalarını çember seviyesinde geçirmeye başladıklarında, resim de netleşti. Yani Durant’in bir sayı atmasına dahi gerek kalmadı. Ve geri sayım başladı. Türkiye’yi 81-64 mağlup eden ABD, 1994 yılından sonra ilk kez Dünya Şampiyonası’nda altın madalya almayı başardı. 2006’da LeBron James, Carmelo Anthony ve Dwyane Wade’li kadrosuyla final maçını uzaktan seyreden ABD, 2010’da Kevin Durant’in liderliğinde şampiyonluğa ulaştı.



Ve 12 Dev Adam… Bize büyük mutluluğu yaşattı, Türkiye. Sırbistan maçı, şimdiden tüm zamanlardaki epik spor hikâyelerinden biri oldu. Evimizde final oynadık. Kürsüde kendimize yer edindik. Boynumuza madalyayı taktık. İspanya, Arjantin, Yunanistan, Litvanya, Slovenya, Brezilya gibi takımların önünde kaldık. Çok eğlendik, keyif aldık. Emeği geçen herkese teşekkür etmek gerekir. 2012 Londra biletini de cebimize koyabilirdik. Ama olmadı. Bir yol daha var bunun için. O da 2011 Litvanya’da final oynamaktan geçiyor. Başarıların süreklilik kazanması adına olması gereken de bu.

* Turnuvanın en iyi beşi de açıklandı. Yazının devamı ve Kevin Durant güzellemesi o olsun... Daha sonra.

12 Eylül 2010 Pazar

(1/2) Finale Doğru: Sırbistan 82-83 Türkiye



* Yarı Final'de Sırbistan'ı 83-82 yenen Türkiye, 12 Eylül Pazar günü saat 21.30'daki Final'de ABD ile karşılaşacak.

2010 FIBA Dünya Şampiyonası’ndaki en karakterli takımlardan birinin karşısına çıkacaktı, Türkiye. 12 Duygusal Adam, arkasında taraftar desteği olunca bambaşka oynuyordu. Bilinen bir gerçekti bu. Ve tarih boyunca da böyle olmuştu. Türkiye, 2010 İstanbul’da Fransa ve Slovenya maçlarına olağanüstü başlangıçlar yaparak her iki mücadeleyi de henüz ilk yarılar tamamlanmadan gayrıresmî olarak nihayete erdirmişti. Ancak Sırbistan, bizim bildiğimiz takımlardan değildi. Taraftar baskısından etkilenmek öte yana, bunu rakibinin aleyhine kullanmaktan asla çekinmezdi. E, bizim de ilk gençlik yıllarımız o meşhur Yugoslav Ekolü’nü dinleyerek geçmişti.

Sırbistan, lideri Milos Teodosic önderliğinde her anlamda tehlikeli bir rakip olacaktı.

Altyapı kategorilerinde yalnızca madalyalar kazanmamıştı, Teodosic. Yer aldığı tüm jenerasyonlarda takımının lideri oldu. 2003 yılında U16, 2005 yılında U18 Avrupa Şampiyonluğu’na ulaştı. 2006 senesinde İzmir’deki finalde yoktu. Ancak Sırbistan, o gün Ersan İlyasova, Oğuz Savaş, Semih Erden, Cenk Akyol, Ömer Aşık’ın da yer aldığı Türkiye’yi mağlup ederek bir kez daha en büyük bugünlerin sinyalini verecekti. Kazanarak, böylesi atmosferleri 16-17 yaşında tecrübe ederek büyüdüler. 2009’da Avrupa Şampiyonası Finali’nde Dünya Şampiyonu’na karşı çıktılar. Olmadı. Ama gelişmeye, öğrenmeye devam ettiler. Ve 11 Eylül 2010’a kadar geldiler…

Tüm bunların toplamında, Milos Teodosic’in cool başlangıcı kimse için sürpriz sayılmazdı.

Öyle de oldu! Slovenya önünde topu dolaştırarak doğru şutları bulan Türkiye, bu defa o kadar formda değildi. Teodosic ise takım arkadaşlarını oyun içerisine sokmakla meşgul görünüyordu. Çeyreğin bitimine 04:18 kala Sırbistan 15-8 öne geçmişti. Ve saha içinden 5 isabet bulan Sırbistan’da Teodosic, 4 asist ile oynuyordu. Baskıyı tamamen üzerine aldı. Takım arkadaşları da o 4 asistten 11 sayı çıkardı. Neyse ki, ilk reaksiyon çabuk geldi. Top dolaşıyor, boş şutlar bulunuyordu. Ancak istenilen netice için bu yöntem yeterli değildi.

Türkiye, Sırbistan’ın skordaki şok baskısına Hidayet Türkoğlu ile yanıt verecekti. Takım, hiçbir şekilde organize değildi. Ama bu geçiş sürecini de atlatması gerekirdi. Hidayet, inisiyatif kullandı. Ve 1:40 içerisinde yakalanan 7-0’lık seriyle skor 15’te eşitlendi. Türkiye, ilk çeyrekte 1/5 üç sayı isabet oranıyla oynadı. Savunmasından beslenerek yalnızca 2 sayı bulabildi. Saha içinden 6/13 ile hücum eden Sırbistan’da 5 sayı ve 4 asist üreten Milos Teodosic’e çözüm getiremedi. Ne var ki, ikinci çeyreğe 20-17’lik skorla yalnızca tek bir basketlik farkla girmeyi becerdi. O yüzden umut vardı.


* Türkiye karşısında 11 asist yapan Milos Teodosic, asist / top kaybı oranında 11/1 ile olağanüstü bir görüntü çizdi.

Milos Teodosic, ikinci çeyreğin ilk bölümünü kenarda geçirecekti. Söz konusu durum Sırbistan için iyi bir test olarak kabul edilebilirdi. Flashback yapacağız daha sonra…

Türkiye, Teodosic’in olmadığı son pozisyonda çok değerli bir şans yakaladı. 24-19 geride olan takım, Kerem Gönlüm’ün üç sayılık oyunundan sonra farkı ikiye indirmişti. Ve maçın başından beri ilk defa kendi oyun stilini Sırbistan’a kabul ettirmek üzereydi. Markovic’in hatası, Ender Arslan tarafından değerlendirildi. Teodosic’siz Sırbistan, topu getirememişti. Ender, kaptığı topu Kerem Gönlüm’e verdi. O sırada en doğru adam Sinan Güler, rakip potaya doğru koşmaya başlamıştı bile. Ancak Gönlüm’den beklediğimiz pas gelmedi.

Birkaç açıdan önemliydi bu pozisyon... Koç Ivkovic, Teodosic’e muhtaç olduğunu anlamış olacaktı. Oyuncunun dinlenme süreleri kısalacaktı. Türkiye, tam ihtiyacı olan bir şekilde sayıya gidecekti. Sinan Güler’in kendine has ikinci çeyrek hamlelerinden biri gelecekti. Skor da 24’te eşitlenecekti. Olmadı, Teodosic oyuna girdi. Ve doğru pozisyonları bulmaya devam ederek takımının skorda üstün kalmasını sağladı. Sırbistan, devre sona erdiğinde, bir defa daha üç pozisyonluk fark yaratmıştı rakibi ile arasında. Türkiye, soyunma odasına 42-35 geride gidiyordu.


* Türkoğlu, hücumda zorlanan takımı için ilk çeyrekte 9 sayı üretti. Ve Türkiye'nin oyunda kalmasını sağladı.

Teodosic, ilk yarıda iki takımı birbirinden ayıran figürdü. Sırbistan, Teodosic’in sahada olduğu dakikalarda 12 basket bulmuştu. Yalnızca iki şut kullanan Teodosic, 5 sayı ve 6 asist ile oynuyordu. Ancak bu 6 asist, dört farklı oyuncuya yapılmıştı. Ve toplamda 16 sayılık bir üretim söz konusuydu. Arkadaşlarını tereddüt etmeden oyuna sokuyordu, Sırbistanlı yıldız.

3 sayı – Milenko Tepic
6 sayı – Novica Velickovic
2 sayı – Nemenja Bjelica
5 sayı – Dusko Savanovic

Türkiye, istediklerini sahaya yansıtamadığı bir 20 dakikayı 42-35 geride kapamıştı. İlk çeyrekte Hidayet Türkoğlu’nun 9 sayılık opsiyonu, ikinci çeyrekte Ender Arslan ve Ömer Onan’ın yaktığı küçük kıvılcımlar, takımı bir şekilde oyun içinde tutuyordu. Üçüncü çeyrek, bu şekilde başladı. Semih Erden’in basket-faul getiren oyunu ümit verdi. Savunma ve hücumda daha agresif bir takım vardı. Bunun getirisi 06:39 kala Sırbistan’ın takım faul hakkını doldurmasıyla kazanıldı. Ve 06:32 kala Türkiye, Ömer Onan’ın üç sayılık isabetiyle skoru 46’da eşitledi. Ancak hemen Teodosic girdi devreye. Önce bir üçlük, ardından Rasic’e iki sayılık oyun, peşinden Keselj’ye boş üçlük şansı…

Teodosic, 1:39 içerisinde Sırbistan’ın 8-0’lık seriyle 54-46 öne geçmesini sağladı. Ve bu, Sırbistan adına maçta yakalanan en yüksek fark oldu. Yıldız oyuncu, çeyreğin tamamlanmasına 03:16 kala, skor 56-50 iken, kenara geldi. Flashback… Türkoğlu’nun isabetli serbest atışının ardından Sırbistan, yarı sahayı geçemedi. Milenko Tepic’in top kaybı, Kerem Gönlüm tarafından “top çalma” olarak kayıtlara alındı. Ve altı saniye sonra Ender Arslan, farkı iki sayıya indiren (56-54) üçlüğü gönderdi. 24-22 iken yaşanan talihsizlikler tekrarlanmayınca, Teodosic de yalnızca 48 saniye dinlenebildi. Ivkovic, maçın kalan bölümünde Teodosic’i yanına almadı. Son çeyrek öncesi fark, tek baskete inmişti.


* Maçı 11 sayı pasıyla tamamlayan Milos Teodosic, bu paslar üzerinden 28 sayılık katkı yaptı. Ayrıca 13 sayı üretti.

Sırbistan, Teodosic’e mahkum kalmıştı. Sırbistanlı oyun kurucu, dördüncü çeyreğe 10 sayı ve 9 asistle girecekti. Asist yaptığı oyuncu sayısı, 7’ye (Tepic, Velickovic, Bjelica, Savanovic, Krstic, Rasic, Keselj) yükselmişti. Onun sayesinde, tüm takım oyunun içindeydi.

Türkiye, bir geri dönüş sinyali verdi. Net olarak bir veri de elde yoktu aslında. Ama sertlik devam etmeliydi. Öyle oldu. Sırbistan, 1:39 içerisinde (8:21 kala) faul hakkını doldurdu. Ne var ki, Teodosic asla vazgeçmeyecekti. Vurup, ilerlemeye kararlıydı. Hidayet’in farkı ikiye indiren üçlüğünün ardından sahneye çıktı. Önce Keselj’ye üç sayı imkânı yarattı, ardından bu işi bizzat kendisi yaptı. 5:36 kala Sırbistan 72-64 öne geçti. Ama 8 sayılık fark, onlar adına psikolojik eşikti. Ve asla aşılamayacaktı.

Sırplara kötü haberi veren Kerem Tunçeri oldu. Bitime 05:16 kala 2 sayısı olan Tunçeri, Sırbistan’ın kritik eşiğini aştı. Üç sayılık basketi, Türkiye’yi oyuna döndürdü. Onu Ömer Onan’ın isabetli serbest atışları izledi. Araya Savanovic’in üçlüğü girdi. Ama çok geçti. 75-71 geride olan Türkiye, Tunçeri’nin sorumluluğunda koşusuna başlamıştı bile. Kerem Tunçeri, önce bir ters turnike bıraktı. Ardından 03:25 kala Türkiye’yi 4-3’ten sonra ilk kez öne geçiren sihirli üçlüğü attı. Duygusal dakikalar başlamıştı. Faul hakkını dolduran Sırbistan’ın yapacağı her faul, Türkiye’yi çizgiye götürecekti.


* Bitime :04 kala Türkiye'yi öne geçiren Kerem Tunçeri, 12 sayısının 10'unu son çeyrekte üretti.

Ömer Onan, 03:13 kala serbest atış çizgisinde hata yapmadı. Türkiye, 78-75 öne geçti. Ardından iki pozisyonu savundu. Ancak farkı iki baskete çıkaracak hamle bir türlü gelmedi. Bu da Türkiye’nin psikolojik eşiğiydi. Fark asla 3 sayıdan öteye gidemedi.

Sonrası… Tam bir korku tüneli. Ömer Aşık’ın sakatlığının ardından Ender Arslan’ın isabetli serbest atışı, 01:18 kala Türkiye’yi 79-77 öne geçirdi. Son çeyreğin adamı Kerem Tunçeri, :16 kala çok büyük bir oyun oynayarak Semih Erden’i çembere gönderdi. Skor 81-80 lehimize oldu. Bir de faul vardı. Ama bu maçın sonu öyle sıradan bir finale sahne olamazdı. Semih kaçırdı. Dönüşte, :04 kala, Sırbistan 82-81 öne geçti. O 4 saniye, Türkiye Basketbol Tarihi’nin en şanlı kahramanlık hikâyelerinden birini temsil edecekti.

Koç Tanjevic, mola aldı. Ender Arslan, yarı sahadan topu oyuna sokacaktı. Gecikti. Tanjevic’in çizdiği oyun bozulmuştu belli ki. Hidayet ve Semih aynı anda hamle yaptı. Top Hidayet Türkoğlu’nda kaldı. Böylesi bir anda, son topu –skor gelmese dahi- değerlendirememek çok yazık olurdu. Top kaybı, en kötü senaryo olarak karşımızda duruyordu. Hidayet, topu kontrol edemedi. Ancak çizgide Kerem Tunçeri vardı. Sol eliyle topu önüne aldı. Ve adeta bir anda kaleciyle karşı karşıya kaldı. Kerem, yavaşlatılmış çekim hâlinde, efsanevi bir spor filminin final oyununu oynuyordu sanki. Yapacağı tek şey vardı. Çembere gitti. Türkiye, 83-82 öne geçti. Yaşananlar akıl kârı değildi...


* Semih Erden, bitime :00.5 kala Keselj'ye yaptığı blokla Türkiye'ye madalyayı getiren oyunculardan oldu.

Bayram sevinci yaşanıyordu. Ama daha üstesinden gelinmesi gereken :00.5 daha vardı. 2004 Batı Yarı Finalleri’nde Derek Fisher’ın :00.4 saniye kala attığı mucizevi basketin canlı şahitlerinden Hidayet Türkoğlu da aramızdaydı. Ve bunun ne olduğunu gayet iyi biliyordu.

Koç Ivkovic, :00.5 için tercih edilebilecek en ideal oyunu çizmişti belki de. Ancak pota altında Derek Fisher değil, Semih Erden vardı. Semih’in yaptığı blok, Türkiye’ye madalya getirdi. Ve o madalyanın neyden yapıldığı 24 saat içerisinde belli olacak. Türkiye, müthiş bir iş başardı. Oyundan hiç kopmadık bu gece. En çaresiz dakikalarda bile bir yolunu hep bulduk. Hidayet Türkoğlu, Ömer Onan, Semih Erden, Kerem Tunçeri ve diğerleri… Doğru zamanlarda ayakta tuttular takımı. Her maça ayrı bir kahraman çıkıyordu. Bu gece, maçın içinde bile farklı figürler ile karşılaştık.

Türkiye, basketbol tarihindeki en özel sayfaları dolduruyor şu an. 15+ sayılık Fransa ve Slovenya maçlarının arasına efsanevi bir Sırbistan maçı kesinlikle girmeliydi. Öyle oldu. Rakip ABD! Rüya gibi. Ve İstanbul’da ABD’yi yenebilecek yegâne takım da Türkiye! Dünya Şampiyonası Finali’nde ABD’yi mağlup etmenin yollarını aramak dahi keyifli bir tecrübe… Bekliyoruz bakalım.

9 Eylül 2010 Perşembe

(1/4) Finale Doğru: Türkiye 95-68 Slovenya



İkinci Tur aşamasındaki Fransa galibiyetinin ardından Slovenya önünde de belirli şifreler vardı. Fransa’nın sırlarını herkes biliyordu. Slovenya’nın son derece kuvvetli bir takım olduğu gerçeğini de kimse gözardı edemezdi. Valencia’daki kariyerini iki numarada gösterdiği performansla yükselten Nando De Colo’nun zorunluluktan point-guard oynadığı, açık saha basketbolunu seven, yarı sahada yaratıcılığı sıfıra yaklaşan bir Fransa’ya karşı alan savunması, Türkiye’nin etkili silahı olabilirdi. Peki, rakip Slovenya ise ne yapmak gerekirdi? Herkesin kafasını kurcalayan sorulardan biri buydu.

Jaka Lakovic, Goran Dragic, Sani Becirovic, Samo Udrih, Bostjan Nachbar…

Slovenya, dış şutlarda etkili olarak rüzgârı arkasına alabilecek bir takım görüntüsü çiziyordu. Gruptaki hedef maçlarında, Hırvatistan önünde 11/22 ile dış atış kullanan rakibimizde Jaka Lakovic, Brezilya karşısında 6/11 üç sayı isabetiyle oynamıştı. Alan savunmasında rakibi baskı altına alma ihtimali kuvvetli gözüken Slovenya, bu bölgedeki Lakovic ve Dragic gibi delici oyuncularla topu boyalı alandan dışarı çıkararak boş pozisyondaki Zupan / Nachbar gibi destekleri de oyun içerisine sokabilirdi. Üstelik oyun kurucumuz Kerem Tunçeri, Fransa maçında küçük bir sakatlık geçirmişti. Ve oynayacak durumda olmasına rağmen muhtemel performansına ilişkin endişeli bir bekleyiş de vardı.

Türkiye, buna rağmen hem ön alanda, hem de arka alanda üstün bir takımdı.

Oyuncu kalitesi, Türkiye lehine bir durumu işaret ediyordu. Bunu özellikle maçın ilk bölümünde rakibe hissettirmek gerekirdi. Türkiye, karşılaşmanın hemen başında inisiyatifi Hidayet Türkoğlu’na bıraktı. Hidayet, iki tercihinde de doğru hamleler yaparak geceye dair ilk sinyalleri verdi. Önce Bostjan Nachbar’a faul yaptırdı, ardından Jaka Lakovic’i ters eşleşmede yakalayarak cezayı kesti. Lakovic ve Zupan’ın üçer sayılık birer oyunu ise Türkiye adına ciddi uyarılardı. Nachbar ile Dragic’in penetrelerini tek başına karşılamak durumunda kalan Ömer Aşık da kısa süre içerisinde iki faule yükseliyordu.

Goran Dragic’in Ömer Aşık üzerinden kazandığı serbest atışlardan birini sayıya çevirmesinin ardından gelişen süreç ise Slovenya adına bir kâbus olacaktı. Çeyreğin bitimine 06:21 kala 12-11’lik skor üstünlüğü bulunan Türkiye, kalan bölümde 15-3’lük bir seri yakalıyordu. Burada üzerine konuşulması gereken birkaç nokta var tabii. Takım, Slovenya’yı müthiş bir baskı altına almıştı. Savunmada yapılan her hamle, rakip pota dibinde sayıya çevriliyordu. Dragic’in kaçırdığı şutun ardından topa sahip olan Hidayet’in hızlı hücumu müthiş okuyarak Ersan’ı turnikeye hazırlaması Slovenya’yı molaya zorlamıştı.



Çeyrek bitimine 2:14 kala skor 22-14’e geldiğinde, akılalmaz bir şut performansıyla karşılaşabilirdiniz: 3/4 (2sayı), 4/4 (3sayı) ve 4/4 (serbest atış). Türkiye, %88 ile hücum ediyordu. Ve sevindirici olan, hemen her sayının topun dolaştırılması sonucu gelmesiydi.

Türkiye, en doğru zamanda rakibini vurmayı başardı. İlk 10 dakikada yakalanan en yüksek skor farkı, 13’tü. Çeyrek sonucu ise 27-14! Türkoğlu, birinci çeyreği 9 sayı ve 3 asist ile noktalıyordu. Direkt olarak 16 sayıya etki etmişti. Ersan İlyasova 7 sayı, Ömer Onan 6 sayı, Kerem Tunçeri 5 sayı ve 3 asist, Ömer Aşık da 4 ribaund ile katkı veriyordu. Çeyreğin son bölümünde oyuna dâhil olan Sinan Güler ise topa yaptığı baskının ardından Türkiye’nin hızlı hücumdan sayı bulmasını sağlamıştı.

İlk çeyrekte yedeklerden skor desteği alamayan Türkiye, ikinci çeyreğin hemen başında Ender Arslan, Sinan Güler ve Semih Erden üçlüsü ile fark yaratacaktı. Ender, yalnızca 3,5 dakika içerisinde 3 sayı, 3 asist ile skora 11 sayılık direkt katkıda bulunmuştu. Sinan ve Semih’in savunma gayreti ise iki takım arasındaki ayrıcalığın ortaya çıkmasını sağlıyordu. Devre sona erdiğinde, yine incelenmesi keyifli istatiksel ayrıntılarla karşılaşmak mümkündü. Soyunma odasına 50-31 önde gidiyordu, Türkiye.



İkinci çeyrekteki ekstra çabanın karşılığı 6/6 saha içi isabeti (3/3, 2sayı – 3/3, 3sayı), 16 sayı, 3 ribaund, 7 asist ve 4 top çalma ile alınacaktı. Tüm bu rakamlar, kenardan gelen Ender Arslan, Sinan Güler, Kerem Gönlüm, Oğuz Savaş ve Semih Erden beşlisinin yaptıkları üretimi temsil ediyordu.

Türkiye’nin olağanüstü şut oranı (10/14, 2sayı – 8/11, 3sayı), kendisini boyalı alan sayılarında da göstermişti. Slovenya karşısında bir devreye 50 sayı sığdırabilen takımımız, 50 sayının yalnızca 18’ini boyalı alan ve serbest atış çizgisinden çıkarmıştı. Kalan 32 sayı, boyalı alan dışındaki şutlardan geliyordu. Evet, her gece böyle şut kullanamazdınız. Ama 18’in basketin 15’inin asist üzerinden gelmiş olmasını da kesinlikle gözardı edemezdiniz.

Üçüncü çeyrek öncesindeki en önemli konsantrasyon noktası, Slovenya’nın maça dönmek için yapacağı muhtemel hamleyi karşılamak olmalıydı. Ancak karşılaşmanın ardından Slovenya Antrenörü Memed Becirovic, “Birkaç defa oyunun içine girmeyi denedik. Ama bu gece onları yakalamak imkânsızdı” diyerek bu geçiş dönemini anlatmış olacaktı. Üçüncü çeyreğin bitimine 4:59 kala 59-41 olan skor, 01:31 kala 69-41’e gelmişti. Ve Türkiye, son çeyreğe de “biggest lead” ile giriyordu.

En doğru zamanda!

Fransa maçının son çeyreğinde rakibine nispeten rahat hücum etme opsiyonu tanıyan Bogdan Tanjevic’in takımı, bu defa son çeyreği de kazanmak için oynadı adeta.

Slovenya, dördüncü periyodu 25-24 kazandı. Ancak gerçek değişmedi. Türkiye, savunmasındaki müthiş gayretin bir sonucu olarak rakip potaya 95 sayı bıraktı. Savunmasıyla yaşadığını kanıtladı. Maçın ilk yarısında 32 pozisyondan 50 sayı çıkaran “12 Dev Adam”, geceyi iki sayılık atışlarda 22/31 ve üç sayılık atışlarda 10/17 gibi olağanüstü oranlarla tamamladı. Bench desteği, yine galibiyetin anahtarların oldu. Yedek oyuncularımız 37 sayı (11/16, 2sayı - 3/4, 3sayı), 13 ribaund, 10 asist ve 4 top çalmalık performanslarıyla bir anlamda “triple-double” yaptılar.



Özel bir zafer gecesi geride kaldı. 2010 FIBA Dünya Şampiyonası’nın son iki gününde yaşananlar, şimdiden klasikler arasındaki yerini aldı bile. Üzerine konuşmak gerekir.

Güney Amerika Derbisi, Luis Scola, Arjantinli taraftarlar, Brezilyalılar, İspanya, Milos Teodosic ve diğerleri… Yarı Final’de rakip Sırbistan. Her gün biraz daha büyüyen bir takım... Arjantin ve İspanya’yı yenerek geliyorlar. Ve hiç kuşku yok, 2009’dakinden daha büyükler. Cumartesi gecesi, tüm zamanlardaki en büyük spor olaylarımızdan biri yaşanacak İstanbul’da.
Heyecanlanmamak elde değil! Hakikaten. Kaç saat kaldı?

6 Eylül 2010 Pazartesi

(1/8) Finale Doğru: Türkiye 95-77 Fransa


* Türkiye, 2010 FIBA Dünya Şampiyonası II. Tur maçında Fransa'yı 95-77 mağlup ederek çeyrek finale yükseldi.

Gruplardaki son Çin galibiyetinin ardından iki seçenek kalmıştı Türkiye’nin önünde. NTVSpor, Yeni Zelanda – Fransa maçına dönüş yapıyordu. Karşılaşmanın saniyelerini aslında farklı duygularla takip edecektik. Turnuva öncesi, “Grup aşamasında 5’te 5 yapacaksınız, D4 olarak Yeni Zelanda’yı mı tercih edersiniz, Fransa’ya mı” deseler, birçoğumuz “Yeni Zelanda” derdik. Ama turnuvada beş maç günü geride kalmıştı. Ve ortaya çıkan tabloda ideal rakip Yeni Zelanda değil, Fransa’ydı.

Neden?

Türkiye’de, özellikle 2001 Avrupa Şampiyonası’ndan itibaren, basketbol hakikaten sahipleniyor. Böylesi turnuvalarda milli takımı desteklemek insanları bir araya getiriyor. Ve doğal olarak Türk milletinin karakteristik özellikleri de takıma yansıyor. “12 Dev Adam”, tıpkı bizler gibi, oldukça duygusal bir takım. Bu turnuvada dahi iniş çıkışları çabuk yaşayabilir. Hazırlık etabındaki yenilgilerin ardından Ankara’da ve İstanbul’da ortaya konan karakter, bir bakıma bunun bir göstergesi.

Yine de bu takım biraz daha farklı, evet.

Polonya’da düzenlenen EuroBasket 2009 Finali’nde karşılaşan İspanya ve Sırbistan, final yolundan geçerken birer defa Türkiye’ye yenilmişlerdi. Sonunda biri altın, biri gümüş madalya aldı. Türkiye ise sekizinci sırada kaldı. Polonya’da gözler ilk dört sıraya çevrilmişken, kendimizi bir anda son 8’dekilerin en dibinde buluyorduk. Küçük detaylar, her zaman büyük farklar yaratır Türk Basketbolu’nda. Dolayısıyla, 5’te 5 yaparak gelen bir Türkiye için Yeni Zelanda’dan ziyade Fransa’ydı ideal rakip. “Yeni Zelanda’yı istiyoruz” kabullenişi dahi yeterliydi esasında. Ama daha da fazlası vardı tabii.

Fransa, stil itibariyle Türkiye’ye ters gelen bir rakip. 1999’da Paris’teki psikolojik üstünlükle neticelenen maçtan itibaren sürekli Türkiye’nin karşısına çıktı. Ancak Türkiye de farklıydı, Fransa da. Fransa’da Tony Parker, Joakim Noah, Mikael Pietrus, Ronny Turiaf, Rodrigue Beaubois gibi oyuncular kadroda değildi. Ve Vincent Collet’nin takımı, hiçbir şekilde sır tutamayan bir yapıya sahipti. Parker’ın yokluğu, Fransa’yı yarı saha hücumunda etkisiz bir takım hâline getirmişti. Nando De Colo, Yannick Bokolo veya Andrew Albicy, bu anlamda Fransa’ya liderlik edebilecek durumda gözükmüyordu.


* Sinan Güler, kenardan gelerek ürettiği 17 sayıyla (18 dakika, 7/7 iki sayı, 1/3 üç sayı) iki takım arasındaki farkı yaratan isimlerden biri oldu.

Türkiye’nin yapması gerekenler biliniyordu esasında. Son büyük turnuvalarda oluşan Fransa fobisini bitirmek adına da bundan daha doğru bir zaman olamazdı.

Fransa, yıllarca Türkiye’ye ters gelirken de atlet bir takımdı. Fark yaratan, ayrıca Tony Parker gibi oyun zekâsı üst düzeyde bulunan bir lidere sahip olmasıydı. 2010 Türkiye ise arka alan oyuncularının rakip bir ve iki numaralara yaptığı baskıyla sonuca giden, savunmasıyla yaşayan bir takım olmuştu. Savunma, sürekli olarak hücumu besliyordu. Bu anlamda bulunmaz bir eşleşme çıkıyordu karşımıza. Nando De Colo, Nicolas Batum ve hatta Boris Diaw’a yapılacak baskı, “elde var bir” dedirtebilirdi.

Devamı için de fazla düşünmeye gerek yoktu aslında. Tempoyu düşürmek gerekiyordu. Fransa asla basit sayı bulmamalı, hızlı hücumlarla havaya girmemeliydi. Bunun için rakip set hücumundayken, alan savunması tercih edilebilirdi. Böylece yaratıcı özellikleri sınırlı olan Fransızlar, başarısız şutlarla sıkıntıya girerlerdi. Mutlaka konuşulmuştu tüm bunlar. Fransa, hâlihazırda sır tutamayan bir takımdı ayrıca. Böyle başladı. Türkiye, önceden planlanan her detayı sahaya yansıttı. Henüz ilk çeyrekte Fransa’nın set hücumunda yaptığı iki top kaybı, dört sayı (Hidayet – Ömer O., Kerem T. – Ender) ve bir faul ile değerlendirildi. Fransa, yarı saha hücumlarının çoğunu 15+ saniye içinde sonlandırabildi.


* İkinci yarıda sol ayağından sakatlanarak kenara gelen Kerem Tunçeri'nin Slovenya maçında oynaması bekleniyor.

Türkiye, birinci çeyreği 19-14 üstün geçti. Tek handikap, maça iyi başlayan Hidayet Türkoğlu’nun son bölümde iki faule ulaşmasıydı. Koç Bogdan Tanjevic, ikinci çeyrek öncesi Sinan Güler’i sahaya sürerken, devam eden bölüm için de sinyaller veriliyordu.

Sinan Güler, grup maçlarının ardından top çalma kategorisinde tüm turnuvanın en başarılı oyuncusu olmuştu. Fransa gibi topu yarı sahaya geçirme konusunda sıkıntı yaşayan bir rakibe karşı da “x-factor” olabilirdi. Bu da bir sır değildi. Hazırlık maçlarında bir numarada da görev yapan Sinan, iki numara olarak, PG pozisyonundaki takım arkadaşlarının topa yapacakları baskıyı rakip pota altında neticelendirebilirdi. İlk çeyrekte işleyen sistem için biçilmez kaftandı, Sinan. Ve henüz ilk pozisyonda Ender'in çaldığı topu, Fransa çemberinden geçirdi. Bir benzeri ise Kerem Tunçeri ile yapıldı sonra.

Turnuva boyunca her maça ayrı bir kahraman çıkaran Türkiye, ikinci çeyrekte en doğru zamanda hamlesini yapmıştı. Sinan Güler, Oğuz Savaş ve Ender Arslan üçlüsü, kenardan gelerek toplam 20 sayı üretiyordu. Fransa, 20 dakikalık ilk bölümde 11 top kaybına zorlanmıştı. Alan savunması ise rakibin %22’lik (2/9) üç sayı isabet oranında gözler önüne seriliyordu. Fransa’nın tüm zaaflarını değerlendiren 12 Dev Adam, boyalı alandaki dört – beş numara birlikteliğini de kullanmaktan çekinmemişti. İlk yarıdaki en yüksek fark ise devrenin skoru oluyordu: 43-25.


* Hidayet Türkoğlu, kariyerinin en olgun performanslardan birini ortaya koydu. Yayın gerisinden 4/7 ile hücum etti.

Soyunma odasından dönerken iki takımın da belli düşüncesi vardı. Fransa, ilk üç – dört dakikada rakibini zorlayarak oyun içinde kalmak isteyecekti. Türkiye de aynı bölümde Fransa’yı vurup geçerek maçı koparacaktı. Planı tutan Türkiye oldu.

Türkoğlu’nun yayın gerisinden üst üste gönderdiği iki isabeti takiben gelişen 10-0’lık seri, Türkiye’yi bir anda 25+ sayılık bir avantajın sahibi yapıyordu. Son çeyrek öncesi skor 71-45’e gelmişti. Oysa Fransa iyi bir savunma takımıydı? Atletizm, yalnızca dördüncü periyodun ilk iki hücumunda görüldü. Nicolas Batum’un smaçları, Fransa’nın karakteristik özelliğiydi. Maç boyunca akıllara dahi gelmemişti. Fransa, Türkiye’nin savunmadaki konsantrasyon eksikliği nedeniyle, son çeyrekte 7/11 üç sayı isabetiyle oynadı. Ne var ki, bazı şeyler için çok geçti.

Türkiye, 2010 FIBA Dünya Şampiyonası ile birlikte Yunanistan fobisinin ardından Fransa çıkmazını da aşmış oldu. Sırada Slovenya var. Turnuvanın heyecan verici basketbol oynayan iki takımı karşılaşacak. Ancak yine de Türkiye, bir adım önde.

Muhtemel YF’de Sırbistan – İspanya, sonra Final ve belki de ABD!
Yıllarca izlediğimiz gençlik dizilerindeki gibi bir final sahnesi olabilir. Ne muhteşem olur! Ama adım adım…